Yazılar/Haberler

Kalıpdışı düşünmek

Yaratıcılık, inovasyon ve liderlik içiçe konulardır. Bunu anlamış olarak doğmuş ya da sonradan öğrenip içselleştirmiş insanlara baktığımızda, yaptıkları iş her ne olursa olsun o işi iyi yaptıklarını hatta diğerlerinden açık arayla daha iyi yaptıklarını görürüz. Bu insanlar bir şey anlamıştır ve o anladıkları şey onları diğerlerinden açık arayla daha iyi yapar.

Onların anladığı şey, yaptıkları işle ilgili değildir. Anlamaları gereken şeyin işle ilgili olmadığını anlamışlardır. Zaten bu yüzden çok iyi bir mühendis kibrit kutusundan tutun da uzay gemisine kadar çok geniş bir yelpazede mühendislik yapabilir.

Kendilerine işin sırrı nerde diye sorsanız ya size cevap veremezler ya da bildik sıradan şeyler söyleyebilirler; çalışkanlık, konsantrasyon gibi. Ancak bunlar esas sebep değildir. Esas sebep kalıplardan kurtulmuş olmalarıdır. Kalıp dışı düşünürler. Bu insanlar gemileri karadan yürütür. En kritik anlardaki o en doğru kararları çoğu kez sıradışı, beklenmediktir.

Yaratıcılık, inovasyon ve liderlik alanında öğrenilmesi gereken şey, kalıpdışı düşüncedir. Kalıpdışı düşünce ise anlatılarak değil, hissettirilerek öğretilir.

Tutumlu Olmak

Tutumlu olmak kavramını para üzerinden düşünüp kabul ya da red etmek kolay. Bu kavramı bir de bir cerrah olarak düşünün. Bedeninizin bir yerini kesip bir şeyler almak ya da değiştirmek zorunda olan bir cerrahın tutumlu davranıp davranmaması, kaç santim kestiği, dikerken ne yaptığı gibi.

Bu arada Türkiye’deyiz diye ekstra yazmak zorundayım: Ben şimdi bu örneği verdim diye cerrahın malzemeden çalmasına gidecek aklınız, kastettiğim o değil. Kastettiğim cerrahın sizi keserken gerektiği kadar kesmesi. Vücudunuza vereceği zarar konusunda tutumlu davranması. Müteahhitin malzemeden çalması gibi değil yani.

(facebook notlarından)

Farkındalık ne demek?

Felsefe Taşı’ndaki yeni yazım: Farkındalık ne demek?

http://www.felsefetasi.org/farkindalik-ne-demek/

Erdoğan’ın danışmanları

(Aynı tarihli facebook notu)

Erdoğan bugün yine bomba açıklamalarla gündeme geldi. Açıklamalarıyla ilgili tepkileri okuduğumda yine bir yanlış anlama durumu gözledim. Bunu kendimce açıklamak isterim.

2013 yılında özel olarak yapılmış haberlerle, Erdoğan’ın danışmanlarını dinlemediği yönünde bir algı operasyonu başarıyla gerçekleştirildi. Bu operasyona ihtiyaç vardı çünkü Erdoğan’ın bilinçli biçimde oluşturulmuş ‘kabadayı’ imajı zedeleniyordu. Bu imajı tamir edecek haberler yapıldı ve çok etkili oldu.

Yani aslen Erdoğan’ın danışmanlarını dinlemediği bilgisi yanlış olduğu gibi, kendisinin danışman sayısı hem tahmin edeceğinizden fazla hem de medyada danışman olarak görünen Yiğit Bulut gibi karakterlerden oluşmuyor. Yiğit Bulut adlı danışman karakterinin medyada ön plana çıkarılmasının nedeni az önce bahsettiğim zedelenmiş kabadayı imajını tamir etmenin bir parçasıydı.

Erdoğan’ın danışman ordusu Yiğit Bulut gibi bilgisiz insanlardan oluşmuyor. Tam tersine ciddi stratejik planlama yapabilen, iletişim stratejisi oluşturabilen, Erdoğan’ın tepki gören bütün sözlerini kelime kelime üreten bir danışman ordusu var.

