Sosyal medya kuma yazmaktır

Sosyal medyada yazdıklarınız kuma yazılmış şeylerdir. Kayıt altına alınması bakımından ben bunu demiştim anlamında ispat olarak gösterebilirsiniz ama üzerinden zaman geçtikçe ben bunu zaten yazmıştım dememek lazım. Niye? Başta dediğim gibi, kuma yazıldığı için. 

Bir fikrin, bir argümanın, bir bilginin önemine inanıyorsanız sosyal medyada bunu tekrar tekrar yazacaksınız. Çoğunluk görmeyecek, görenler de unutacak. Bu yüzden tekrar yazacaksınız. Ancak bu şekilde bir artı değer yaratmak mümkün.

Gizli örgütler ve boş senaryolar

Dünya gizli örgütler tarafından değil, ordusu ve hazinesi güçlü devletler tarafından yönetilmektedir. Devlet cihan kavgasıdır. Ordusu ve hazinesi güçlü olan devletler dünyayı yönetmeye çalışırken bir takım gizli işler çevirebilirler. Bu durum dünyayı gizli ellerin yönettiği anlamına gelmez.

Çok büyük sermayeye sahip olan çok büyük şirketlerin de dünyanın yönetiminde etkili olduğu doğrudur ancak bu da gizli saklı bir konu değildir.

Eğer kafayı gizli örgütlere takar da bunlarla ilgili boş senaryolara sardırırsanız, paranın dünyayı nasıl yönettiğini kaçırırsınız.

Hepsi gözünüzün önünde olup bitiyor.

Freud çürütüldü geyiği :)

Evrim teorisine benzer biçimde, günümüz dünyasında “çürütüldüğü” zannedilen bir başka fikirler dizisi de Freud’un bize anlattıklarıdır. 

Freud’un bize anlattığı anne baba çocuk üçgeni, oedipus kompleksi ve benzeri konular zaman içerisinde başka bilim insanları, psikologlar felsefeciler ve düşünürler tarafından geliştirilmiştir. Bugün de bu fikirler ve teoriler hala işlevini sürdürmekte, ruh sağlığı çalışmalarında kullanılmaktadır. “Freud da zaten çürütüldü” gibi ifadeler bir miktar cahillikten, çok miktar da siyasi manipülasyon amacından kaynaklanmaktadır. 

Türkiye için geçerli olan bu yazdıklarım, bir tür büyük Türkiye olan ABD için de geçerlidir.

Batılılaşma

Bugün bizim adına batılılaşma dediğimiz şey, Avrupa’nın yüzyıllardır kendi toplumlarını daha ileriye taşıma çabalarının bizdeki adıdır. Batılılaşma lafı bir yanıltmacadır. 

Türkiye’de son 200 yılın gündemini oluşturan çabalardan biri olan “batılılaşma”, batı diye tabir edilen Avrupa toplumlarının kendilerine yapmak istedikleri şeydir. 

Yaklaşık 1700 yıldır Avrupa’nın merkezi olarak işlev görmüş olan İstanbul’un ve onun etrafında oluşmuş bir Türkiye’nin bu yolda olması doğal bir sonuçtur. 

Geriye doğru ortalama 150 yıllık bir süreç incelendiği zaman bu hedeften sapılmadığı görüleceği gibi, gelecekte de sapılmayacağı söylenebilir.

Batıl inanç üzerine kısa bir not

Batıl inanç, insanı mıknatıs gibi çeker, yakalanması çok kolaydır. Örneğin bir hastane ziyareti sırasında bir hastaya iğne yapıldığını gören biri eve dönünce hastalara iğne batırma şeklinde bir tedavi yöntemi olduğunu zannederek başı ağrıdığında kendine dikiş iğnesi batırabilir.

Teknik açıdan bakarsak, hastaya iğne yapıldığı sırada ne olup bittiğini anlamayan bu insan için enjeksiyon nesnesi bir kutsallık kazanmıştır. Üstelik de bu görüş bir gözlem sonucu elde edilmiştir. Hayatta bir sürü boş şeye de böyle inanılıyor.

Hastaya iğne yapıldığını gören kişi nasıl ki onu herhangi bir iğne zannedebilirse, kristal küreye bakıp geleceği söyleyen birini görünce de aynı muameleyi yapar. 

