Osman S Börütecene

alemlerin aslı hayaldir

Yine bana mim düştü

30 Ocak 2008 Çarşamba 03:04, Osman Seyit Börütecene

Sevgili Tunç Tekmetokat’a bir pas vermiş o da topu bana ortalamış.

Konumuzu mim sahibi şöyle ifade etmiş:

Bugünden sonra nefesimi keseceğini düşündüğüm an’lar listesi bu. Sağlığım yerindeyken, ölmeden önce yapmak istediklerim.

Ben de bu durumlara göre biraz da Tekmetokat’tan örnek alarak yazıyorum.

Fransızcayı ve İspanyolcayı su gibi konuşabilmek diyeceğim ben de.

Ama böyle bir mimde daha önemlisi var: Hayatımın bundan sonraki kısmını bir Akdeniz ülkesinde geçirmek istiyorum. Elbette Akdeniz kıyısındaki bir şehir olmalı. Bu tarife uyacak ülkeler: İspanya, Fransa, İtalya, Yunanistan ve Türkiye. Afrika kıtasındakileri istemem. Evet olay budur ve ölmeden önce bunu mutlaka gerçekleştireceğim.

Dünyada yayınlanmış en işe yarar e-book’u yazmak. Okuyanın ufkunu genişletecek, mümkünse 100 sayfadan kısa, mutsuzluk, huzursuzluk, korku gibi rahatsızlıklarda bir ilk yardım çantası görevi görebilecek ve başucu kitabı olacak (hmmm demek basmak da lazım).

Microsoft’un yazılım piyasasından tamamen çekildiğini görmek. Bu da çok uzun sürecek bir şey değil, 2006 yılında onlara bu konuda maksimum 10 yıl ömür tanımıştım. Demek ki 2016′ya kadar zamanları var.

Doğudan büyük bir ordunun demokrasi getirmek üzere A.B.D.’ye yerleşmesi ve başarılı olması, böylece A.B.D.’nin parlak bir geleceğe kavuşması (bu pek kişisel olmadı galiba ama belli mi olur?).

Eminim “publish” butonuna bastıktan sonra aklıma onlarca şey daha gelecek ama şimdilik böyle.

Bir de sürpriz yapayım, paslamıyorum mim falan. Bu sefer de böyle olsun.

Atın ağzında kaç diş var?

30 Ocak 2008 Çarşamba 02:09, Osman Seyit Börütecene

Evet, herkesin bir şeyler söylenmesini, görüş beyan edilmesini beklediği konu belli. İstemeyerek de sıkılarak da olsa bu konuda bir şeyler yazma mecburiyeti hissediyorum.

Türban konusunda görüşümün ne olduğunu iki yazıda özetledim aslında: Örtünme Çıkmazı ve Türban serbest bırakılmalı başlıklı yazılarımda konuyla ilgili fikirlerim gayet açık, net.

Yine de bir şeyler eklemek ya da altını çizmek gerekirse şunları vurgulamayı tercih ederim; İslam dininde türbanın yeri nerede bilen var mı? Yok. İslam dininin şartları arasında böyle bir şey mi var? Hayır. Kuran’da inananlara “türban takın” diye bir şey mi emredilmiş? Asla. Sadece kadının örtünmesi konusu var. Bu durumda türban elbette başka manalara geliyor. İslam’la alakası yok diyebiliriz rahatlıkla.

Atın ağzında kaç diş var diye soruyorum, işte bu salak tartışma nedeniyle. Çok komik ve trajik geliyor bana. Herkes türban meselesini konuşuyor; üniversiteli bir kız türban taksın mı takmasın mı? Takabilsin mi, takabilemesin mi? İnsanlar bu soruları sorarken benim kulağıma zihnimin yorumlarıyla beraber bu sorular şöyle geliyor: Bir hayli yol aldık. Atatürk İlke ve İnkılapları’nın birçoğunu devire devire gidiyoruz. Her ne kadar ara sıra kulağımızı çekmeye çalışanlar olduysa da bizi durduramadılar. Acaba bir adım daha atabilir miyiz? Atatürk’ün özgür ve çağdaş bir Türkiye hayalini üniversite bazında ayaklar altına almayı denersek ne olur acaba?

Bir diğer kulağımda çınlayan soru biçimi de şöyle: Üniversitelerde kızlar bireysel özgürlüklerini kazanabilirler. Bu tehlikeli bir durum. Yüzlerce genç birbiriyle kaynaşırken biri diğerinden etkilenir ve arada sevgi, aşk, tensel temas söz konusu olursa ne olur? Bunun konusu bile edilemez, edilmemeli. Kadın milletini ne kadar örtersek aklımız o kadar rahat eder. Bu örtünmeyi nereye sokarsak kârdır.

Bir diğer yanda şunu da vurgulamak lazım ki iktidar partisi gündemi bir kez daha başarıyla değiştirdi. Ancak bu salt onların çabası değil. Olmayacak bazı özelleştirmeler yapılırken şimdi konuşanlar neredeydi çok merak ediyorum.

Bakın Türkiye’nin gündeminde olması gereken esas konular şöyledir: 2002′de dış borç 200 Milyar dolar civarındaydı, şu anda 400 Milyar dolar civarında. Ülke güvenliğini tehdit eden unsurlara karşı güç kullanmak söz konusu olduğu durumlarda birçok ülkeden daha fazla dışa bağımlı davranıyoruz. Bu davranışın büyük bölümü de psikolojik. Bu neden böyle? Bunları konuşmamız gerekiyor. Bunları konuşmayalım diye de türban konusunu konuşuyoruz.

Peki biraz da şuna değineyim, türban ve benzeri kadını örtme biçimleri neden tehlikeli, ve neden çağdaş yaşama aykırı? Neden özgür bir birey yetiştirmeye engel ve tehdit oluşturuyor?

Arkadaşlar, nedeni ister din olsun, ister ideoloji, ya da herhangi başka bir şey, örtünmenin altında bireyin bağımsızlığını kısıtlamak yatar. Bu çok açık. İki kere iki dört kadar kesin. Örtünmek, örtünmeye mecbur bırakılmak, kişinin bedenini, çeşitli hal ve davranışlarını çevreden gizlemesi ile aynı anlama gelir. Ancak özgür olmayan bireyler saklanarak hareket etmek zorundadırlar.

