Ekmek yoksa pasta yesinler!

Wikipedia’dan bir alıntı:

XVI. Louis’nin taç giyme töreni, Paris’teki ekmek kıtlığının doruğa ulaştığı esnada, Reims’de gerçekleşti. Bu dönemde söylenmiş olan, “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler!” (“Qu’ils mangent de la brioche.”) sözü, ya Marie Antoinette’i kötülemek ya da sözü popüler yapmak amacıyla, Marie Antoinette’e mâl edilmiştir. Onun tarafından söylendiğine dair hiçbir kanıt yoktur. Ekmek kıtlığından haberi olduğunda, Marie Antoinette şöyle not almıştır, “Kendi bahtsızlıklarına rağmen bizlere böylesine iyi davranan bu insanları gördükçe, onların mutluluğu için kesinlikle daha sıkı çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu gerçeği kral da görmektedir. Kendi adıma konuşmam gerekirse, taç giydiğim günü -yüz yıl bile yaşasam da- hayat boyu unutmayacağım.”

Bunu paylaşalım ve hayatta ezberlediğimiz şeylerin bizi ne kadar yanılttığını bir kere daha farkedelim arkadaşlar. Bu arada hazır elimiz değmişken, o Brioche denen şeyin ne olduğunu da öğrenelim. Resimde gördüğünüz şey Brioche, yüksek miktarda yumurta ve tereyağı içeren bir Fransız ekmeği. Yani pasta değil. 

Felsefe taşı’ndaki ilk yazım yayında

Felsefe taşı’ndaki ilk yazım yayında

http://www.felsefetasi.org/ezoterizmde-anlatilabilir-ve-anlatilamaz-konular/

Türkçe’de parantez kullanımı

(Aynı tarihli facebook notu)

Zaman zaman değindiğim bir dilbilgisi konusuna tekrar değinmek isterim. Çünkü ne kadar anlatılsa yetmez.

Türkiye’de son 20 yıldır yapılan vahim bir hata var, parantez kullanımı ile ilgili. Bunu gazeteler başlattı. Yeni nesil de bunu gazetelerden öğrendi. Şimdi de bir çok insan kullanıyor.

Türkçe’de parantez kullanılırken, parantezin içi okunmadığında cümlenin yapısı bozulmayacak şekilde kullanılır. Parantezin tırnak işareti yerine kullanılması hatalıdır. Yaşayan dil gibi kavramlarla örtülemeyecek bir hatadır. Örneğin:

“Salona girdi, herkese (merhaba) dedi.” cümlesi Türkçe’de “Salona girdi, herkese dedi.” diye okunur, doğrudur. Ama cümle artık yanlıştır.

Parantez içine yazılacak her şey, okunmayacağı varsayılarak yazılmalıdır. Örnek:

“Markete gitti ve birşeyler (ekmek, yoğurt, sigara, vb.) satın aldı.”

Bu cümlede parantez doğru kullanılmıştır çünkü okunmasına gerek bırakmamaktadır. Parantez içi okunmadan da cümle anlamlıdır.

Peki bu hata nereden kaynaklandı?

Bu hata, gazeteler bilgisayarlı sistemlere geçiş yaparken tırnak işaretiyle ilgili yaşanan sorunlar nedeniyle, tırnak yerine parantez kullanılmasıyla başladı. Keşke hiçbir şey kullanmasalardı. Hata oturdu, kemikleşti, günlük kullanımdan bunu çıkarmak, doğrusunu anlatmak çok zorlaştı.

Belki şu size yardımcı olur: Önemli bir yere önemli bir yazı yazarken yüksek olasılıkla yazıyı okuyacak kişinin bu kuralları bildiğini ve uyguladığını düşünebilirsek daha düzgün yazmak için daha hevesli olabiliriz.

UNDP Eğitimci eğitimi konuşmamın özeti

6 Aralık 2013 tarihli Birleşmiş Milletler Uluslararası Girişimcilik Merkezi’nde yaptığım konuşmanın özeti:

undp-osman

Eğitim ve Eğitimci

Eğitim dünya çapında zordur ve harcanan çabaların çoğu boşa gider. Daha verimli olabilmek için bazı şeylere değinmek gerekir.

İnsanlar eğitimlere katılırken, belli bir konu başlığı görürler, görmeseler bile beklentileri budur. Bu konu başlığına dair sağdan soldan duydukları okudukları bir şeyler vardır. Konu zihinlerinde şekillenmiştir. Konu zihinde şekillenmiştir ama aslında bir şey bilinmemektedir. Bildiğini zannetmek söz konusudur. Bunun üstesinden gelecek bir anlatımda bulunmak gerekir.