Erdoğan’ın tepki çekmek için özel olarak sarfettiği sözlere tepki gösterirken bunları hatırda tutmakta fayda var.

Erdoğan neden ‘Mercedes’e biniyor’?

(aynı tarihli facebook notu)

Çünkü neyin prestijli olduğuna kendisi karar veremez, toplum karar verir. Eğer Türkiye çapında en prestijli otomobil BMW ya da Audi olsaydı onlardan birini kullanırdı.

Türkiye’de prestijli otomobil Mercedes’tir nokta. Erdoğan’ın çocukluğunda da böyleydi bu, şimdi de böyle. Kendisi için otomobil satın alan insan Bentley, BMW, Audi alabilir ama toplumun kararı Mercedes’tir Türkiye’de.

Ancak Türkiye’de hiç bir siyasetçide rastlamadığım, bugüne kadar bir kere bile görmediğim bir şey var. Keşke Erdoğan bunu akıl etseydi. Çoğunluğun bir Türk markası sandığı bir otomobil üreticisine özel siparişle yaptırılmış bir otomobil kullansaydı. Çok şık olurdu ama bunu Erdoğan bile düşünemedi.

Günaydın bu arada.

Sosyal mühendislik kavramlarına devam

Cuma günü sosyal mühendisliğin nasıl yapıldığını basit bir dille anlatmak gerektiğini söylemiştim ve bir iki temel kavramı aktarmaya çalışmıştım. Devam edelim.

Düşünün ki bir ülke var, ve bu ülke kendi halkını taraflara bölmeye çalışıyor. Böyle bir şeye kimin neden ihtiyaç duyacağını şimdilik bir yana bırakalım. Kendimizi bu operasyonu sürdürecek kişiler yerine koyalım ve öyle düşünelim.

İki mahalleyi birbirine düşürmek o kadar kolay değil. Evet insan tuhaf bir varlık ve zaman zaman durupdururken “arıza çıkaranlarımız” da var, ama bunlar çoğunlukta değildir. Toplumların sabrını taşıracak şeyler yapmak gerekir onları öyle ya da böyle harekete geçirmek için. Bu arada Türkiye’de genel bir ayaklanma olmaması, toplumun genel olarak sabrının taşmadığını da anlatır.

Türkiye’de ne kadar zamandır ve niçin uygulandığı bilinmeyen bazı şeyler var. Örneğin sokağa çıksak rastgele 10 kişiyi yoldan çevirsek ve sorsak, en az yarısının sakal ya da başörtüsü yüzünden orduevine girememiş olmak gibi bir anısı vardır. Bunlar arasında bunu önemseyen var önemsemeyen var. Bunu önemsemeyenlerin kendilerini yerinden sıçratan başka sıkıntılı anıları var.

Türkiye genelinde cahillik çok büyük bir sorun bunu biliyoruz. Ancak bir diğer yandan eğitimlisi çok çok eğitimli olan bir kurum böyle bir uygulamayı neden yapmış olabilir? İçlerinde son derece iyi yetişmiş, keskin zekaya sahip, vizyoner diyebileceğimiz kaliteli çalışanları olan bir kurumdan bahsediyoruz. Gelecek yönelik on yılları içeren sosyal ve ekonomik planlar yapabilecek ve öngörüler üretebilecek bir kurum.

Bu kurum, nedeni belirsiz bir şekilde sonunda nereye varacağı ayan beyan ortada olan bir çok uygulama yapmış. Bu konu, uzun vadeli sosyal mühendislik konusudur. Örnek olarak bir kenarda dursun. Gelecek günlerde devam ederiz.

(facebook notlarından)

İçimizdeki yetişkinle barışmak

Birçok ‘kendine yardım’ kitabında, birçok popüler psikoloji kitabında, birçok dergi ve gazete makalesinde tavsiye edilen klişe bir şey vardır; içinizdeki çocukla barışın, içinizdeki çocuğu susturmayın, bırakın oynasın gibi.