Hatırlayalım; açık evlilik ya da açık ilişki diye bir kavram var. Çiftlerden biri bir başkasıyla birlikte olur ve çiftin diğer teki bundan haberdar değilse bunun adı aldatma olur. Neden böyle? Çünkü çift olma kavramında çiftlerden biri başkalarıyla birlikte olma özgürlüğüne sahip değildir. Böyle bir özgürlüğe sahip olsa bunun adı aldatma olmaz ve gizlenmek zorunda da değildir.

Gizlenmesi istenen her şeyi altında bağımlılık, esaret, aldatma, yalan vardır. İster doğaya bakarak gözleyin bu konuyu, ister işyerinizde gözleyin. Nerede isterseniz gözleyin.

Adına yanlış olduğunu düşündüğüm biçimde çağdaş yaşam dediğimiz ve gerçekte bireyin geçmişten daha özgür olması gerektiğini ifade eden yaşam tarzı için bu bir tehdit çünkü özgürlük zihinde ve bedende başlar.

Zihin ve beden özgür olamıyorsa adalet mülkün temeli değildir. Boş laftır ondan sonrası.

Bir de şu konuya değinelim: Bu saatten sonra böyle örtünme, bekaret vs. gibi konular konuşulur mu? Benzer biçimde bu saatten sonra bu zamanda darbe olur mu?

Arkadaşlar çok açık söylüyorum: Her şey her zaman konuşulur. Her şey her zaman olabilir. Bu zamanda böyle şey olmaz demek Hz. Muhammed’e Kuran indirilmeye başlandığında birilerinin çıkıp bu zamanda peygamberlik mi olurmuş eskidendi öyle şeyler demesine benzer. Yani “bu zamanda böyle şey olur mu?” sorusu da bütün zamanlarda sorulmuştur. Zamanın ilerlemesi ne insanı ne de toplumu tek başına olgunlaştırıp büyütmüyor. 2000′li yıllara gelmiş olmamız, senenin 2008 olması, 21. yüzyılda olmamız hiçbir şey değiştirmez. Bunlar yalnızca zaman dilimlerine verdiğimiz isimdir. Dünya aynı dünyadır. Aynı hamam aynı tas.

Aynı hamam aynı tas demişken aklıma geldi, son zamanlarda ısrarla söylüyorum tüm dünyada her zamankinden fazla yapay gündem yaratılıyor diyorum. Türban konusunda taraf olmak da yapay bir ayrılıktır. Bunu görmemek için kör olmak bile yetmez çok çok duyarsız olmak gerekiyor. Türban tartışmasına katılmak da böyle bir şey, ya o taraftan olacaksın ya öbür taraftan. Daha evvel, de yakın bir zamanda yazdım. Bu tartışmalar boş tartışmalar, bunlar yapay gündemler. Konuşmamız gereken çok başka şeyler var.

Tanrı Türk’ün aklını korusun. Çünkü geri kalan her şey sağlam aslında.

İnsan var olduğunu hissetmek (anlamak) için neler yapar?

28 Ocak 2008 Pazartesi 15:37, Osman Seyit Börütecene

İnsanın var olduğunu, hayatta olduğunu anlamak, teyid etmek için yaptıklarının haddi hesabı yoktur. Sınırsız bir alanda türlü çeşitli davranışlar her an salt hayatta olup olmadığını, var olup olmadığını anlayabilmek, buna kanaat getirmek için yapılır.

Bacak bacak üstüne attığınızda bacaklarınızın varlığını hissedersiniz. Sigara içerken en az iki parmağınızın ve dudaklarınızın varlığını hissedersiniz. Çoğu kez boğazınızın ve nefes borunuzun, burnunuzun varlığını da hissedersiniz.

Yemek yerken ağzınızın, dilinizin oralarada olduğuna ek bir kanıt getirmek için ağzınızı şapırdatırsınız. Hiçbir müzik ya da ses yokken bir şeylere tempo tutmak da var mıyım yok muyum sorusuna yanıt aramak için kullanılan yöntemlerdendir.

Bazı dar giysiler, türban benzeri aksesuarlar da bu amaca hizmet edebilir. Bunları kullanan herkesin amacı budur demiyorum, lütfen konuyu sulandırmayalım.

İnsan hayatta olduğunu bazı ek kanıtlar olmadan anlayamaz, anlasa bile ikna olmaz. Hem soyut hem de somut anlamda varlığına sürekli kanıt arar. Kanıtlara yenilerini eklemeye çalışır. Bir saniye önce geçerli olan varoluş kanıtı bir saniye sonra kişi için geçerliliğini yitirebilir.

Bu amaçla yapılan birçok şey kişinin hayatında fazladan sorunlara yol açabilir. İşte böyle bir durumda konuya bir uzmanı dahil etmekte fayda var.

Arkadaşlıklarınız kendi varlığınızı kanıtlamak üzerine kuruluysa kısa bir süre içinde yalnız kalırsınız. İlişkileriniz sizden daha büyük olduğunu hayal ettiğiniz bir başkasının içinde erimek ve orada varlığını kanıtlamak, varlığına amaç ve sebep bulmak ise bu insanı yorar, üzer, kimyasını değiştirir ve kaybedersiniz.

İş yerinde üzerinize aldığınız sorumluluklar belli bir ücret karşılığı bir hizmette bulunmayı aşıp sizin varlığınızı kanıtlama oyuncağınız halini alırsa hem kendinize hem çalıştığınız şirkete zarar verirsiniz. Bu tür insanların en büyük şikayeti çoğunlukla “ne yapsam yaranamıyorum” gibi muğlak ifadelerden oluşur.

Ne doğa ne de insan bedeni, zihin de buna dahil olmak üzere hiçbir biçimde mükemmel değildir. Bu varoluş kaygısı da bunun ispatlarındandır. Var olduğunu her saniye yeniden anlamak isteyen insan hastalanır, korkar, kızar, olmayacak şeylere sevinir, olmayacak şeylere üzülür. Bunun farkına varmak, ayırdında olmak da tek başına çok zor olabilir.

Eğer gündelik yaşam içerisinde saçmaladığınıza dair bir hisse kapılıyorsanız bir uzmana başvurmakta gecikmeyin.

Varoluş kaygısından korkmayın, geç kalmaktan korkun.