Bir başka sıkıntı ise, insanların isim ve konu başlığı öğrenme merakıdır. Van Gogh adını ve birkaç resmini görmüş olan biri, konu hakkında bilgi sahibi olduğunu zanneder. Aslında sadece “malumat” yani “information” sahibi olmuştur. Bir uçağın saat kaçta kalkacağını bilmek bilgi değildir. Bilgi, bir uçağın kalkabilmesi için nasıl operasyonlar yapıldığını öğrenmekle oluşur.

İnsanlar konu başlıklarında, isimlerde, hangi guru ne demişti diye düşünerek kaybolurlar. Kaybolduklarında da öğrenme biter. Eğitim çöpe gider. Bu nedenle ezber bilgiden kaçınmalı, insanların anlatılan şeyleri cümle cümle not almalarına engel olunmalıdır. Gerekirse kağıt kalemi yasaklayın, verime katkısı olur.

İnovasyon ve Yaratıcı Düşünce

İnovasyon, yaratıcı düşünce sonucu ortaya çıkar. Yaratıcı düşünceyi, işe yarayan farklı fikirler olarak tanımlıyoruz: İŞE YARAYAN FARKLILIK. Milka’nın mor ineği farklı olduğu için değil, işe yaradığı için yaratıcıdır.

İnovasyon için tek bir tarif tanım yapılamaz, yapılmamalıdır. Tarif yapıldığı an bir önceki eğitim ve eğitimci başlığı altında anlattığım sorunlara boğulursunuz. Tarif etmek yerine birden fazla açıdan bakarak anlatmak, örnekler vermek gerekir.

İnovasyon yapacak olan insan emirle hareket edemez, ederse inovasyon yapamaz. Önemli olan zihnini serbest bırakabilmesi, korku ve endişeden arınmaya çaba harcamasıdır. Bunun olabilmesi, inovasyon hedeflendiğinde o kurumda hiyerarşinin bir yana konmasını gerektirir. Eğer kurum yöneticilerinin kişilikleri buna müsade etmezse, orada inovasyon hayal olur.

Yeni bir şey ortaya koyabilmek için insanın halihazırda var olan çözümleri terk etmesi gerekir. Örneğin daha iyi bir klavye yapmak yerine iPad yapabilmek için, klavyesiz düşünebilmeyi başarmak gerekiyor. İnovasyon, içinde bulunulan endüstriyi değiştirmektir, örneğin iPod. iPod bütün müzik endüstrisini değiştirmiştir. Sadece insanların müzik dinleme biçimi değil, plak şirketlerinin çalışma biçimi değişmiştir.

Eğer iPod fikri ortaya atılırken biri çıkıp “acaba bu buluş için plak şirketleri ne der, adapte olabilirler mi” diye yakınmaya başlasaydı bugün iPod olmazdı. Ancak ne yazık ki kurumlarda inovasyon amaçlı toplantılar böyle sonlanmaktadır.

Dolayısıyla inovasyon için, mevcut sektörü ya da ürün yelpazesini DÜŞÜNMEMEK gerekir. Rakip firma ne yapıyor diye BAKMAMAK gerekir. Çünkü böyle düşünerek yeni bir şey ortaya koyamazsınız ancak varolanı geliştirmeye çabalarsınız.

Varolanı geliştirmekten ibaret bir kurumsal vizyon ise batmaya mahkumdur. Örnek: Kodak, Nokia.

İnsanlar bir işi belli biçimde yapmaya alışmıştır. Yaratıcı düşünceyi geliştirebilmek için alışkanlıklardan vazgeçmek gerekir. Örneğin çaya atılan şekeri nasıl daha iyi karıştırabiliriz diye düşünmek istiyorsanız bunu kaşıksız ortamda yapmalısınız. Ancak uzun süre kaşıksız kalmanızla, yeni bir yöntem ortaya koymanız mümkündür.

İnovasyon, yaratıcı düşünce gibi konularda ne kadar yapılandırılmış anlatımlarda bulunursanız verimlilik o kadar düşer. Bunun yerine yapılması gereken, insanların zihinlerinde kapalı tuttukları, çoğu kez varlıklarından bile haberdar olmadıkları kapıları açmaya ikna etmektir.

Sürüden ayrılmak şarttır. Sürüden ayrılan bir koyun kendi başının çaresine bakabilir. Ama sürü daima mezbahaya gider. Bu hiç bir zaman değişmeyecektir.