Ben bu konuya bir de içimizdeki yetişkin tarafından bakmak istiyorum. İçimizdeki çocuğa bir itirazım yok, o olduğu yerde takılsın, keyfine baksın, zaman zaman ön plana çıksın. Ancak içimizdeki yetişkinden bahseden yok ve bu çok çok önemli bir konu. Hatta bu birçok derdimizin de çözümü aslında.

İçimizde bastırdığımız bir yetişkin var. Yetişkin olmak, sorunlara çözüm odaklı yaklaşmak demek. Mızıklamak, başkalarını suçlamak yerine derdimize çare bulmaya çalışmak. Biz bu yetişkini susturmaya ve yok saymaya çalışıyoruz. Elbette durupdururken değil, bunun birçok nedeni var. Bu nedenler hem toplumsal hem de kişisel.

Ben kişisel nedenlerden başlayıp sonra toplumsal nedenlere geçmeyi planladım. Zaten ikisi de birbirinden ilginç ve hüzünlü bence.

İçimizdeki yetişkini yok sayma nedenlerimizden belki de en önemli olanı sorumluluğu reddetmektir. İçimizdeki yetişkini yok saydığımız zaman bizim adımıza karar verecek bulabildiğimiz ilk kişiye ya da makama dört elle sarılırız. Demokrasilerin yerleşmediği ülkelerde bu çok sık görünen bir şeydir (bu konuya toplumsal nedenler kısmında geri döneceğim). Kişi; bir toprak ağası, bir parti başkanı, bir hükümet karşısında sorumluluktan kurtulmuş olmanın (olduğunu sanmanın) keyfini çıkarmaya çalışır. Bizim adımıza başkalarının karar verdiğini zannederek karar verme sorumluluğumuzu bir yana koyar ve karar verme acısından uzaklaşmanın tadını çıkarırız.

Bazı insanlar birlikte olmak istedikleri kişi hakkında yakın arkadaşlarıyla konuşur ve onların fikrini sorarlar. Bu insanlar içinden bazıları da bu fikirlere kendi fikirlerinden daha çok önem verirler. İşte o insanlar içlerindeki yetişkini konuşturmamaya çalışan insanlardır. Arkadaşlarının fikrine göre hareket ederek kendileri karar vermiyor oldukları hissini yaşarlar. Oysa arkadaşlarının fikrine uymak da bir karardır. Ama filanca kişi önerdiği için ben böyle yaptım dediğimizde sanki kararı biz vermemiş gibi hissederiz.

Sadece bu karar, karar süreci, karar vermekten kaçmak konuları bile yetişkinlik konusunda öylesine önemlidir ki bunlardan söz edince konuyu büyük ölçüde kapsamış oluyoruz. Bu bağlamda yetişkinliği kişinin hayattaki kararlarının sorumluluğunu kabullenmesi olarak da tarif edebiliriz. Çünkü karar vermiyor olmak gibi bir seçenek gerçekte zaten yok.

Toplumsal olarak da şunu söylemeyiz; aslen ne devlet, ne toplum ne de herhangi bir otorite yetişkin insan sevmez. Bireysellik aynı zamanda düzensizliğe de yol açar. Kendi kararlarını alan, bilinçli olarak ne istediğini bilen; istekleriyle barışık olan ve bunları bireysel seviyede hayata geçirmek isteyen kişi toplum ve belli başlı birçok otorite açısından sorun olarak görünür. Bu sorun olarak görünmekle kalmaz, aynı zamanda içinde yaşadığımız ekonomik sistem bireyleri kendi ihtiyaçlarının dışında karar almak üzere elindeki bütün araçlarla zorlamaya çalışır. Reklamlar da bu zorlamanın örneklerinden biridir. Askeri darbeler de bu zorlamanın örneklerinden biridir. Hükümetlerin baskıcı davranışları da bu zorlamanın örneklerinden biridir.