Avrupa Birliği karşıtlığındaki kör nokta

23 Ocak 2008 Çarşamba 12:42, Osman Seyit Börütecene

AB’ye dair milletçe duygu ve düşüncelerimizin ve hatta hareket tarzımızın çarpık ve yanlış olduğunu önceki yazılarımdan birinde anlatmıştım.

AB karşıtlığı bir körlüktür. Burnunuzun dibinde olup biten önemli bir oluşuma sırtınızı dönemezsiniz, dönmemelisiniz. Ancak tepki gösterilmesi gereken AB değil, AB’yi oluşturan diğer ülkelerin arzu ve isteklerine koşulsuz boyun eğen iktidarlardır.

Devlet demek, ülke demek çıkar demektir. Dünya tarihi boyunca bütün devletler amansız bir çıkar kavgası sürdürmüştür. Şimdi bu kavga devam ediyor. Biteceği de yok.

Böyle bir ortam içinde bir ülke olarak AB bizim iyiliğimizi istemiyor bunlardan uzak duralım denmez. Bunun yerine mücadele edilir. Hem AB içinde yer almaya çalışmak hem de ülke olarak çıkarlarımızı korumak, yapmak gereken budur.

İlkokul çağında sokakta oyun oynar gibi “küstüm oynamıyorum, al misketlerimi ver misketlerimi” diye bir şey uluslararası politikada yok. İş dünyasında da aynı şey geçerlidir. Buna en yakın örnek de inşaat sektörüdür. İnşaat firmaları ve onlara hizmet veren benzer kuruluşlar birbiriyle hep kavgalıdır. Ama hem kavga eder hem iş yaparlar. Annelerimizin yemek masasında bize anlattığı gibi: Hem ye hem konuş. Bakarsın iki şirketin ameleleri birbirine girmiş tekme tokat kavga eder, iki saat sonra herkes işinin başına döner. Bir şirket bir şirkete kallavi bir kazık atar ama çalışmaya da devam ederler çünkü ikisinin de birbirine ihtiyacı vardır. Bir süre sonra diğeri öbürüne kazık atar ödeşmiş olurlar vs.

Bu işler böyle. Bu bir çıkar kavgası. Yakın bir zamanda sona ermeyecek. Herkes elinden diplomasiyi ve silahı bırakıp birbirine sarılmayacak.

Bu nedenle de AB’ye girmeyelim, bizi zaten istemiyorlar, kuyumuzu kazmaya çalışıyorlar demek körlüktür, çocukluktur, şuursuzluktur. Önemli olan kişilikli bir siyasetle hem uluslararası arenalarda at oynatmak hem de ülkenin çıkarlarını korumayı sürdürmektir.

Diğer türlü ya siyahtır ya beyaz diyerek ülke yönetilmez. Bakınız: Liderlik doğruyu söylemek ve yapmak değildir.

Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi çok cool

23 Ocak 2008 Çarşamba 12:07, Osman Seyit Börütecene

Cool evet. İnsanı etkiliyor. Çok serinkanlılıkla yazılmış, iddialı bir metin. O nedenle de ne zaman memleket meselelerine canımız sıkılsa bu metni birbirimize hatırlatıyoruz. Forumlarda, bloglarda yayınlıyoruz. Köşe yazarları köşelerinde bu metni yayınlayıp ardından da “ben başka bişey sölemiyorum anlayan anladı” diyor. Sonrası tıssss. Kocaman bir tısss.

Böyle büyük bir emanet, böyle heyecan veren bir metin sonrası neden hareket yok? Neden her şey açık seçik ortada iken kimse kıpırdamıyor?

Ben cevabı buldum. Karşımızda görünmez bir düşman var bu bir. Yapılması gerekenler abartılıyor bu nedenle de insanların gözünü korkutuyor bu iki. Milletçe beynimiz yıkanıyor bu üç. Şimdi bu üç maddeyi ele alalım tek tek.

Birinci maddeyle üçüncü madde birbiriyle bağlantılı. Psikolojik savaş var. Karşımızda görebildiğimiz bir düşman yok. Mesela bir başka ülke ordusunu üzerimize salmış değil. Herhangi bir şehrimiz işgal altında değil(miş gibi gösteriliyor son 30 yıldır Güneydoğu illerimizde bazı ilçeler 24 saate yakın düşman kontrolu altına alınıyor [kaynak: Osman Pamukoğlu, Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok, sayfa 28, İnkılap Yayınları], 1993 yılında Çukurca ilçesinin bir gün boyunca PKK kontrolüne geçmesi gibi).

Benzer biçimde belli belirsiz bir şeriat tehdidi var. Yine belli belirsiz bir bölünme tehdidi. Ancak bu da Türk Milleti’ni paranoyaya sürüklemek ve gergin bir halde tutmak için yapılıyor. Anlatayım.

Türkiye’de TSK’nın ifade ettiği iki temel ve çok önemli sınır var: Laik rejim ve üniter devlet yapısı. TSK diyor ki bu sınırları aşarsanız biz ülke idaresine müdahale ederiz. Türkiye hiçbir şekilde bölünemez ve laik rejim hiçbir biçimde değiştirilemez. TSK bu konuda çok net konuşuyor. Gücü de belli. Dolayısıyla bu caydırıcı ifade varken düşman görünür biçimde ülkeyi bölemez, rejimi değiştiremez. Zaten düşman bunu çok iyi analiz ediyor ve bu limitlere yaklaşmıyor. Ama yaklaşırmış gibi yapıyor. Amacı Türk Milleti’ni gergin tutmak.

Düşman Türk Milleti’ni gergin tutarken (Kıbrıs’ı verdik vereceğiz, Kuzey Irak’ta Kürt Devleti kurulmasına müsade ediyoruz, etmeliyiz. ANAP ve AKP iktidarının politikaları tam olarak böyledir. Turgut Özal Musul petrollerinden alınan paydan vazgeçmiştir) arka planda bazı manevralar yapıyor. Yaptığı manevralar da gün gibi ortada aslında apaçık: Finans sistemini Türk girişimcilerin elinden almak, halka Malezya örneğini göstererek başınızı kapatın böylece gelişmiş bir ülke olun demek, IMF ve Dünya Bankası kanalıyla Türkiye Devleti’nin borçluluğunu artırmak gibi manevralar.

