Freud çürütüldü geyiği :)

Evrim teorisine benzer biçimde, günümüz dünyasında “çürütüldüğü” zannedilen bir başka fikirler dizisi de Freud’un bize anlattıklarıdır. 

Freud’un bize anlattığı anne baba çocuk üçgeni, oedipus kompleksi ve benzeri konular zaman içerisinde başka bilim insanları, psikologlar felsefeciler ve düşünürler tarafından geliştirilmiştir. Bugün de bu fikirler ve teoriler hala işlevini sürdürmekte, ruh sağlığı çalışmalarında kullanılmaktadır. “Freud da zaten çürütüldü” gibi ifadeler bir miktar cahillikten, çok miktar da siyasi manipülasyon amacından kaynaklanmaktadır. 

Türkiye için geçerli olan bu yazdıklarım, bir tür büyük Türkiye olan ABD için de geçerlidir.

Batılılaşma

Bugün bizim adına batılılaşma dediğimiz şey, Avrupa’nın yüzyıllardır kendi toplumlarını daha ileriye taşıma çabalarının bizdeki adıdır. Batılılaşma lafı bir yanıltmacadır. 

Türkiye’de son 200 yılın gündemini oluşturan çabalardan biri olan “batılılaşma”, batı diye tabir edilen Avrupa toplumlarının kendilerine yapmak istedikleri şeydir. 

Yaklaşık 1700 yıldır Avrupa’nın merkezi olarak işlev görmüş olan İstanbul’un ve onun etrafında oluşmuş bir Türkiye’nin bu yolda olması doğal bir sonuçtur. 

Geriye doğru ortalama 150 yıllık bir süreç incelendiği zaman bu hedeften sapılmadığı görüleceği gibi, gelecekte de sapılmayacağı söylenebilir.

Batıl inanç üzerine kısa bir not

Batıl inanç, insanı mıknatıs gibi çeker, yakalanması çok kolaydır. Örneğin bir hastane ziyareti sırasında bir hastaya iğne yapıldığını gören biri eve dönünce hastalara iğne batırma şeklinde bir tedavi yöntemi olduğunu zannederek başı ağrıdığında kendine dikiş iğnesi batırabilir.

Teknik açıdan bakarsak, hastaya iğne yapıldığı sırada ne olup bittiğini anlamayan bu insan için enjeksiyon nesnesi bir kutsallık kazanmıştır. Üstelik de bu görüş bir gözlem sonucu elde edilmiştir. Hayatta bir sürü boş şeye de böyle inanılıyor.

Hastaya iğne yapıldığını gören kişi nasıl ki onu herhangi bir iğne zannedebilirse, kristal küreye bakıp geleceği söyleyen birini görünce de aynı muameleyi yapar. 

O kişi; doktor, iğne, ilaç, ilacın bedene enjekte edilmesi ilişkisini nasıl kuramadıysa aynı şekilde kristal küreyi de gelecekten haber veren bir cihaz zanneder.

Eski Mısır rahiplerine uzaktan bakan halk da onların bir heykel önünde yaptıkları faaliyeti tapınma zannetmişti. Batıl inançların çoğu böyle gelişir.

Bilimsel yöntem kullanılırken yapılan hatalar

Bugün kullandığımız teknolojiyi bilimsel yönteme borçluyuz, bu yüzden de bilimsel yöntemi küçümsemek doğru bir iş değil. Ancak bilimsel yöntem kullanılırken yapılan hatalar yüzünden çok sayıda yanlış anlaşılma sorunu yaşıyoruz. Bazı bilgilere de bu yüzden ulaşamıyoruz.

Örneğin bilimsel araştırmalarda üçüncü değişken kavramı yeteri kadar anlatılıp öğretilmezse ortaya yararsız çalışmalar çıkıyor.

Nedir üçüncü değişken, buna bakalım. Diyelim ki yolda gitmekte olan bir bisikletin nasıl durabildiğine dair bilimsel araştırma yapıyoruz. Bu araştırma sonucu bulacağımız ilk şey “freni olan bisikletler durur, freni olmayan bisikletler durmaz” bilgisi olacaktır. Araştırmamızı biraz daha ilerletirsek, karşımıza “freni olan her bisiklet durmaz” bilgisi çıkar. Eğer biz araştırmamızı bu noktada sonlandırırsak, “bisikletin durması frenle alakalı değildir” sonucuna varırız. Oysa burda freni harekete geçiren faktörleri araştırarak ihtiyacımız olan üçüncü değişkeni bulabiliriz. Örneğin, bisikleti durdurmak amacıyla kullanılan freni bisikleti süren kişinin kullanması gerektiği bilgisi. O zaman anlarız ki, bisikleti durduran şey frendir ama o freni birinin harekete geçirmesi gerekiyor. Bazı bisikletler freni harekete geçirecek kişi bunu yapamadığı için duramıyor. Sonra da doğru olan freni kullanacak kişinin bunu niye yapamadığını araştırmaktır.