Serbest piyasa aslında bir kelime oyunu

Serbest piyasanın işleyebilmesi için gerçek bir risk olması gerekiyor. Oysa şu anda A.B.D.’deki finans krizine bakarsak gerçek bir risk olmadığını görüyoruz. Serbest piyasa neyi gerektirir? Biri ya da birileri elindeki sermayeyi bir alanda yatırım yaparak değerlendirir. Finans sektöründe bu alan paranın ta kendisi olur. Eğer gerçek riskten söz ediyor olsaydık durumun şöyle olması gerekirdi: Birileri bankadan kredi alacak. Bu krediyi bir ev satın almak için kullanıyor. Bankanın buradaki riski nedir? Krediyi alan kişinin bunu geri ödeyememesidir. Banka satın alınan evi ipotek altına alıyor. Neden? Riski ortadan kaldırmak için. İşte riskin ortadan kalktığı an, serbest piyasanın bittiği andır.

İdeal bir serbest piyasada bankanın verdiği krediyi geri alabilmek için uygulayabileceği önlemler, tedbirler, yaptırımlar minimumda olmalı. Örneğin adamın biri ev almak için kredi kullandığında eğer hali hazırda başını sokacak bir evi varsa (bu kira da olabilir farketmez) o zaman banka adamın kendisinden çektiği krediyle satın aldığı eve el koyabilir. Ama eğer satın alınan ev o kişinin yaşayabileceği tek yerse banka o eve el koyamamalıdır. Eğer bankanın verdiği kredileri belli bir garanti altına almasına bir sınır getirirseniz o zaman gerçekten bir serbest piyasa olgusu yaşanır. Buradaki ideal serbest piyasanın faydası nedir? Banka dediğimiz kurum kredi vereceği kişiye ne kadar güveneceğini iyi hesap edecek, eğer parasını geri alamazsa devlet bankanın arkasında durmayacak ve onu kollamayacak. Bu durumda banka sadece gözünün kestirdiği kişiye kredi verecek.

Bugün ise durum farklı işliyor. Yani serbest piyasa sadece sözde serbest piyasa. Gerçekten risk yok çünkü risk gerçekleşmeye yüz tuttuğu anda devlet işe el atıyor, müdahale ediyor. Bu durumda kapitalist sistem olması gerektiği gibi işlemiyor. İdeal kapitalist sistemde varolan para işletilir. Buna itirazlar geleceğini biliyorum, yorumları okur gibi oluyorum: O zaman koskoca finans sistemi ne işe yarıyor, neden var diyeceksiniz. Ama ben de zaten tam olarak bunu soruyorum. Kapitalist bir sistemde finans piyasasının işi ne? Hani kapitalist sistemde parası olan iş yapacak, istihdam yaratacak ve ekonomik refahı garantileyecekti? Kapitalist sistem, adı üzerinde kapitale yani sermayeye dayalı sistem. Sen olmayan sermayeleri sağlamaya çalışmak üzere bir finans sistemi kurarsan ne olur? Sermayesi olmayan herkesin patron olma hakkı doğmaz mı? Doğar, ve doğuyor da zaten. Bugün başbakanımızın, cumhurbaşkanımızın çocuklarının 3 saniyede birer ticari deha kesilmelerinin nedeni de bu değil mi?

Nerede kaldı şimdi kapitalist sistem ve serbest piyasa?

Bu açıdan baktığımız zaman anlıyoruz ki kapitalist sistem ve serbest piyasa fiiliyatta aslında yoklar. Bu sadece bir ideal. Feminizm gibi, komünizm gibi. Pratikte işlemiyor. Pratikte işlemediği için finans kuruluşları var, devletin işe karışması var, vs.

Risk, gerçek risk olmadan serbest piyasadan ve kapitalist sistemden bahsedemeyiz.

Türk dizilerinin temel mesajı güvensizlik

Son haftalarda biraz televizyon izliyorum. İlgimi çeken bir iki dizi oldu. Ama daha da ilgimi çeken şey Türk dizilerinin verdiği ortak mesajlar. Bu mesajları çok etkili ve çok tehlikeli buluyorum çünkü diziler Türkiye’de çok sevilerek, ilgiyle izleniyor ve bu dizilerde olan bitenler ile karakterler örnek alınıyor. Bu örnek alma meselesi her yaştan insan için geçerli. Sadece Polat Alemdar’a özenip sağı solu yakıp yıkmak isteyen üç beş lise çağında çocuktan bahsetmiyorum. Yetmişlerinde olup dizi karakterlerinden etkilenen de var, kırklarında olup etkilenen de.