Şimdi Türkiye’yi apaçık bölmeye kalksalar veya anayasayı şeriat getirecek biçimde veya laik rejimi kaldıracak biçimde değiştirmeye kalksalar olmaz, ordu müdahale edecek. Ordu müdahale ederse ne olur? Kıbrıs konusu ve Musul konusunda Türk Millli politikası işlemeye devam eder ve Kürt Devleti kurulamaz. Yani Türkiye’nin çıkarlarını düşünen bir yönetimin iktidara gelmesi ihtimali hoş değil. Böyle olursa uluslararası arenada Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt Devleti’ni Türk siyaseti engeller. Kıbrıs’ta stratejik bir noktadan vazgeçmek kararını da engeller, konusu bile edilemez. Üstelik Türk finans kuruluşlarının da yabancıların elinde olmasını engeller. Türkiye dışındaki çıkar sahipleri için olacak iş değil.

O nedenle de Türkiye asla bölünmeyecek ve anayasa ile korunan laik rejim de asla değiştirilmeyecek. Çünkü esas amaç çocuksu bir heyecanla “bakın Türkler’i hristiyan yaptık” veya “Türkiye’ye şeriat getirdik oh bak nasıl da İran gibi oldular geri (?) kaldılar” veya “Nasıl da böldük ülkenizi” diyebilmek değil. Esas amaç Türk Milleti’nin Türkiye’de oturmak için kira ödemesini sağlamak. Yani Türk Milleti bu eve sahip olduğu halde kiracı gibi olması isteniyor. Rant meselesi, çok açık. Diğer türlü davranılsa bu amaca ulaşılamayacak. Askeri açıdan Türkiye’ye bir saldırıda bulunmak zor, çok zor. Terörü düşünün mesela. Kuzey Irak’ta barınan ve şu anda Irak Devlet Başkanı ve bölgesel Kürt yönetimi başkanı tarafından yönetilen bir terör örgütü var. Avrupa’dan destek alıyor, Amerika’dan destek alıyor ve 30 yıldır uğraşmasına rağmen hala Türkiye’den toprak koparamadı, askeri bir başarı sağlayamadı. Türkiye’nin Güneydoğu sınırını değiştiremedi.

Enerji konusunda tor, boryum vs. gibi yeraltı zenginlikleri konusunda dolaşan forward mailler de görünmez düşmanın bir silahıdır. Buradaki amaç Türk Milleti’ne gerizekalı olduğu hissini yerleştirmektir. Dolaşan bütün forward maillerin özü şudur: Siz salaksınız, enayisiniz, yeraltı kaynaklarınızı ele geçireceğiz ve hiçbir şey yapmayacaksınız, karşılık vermeyeceksiniz. En iyi niyetle yazılmış ve dolaştırılan forward mail bile sadece Türk Milleti’nin bu acizlik hislerini pekiştirmekten başka bir işe yaramamaktadır, inanın buna.

Birinci ve üçüncü madde birbiriyle bağlantılı demiştim ve kabaca böyle özetlenebilir. gelelim ikinci maddeye.

Böyle bir durum karşısında ne yapılması gerektiği konuşulacağı zaman söz hemen en olmayacak, en zor, en gerçek dışı seçeneklerden açılır ve “ülkeyi kurtarmak” bunun üzerine kurulmaya çalışılır. Vatanseverliği MHP temsil ediyormuş gibi görünür. MHP ise yaygın basında “maganda”, “kro” olarak anılan kişilerden oluşan bir topluluk gibi gösterilir. Sonra da içinde yaşadığın ülkenin çıkarlarını düşünmek ve bu çıkarları korumak için hareket etmek magandalıkla eş değer gösterilir.

Daha da ötesi, ülke çıkarlarını düşünen bir insanın klasik batı müziği dinlememesi gerektiği, kot pantolon giymemesi gerektiği, evlenmeden seks yapmaması gerektiği gibi yan ve alakasız fikirler insanların aklına sokulur. Olayla alakası olmadığı halde kendi kişisel özgürlük alanına müdahale etme ihtimali bulanan “ülkenin çıkarını düşünme” eyleminden insanlar soğutulur. Oysa insanın içinde yaşadığı ülkenin çıkarlarını düşünmesinin bunlarla alakası yoktur. Ülkeler başlı başına çıkar demektir.

Hal böyle iken şu anda gündemde olan türban tartışması tamamıyla tuzaktır, uyutmadır. Türban serbest olsa nolur yasak olsa nolur. Esas amaç Türk Milleti’ni kendi çıkarlarını düşünemeyecek derecede gergin tutmaktır. Çıkarlarını düşünmek ve buna göre hareket etmek de öyle çok zor bir şey değildir. Bunun bir an evvel anlaşılması lazım.

Evet, en özet haliyle olay budur. Yapılması gereken de atla deve bir şey değildir. Şahsiyet sahibi, kişilikli bir ulusal politika izleyecek bir takım insanların iktidara gelmesi bu dertlerimizin sona ermesi için yeterlidir.

Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini ezberden okumakla vatan kurtulmuyor. Orada yazılanlardan faydalanmak gerekiyor. O metin bir uyarılar ve önlemler bütünüdür. Ölmek üzere olduğuna kanaat getirilen bir ülkenin yatağının kenarında Fatiha niyetine okunsun diye yazılmamıştır. Ve evet aslında son derece de ‘cool’ bir metindir.

Youtube yasağı üzerine anlamlı bir mektup

23 Ocak 2008 Çarşamba 11:28, Osman Seyit Börütecene

Az evvel bir arkadaşımdan aldığım maili yayınlamak istiyorum:

Bu postayı tanıdıklarınıza dağıtmanız için gönderdim. Kamuoyu falan hesabı ama keyfiniz bilir.

Bildiğiniz (ya da bilmediğiniz) gibi www.youtube.com adresine erişim mahkeme kararı ile engelleniyor. Yani bir açıdan. Aşağıda açıklama ve yorum bölümü var.

1. Genel ilke olarak (matematikçiler buna aksiyomatik derler) vatandaşlarının bilgi erişimini kısıtlamaya çalışan bir yönetim faşist bir yönetimdir. Çatılardaki uydu antenlerini söken İran yönetimi ile internete sansür uygulamaya çalışan TC (te-ce, evet, bugün böyle) yönetimi arasında fark yoktur.