O kişi; doktor, iğne, ilaç, ilacın bedene enjekte edilmesi ilişkisini nasıl kuramadıysa aynı şekilde kristal küreyi de gelecekten haber veren bir cihaz zanneder.

Eski Mısır rahiplerine uzaktan bakan halk da onların bir heykel önünde yaptıkları faaliyeti tapınma zannetmişti. Batıl inançların çoğu böyle gelişir.

Kalıpdışı düşünmek

Yaratıcılık, inovasyon ve liderlik içiçe konulardır. Bunu anlamış olarak doğmuş ya da sonradan öğrenip içselleştirmiş insanlara baktığımızda, yaptıkları iş her ne olursa olsun o işi iyi yaptıklarını hatta diğerlerinden açık arayla daha iyi yaptıklarını görürüz. Bu insanlar bir şey anlamıştır ve o anladıkları şey onları diğerlerinden açık arayla daha iyi yapar.

Onların anladığı şey, yaptıkları işle ilgili değildir. Anlamaları gereken şeyin işle ilgili olmadığını anlamışlardır. Zaten bu yüzden çok iyi bir mühendis kibrit kutusundan tutun da uzay gemisine kadar çok geniş bir yelpazede mühendislik yapabilir.

Kendilerine işin sırrı nerde diye sorsanız ya size cevap veremezler ya da bildik sıradan şeyler söyleyebilirler; çalışkanlık, konsantrasyon gibi. Ancak bunlar esas sebep değildir. Esas sebep kalıplardan kurtulmuş olmalarıdır. Kalıp dışı düşünürler. Bu insanlar gemileri karadan yürütür. En kritik anlardaki o en doğru kararları çoğu kez sıradışı, beklenmediktir.

Yaratıcılık, inovasyon ve liderlik alanında öğrenilmesi gereken şey, kalıpdışı düşüncedir. Kalıpdışı düşünce ise anlatılarak değil, hissettirilerek öğretilir.

Tutumlu Olmak

Tutumlu olmak kavramını para üzerinden düşünüp kabul ya da red etmek kolay. Bu kavramı bir de bir cerrah olarak düşünün. Bedeninizin bir yerini kesip bir şeyler almak ya da değiştirmek zorunda olan bir cerrahın tutumlu davranıp davranmaması, kaç santim kestiği, dikerken ne yaptığı gibi.

Bu arada Türkiye’deyiz diye ekstra yazmak zorundayım: Ben şimdi bu örneği verdim diye cerrahın malzemeden çalmasına gidecek aklınız, kastettiğim o değil. Kastettiğim cerrahın sizi keserken gerektiği kadar kesmesi. Vücudunuza vereceği zarar konusunda tutumlu davranması. Müteahhitin malzemeden çalması gibi değil yani.

(facebook notlarından)

Sosyal mühendislik kavramlarına devam

Cuma günü sosyal mühendisliğin nasıl yapıldığını basit bir dille anlatmak gerektiğini söylemiştim ve bir iki temel kavramı aktarmaya çalışmıştım. Devam edelim.

Düşünün ki bir ülke var, ve bu ülke kendi halkını taraflara bölmeye çalışıyor. Böyle bir şeye kimin neden ihtiyaç duyacağını şimdilik bir yana bırakalım. Kendimizi bu operasyonu sürdürecek kişiler yerine koyalım ve öyle düşünelim.

İki mahalleyi birbirine düşürmek o kadar kolay değil. Evet insan tuhaf bir varlık ve zaman zaman durupdururken “arıza çıkaranlarımız” da var, ama bunlar çoğunlukta değildir. Toplumların sabrını taşıracak şeyler yapmak gerekir onları öyle ya da böyle harekete geçirmek için. Bu arada Türkiye’de genel bir ayaklanma olmaması, toplumun genel olarak sabrının taşmadığını da anlatır.

Türkiye’de ne kadar zamandır ve niçin uygulandığı bilinmeyen bazı şeyler var. Örneğin sokağa çıksak rastgele 10 kişiyi yoldan çevirsek ve sorsak, en az yarısının sakal ya da başörtüsü yüzünden orduevine girememiş olmak gibi bir anısı vardır. Bunlar arasında bunu önemseyen var önemsemeyen var. Bunu önemsemeyenlerin kendilerini yerinden sıçratan başka sıkıntılı anıları var.