Türk dizilerinde gözlediğim temel mesaj güvensizlik. Dizilerin çoğu, gerek kadın erkek ilişkilerinde gerek ticarette gerekse arkadaşlıklarda “birbirinize güvenmeyin, babayı alırsınız mesajı taşıyor”. Komplo teorilerini seven biri olarak ben burada bir bit yeniği arıyorum. Bu kadar çok sayıda dizinin ortak mesajı bu olunca bunun üzerine biraz olsun düşünmemek benim için mümkün değil.

Türk dizilerinde herkes birbirini aldatıyor, herkes birbirine kazık atıyor. Bu durum yaş, cinsiyet, sosyal ve ekonomik sınıf dinlemiyor. Çok az sayıda “namuslu” karakter var ama onların da tabiri caizse ezik tipler olarak sunuluyor. Bugün Türk dizilerinin ortak mesajlarından biri bu: Birbirinizi sevmeyin, birbirinize güvenmeyin. Seven de güvenen de aldatılır. Herkes birbirinin kuyusunu kazmaya çalışıyor. Neredeyse insanlık gerçekte böyle bir şeydir gibi bir mesaj var. Mesaj alttan alta veriliyor diyeceğim ama öyle de değil, gözümüze sokuluyor.

Peki birbirine güvenmeyen, birbirini sevmekten ödü kopan bireylerden oluşan bir toplum yaratmanın kime ne faydası var? Buna bir bakalım ki komplo teorisi nerede onu görelim. Her şeyden evvel, birbirine güvenmeyen, birbirini sevmeyen bireylerden oluşan bir toplumu yönetmek daha kolaydır. Daha hızlıca koyun sürüsü haline gelirler. Esas mesaj da şudur: “birbinize güvenmeyin, birbirinizi sevmeyin. bana güvenin, beni sevin”.

Bakın diyanet işleri onaylı metinlerde “Tayyip’i üzmek, Allah’ı üzmektir” gibi yazılar geçen bir ülkede yaşıyoruz. Daha evvel yazdığım “içimizdeki yetişkinle barışmak” başlıklı iki yazıda yetişkinliğe erişememiş bir toplumun baskıcı hükümetler için ne büyük nimet olduğunu söylemiştim. Bu konuya o yazı dizisinin üçüncü bölümünde daha fazla değineceğim. Şimdilik burada işin otorite kısmını ele alalım. Türkiye gibi, Libya gibi, İran gibi, Irak gibi ülkelerde otorite sadece birilerinin çıkarı için uygulamaya koyduğu bir yönetim sistemi değildir. Bu aynı zamanda sevgisiz, güvensiz bırakılmış bir halk tarafından talep edilen bir yönetim sistemidir. Hayatın kendi “normal” acımasızlığı, adaletsizliği vs. bir yana, bir de yaratılmış bir güvensizlik ve sevgisizlik sonrası yetişkinliğe erişmeye fırsat bulamamış halklar başlarına bir diktatör ararlar. Bunu da kolaylıkla bulurlar.

Burada komplo teorisi demişken şunu aydınlatayım. Ben demiyorum ki bu diziler tek bir elden çıkıyor ve milleti uyutmak için yayınlanıyor. Ama burada bir ortak bilinç ve bilinçdışı ögelerin yansıması söz konusu. Güvenmemek ve sevmemek çoğu insan için bir tedbir, bir kaçış, bir güvenlik önlemi. Karşılığında aldığımız şey ise çirkin bir yaşam. Tatminsiz bir hayat. Kuru ekmek yiyip su içerek hayatta kalmaya çalışmak gibi bir şey.

Tabii bu dizilere “takılırken” neden televizyon seyretmeyi sevmediğimi ve bunu keskin bir biçimde bıraktığımı da bir daha anladım.

Bu diziler ve başka televizyon programları hakkında zihnimde dönen daha binlerce şey var ama bunları henüz bir lisana çevirip telaffuz edemediğimden burada da yazmıyorum. Dile gelirsem yazacağım.

İnsan var olduğunu hissetmek (anlamak) için neler yapar?

İnsanın var olduğunu, hayatta olduğunu anlamak, teyid etmek için yaptıklarının haddi hesabı yoktur. Sınırsız bir alanda türlü çeşitli davranışlar her an salt hayatta olup olmadığını, var olup olmadığını anlayabilmek, buna kanaat getirmek için yapılır.