2. Teknik olarak internet erişimine sansür koyamazsınız. Tabii ki evlere girip modemleri kırmak bir çözüm olabilir ama “bu siteye erişim mahkeme kararı ile engellenmiştir” yazısı çorbadaki sinek kadar mutsuz eder insanı. Sineği çıkarmak ya da çorbayı geri göndermek kişinin insiyatifine kalmış bir durumdur. Eğer herhangi bir siteye mahkeme kararı ile erişemiyorsanız, bu sizin teknik bilgi eksikliğinizden kaynaklanan bir durumdur aslında, bir bilene danışın.

3. Biri bize hakaret etmiş. Evet. Erişimin engellenme sebebi bu. Peki erişim kime engelleniyor? Bize. Hakaret edenler erişebiliyor mu? Evet. Biz? Hayır. Cevap verebiliyor muyuz? Hayır. Neden? Erişim bize kapalı. Bu nasıl iştir? Taşları bağlamışlar köpekler serbest.

4. Bu derece düşük akıl (düşük akıl doğru Türkçe değil ama bu e-posta sebebi ile hakkımda dava açılmasını istemiyorum. Sanırım anlatmak istediğimi ifade ediyor bu tamlama) ile üretilmiş bir kararın arkasında ya taraflı bir duruş olmalı ya da cehalet diye düşünerek konuyu biraz araştırdım. Maalesef taraflı bir duruş yok ortada. Erişimin engellenmesi kararını verenler ilgili internet sitesini kapattıkları sanrısı içindeler. Evet. Sanıyorlar ki kimse göremiyor kendilerince “zararlı” buldukları görseli. Durum böyle değil ama. “zararlı” görsel orada hala. Sadece biz göremiyoruz.

5. Aslında “zararlı” görsel hala orada değil. Kaldırılalı çok oldu. Bu da müthiş hızlı çalışan adalet sistemimizin bir nişanı, madalyası olsun. Suç unsuru ortadan kalktı yani ama erişim engellemesi devam ediyor. Yaşasın adalet.

6. Her ay doğalgaz faturası öderken merak ediyorum “neden bu kadar fazla” diye. “Eski bir başbakan ve eski bir sanayi bakanı Rusya’dan alınan doğalgaz konusunda rüşvet falan mı almışlar acaba” diye düşünüyorum. Bilemiyorum ama. Çünkü anlaşma devlet sırrı. Neden bu kadar çok para ödüyorum bilemiyorum. Sır çünkü (ak). Internette de beni (de) ilgilendiren bir kötüleme yer almış. Nedir? Bilemiyorum. Bir şeyler yapayım?! Yapamıyorum. Neden? Benim görmem yasak çünkü. Sır çünkü.

Eh. Gerekenden fazla vakit ayırdım bu e-posta için.

Tanıdıklarınıza gönderin lütfen. Sonuçta “enlarge your pi-pi” ya da “arkadaş arıyor musunuz?” konulu bir posta değil bu. Biraz daha rasyonel akla hitap ediyor. Umarım.

Sevgi ve saygılarımla

Kağan Kongar (evet, imzalı bir e-posta bu; arkasında duralım yazdıklarımızın değil mi?)

Arkadaşım Kağan böyle yazmış, ne bir eksik ne bir fazla. Söyledikleri o kadar doğru ki… ben şimdi bunun üzerine bir şey eklemeyeceğim.

Adalet Bakanlığı Uyarısı başlığı ile dolaşan forward mail

22 Ocak 2008 Salı 22:35, Osman Seyit Börütecene

Bu e-mail bana bugün iki ayrı yerden geldi. Mailin metni şöyle:

T.C.

ADALET BAKANLIĞI

BİLGİ İŞLEM DAİRESİ BAŞKANLIĞI HALKIMIZA UYARI

Son günlerde karşılaşılan, sosyal sağlık tehdidi oluşturan, halka açık yerlerde kötü niyetli şahısların; Hepatit ve türevleri, AIDS; gibi bulaşıcı hastalık dağıtma girişimleri ile ilgili istihbaratlar alınmış ve bunların tüm yazılı, görsel basın ve Internet aracılığıyla en hızlı şekilde halkımıza iletilmesi zorunluluğu doğmuştur.

Bu nedenle;

Enfeksiyonlu iğne uçlarının vücudumuzun herhangi bir yerinde kana karışabilecek enfekte istemine karşı;

-Sinema, tiyatro,konser salonu gibi; kalabalık izleyici kitlesine sahip kapalı alanlarda, bizlere ayrılan koltuklara oturmadan önce, ışıklar henüz yanıyorken, koltuklarımızın üzerini kontrol etmemiz,

-Halka açık Telekom Ankesörlü Telefon’larını kullanırken jetonumuzu geri almamız sırasında jeton iade gözüne elimizi dikkatlice ve kontrol ederek sokmamız,

-Restaurant ve benzeri yeme – içme mekanlarında kürdan kullanmamamız, en azından kapalı ambalajda kürdanları tercih etmemiz,
önerilmektedir.

Bu uyarı niteliğindeki dosya, tüm İlçe Emniyet Teşkilat’larına ve Internet
yoluyla siz ve sizin gibi etkin Internet kullanıcısı halkımıza bir ön bilgi olarak gönderilmiştir

Bu dosyayı kişisel iletişim dahilindeki tüm tanıdıklarınıza ve akrabalarınıza iletmenizi, halkımızın sağlığı ve refahı için zorunlu bir durum olarak görmekteyim.

Turan Açikmese
Adalet Bakanlığı
Tetkik Hakimi

T.C. ADALET BAKANLIĞI
06659 KIZILAY / ANKARA
TEL: 90 (312) 417 77 70

Uyanık bir internet kullanıcısı olarak soluğu Adalet Bakanlığı’nın web sitesinde aldım.

Sitede elbette böyle bir duyuru yoktu. Olmayacağını da zaten tahmin etmiştim.

Peki o zaman Adalet Bakanlığı’nın web sitesinden alınma bir logoyu da taşıyan bu e-mailin amacı ne olabilir? Bunu forward edenlere bir şey söylemiyorum ne de olsa gelen mailin içeriğine doğru dürüst bakmadan bile mail iletenler var. Şuur diyorum her zaman, bilinç diyorum; konu dışına çıkmamak için bunları şimdi tekrar etmeyeceğim çünkü özel olarak bu e-mail’in içeriği önemli.