Türkiye genelinde cahillik çok büyük bir sorun bunu biliyoruz. Ancak bir diğer yandan eğitimlisi çok çok eğitimli olan bir kurum böyle bir uygulamayı neden yapmış olabilir? İçlerinde son derece iyi yetişmiş, keskin zekaya sahip, vizyoner diyebileceğimiz kaliteli çalışanları olan bir kurumdan bahsediyoruz. Gelecek yönelik on yılları içeren sosyal ve ekonomik planlar yapabilecek ve öngörüler üretebilecek bir kurum.

Bu kurum, nedeni belirsiz bir şekilde sonunda nereye varacağı ayan beyan ortada olan bir çok uygulama yapmış. Bu konu, uzun vadeli sosyal mühendislik konusudur. Örnek olarak bir kenarda dursun. Gelecek günlerde devam ederiz.

(facebook notlarından)

Sosyal bilimlerin bana ne faydası var?

Psikoloji ve sosyoloji bilmek ruhsal gelişim ve tekamül için gereklidir. Matematik araba ve uçak yapmak için ne kadar gerekliyse, psikoloji de hermetizmi anlamak için o kadar gereklidir.

İnsan psikolojisi ve sosyoloji üzerine değerli araştırmalar yapılmıştır. Bunları bilmek, bunlardan haberdar olmak, ruhsal gelişimin bir parçasıdır. Tanrının unuttuğu bir dağın eteklerinde bir köyde doğan, hayatı boyunca en fazla 50 kişiyle karşılaşan biri, Freud’dan ve Jung’dan haberi olmadan tekamül edebilir. Etmektedir de.

Ancak biz ne halt yiyip de bu şehir hayatının içine düştüysek, aynı şeyi bizim için söylemek mümkün olmuyor. Biz sosyoloji ve psikoloji bilmek zorundayız. “Evrene ne yolluyorsam onu alıyorum” diyen insan, kendisinin hangi psikolojik tesirlerle bu noktaya geldiğini incelemezse, evren kendisine daha da karmaşık sinyaller yollayacaktır. Bilmek istemeyen insanın karşılaştığı uyarıların sayısı ve şiddeti sürekli artar.

Bilmediğimiz bir yerde bunları düzenleyen merkezi bir idare olmasına gerek yoktur. Elimden bıraktığım taşın yere düşmesi nasıl idare gerektirmeyen bir şeyse bu da idare gerektirmeyen bir şeydir. Bu etki tepki mekanizması sayesinde teknolojiyi kullanıyoruz. Mistik olduğuna kanaat getirdiğimiz konular da bu modelden çok uzak değil.

İyi pazarlar, hatta iyi haftalar dilerim.

(facebook’ta yayınladığım bir ileti)

Ekmek yoksa pasta yesinler!

Wikipedia’dan bir alıntı:

XVI. Louis’nin taç giyme töreni, Paris’teki ekmek kıtlığının doruğa ulaştığı esnada, Reims’de gerçekleşti. Bu dönemde söylenmiş olan, “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler!” (“Qu’ils mangent de la brioche.”) sözü, ya Marie Antoinette’i kötülemek ya da sözü popüler yapmak amacıyla, Marie Antoinette’e mâl edilmiştir. Onun tarafından söylendiğine dair hiçbir kanıt yoktur. Ekmek kıtlığından haberi olduğunda, Marie Antoinette şöyle not almıştır, “Kendi bahtsızlıklarına rağmen bizlere böylesine iyi davranan bu insanları gördükçe, onların mutluluğu için kesinlikle daha sıkı çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu gerçeği kral da görmektedir. Kendi adıma konuşmam gerekirse, taç giydiğim günü -yüz yıl bile yaşasam da- hayat boyu unutmayacağım.”

Bunu paylaşalım ve hayatta ezberlediğimiz şeylerin bizi ne kadar yanılttığını bir kere daha farkedelim arkadaşlar. Bu arada hazır elimiz değmişken, o Brioche denen şeyin ne olduğunu da öğrenelim. Resimde gördüğünüz şey Brioche, yüksek miktarda yumurta ve tereyağı içeren bir Fransız ekmeği. Yani pasta değil.