Bacak bacak üstüne attığınızda bacaklarınızın varlığını hissedersiniz. Sigara içerken en az iki parmağınızın ve dudaklarınızın varlığını hissedersiniz. Çoğu kez boğazınızın ve nefes borunuzun, burnunuzun varlığını da hissedersiniz.

Yemek yerken ağzınızın, dilinizin oralarada olduğuna ek bir kanıt getirmek için ağzınızı şapırdatırsınız. Hiçbir müzik ya da ses yokken bir şeylere tempo tutmak da var mıyım yok muyum sorusuna yanıt aramak için kullanılan yöntemlerdendir.

Bazı dar giysiler, bazı takılar (küpe, bilezik, vb.), türban ve benzeri aksesuarlar da bu amaca hizmet edebilir. Bunları kullanan herkesin amacı budur demiyorum, lütfen konuyu sulandırmayalım.

İnsan hayatta olduğunu bazı ek kanıtlar olmadan anlayamaz, anlasa bile ikna olmaz. Hem soyut hem de somut anlamda varlığına sürekli kanıt arar. Kanıtlara yenilerini eklemeye çalışır. Bir saniye önce geçerli olan varoluş kanıtı bir saniye sonra kişi için geçerliliğini yitirebilir.

Bu amaçla yapılan bir çok şey kişinin hayatında fazladan sorunlara yol açabilir. İşte böyle bir durumda konuya bir uzmanı dahil etmekte fayda var.

Arkadaşlıklarınız kendi varlığınızı kanıtlamak üzerine kuruluysa kısa bir süre içinde yalnız kalırsınız. İlişkileriniz sizden daha büyük olduğunu hayal ettiğiniz bir başkasının içinde erimek ve orada varlığını kanıtlamak, varlığına amaç ve sebep bulmak ise bu insanı yorar, üzer, kimyasını değiştirir ve kaybedersiniz.

İş yerinde üzerinize aldığınız sorumluluklar belli bir ücret karşılığı bir hizmette bulunmayı aşıp sizin varlığınızı kanıtlama oyuncağınız halini alırsa hem kendinize hem çalıştığınız şirkete zarar verirsiniz. Bu tür insanların en büyük şikayeti çoğunlukla “ne yapsam yaranamıyorum” gibi muğlak ifadelerden oluşur.

Ne doğa ne de insan bedeni, zihin de buna dahil olmak üzere hiçbir biçimde mükemmel değildir. Bu varoluş kaygısı da bunun ispatlarındandır. Var olduğunu her saniye yeniden anlamak isteyen insan hastalanır, korkar, kızar, olmayacak şeylere sevinir, olmayacak şeylere üzülür. Bunun farkına varmak, ayırdında olmak da tek başına çok zor olabilir.

Eğer gündelik yaşam içerisinde saçmaladığınıza dair bir hisse kapılıyorsanız bir uzmana başvurmakta gecikmeyin.

Varoluş kaygısından korkmayın, geç kalmaktan korkun.

Postmodern kelimesi bir terim olarak neyi tanımlar, ne anlama gelir, ne demektir?

Postmodern, kelime anlamıyla tam olarak “modern sonrası”, “çağdaş sonrası” anlamına gelir. Biz dünyalılar belli ki endüstriyel çağı çok benimsemişiz, ona çağdaş ve modern diyoruz tarihteki çağlar sıralamasında. Ondan sonra artık bir şey değişmez diye düşünüldü belki ama hala bir şeyler değişmeye devam etmiş. Dolayısıyla da bir kere etiket olarak kullandığımız için, içinde bulunduğumuz zaman dilimine, sosyal döneme, düzene, yapıya çağdaş diyemiyoruz da çağdaş sonrası (postmodern) diyoruz.

Adına postmodern dediğimiz bu döneme verilen başka isimler de şöyle: Uzay çağı, post-endüstriyel (endüstri sonrası) çağ, post-capitalist era (kapitalizm sonrası çağ), hyper-capitalism (hiperkapitalizm), vahşi kapitalizm, vb.