Bu e-mail psikolojik savaşın ta kendisi. Metinde görebileceğiniz gibi amaç halkı korkutmak, paranoyaklaştırmak, toplum bağlarını çözmek, herkesin birbirinden kaçınmasını sağlamak, yani kısaca milleti manyaklaştırmak amacıyla düzenlenmiş bir e-mail kampanyası.

Halkın böyle korku içinde yaşamasından kim fayda sağlar, ne fayda sağlar buna bakarak düşünmek lazım. Az buz bir mesele değil bu bence çok ciddiye alınmalı.

Açıkçası yine forward mail olarak dolaşan bor, toryum vb. maddeler hakkında bilgilendirme amacıyla milleti yine paranoyak eden e-maillerin de bundan farkı olmadığını ve tamamen psikolojik savaş amacına hizmet ettiğini söylemek isterim. Şöyle bir bakıyorum duruma, her şey çok açık, ortada. Her şey Türk Milleti kendine olan güvenini yitirsin diye yapılıyor. Psikolojiden daha büyük bir silah yoktur.

Bu konuda başka söylemek istediklerim de var ama burada kesiyorum, şu başlıkta belirttiğim forward mail önemli, şu anda dolaşıyor ortalıkta. Onu sağa sola yolluyorsunuz, bu yazdıklarımı da yollayın.

Sakın ha depresyona girme!

21 Ocak 2008 Pazartesi 13:42, Osman Seyit Börütecene

Bu cümle bana ait değil. Ne kadar oldu hatırlamıyorum yaklaşık 10 yıl kadar önceydi. Bir arkadaşım msn’de yazışırken böyle bir cümle kurdu bana. Bense heralde çoktan depresyona adım atmıştım ki bu saçma cümleye bir karşılık veremedim. Öyle değil o olay diyemedim.

Birine “sakın ha depresyona girme” demekle “aman dikkat et kaza geçirme” demek arasında neredeyse hiçbir fark yoktur. Kaza ne kadar kesinse depresyon da o kadar kesindir.

İlaç firmaları depresyonun beyinde serotonin akımının bozukluğundan kaynaklandığını iddia ediyorlar. Yaklaşık 30 yıldır böyle bir iddiaları var. Neden? SSRI sınıfı antidepresanlar 30 yıldır var da o yüzden. SSRI sınıfı antidepresanlar (prozac, cipram, lustral bunlardan bazıları) beyindeki serotonin trafiğini tamir ediyor.

Ancak bu semptoma yönelik bir tedavi. Rehabilitasyon çalışması elbette şart. Ama Çin gribini sadece öksürük şurubuyla atlatmaya çalışırsanız o işin son çok kötü olur. İmama davetiye çıkarırsınız.

Depresyonu beynindeki serotonin trafiğinin bozukluğundan kaynaklanan insan sayısı çok çok azdır ve bunlar ilaç tedavisine doğal olarak çok iyi cevap vermektedir. Çünkü bu insanlarda antidepresan kullanımı semptoma yönelik bir tedavi değil, olayın ta kendisidir.

Dünya nüfusunun çoğunluğu ise bu tanımın dışında kalmaktadır. Çoğumuz için geçerli olan; belli belirsiz bir depresyon tanımı, gazetelerde yazacak şey bulunamayınca yapılan haberler, “bunalım takılmak”, “depresyon hırkası” vs. gibi kavramlarla vaziyeti idare etmeye çalışmaktır.

Psikiyatristlerin büyük bir bölümü klinik psikoloji uygulamalarını ya anlayamadıkları ya da reddettikleri için (veya anlayamadıkları için reddettiklerinden) hızlıca ilaç tedavisine karar verirler. Bu, ilaç firmalarının başarıya ulaşmış pazarlama politikasından başka hiçbir şey değildir.

İşin aslı, herhangi bir can sıkıntısından tutun da maddi manevi büyük kayıplara uğramış bir insanın hissettiklerine kadar uzun bir yelpazeye yayılabilen bir durumdur depresyon. Neredeyse rastladığım bütün depresyonların altında yatan neden iletişimsizlik ve bastırılmış öfkedir.

İnsanlar anlaşamayınca depresyona girer. Birine kızarsın, kızgınlığını ifade etmezsen onun sonu depresyondur. İnsan kaybedersin, para kaybedersin ve buradan kaynaklanan öfkeyi dışa vuramazsan onun sonu depresyondur.

Depresyonun işe yarayacak tek kalıcı tedavi yöntemi düşünce biçimlerini değiştirmektir. Bu da ancak ‘cognitive’ (bilişsel) terapi yöntemleriyle mümkündür.

Ben müşterilerimle yaptığım seanslarda bilişsel terapi yöntemlerini bir sanatçı inceliğinde uygularım. Müşterilerim de birer insan olduklarından diğer bütün insanlar gibi yaşamlarının herhangi bir noktasında değişik dozlarda depresyona girerler.

Onların depresyonu ve huzursuzluğu benim imha etmek üzere yılmaz bir çaba gösterdiğim düşmanımdır. Sonunda depresyon muhakkak yenik düşer. Bunun başka yolu yoktur. Bunu da sağlıksız düşünce biçimlerini değiştirerek yaparım.

Gerçekleri olduğu gibi algılayabilen insanların depresyona girebilme ihtimalleri sıfıra yakındır. Bunu bir düşünün.

YouTube yasağı ve Neyzen Tevfik

19 Ocak 2008 Cumartesi 19:36, Osman Seyit Börütecene

YouTube yine yasaklandı, erişimi engellendi.

Bu durum bana Neyzen Tevfik’in aşağıdaki dörtlüğünü hatırlatıyor:

insanoğlu tuhaftır
her bir lafı kaldırmaz
ibne dersin kızar da
sikersin aldırmaz…

Efendim neymiş, yine hakaret dolu videolar varmış falan filan.

Tamam vardır illa ki, olabilir, daha da olacaktır. Ama sen devlet olarak bunlarla uğraşacağına bizzat Türkiye’ye somut bir biçimde zarar verenlerle uğraşsana.

Terör örgütüne yardım yapan, silah veren, yaşam malzemesi yollayanlarla uğraşsana.