Reklamları ele alalım. Neden reklamlarda ürünler hakkında bilgi verilmez? Neden ürünün tanıtılması ön planda olmaz da onun yerine o ürünü kimlerin kullandığı anlatılmaya çalışılır? Nasıl insanlar o ürünü kullanıyorlar? Siz, nasıl bir insan olmalısınız? Kararlarınız neler olmalı? Reklamlar bile size ürün tanıtmak yerine hayattaki kararlarınızın neler olması gerektiğini anlatmaya ve aşılamaya çalışırlar.

Bu toplumsal zorlamalar da kişinin içindeki yetişkinle barışmasını engeller.

Şimdi bir de içimizdeki yetişkinle barışmak için yaşamımızdan 3. şahıs ile kullandığımız cümleleri çıkarmamız gerektiğini ve bunun nedenlerini anlayalım. İçimizdeki yetişkinle barışmayıp bir çocuk olarak yaşamlarımızı sürdürmeye devam etmek, dışarıda bir otorite aramamıza neden oluyor. İnsanoğlu’nun en temel düşünce organı lisan olduğu için bunu dilimize yansıtarak yaşıyoruz. Bu bizi sıkıyor, baskı altına alıyor ama bir yandan da rahatlatıyor. Rahatlatıyor çünkü yaşadıklarımız üzerinde bir etkimiz olmadığı yönündeki inancımızı kuvvetlendiriyor. Günlük yaşamda sıklıkla “şöyle yaptılar”, “böyle yaptılar”, “şunu yapacaklar” gibi kalıplar kullanıyoruz. Örnekleyelim:

– Bu adamı nasıl buraya (bu makama, filanca göreve, vs.) getirdiler? Bu adam denen o kişinin bu konuda harcamış olabileceği çabalar, kişisel birikim ve kalite yok sayılıyor. Bunu söylerken dolaylı olarak sizinki de yok sayılıyor. Birileri bir insanı belli bir makama getirmiş. O kişinin böyle bir makama kendisinin gelmesi mümkün değil. Neden değil? Çünkü o bir insan. İnsanlar böyle başarılara kendileri ulaşmazlar, birileri onları bir yerlere getirir. Ama bir dakika! O birileri kim? O birileri insan değil mi? O zaman bu işin içinde bir terslik var.

Kullandığımız bütün üçüncü şahısları, insan değilmiş gibi kullanıyoruz. Çünkü konunun o derece derinine inersek ve o üçüncü şahısların da etten kemikten insanlar olduğunu hatırlarsak bu bizim de bir şeyler başarabileceğimiz anlamına geliyor. Bu ihtimal ise nedense korkutuyor (Ben bireysel eğitim ve danışmanlıklarımı insanların neredeyse sadece bu korkuyu yenmelerine yardımcı olmak için yapıyorum. Bu başlı başına bir iş!).

Tüm bunların içimizdeki yetişkini bastırmakla birebir ilgisi var.

Üçüncü şahıslarla ilgili söylediklerimle bir kanıt şudur örneğin; birçok kişi hayran oldukları meşhur insanlarla tanıştıktan ve kısa bir süre de olsa beraber zaman geçirdikten sonra hayranlıklarında belirgin bir azalma görünür. Bunun en büyük nedeni, daha önceleri insan sınıfında olmayan bu meşhur kişinin artık bir insan hatta tanıdık bir insan haline gelmiş olmasıdır. Ve kimse kendi köyünde peygamber olamaz! Bu maalesef çoğumuzun algısında vardır, birebir tanıdığımız olan birçok kişinin “olağanüstü” başarıları gözümüzün önünde olsa bile bize inandırıcı gelmez çünkü içimizdeki yetişkinle barışmadıkça tanımadıklarımızın neredeyse tamamı bir otorite, tanıdıklarımız ise büyük ölçüde bizler gibi birer çocuk olarak algılanır.

Yani tanımlar ve kriterler kişinin kendi iç dünyasından geliyor ve o dünyada olup bitenler hep dışarıda olup bitenlerin etkisi altındaymış gibi. Bir tür otomatik pilot bu. Dış dünyayı takdir etmekten (ya da aşağılamaktan) kendi dünyamızla ilgilenememek. Dolayısıyla da içerideki çocuğun bu nedenle bir türlü büyüyememesi. Sonuç olarak da içimizdeki yetişkinle bir türlü barışamamak ve hatta tanışamamak.