Biraz ayrıştırmak adına çok kaba da olsa modern zaman ve postmodern zaman arasında ne tür belirgin ayrımlar yapılabilir biraz buna değinelim. Modern dönemde başarının tanımı bir şirkette işe girip orada yükselebildiğin kadar yükselmekti. Yani modern zamanda, aynı şirkette on yıllarca çalışıp orada yükselmeyi övüyor ve ödüllendiriyoruz. Postmodern dönemde ise kişiler belli uzmanlık alanlarında proje bazında çalışıyorlar. Şirketten şirkete geçiyorlar ve kimse ömrünü tek bir kurumda tüketmiyor. Bir başka açıdan bakarsak günümüzde sadakata ve kıdeme para ödenmiyor da işini iyi bilen insanın işini iyi biliyor olmasına ve ortaya ustalıkla bir iş koymasına para ödeniyor. Son on-onbeş yıldır iş, ekonomi, para konulu dergilerin işletme bilimi sayfalarında da bu durum verimlilik adı altında değerlendirilmiştir. Sürekli bir çalışmanın beklendiği fabrika işçiliği gibi alanlarda da Volkswagen gibi devler haftada 5 yerine 4 gün çalışmak gibi uygulamalarla ister istemez bu postmodern dönemin içinde oldular.

Postmodern dönem aynı zamanda refah devleti kavramının, yani Keynes kaynaklı sosyal ekonomi politikalarının devletlerin belini büktüğü ve yerini Milton Friedman’ın vahşi kapitalizmine bıraktığı bir zaman dilimidir. Yani sadece cebinde parası olanların eğitim ve sağlık imkanlarına sahip olabildiği sistem postmodern dönemde yaşam alanı bulmuştur kendine.

Feodal sistemde ağa, derebeyi, toprak sahibi vardı otorite olarak ve din vardı. Modern zamanlarda din ve toprak ağaları yerlerini ulus devlete ve hukuğun üstünlüğüne bırakmak durumunda kaldılar. Günümüzde ise etrafımızda toprak ağasından ya da Allah’tan korkmayan ama devletten ve hukuktan da korkmayan bir kitle var. Barış ve kardeşlik içinde yaşayabilmemiz için insanoğlunun hukuğun üstünlüğünü kabul etmesi, hukuktan ve devlet otoritesinden çekinmesi gerekir en azından. Ancak artık bu bağların da gevşediği, kuralların hepten yok olmaya yüz tuttuğu bir dönem aynı zamanda postmodern dönem. En basitinden büyük şehirlerde artan kapkaççılık, hükümetlerin karıştığı yolsuzluklar, yani genel olarak her kesimden işlenen suçlarda görülen artış da bu postmodern dönemin bir başka resmidir.

Türkiye’de gözlediğim ise postmodern kelimesinin bu anlamlarından ziyade çoğu kişi tarafından bu kelimenin bir sanat akımını tarif etmekte olduğunun zannedilmesi. Yani postmodern dediğin şey olsa olsa resim olur, heykel olur, sinema olur, plastik sanatlar olur. Postmodern kelimesi ile tarif ettiğimiz alanın genişliği ve çeşitliliği üzerine ya pek fikir yok ya da bu konuda fikirler zayıf. Kelimenin anlamını bilmek konusunda çoğu insan kendine güvensiz o nedenle de pek konuşulmuyor bu konu. Oysa postmodern kelimesi bir dönemi, bir sosyal yapıyı (ya da biraz kara mizah yapmak gerekirse sosyal yapısızlığı), yeni bir ekonomi anlayışını, yepyeni işçi – işveren ilişkilerini (bilirsiniz ekonomi konuşurken bir şirketin genel müdürü de işçidir, kapıcısı da işçidir. şirketin, işletmenin sahibi patrondur, işverendir ve geriye kalan çalışanların alayı işçidir terminoloji olarak), yeni nüfus politikalarını vs. yi temsil eder.

O nedenle gündeme ve postmodern bir kültürel çürümeden payını bolca alan medyaya bakıp “Hmmm, Hande Yener, çok postmodern bir sanatçı” demek günümüz dünyasının şartlarını hafife almaktır.

İş hayatına hazırlık dersi

Tunç Kılınç Fikir Atölyesi’nde kaydadeğer bir soruyu ele almış. Üniversitelerde iş hayatına hazırlık dersi neden yok diye soruyor. Okunmaya değer bir yazı.

Ben de kendimce bu sorunun cevabını vermeye çalışayım.

Üniversitelerde iş hayatına hazırlık dersi olması imkansız. Başarıya giden yolda şeytana pabucunu ters giydirecek oyunlar oynamanın dersi bu. Tunç konuya iyimser / olumlu yönüyle yaklaşmış. O böyle bir dersin üniversiteden mezun olup iş hayatına atılacak gençler açısından koruyucu değer taşıdığını düşünüyor. Hak veriyorum. Ancak işin bir de çelişki ve tezat yönü var. İş hayatına atıldıktan sonra mesele kendini haksızlıklara karşı savunmaktan ibaret olamaz. Bir kez oyunun içine girince kişi kendini haksızlıklara karşı savunmaya başladıktan kısa bir süre sonra zaten işten atılır. Bunun istisnası olabilecek çok az şirket gördüm.