İşte bilimsel yöntemi kullanması gereken bilim insanlarının sıklıkla hataya düştüğü yer burasıdır. Çoğu bilim insanı gerek eksik eğitimleri gerekse sabırsızlıkları yüzünden bilimsel yöntemi uygulamayı erken safhalarda durdurlar.

Örneğin, yetiştirdiği bitkilerle konuşarak onların daha sağlıklı büyümelerini sağladığını iddia eden biri olsun. Botanik bilimiyle uğraşan bir bilim insanı da bu konuyu araştırıp anlamaya çalışsın. Eğer bu kişi bu olayı öğrendiğinde “böyle şey olmaz” derse bilimsel yöntem kullanılmamış olur. Eğer bu kişi bu olayı denemek için kendisi bitkilerle konuşmaya çalışıp sonuç alamazsa, bilimsel yöntemi yine erken safhada elden bırakmış olacaktır. Bu durum, yukarıda bisiklet örneğinde bahsettiğim “bisikletlerin durması frene bağlı değildir” sonucunu çıkarmaya benzer. Sonunda ne olur? Bu olay bilimsel değildir diyerek kestirip atılır, bizler de bundan faydalanamayız.

Sorun bilimsel yöntemde değil, bunu kullanmayı beceremeyenlerde. Bilimsel alanda bu ve buna benzer çok hata yapılmaktadır. Çözümü ise bilim insanı eğitimindeki hassasiyeti artırmakta.

Kalıpdışı düşünmek

Yaratıcılık, inovasyon ve liderlik içiçe konulardır. Bunu anlamış olarak doğmuş ya da sonradan öğrenip içselleştirmiş insanlara baktığımızda, yaptıkları iş her ne olursa olsun o işi iyi yaptıklarını hatta diğerlerinden açık arayla daha iyi yaptıklarını görürüz. Bu insanlar bir şey anlamıştır ve o anladıkları şey onları diğerlerinden açık arayla daha iyi yapar.

Onların anladığı şey, yaptıkları işle ilgili değildir. Anlamaları gereken şeyin işle ilgili olmadığını anlamışlardır. Zaten bu yüzden çok iyi bir mühendis kibrit kutusundan tutun da uzay gemisine kadar çok geniş bir yelpazede mühendislik yapabilir.

Kendilerine işin sırrı nerde diye sorsanız ya size cevap veremezler ya da bildik sıradan şeyler söyleyebilirler; çalışkanlık, konsantrasyon gibi. Ancak bunlar esas sebep değildir. Esas sebep kalıplardan kurtulmuş olmalarıdır. Kalıp dışı düşünürler. Bu insanlar gemileri karadan yürütür. En kritik anlardaki o en doğru kararları çoğu kez sıradışı, beklenmediktir.

Yaratıcılık, inovasyon ve liderlik alanında öğrenilmesi gereken şey, kalıpdışı düşüncedir. Kalıpdışı düşünce ise anlatılarak değil, hissettirilerek öğretilir.

Tutumlu Olmak

Tutumlu olmak kavramını para üzerinden düşünüp kabul ya da red etmek kolay. Bu kavramı bir de bir cerrah olarak düşünün. Bedeninizin bir yerini kesip bir şeyler almak ya da değiştirmek zorunda olan bir cerrahın tutumlu davranıp davranmaması, kaç santim kestiği, dikerken ne yaptığı gibi.

Bu arada Türkiye’deyiz diye ekstra yazmak zorundayım: Ben şimdi bu örneği verdim diye cerrahın malzemeden çalmasına gidecek aklınız, kastettiğim o değil. Kastettiğim cerrahın sizi keserken gerektiği kadar kesmesi. Vücudunuza vereceği zarar konusunda tutumlu davranması. Müteahhitin malzemeden çalması gibi değil yani.

