Yazılar/Haberler

İnsan var olduğunu hissetmek (anlamak) için neler yapar?

İnsanın var olduğunu, hayatta olduğunu anlamak, teyid etmek için yaptıklarının haddi hesabı yoktur. Sınırsız bir alanda türlü çeşitli davranışlar her an salt hayatta olup olmadığını, var olup olmadığını anlayabilmek, buna kanaat getirmek için yapılır.

Bacak bacak üstüne attığınızda bacaklarınızın varlığını hissedersiniz. Sigara içerken en az iki parmağınızın ve dudaklarınızın varlığını hissedersiniz. Çoğu kez boğazınızın ve nefes borunuzun, burnunuzun varlığını da hissedersiniz.

Yemek yerken ağzınızın, dilinizin oralarada olduğuna ek bir kanıt getirmek için ağzınızı şapırdatırsınız. Hiçbir müzik ya da ses yokken bir şeylere tempo tutmak da var mıyım yok muyum sorusuna yanıt aramak için kullanılan yöntemlerdendir.

Bazı dar giysiler, bazı takılar (küpe, bilezik, vb.), türban ve benzeri aksesuarlar da bu amaca hizmet edebilir. Bunları kullanan herkesin amacı budur demiyorum, lütfen konuyu sulandırmayalım.

İnsan hayatta olduğunu bazı ek kanıtlar olmadan anlayamaz, anlasa bile ikna olmaz. Hem soyut hem de somut anlamda varlığına sürekli kanıt arar. Kanıtlara yenilerini eklemeye çalışır. Bir saniye önce geçerli olan varoluş kanıtı bir saniye sonra kişi için geçerliliğini yitirebilir.

Bu amaçla yapılan bir çok şey kişinin hayatında fazladan sorunlara yol açabilir. İşte böyle bir durumda konuya bir uzmanı dahil etmekte fayda var.

Arkadaşlıklarınız kendi varlığınızı kanıtlamak üzerine kuruluysa kısa bir süre içinde yalnız kalırsınız. İlişkileriniz sizden daha büyük olduğunu hayal ettiğiniz bir başkasının içinde erimek ve orada varlığını kanıtlamak, varlığına amaç ve sebep bulmak ise bu insanı yorar, üzer, kimyasını değiştirir ve kaybedersiniz.

İş yerinde üzerinize aldığınız sorumluluklar belli bir ücret karşılığı bir hizmette bulunmayı aşıp sizin varlığınızı kanıtlama oyuncağınız halini alırsa hem kendinize hem çalıştığınız şirkete zarar verirsiniz. Bu tür insanların en büyük şikayeti çoğunlukla “ne yapsam yaranamıyorum” gibi muğlak ifadelerden oluşur.

Ne doğa ne de insan bedeni, zihin de buna dahil olmak üzere hiçbir biçimde mükemmel değildir. Bu varoluş kaygısı da bunun ispatlarındandır. Var olduğunu her saniye yeniden anlamak isteyen insan hastalanır, korkar, kızar, olmayacak şeylere sevinir, olmayacak şeylere üzülür. Bunun farkına varmak, ayırdında olmak da tek başına çok zor olabilir.

Eğer gündelik yaşam içerisinde saçmaladığınıza dair bir hisse kapılıyorsanız bir uzmana başvurmakta gecikmeyin.

Varoluş kaygısından korkmayın, geç kalmaktan korkun.

Postmodern kelimesi bir terim olarak neyi tanımlar, ne anlama gelir, ne demektir?

Postmodern, kelime anlamıyla tam olarak “modern sonrası”, “çağdaş sonrası” anlamına gelir. Biz dünyalılar belli ki endüstriyel çağı çok benimsemişiz, ona çağdaş ve modern diyoruz tarihteki çağlar sıralamasında. Ondan sonra artık bir şey değişmez diye düşünüldü belki ama hala bir şeyler değişmeye devam etmiş. Dolayısıyla da bir kere etiket olarak kullandığımız için, içinde bulunduğumuz zaman dilimine, sosyal döneme, düzene, yapıya çağdaş diyemiyoruz da çağdaş sonrası (postmodern) diyoruz.