Bunun tek çaresi savunmanın yanına saldırıyı eklemektir. Ancak o zaman iş hayatına hazırlık dersi amacına ulaşmış olur. Böyle bir ders ise bir üniversite kampüsü çerçevesinde elbette verilemez.

İş hayatındaki yırtıcı rekabet biraz kapitalist sistemin zayıflığından biraz da insanoğlunun ahmaklığından kaynaklanıyor. Boğaziçi Üniversitesi bu meseleyi öğrenci klüpleriyle çözmüş durumda. Radyo Boğaziçi, Spor Klübü, İşletme Klübü, Mühendislik Klübü gibi dört büyük klüpten birine üye olup aktif bir katılımda bulunduğunuzda daha ilk yönetim kurulu seçimleri yaklaşırken hemen dünyanın nasıl bir yer olduğunu öğrenmeye başlarsınız.

Ancak bu eğitim dersliklerde başarılabilecek bir şey değil.

Bunun yerini ancak tarih dersleri alabilir. Tarihten örnekler vererek, kişiye mezun olduktan sonra kendisini bekleyen iş hayatının tarihteki bu örneklerden farklı olmayacağını söyleyebilirsiniz. Elbette sıradan bir iş gününde dönen üçkağıdı anlattığınızda tecrübesiz birinin buna inanması zor. Abarttığınızı düşünecektir.

Şu anda Türkiye’de onyıllardır iş yapan, hesabını bilen, pazarlamasını iyi yapan birçok şirket iflasın eşiğinde. Bunun nedeni siyasi (ılımlı) islamı destekleyen hükümetin memleketteki iş olanaklarını da kendi taraftarlarına kaydırması. Tıpkı Kasımpaşa Spor Klübü’nün 3 Kasım 2002 de mahalli ligden başlayan yolculuğunun geçen yıllarda 1. Ligde noktalanması gibi, hükümetin el verdiği şirketler birer ticari deha haline gelirken diğerleri pastadan pay kaybetmek durumunda kalarak tarihin tozlu sayfalarına gömülmeye mahkum oluyor.

Bunu bir üniversitede ders olarak anlatmaya kalkarsanız bundan rahatsızlık duyacak kişilerin nüfuzları o üniversiteye giden ödenekleri bile kesmeye yeterli olacaktır. Sanırım böyle bir olay başlı başına üniversitede iş hayatına hazırlık dersi yerine geçebilir.

Pratikler bilebilse teorikler yapabilse

Yaşlılar yapabilse gençler bilebilse diye bir laf var. Çok doğru bir söz aslında bu ama yaşlıların bilebilirliği yine bizzat kendi bunaklıklarıyla örselendiğinden gençlere bilgilerini aktarmaya çabaladıklarında çoğu kez saçmalarlar. Saçmaladıkları için de söz fiiliyatta geçerliliğini yitirir.

Doksanlı yıllar, koca dünyanın değişim dönüşüm yıllarıydı ve bu değişim şu anda daha da büyük bir hızla devam ediyor. Eğitim kurumlarının yaygınlaştığı 20. yüzyıl boyunca görülmeyen birşeyle karşı karşıya kaldık son 20 yıldır ve eğitim sistemi değişmedikçe bu gerçeklik de değişmeyecek. Karşı karşıya olduğumuz sahne şöyle; ilköğretim, lise, üniversite gibi eğitim kurumlarında derslerini çalışan, çok iyi notlar alan öğrenciler hayatta sınıfta kaldılar / kalıyorlar.

Bir hatırlayın bakalım sınıf arkadaşlarınızdan notları yerlerde sürünen ve şimdi son birkaç yılda köşeyi dönmüş kaç kişi var?

Biz toplum olarak uzun süre bunu şöyle yorumladık: “Mühendislik mezunu adam televizyon tamir etmeyi bilmiyor, bu ne uçuk eğitim sistemi böyle!”

Elbette daha derin yorumlara ihtiyacımız vardı.