(facebook notlarından)

Sosyal mühendislik kavramlarına devam

Cuma günü sosyal mühendisliğin nasıl yapıldığını basit bir dille anlatmak gerektiğini söylemiştim ve bir iki temel kavramı aktarmaya çalışmıştım. Devam edelim.

Düşünün ki bir ülke var, ve bu ülke kendi halkını taraflara bölmeye çalışıyor. Böyle bir şeye kimin neden ihtiyaç duyacağını şimdilik bir yana bırakalım. Kendimizi bu operasyonu sürdürecek kişiler yerine koyalım ve öyle düşünelim.

İki mahalleyi birbirine düşürmek o kadar kolay değil. Evet insan tuhaf bir varlık ve zaman zaman durupdururken “arıza çıkaranlarımız” da var, ama bunlar çoğunlukta değildir. Toplumların sabrını taşıracak şeyler yapmak gerekir onları öyle ya da böyle harekete geçirmek için. Bu arada Türkiye’de genel bir ayaklanma olmaması, toplumun genel olarak sabrının taşmadığını da anlatır.

Türkiye’de ne kadar zamandır ve niçin uygulandığı bilinmeyen bazı şeyler var. Örneğin sokağa çıksak rastgele 10 kişiyi yoldan çevirsek ve sorsak, en az yarısının sakal ya da başörtüsü yüzünden orduevine girememiş olmak gibi bir anısı vardır. Bunlar arasında bunu önemseyen var önemsemeyen var. Bunu önemsemeyenlerin kendilerini yerinden sıçratan başka sıkıntılı anıları var.

Türkiye genelinde cahillik çok büyük bir sorun bunu biliyoruz. Ancak bir diğer yandan eğitimlisi çok çok eğitimli olan bir kurum böyle bir uygulamayı neden yapmış olabilir? İçlerinde son derece iyi yetişmiş, keskin zekaya sahip, vizyoner diyebileceğimiz kaliteli çalışanları olan bir kurumdan bahsediyoruz. Gelecek yönelik on yılları içeren sosyal ve ekonomik planlar yapabilecek ve öngörüler üretebilecek bir kurum.

Bu kurum, nedeni belirsiz bir şekilde sonunda nereye varacağı ayan beyan ortada olan bir çok uygulama yapmış. Bu konu, uzun vadeli sosyal mühendislik konusudur. Örnek olarak bir kenarda dursun. Gelecek günlerde devam ederiz.

(facebook notlarından)

İçimizdeki yetişkinle barışmak

Birçok ‘kendine yardım’ kitabında, birçok popüler psikoloji kitabında, birçok dergi ve gazete makalesinde tavsiye edilen klişe bir şey vardır; içinizdeki çocukla barışın, içinizdeki çocuğu susturmayın, bırakın oynasın gibi.

Ben bu konuya bir de içimizdeki yetişkin tarafından bakmak istiyorum. İçimizdeki çocuğa bir itirazım yok, o olduğu yerde takılsın, keyfine baksın, zaman zaman ön plana çıksın. Ancak içimizdeki yetişkinden bahseden yok ve bu çok çok önemli bir konu. Hatta bu birçok derdimizin de çözümü aslında.

İçimizde bastırdığımız bir yetişkin var. Yetişkin olmak, sorunlara çözüm odaklı yaklaşmak demek. Mızıklamak, başkalarını suçlamak yerine derdimize çare bulmaya çalışmak. Biz bu yetişkini susturmaya ve yok saymaya çalışıyoruz. Elbette durupdururken değil, bunun birçok nedeni var. Bu nedenler hem toplumsal hem de kişisel.

Ben kişisel nedenlerden başlayıp sonra toplumsal nedenlere geçmeyi planladım. Zaten ikisi de birbirinden ilginç ve hüzünlü bence.

İçimizdeki yetişkini yok sayma nedenlerimizden belki de en önemli olanı sorumluluğu reddetmektir. İçimizdeki yetişkini yok saydığımız zaman bizim adımıza karar verecek bulabildiğimiz ilk kişiye ya da makama dört elle sarılırız. Demokrasilerin yerleşmediği ülkelerde bu çok sık görünen bir şeydir (bu konuya toplumsal nedenler kısmında geri döneceğim). Kişi; bir toprak ağası, bir parti başkanı, bir hükümet karşısında sorumluluktan kurtulmuş olmanın (olduğunu sanmanın) keyfini çıkarmaya çalışır. Bizim adımıza başkalarının karar verdiğini zannederek karar verme sorumluluğumuzu bir yana koyar ve karar verme acısından uzaklaşmanın tadını çıkarırız.