Adına postmodern dediğimiz bu döneme verilen başka isimler de şöyle: Uzay çağı, post-endüstriyel (endüstri sonrası) çağ, post-capitalist era (kapitalizm sonrası çağ), hyper-capitalism (hiperkapitalizm), vahşi kapitalizm, vb.

Biraz ayrıştırmak adına çok kaba da olsa modern zaman ve postmodern zaman arasında ne tür belirgin ayrımlar yapılabilir biraz buna değinelim. Modern dönemde başarının tanımı bir şirkette işe girip orada yükselebildiğin kadar yükselmekti. Yani modern zamanda, aynı şirkette on yıllarca çalışıp orada yükselmeyi övüyor ve ödüllendiriyoruz. Postmodern dönemde ise kişiler belli uzmanlık alanlarında proje bazında çalışıyorlar. Şirketten şirkete geçiyorlar ve kimse ömrünü tek bir kurumda tüketmiyor. Bir başka açıdan bakarsak günümüzde sadakata ve kıdeme para ödenmiyor da işini iyi bilen insanın işini iyi biliyor olmasına ve ortaya ustalıkla bir iş koymasına para ödeniyor. Son on-onbeş yıldır iş, ekonomi, para konulu dergilerin işletme bilimi sayfalarında da bu durum verimlilik adı altında değerlendirilmiştir. Sürekli bir çalışmanın beklendiği fabrika işçiliği gibi alanlarda da Volkswagen gibi devler haftada 5 yerine 4 gün çalışmak gibi uygulamalarla ister istemez bu postmodern dönemin içinde oldular.

Postmodern dönem aynı zamanda refah devleti kavramının, yani Keynes kaynaklı sosyal ekonomi politikalarının devletlerin belini büktüğü ve yerini Milton Friedman’ın vahşi kapitalizmine bıraktığı bir zaman dilimidir. Yani sadece cebinde parası olanların eğitim ve sağlık imkanlarına sahip olabildiği sistem postmodern dönemde yaşam alanı bulmuştur kendine.

Feodal sistemde ağa, derebeyi, toprak sahibi vardı otorite olarak ve din vardı. Modern zamanlarda din ve toprak ağaları yerlerini ulus devlete ve hukuğun üstünlüğüne bırakmak durumunda kaldılar. Günümüzde ise etrafımızda toprak ağasından ya da Allah’tan korkmayan ama devletten ve hukuktan da korkmayan bir kitle var. Barış ve kardeşlik içinde yaşayabilmemiz için insanoğlunun hukuğun üstünlüğünü kabul etmesi, hukuktan ve devlet otoritesinden çekinmesi gerekir en azından. Ancak artık bu bağların da gevşediği, kuralların hepten yok olmaya yüz tuttuğu bir dönem aynı zamanda postmodern dönem. En basitinden büyük şehirlerde artan kapkaççılık, hükümetlerin karıştığı yolsuzluklar, yani genel olarak her kesimden işlenen suçlarda görülen artış da bu postmodern dönemin bir başka resmidir.

Türkiye’de gözlediğim ise postmodern kelimesinin bu anlamlarından ziyade çoğu kişi tarafından bu kelimenin bir sanat akımını tarif etmekte olduğunun zannedilmesi. Yani postmodern dediğin şey olsa olsa resim olur, heykel olur, sinema olur, plastik sanatlar olur. Postmodern kelimesi ile tarif ettiğimiz alanın genişliği ve çeşitliliği üzerine ya pek fikir yok ya da bu konuda fikirler zayıf. Kelimenin anlamını bilmek konusunda çoğu insan kendine güvensiz o nedenle de pek konuşulmuyor bu konu. Oysa postmodern kelimesi bir dönemi, bir sosyal yapıyı (ya da biraz kara mizah yapmak gerekirse sosyal yapısızlığı), yeni bir ekonomi anlayışını, yepyeni işçi – işveren ilişkilerini (bilirsiniz ekonomi konuşurken bir şirketin genel müdürü de işçidir, kapıcısı da işçidir. şirketin, işletmenin sahibi patrondur, işverendir ve geriye kalan çalışanların alayı işçidir terminoloji olarak), yeni nüfus politikalarını vs. yi temsil eder.