20. yüzyılın ikinci yarısında kısa bir dönem için de olsa kitabi bilginin hayatta bir işe yaradığı bir dönem geçirdik. Ben diyeyim altmışlı yıllar siz deyin yetmişli. Henüz pazarlama sektörünün herkesde mutlaka bir yara açmadığı yıllardı bunlar. Bu yıllarda televizyonlarda reklamlar yayınlanacağı zaman sesi yükseltmek kitabi bilgiydi. Bundan etkilenen seyirci de gerçekten çoktu.

Bir ürünü pazarlarken yanına hoşluk yaparak pazarlamak, mesela süt satarken üzerine “çocuklarınızın sağlığı bizi ilgilendiriyor” yazmak gibi şeyler gerçekten satışları artırıyordu.

İnsan kaynakları çalışmaları yeni yeni hayat buluyor, bir işyerinde çalışan personelin nasıl duygu ve düşünceler içinde bulunabildiği bilgisi kitaplarda yazdığı hali ile gerçek hayatta da izlenebilir, faydalanılabilir haldeydi.

Sonra, tam olarak ne zaman başladığını benim de kestiremediğim bir ara, tıpkı antibiyotiklere bağışıklık kazanmış bakteriler gibi toplum bir malı satın alırken yapılan halkla ilişkilere bakmaz oldu, insan kaynakları çalışmaları gerçek yaşamla bağdaşmaz oldu, televizyon reklamları çok para harcayan 6 – 18 yaş arası tüketiciyi etkilemez oldu.

Ama bir diğer yandan işe yaramadığı halde bunlara hala para harcamayan şirketler aşağılandılar. Medyada onlara özellikle yer verilmedi. Ürünleri hakkında olumsuz haberler yayınlandı vs. vs.

Şu anda da kitabi bilginin, bırakın hayatlarımıza bir faydasının dokunmasını, herşeyi elimize yüzümüze bulaştıran yönünü keşfettik. Bu noktadan bakınca da pratik davrananların hayatta amaçlarına hızlıca ulaştığını, teorik bilgi sahibi insanların ise yerlerinde saydığını görüyoruz. Bunu hüzünlü buluyorum.

Hal böyle olunca, “pratikler bilebilse teorikler yapabilse” diye evirdiğim “yaşlılar yapabilse gençler bilebilse” sözü, pratikler yapıyor teorikler seyrediyor biçimine de sokulabilir. Gerçek yaşam alabildiğine pratiktir. Mesela kuantum teorisi üzerine çalışan biliminsanlarını düşünün. Kuantum fiziği ile ilgili birşeyler okuyup öğrenen herhangi birini düşünün. Bu insanlar “kuantum diye bişey var çok enteresan, atomu oluşturan parçacıklar aynı anda iki ya da daha fazla yerde olabiliyormuş” diyor, başkaları da onlara “hadi ordan olmaz öyle şey, bu bilimsel bir veri değil, kaptırmayın kendinizi böyle safsatalara” diyor. Bizler bunları konuşurken gayet pratik davranan IBM ve HP, kuantum bilgisayarlar üzerine çalışıyorlar ve bu bilgisayarlar şu anda gerçek yaşamda deneniyor, geliştiriliyor vs.

Yani pratik ve teorik ayrımı, aslında ruh ve madde, zihin ve beden gibi gerçekte bir bütün olan ama bizim aklımız ikiliğe daha iyi çalıştığı için ikiye bölerek anlamaya çalıştığımız bir ayrım. Başka türlü söylemek gerekirse, gerçekte varolan bir ayrım değil. Sadece aklımızda böyle bir ayrım yarattığımız için biz teoriyi ve pratiği farklı şeylermiş gibi algılıyoruz ve ardından gerçek dünya için geçerli olmayan bir dizi düşünceyi, argümanı teori adıyla etiketlendiriyoruz.

Pratikler bilebilse diyoruz ama pratikler gayet de iyi biliyorlar ve bildiklerini yapıyorlar. Teorikler yapabilse diyoruz ama onlar da yapıyorlar. Onlar sadece varolamayacak, yapılamayacak, gerçekleştirilmesi içerdiği çelişkiler nedeniyle mümkün olmayan teorileri yapmayıp pratiklerin yaptığının küçük bir bölümünü yaparak hayatlarını sürdürüyorlar.

Belli ki böyle ayrımlar yapmak bizi rahatlatıyor. Böyle ayrımlar yapmayı seviyoruz. Yoksa insanoğlu daha ilk anda farkında olduğu gibi ayrım mayrım olmadığını, herşeyin gayetle bir bütün olduğunu bugün hala biliyor. Sadece işine geldiğinde hatırlıyor, işine gelmediğinde hatırlamıyor.