YouTube’da Atatürk’e hakaret ediliyormuş. Edilir. Elalemin ağzı torba değil ki büzeceksin. Şu anda bizde izlenemiyor ama bütün dünya izlemeyi sürdürüyor. Peki aynı devlet burada, Türkiye sınırları içinde somut ve canlı olarak Atatürk’e küfredenlere napıyor? Neden onlarla ilgili bir hareket yok?

Hürriyet’te şuursuzluğun bir belirtisi

19 Ocak 2008 Cumartesi 15:10, Osman Seyit Börütecene

Az evvel Hürriyet’in internet sitesinin anasayfasında bir haber gördüm: Köprüden düştü üzerinden kamyon geçti.

Haberin yer aldığı sayfaya baktım haber özetle şöyle:

ADANA’da, bunalıma giren 29 yaşındaki Ercan Birkal, kendini 10 metre yüksekliğindeki köprüden otoyala attı. Yolda yaralı yatarken üzerinden kamyonet geçen Birkal, tedavi altına alındı.

Şimdi burada ilginçlik had safhaya çıkıyor. Çünkü normalde bizim hoş görmediğimiz, eleştirdiğimiz olay anasayfada çok şey olmuş gibi gösterip sonra bizi esas olarak haber değeri olmayan bir sayfaya götürmesi.

Bu kez ise buna biraz ters bir durum var. Adam kendini 10 metre yükseklikte bir köprüden aşağı atmış, otoyola düşmüş ve üzerinden kamyon geçmiş.

Haber zaten yeteri kadar ağır ama muhabir ya da sayfayı düzenleyen ve başlığı yazan her kimse olayın ağırlığını tartmamış ve bunu “Köprüden düştü üzerinden kamyon geçti” diye yazıyor.

Tersi olsa diğer açıdan eleştiriye açık. Mesela genelde şöyle yazılıyor haber: “Genç adam kendini otoyoldan aşağı attı”. Sonra girip bakıyoruz bambaşka bir şey olmuş. Oysa burada adam gerçekten kendini köprüden atmış, ölmemiş, üzerinden kamyon geçmiş falan filan.

Demek istediğim şu, biz oturduğumuz yerden zannediyoruz ki birileri çok ilgi çeksin diye bu sayfalardaki kelimelerle oynuyor. Halbuki bu haberden anlıyoruz ki durum daha da vahim. Orada tamamen şuursuz birileri tamamen rastgele haber başlıkları yazıyor. Yarın öbürgün çok daha önemli, çok daha “hepimizi ilgilendiren” konularda da haberin önemini, ne olduğunu anlamayan ve içeriğine değer vermeyen birileri bu tür haber yazmaya girişecek.

Gerçekten çok ilginç.

Doğala özdeş aroma misali pozitif düşünce

19 Ocak 2008 Cumartesi 10:12, Osman Seyit Börütecene

Bugün hangi kitapçıya girseniz mutlaka bir “kişisel gelişim” köşesi bulursunuz. Bu köşedeki kitapları taradığınızda da en çok gözünüze çarpan kelime “pozitif” olur. Kitap kapaklarında gülümseyen yüzler mi ararsın olumlu düşünerek nesneleri yerinden oynatmaya çabalayan tipler mi ararsın ne ararsan var.

Böyle kitapları takip ederek ezbere pozitif düşünce oluşturmaya çalışanların zihinlerinde yaşadıkları şey çağımızın yapay meyve sularının kutuları üzerinde yazan “doğala özdeş aroma” gibidir.

Sadece bu kelimelerden yola çıkarak pozitif düşünce olmaz. Olumlu düşünceyi, ben şimdi şu saat itibariyle olumlu düşüneceğim diyerek askeri bir disiplinle uygulamaya çalışırsanız oluşturduğunuz olumlu düşünce, zihninizden geçen olumsuz düşüncelerin yanında bir elma kabuğu inceliğinde bir örtü gibi kalır. Olumsuz düşünceleriniz elmayı oluştururken olumlu düşünceleriniz kabuğu oluşturursa bu işler olmaz.

Binlerce yıldır üzerine düşünülen, yazılan çizilen bir konu pozitif düşünce. Olaylara, nesnelere, kişilere olumlu yaklaşmak; bardağın dolu yarısını görmek vs. Bunlar insana akıl sağlığı açısından da faydalı olan şeyler. Ancak bir günde iki günde aniden tamamen olumlu düşünen bir insan haline gelmeyi beklemek zaten kendi başına bir endişe içerdiğinden kişiyi olumlu bir yerlere götümesi mümkün değil.

Oysa işin anahtarı şimdiki zamanı yaşayabilmekte. Şimdiki zamanın gücünden faydalanmakta. Şimdiki zamanda olup bitenleri iyi / kötü, pozitif / negatif, olumlu / olumsuz ayrımı yapmadan düşünebilmekte.

Bu konunun egzersizlerini ülke ve dünya gündemimiz üzerine yapmaya çalışın. Siz biraz deneyin ben isteyenlere ipucu vermeye hazırım.

AKP verdiği sözü yerine getirmeye çalışıyor

17 Ocak 2008 Perşembe 11:50, Osman Seyit Börütecene

AKP, milyonlarca seçmene verdiği türban sözünü yerine getirmeye çalışıyor. Beş yıldır yapması gereken şeye el atmış vaziyette. Bir siyasi partinin seçmene verdiği sözü yerine getirmesi sürecini merakla izliyorum.

AKP halkın kendisini kalibre etmesine müsaade ediyor. Daha doğrusu halkın AKP’nin dışarıdan nasıl görüneceğine müdahale etmesine izin veriyor. Bu sayede de başarılı oluyor. Örneğin AKP’nin dışarıdan şeriatçı olarak görünmesi halkın gözüne batınca AKP liberal kıyafetler giyiyor.

Bu doğrultuda merak ediyorum: AKP gelecekte ulusalcı kıyafeti de giyer mi? A.B.D. ile içine girdiği tehlikeli işbirliğini sürdürmek için yeni bir bukalemunluk yapar mı? Tuncay Özkan’ı transfer eder mi? Bindirilmiş kıtalar bir anda AKP’nin hizmet götürme aşkıyla yanıp tutuştuğu milyonlar halini alır mı?

AKP’nin Alevi açılımında neler oluyor?