O nedenle gündeme ve postmodern bir kültürel çürümeden payını bolca alan medyaya bakıp “Hmmm, Hande Yener, çok postmodern bir sanatçı” demek günümüz dünyasının şartlarını hafife almaktır.

İş hayatına hazırlık dersi

Tunç Kılınç Fikir Atölyesi’nde kaydadeğer bir soruyu ele almış. Üniversitelerde iş hayatına hazırlık dersi neden yok diye soruyor. Okunmaya değer bir yazı.

Ben de kendimce bu sorunun cevabını vermeye çalışayım.

Üniversitelerde iş hayatına hazırlık dersi olması imkansız. Başarıya giden yolda şeytana pabucunu ters giydirecek oyunlar oynamanın dersi bu. Tunç konuya iyimser / olumlu yönüyle yaklaşmış. O böyle bir dersin üniversiteden mezun olup iş hayatına atılacak gençler açısından koruyucu değer taşıdığını düşünüyor. Hak veriyorum. Ancak işin bir de çelişki ve tezat yönü var. İş hayatına atıldıktan sonra mesele kendini haksızlıklara karşı savunmaktan ibaret olamaz. Bir kez oyunun içine girince kişi kendini haksızlıklara karşı savunmaya başladıktan kısa bir süre sonra zaten işten atılır. Bunun istisnası olabilecek çok az şirket gördüm.

Bunun tek çaresi savunmanın yanına saldırıyı eklemektir. Ancak o zaman iş hayatına hazırlık dersi amacına ulaşmış olur. Böyle bir ders ise bir üniversite kampüsü çerçevesinde elbette verilemez.

İş hayatındaki yırtıcı rekabet biraz kapitalist sistemin zayıflığından biraz da insanoğlunun ahmaklığından kaynaklanıyor. Boğaziçi Üniversitesi bu meseleyi öğrenci klüpleriyle çözmüş durumda. Radyo Boğaziçi, Spor Klübü, İşletme Klübü, Mühendislik Klübü gibi dört büyük klüpten birine üye olup aktif bir katılımda bulunduğunuzda daha ilk yönetim kurulu seçimleri yaklaşırken hemen dünyanın nasıl bir yer olduğunu öğrenmeye başlarsınız.

Ancak bu eğitim dersliklerde başarılabilecek bir şey değil.

Bunun yerini ancak tarih dersleri alabilir. Tarihten örnekler vererek, kişiye mezun olduktan sonra kendisini bekleyen iş hayatının tarihteki bu örneklerden farklı olmayacağını söyleyebilirsiniz. Elbette sıradan bir iş gününde dönen üçkağıdı anlattığınızda tecrübesiz birinin buna inanması zor. Abarttığınızı düşünecektir.

Şu anda Türkiye’de onyıllardır iş yapan, hesabını bilen, pazarlamasını iyi yapan birçok şirket iflasın eşiğinde. Bunun nedeni siyasi (ılımlı) islamı destekleyen hükümetin memleketteki iş olanaklarını da kendi taraftarlarına kaydırması. Tıpkı Kasımpaşa Spor Klübü’nün 3 Kasım 2002 de mahalli ligden başlayan yolculuğunun geçen yıllarda 1. Ligde noktalanması gibi, hükümetin el verdiği şirketler birer ticari deha haline gelirken diğerleri pastadan pay kaybetmek durumunda kalarak tarihin tozlu sayfalarına gömülmeye mahkum oluyor.

Bunu bir üniversitede ders olarak anlatmaya kalkarsanız bundan rahatsızlık duyacak kişilerin nüfuzları o üniversiteye giden ödenekleri bile kesmeye yeterli olacaktır. Sanırım böyle bir olay başlı başına üniversitede iş hayatına hazırlık dersi yerine geçebilir.