Bazı insanlar birlikte olmak istedikleri kişi hakkında yakın arkadaşlarıyla konuşur ve onların fikrini sorarlar. Bu insanlar içinden bazıları da bu fikirlere kendi fikirlerinden daha çok önem verirler. İşte o insanlar içlerindeki yetişkini konuşturmamaya çalışan insanlardır. Arkadaşlarının fikrine göre hareket ederek kendileri karar vermiyor oldukları hissini yaşarlar. Oysa arkadaşlarının fikrine uymak da bir karardır. Ama filanca kişi önerdiği için ben böyle yaptım dediğimizde sanki kararı biz vermemiş gibi hissederiz.

Sadece bu karar, karar süreci, karar vermekten kaçmak konuları bile yetişkinlik konusunda öylesine önemlidir ki bunlardan söz edince konuyu büyük ölçüde kapsamış oluyoruz. Bu bağlamda yetişkinliği kişinin hayattaki kararlarının sorumluluğunu kabullenmesi olarak da tarif edebiliriz. Çünkü karar vermiyor olmak gibi bir seçenek gerçekte zaten yok.

Toplumsal olarak da şunu söylemeyiz; aslen ne devlet, ne toplum ne de herhangi bir otorite yetişkin insan sevmez. Bireysellik aynı zamanda düzensizliğe de yol açar. Kendi kararlarını alan, bilinçli olarak ne istediğini bilen; istekleriyle barışık olan ve bunları bireysel seviyede hayata geçirmek isteyen kişi toplum ve belli başlı birçok otorite açısından sorun olarak görünür. Bu sorun olarak görünmekle kalmaz, aynı zamanda içinde yaşadığımız ekonomik sistem bireyleri kendi ihtiyaçlarının dışında karar almak üzere elindeki bütün araçlarla zorlamaya çalışır. Reklamlar da bu zorlamanın örneklerinden biridir. Askeri darbeler de bu zorlamanın örneklerinden biridir. Hükümetlerin baskıcı davranışları da bu zorlamanın örneklerinden biridir.

Reklamları ele alalım. Neden reklamlarda ürünler hakkında bilgi verilmez? Neden ürünün tanıtılması ön planda olmaz da onun yerine o ürünü kimlerin kullandığı anlatılmaya çalışılır? Nasıl insanlar o ürünü kullanıyorlar? Siz, nasıl bir insan olmalısınız? Kararlarınız neler olmalı? Reklamlar bile size ürün tanıtmak yerine hayattaki kararlarınızın neler olması gerektiğini anlatmaya ve aşılamaya çalışırlar.

Bu toplumsal zorlamalar da kişinin içindeki yetişkinle barışmasını engeller.

Şimdi bir de içimizdeki yetişkinle barışmak için yaşamımızdan 3. şahıs ile kullandığımız cümleleri çıkarmamız gerektiğini ve bunun nedenlerini anlayalım. İçimizdeki yetişkinle barışmayıp bir çocuk olarak yaşamlarımızı sürdürmeye devam etmek, dışarıda bir otorite aramamıza neden oluyor. İnsanoğlu’nun en temel düşünce organı lisan olduğu için bunu dilimize yansıtarak yaşıyoruz. Bu bizi sıkıyor, baskı altına alıyor ama bir yandan da rahatlatıyor. Rahatlatıyor çünkü yaşadıklarımız üzerinde bir etkimiz olmadığı yönündeki inancımızı kuvvetlendiriyor. Günlük yaşamda sıklıkla “şöyle yaptılar”, “böyle yaptılar”, “şunu yapacaklar” gibi kalıplar kullanıyoruz. Örnekleyelim:

– Bu adamı nasıl buraya (bu makama, filanca göreve, vs.) getirdiler? Bu adam denen o kişinin bu konuda harcamış olabileceği çabalar, kişisel birikim ve kalite yok sayılıyor. Bunu söylerken dolaylı olarak sizinki de yok sayılıyor. Birileri bir insanı belli bir makama getirmiş. O kişinin böyle bir makama kendisinin gelmesi mümkün değil. Neden değil? Çünkü o bir insan. İnsanlar böyle başarılara kendileri ulaşmazlar, birileri onları bir yerlere getirir. Ama bir dakika! O birileri kim? O birileri insan değil mi? O zaman bu işin içinde bir terslik var.