16 Ocak 2008 Çarşamba 16:05, Osman Seyit Börütecene

Alevi arkadaşlarımıza sormak istediğim bir şey var. AKP, basında “alevi açılımı” olarak geçen bir harekete girişti. Bu hareket geçenlerde lüks bir otelde verilen iftar yemeği ile basında iyiden iyiye konu oldu.

Anlaşılan o ki bir şeyler yolunda gitmiyor bu “açılımla” ilgili. Hadi iftar yemeği kısmını anlıyorum, tam bir AKP cehaleti örneği oldu. Alevilerin ciddi bir yas içinde olduğu bir konuyla ilgili yine yas amacıyla oruç tuttukları bir günde konunun önemini kavrayamayan AKP, lüks bir otelde iftar yemeği düzenledi. Bu arada bu iftar yemeğini düzenleyen AKP. Basında bunu yalanlamak ve bir derneğin üzerine atmak istediler ama hiçbir alevi vatandaşımızın aklına gelecek bir şey olamaz zaten böyle bir günde düğün dernek usulü bir iftar yemeği düzenlemek. Yani büyük bir yas gününde olmayacak şeyi yaptılar, ve bu nedenle de tepkiyle karşılandı bu çok açık.

Şimdi bu “açılım” devam ediyor. Erdoğan “Cemevlerinin ibadethane sayılması için yasalar çerçevesinde gerekli adımları atarız” diyor, benzer bazı yaklaşımlar da var ama buna rağmen Alevi toplumu tepkili. Demek ki bir yerlerde bu insanların damarına bastılar, saygısızlık ettiler. Ancak görünürde iftar yemeği rezaleti dışında bir olay yok, varsa da basına yansımıyor.

Ne olup bittiğinden haberdar olan bir alevi arkadaşımız var mı?

Hrant Dink’in ölüm yıldönümü yaklaşırken

16 Ocak 2008 Çarşamba 15:58, Osman Seyit Börütecene

Hrant Dink’in bir cinayete kurban gitmesinin ardından bir yıl geçti. Üç gün sonra bu utanç verici olayın yıldönümü. Bu yıldönümü yaklaşırken ben bazı şeyler düşünüyorum; öldürmek, ölmek, politika, toplumsal cinnet gibi kavramlar üzerine.

Çoğu kişiye ilginç gelebilir şimdi benim ağzımdan şunu duymak: Ben cinayetlere karşı değilim. Bu yaşıma geldim ve öğrendiklerim arasında sonu ölüme kadar varabilecek fiziksel şiddet uygulamanın bazı durumlarda kaçınılmaz olabileceği yönünde. Bu kanı elbette benim şahsen bunları uygulayacağım anlamına gelmiyor. Ancak Türkiye’nin dünyanın gitgide daha tuhaf bir hal alması karşısında bazı eşyaları ve bazı kavramları korumayı sürdürmek için fiziksel şiddete başvurmanın kaçınılmaz olacağını düşünüyorum.

Gelelim Hrant Dink cinayetine. Bu cinayet konusunda düşündüklerim yukarıda yazdıklarımla aynı değil. Hrant Dink, bir Türk vatandaşıdır hatta Türk’tür. Kendisi ermeni kökenli olabilir ama adam bu ülkede askerliğini yapmış. Türkiye’nin mutluluğu için çaba göstermiş biri. Bu insanı Türk olmadığı için öldürdüler bu çok açık. İşte bu noktada akılalmazlık başlıyor ve bu durum hiçbir biçimde açıklanabilecek, savunulabilecek bir yanı olmayan bir durum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşlarını koruyamadığının en açık kanıtı. Ülke genelinde asayiş ve huzuru koruması gereken, bununla görevli kim varsa hepsinin utancından başını önüne eğmesi gereken bir gün.

Olayın oluş biçimi açısından da her şey içler acısı. Bütün olan bitenden sonra bu cinayetin medyada dikkat çekmek, gündem değiştirmek gibi abuk subuk nedenlerle işlendiği o kadar belli ki.

Yazık, çok yazık.

A.B.D. yenilince biz de yenilmiş sayıldık

15 Ocak 2008 Salı 22:15, Osman Seyit Börütecene

Türkiye’nin A.B.D. gibi bir ayağı çukurda olan bir ülke ile işbirliği yapmasını dehşetle izliyorum.

Gördüklerim bana Osmanlı - Almanya ittifakını hatırlatıyor. Tarih tekerrürden ibaret. Resmen kendi ipini çekmek anlamına gelecek olan “İran’a saldırı” hazırlığı içindeki bir A.B.D. ile ittifak yapıyoruz.

Son bir yıl içinde defalarca yazdım. A.B.D. büyük bir imparatorluktu ve sona yaklaşıyor. Ekonomisi hızla çöküyor. Ortadoğu’daki hemen hemen bütün ülkelerle arası bozuk. Uzakdoğu ülkelerine yığınla borcu var. Avrupa Birliği A.B.D. nin çöküşünü hızlandırmak ve onu daha da bağımlı hale getirmek için borç üzerine borç veriyor bu ülkeye.

Biz ne yapıyoruz? İktidar desteği almak için geleceği belli olmayan bu ülke ile işbirliğine gidiyoruz. Kuzey Irak’a müdahale etmek için bu ülkeden onay almaya çalışıyoruz. Bu onayı almak için bu ülkeye tavizler veriyoruz.

Kaç kişi gerçekten ne olup bittiğinin farkında çok merak ediyorum. Dünya ekonomisinden kabaca haberdar olması gereken birçok işletme sahibi doların düşük olmasından yakınıyor, devalüasyon istiyorlar. Ekonomisi bitmek üzere olan bir ülkenin para birimi karşısında Türk Lirasının değer kazanmasını yapay buluyorlar. Bunlar kabul edilir cahillikler değil.

Ben artık ılımlı İslam, laik-şeriatçı, sağcı-solcu, türban-saç vs. tartışmalarını geçtim. Bunlar şu anda olanlar ve yakın gelecekte olacaklar kadar önemli görünmüyor gözüme.

Neler düşünüyorsunuz? Olayların ne kadarının ayırdındasınız? Merak ediyorum.

Merhaba!

osman

Site İçi Arama

Sayfalar

Arşiv

RSS

Site Map

Sosyal Mevzular

Standartlar