Pratikler bilebilse teorikler yapabilse

Yaşlılar yapabilse gençler bilebilse diye bir laf var. Çok doğru bir söz aslında bu ama yaşlıların bilebilirliği yine bizzat kendi bunaklıklarıyla örselendiğinden gençlere bilgilerini aktarmaya çabaladıklarında çoğu kez saçmalarlar. Saçmaladıkları için de söz fiiliyatta geçerliliğini yitirir.

Doksanlı yıllar, koca dünyanın değişim dönüşüm yıllarıydı ve bu değişim şu anda daha da büyük bir hızla devam ediyor. Eğitim kurumlarının yaygınlaştığı 20. yüzyıl boyunca görülmeyen birşeyle karşı karşıya kaldık son 20 yıldır ve eğitim sistemi değişmedikçe bu gerçeklik de değişmeyecek. Karşı karşıya olduğumuz sahne şöyle; ilköğretim, lise, üniversite gibi eğitim kurumlarında derslerini çalışan, çok iyi notlar alan öğrenciler hayatta sınıfta kaldılar / kalıyorlar.

Bir hatırlayın bakalım sınıf arkadaşlarınızdan notları yerlerde sürünen ve şimdi son birkaç yılda köşeyi dönmüş kaç kişi var?

Biz toplum olarak uzun süre bunu şöyle yorumladık: “Mühendislik mezunu adam televizyon tamir etmeyi bilmiyor, bu ne uçuk eğitim sistemi böyle!”

Elbette daha derin yorumlara ihtiyacımız vardı.

20. yüzyılın ikinci yarısında kısa bir dönem için de olsa kitabi bilginin hayatta bir işe yaradığı bir dönem geçirdik. Ben diyeyim altmışlı yıllar siz deyin yetmişli. Henüz pazarlama sektörünün herkesde mutlaka bir yara açmadığı yıllardı bunlar. Bu yıllarda televizyonlarda reklamlar yayınlanacağı zaman sesi yükseltmek kitabi bilgiydi. Bundan etkilenen seyirci de gerçekten çoktu.

Bir ürünü pazarlarken yanına hoşluk yaparak pazarlamak, mesela süt satarken üzerine “çocuklarınızın sağlığı bizi ilgilendiriyor” yazmak gibi şeyler gerçekten satışları artırıyordu.

İnsan kaynakları çalışmaları yeni yeni hayat buluyor, bir işyerinde çalışan personelin nasıl duygu ve düşünceler içinde bulunabildiği bilgisi kitaplarda yazdığı hali ile gerçek hayatta da izlenebilir, faydalanılabilir haldeydi.

Sonra, tam olarak ne zaman başladığını benim de kestiremediğim bir ara, tıpkı antibiyotiklere bağışıklık kazanmış bakteriler gibi toplum bir malı satın alırken yapılan halkla ilişkilere bakmaz oldu, insan kaynakları çalışmaları gerçek yaşamla bağdaşmaz oldu, televizyon reklamları çok para harcayan 6 – 18 yaş arası tüketiciyi etkilemez oldu.

Ama bir diğer yandan işe yaramadığı halde bunlara hala para harcamayan şirketler aşağılandılar. Medyada onlara özellikle yer verilmedi. Ürünleri hakkında olumsuz haberler yayınlandı vs. vs.

Şu anda da kitabi bilginin, bırakın hayatlarımıza bir faydasının dokunmasını, herşeyi elimize yüzümüze bulaştıran yönünü keşfettik. Bu noktadan bakınca da pratik davrananların hayatta amaçlarına hızlıca ulaştığını, teorik bilgi sahibi insanların ise yerlerinde saydığını görüyoruz. Bunu hüzünlü buluyorum.