Kullandığımız bütün üçüncü şahısları, insan değilmiş gibi kullanıyoruz. Çünkü konunun o derece derinine inersek ve o üçüncü şahısların da etten kemikten insanlar olduğunu hatırlarsak bu bizim de bir şeyler başarabileceğimiz anlamına geliyor. Bu ihtimal ise nedense korkutuyor (Ben bireysel eğitim ve danışmanlıklarımı insanların neredeyse sadece bu korkuyu yenmelerine yardımcı olmak için yapıyorum. Bu başlı başına bir iş!).

Tüm bunların içimizdeki yetişkini bastırmakla birebir ilgisi var.

Üçüncü şahıslarla ilgili söylediklerimle bir kanıt şudur örneğin; birçok kişi hayran oldukları meşhur insanlarla tanıştıktan ve kısa bir süre de olsa beraber zaman geçirdikten sonra hayranlıklarında belirgin bir azalma görünür. Bunun en büyük nedeni, daha önceleri insan sınıfında olmayan bu meşhur kişinin artık bir insan hatta tanıdık bir insan haline gelmiş olmasıdır. Ve kimse kendi köyünde peygamber olamaz! Bu maalesef çoğumuzun algısında vardır, birebir tanıdığımız olan birçok kişinin “olağanüstü” başarıları gözümüzün önünde olsa bile bize inandırıcı gelmez çünkü içimizdeki yetişkinle barışmadıkça tanımadıklarımızın neredeyse tamamı bir otorite, tanıdıklarımız ise büyük ölçüde bizler gibi birer çocuk olarak algılanır.

Yani tanımlar ve kriterler kişinin kendi iç dünyasından geliyor ve o dünyada olup bitenler hep dışarıda olup bitenlerin etkisi altındaymış gibi. Bir tür otomatik pilot bu. Dış dünyayı takdir etmekten (ya da aşağılamaktan) kendi dünyamızla ilgilenememek. Dolayısıyla da içerideki çocuğun bu nedenle bir türlü büyüyememesi. Sonuç olarak da içimizdeki yetişkinle bir türlü barışamamak ve hatta tanışamamak.

Bir direnç noktası olarak da birçok kişiye bu anlattıklarım çok yumuşak, çok çiçek böcek ve biraz da gaza getirici ya da bu amaçla yazılmış olarak görünecektir, bu hep olur. Nedense bu konuların ne kadar sert, ne kadar zor olabileceğini düşünmeyi tercih etmeyiz.

(birden fazla platformda yayınladığım bir yazı: Linkedin, Medium, Facebook)

Sosyal bilimlerin bana ne faydası var?

Psikoloji ve sosyoloji bilmek ruhsal gelişim ve tekamül için gereklidir. Matematik araba ve uçak yapmak için ne kadar gerekliyse, psikoloji de hermetizmi anlamak için o kadar gereklidir.

İnsan psikolojisi ve sosyoloji üzerine değerli araştırmalar yapılmıştır. Bunları bilmek, bunlardan haberdar olmak, ruhsal gelişimin bir parçasıdır. Tanrının unuttuğu bir dağın eteklerinde bir köyde doğan, hayatı boyunca en fazla 50 kişiyle karşılaşan biri, Freud’dan ve Jung’dan haberi olmadan tekamül edebilir. Etmektedir de.

Ancak biz ne halt yiyip de bu şehir hayatının içine düştüysek, aynı şeyi bizim için söylemek mümkün olmuyor. Biz sosyoloji ve psikoloji bilmek zorundayız. “Evrene ne yolluyorsam onu alıyorum” diyen insan, kendisinin hangi psikolojik tesirlerle bu noktaya geldiğini incelemezse, evren kendisine daha da karmaşık sinyaller yollayacaktır. Bilmek istemeyen insanın karşılaştığı uyarıların sayısı ve şiddeti sürekli artar.

Bilmediğimiz bir yerde bunları düzenleyen merkezi bir idare olmasına gerek yoktur. Elimden bıraktığım taşın yere düşmesi nasıl idare gerektirmeyen bir şeyse bu da idare gerektirmeyen bir şeydir. Bu etki tepki mekanizması sayesinde teknolojiyi kullanıyoruz. Mistik olduğuna kanaat getirdiğimiz konular da bu modelden çok uzak değil.

İyi pazarlar, hatta iyi haftalar dilerim.

(facebook’ta yayınladığım bir ileti)