Bir direnç noktası olarak da birçok kişiye bu anlattıklarım çok yumuşak, çok çiçek böcek ve biraz da gaza getirici ya da bu amaçla yazılmış olarak görünecektir, bu hep olur. Nedense bu konuların ne kadar sert, ne kadar zor olabileceğini düşünmeyi tercih etmeyiz.

(birden fazla platformda yayınladığım bir yazı: Linkedin, Medium, Facebook)

Sosyal bilimlerin bana ne faydası var?

Psikoloji ve sosyoloji bilmek ruhsal gelişim ve tekamül için gereklidir. Matematik araba ve uçak yapmak için ne kadar gerekliyse, psikoloji de hermetizmi anlamak için o kadar gereklidir.

İnsan psikolojisi ve sosyoloji üzerine değerli araştırmalar yapılmıştır. Bunları bilmek, bunlardan haberdar olmak, ruhsal gelişimin bir parçasıdır. Tanrının unuttuğu bir dağın eteklerinde bir köyde doğan, hayatı boyunca en fazla 50 kişiyle karşılaşan biri, Freud’dan ve Jung’dan haberi olmadan tekamül edebilir. Etmektedir de.

Ancak biz ne halt yiyip de bu şehir hayatının içine düştüysek, aynı şeyi bizim için söylemek mümkün olmuyor. Biz sosyoloji ve psikoloji bilmek zorundayız. “Evrene ne yolluyorsam onu alıyorum” diyen insan, kendisinin hangi psikolojik tesirlerle bu noktaya geldiğini incelemezse, evren kendisine daha da karmaşık sinyaller yollayacaktır. Bilmek istemeyen insanın karşılaştığı uyarıların sayısı ve şiddeti sürekli artar.

Bilmediğimiz bir yerde bunları düzenleyen merkezi bir idare olmasına gerek yoktur. Elimden bıraktığım taşın yere düşmesi nasıl idare gerektirmeyen bir şeyse bu da idare gerektirmeyen bir şeydir. Bu etki tepki mekanizması sayesinde teknolojiyi kullanıyoruz. Mistik olduğuna kanaat getirdiğimiz konular da bu modelden çok uzak değil.

İyi pazarlar, hatta iyi haftalar dilerim.

(facebook’ta yayınladığım bir ileti)

Ekmek yoksa pasta yesinler!

Wikipedia’dan bir alıntı:

XVI. Louis’nin taç giyme töreni, Paris’teki ekmek kıtlığının doruğa ulaştığı esnada, Reims’de gerçekleşti. Bu dönemde söylenmiş olan, “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler!” (“Qu’ils mangent de la brioche.”) sözü, ya Marie Antoinette’i kötülemek ya da sözü popüler yapmak amacıyla, Marie Antoinette’e mâl edilmiştir. Onun tarafından söylendiğine dair hiçbir kanıt yoktur. Ekmek kıtlığından haberi olduğunda, Marie Antoinette şöyle not almıştır, “Kendi bahtsızlıklarına rağmen bizlere böylesine iyi davranan bu insanları gördükçe, onların mutluluğu için kesinlikle daha sıkı çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu gerçeği kral da görmektedir. Kendi adıma konuşmam gerekirse, taç giydiğim günü -yüz yıl bile yaşasam da- hayat boyu unutmayacağım.”

Bunu paylaşalım ve hayatta ezberlediğimiz şeylerin bizi ne kadar yanılttığını bir kere daha farkedelim arkadaşlar. Bu arada hazır elimiz değmişken, o Brioche denen şeyin ne olduğunu da öğrenelim. Resimde gördüğünüz şey Brioche, yüksek miktarda yumurta ve tereyağı içeren bir Fransız ekmeği. Yani pasta değil. 

Felsefe taşı’ndaki ilk yazım yayında

Felsefe taşı’ndaki ilk yazım yayında

http://www.felsefetasi.org/ezoterizmde-anlatilabilir-ve-anlatilamaz-konular/