Hal böyle olunca, “pratikler bilebilse teorikler yapabilse” diye evirdiğim “yaşlılar yapabilse gençler bilebilse” sözü, pratikler yapıyor teorikler seyrediyor biçimine de sokulabilir. Gerçek yaşam alabildiğine pratiktir. Mesela kuantum teorisi üzerine çalışan biliminsanlarını düşünün. Kuantum fiziği ile ilgili birşeyler okuyup öğrenen herhangi birini düşünün. Bu insanlar “kuantum diye bişey var çok enteresan, atomu oluşturan parçacıklar aynı anda iki ya da daha fazla yerde olabiliyormuş” diyor, başkaları da onlara “hadi ordan olmaz öyle şey, bu bilimsel bir veri değil, kaptırmayın kendinizi böyle safsatalara” diyor. Bizler bunları konuşurken gayet pratik davranan IBM ve HP, kuantum bilgisayarlar üzerine çalışıyorlar ve bu bilgisayarlar şu anda gerçek yaşamda deneniyor, geliştiriliyor vs.

Yani pratik ve teorik ayrımı, aslında ruh ve madde, zihin ve beden gibi gerçekte bir bütün olan ama bizim aklımız ikiliğe daha iyi çalıştığı için ikiye bölerek anlamaya çalıştığımız bir ayrım. Başka türlü söylemek gerekirse, gerçekte varolan bir ayrım değil. Sadece aklımızda böyle bir ayrım yarattığımız için biz teoriyi ve pratiği farklı şeylermiş gibi algılıyoruz ve ardından gerçek dünya için geçerli olmayan bir dizi düşünceyi, argümanı teori adıyla etiketlendiriyoruz.

Pratikler bilebilse diyoruz ama pratikler gayet de iyi biliyorlar ve bildiklerini yapıyorlar. Teorikler yapabilse diyoruz ama onlar da yapıyorlar. Onlar sadece varolamayacak, yapılamayacak, gerçekleştirilmesi içerdiği çelişkiler nedeniyle mümkün olmayan teorileri yapmayıp pratiklerin yaptığının küçük bir bölümünü yaparak hayatlarını sürdürüyorlar.

Belli ki böyle ayrımlar yapmak bizi rahatlatıyor. Böyle ayrımlar yapmayı seviyoruz. Yoksa insanoğlu daha ilk anda farkında olduğu gibi ayrım mayrım olmadığını, herşeyin gayetle bir bütün olduğunu bugün hala biliyor. Sadece işine geldiğinde hatırlıyor, işine gelmediğinde hatırlamıyor.

Bir Gün

Türkiye’de cep telefonlarının ilk kez kullanıma girdiği zamanları hatırlıyorum. İçimizde direnenler olmuştu, hem de yıllarca. Önceleri tek tük bir kaç kalburüstü kişide gördük cep telefonlarını, sonra daha da yaygınlaştı, daha da yaygınlaştı. Bugünlerde cep telefonu sahibi olmamak nüfus cüzdanı ya da vergi numarası sahibi olmamaktan daha tuhaf, daha ayıp karşılanır oldu.

Şu anda da benzer bir gelişimi bloglar için yaşadığımızı rahatlıkla söyleyebilirim. Emin olun bundan sadece dört beş yıl sonra bugün cep telefonu sahibi olan herkesin bir dizüstü bilgisayarı ve blogu olacak.

Yıllardır bilgi endüstrisine kullanılabilir ve çalışan web siteleri yaparak katkıda bulunuyorum. İnternet hayatımızda yaygınlaştıkça kendi kültürünü oluşturuyor ve yaygınlaştırıyor. Bu kültür çerçevesinde kimlikler iki ters yöne doğru büyüyor; sanal kimlikler ve sanal alemde gerçek kimlikler.

Her geçen gün daha da büyüyecek olan sanal alemde gerçek kimlikler kervanına ben de katılmaya karar verdim. Yazılarımı ve işlerimi buraya taşıyorum, en azından türkçe olanları. Diğer işlerim ve türkçe konuşmayan dünyaya yazdıklarım için visnum.com‘u ziyaret edebilirsiniz. (Artık xopinion.com var :) visnum sizlere ömür) Böylesi daha kolay, daha bütünleştirici. Ne demek ya da neler demek istediğimi ilerleyen zamanlarda daha da iyi anlayacaksınız.

Güzel bir zaman geçirmenizi dilerim.