alemlerin aslı hayaldir
Belimdeki rahatsızlığın da sağladığı otorite boşluğu içinde bugün Mehmet Altan, Ahmet Altan, Engin Ardıç, Ertuğrul Özkök, Mehmet Barlas, ve daha burada adlarını anamadığım birçok yazar, eğer Amerikalı olsalardı ve orada köşe yazarı olsalardı neler yazarlardı bunu düşündüm. Üç aşağı beş yukarı neler yazabileceklerini buldum. Bulgularımı bir aktarayım dedim.
Büyük bir ihtimalle gündemdeki konulardan biri, hükümetin dış ticaret açığını kapatabilmek için dolarda sürekli devalüasyon yapması olacaktı. Sanırım yazılardan biri şöyle olurdu:
Aşırı değerli Amerikan Doları konusunda hükümet ne yapacak? İhracatçılarımız ağlıyor. Dolar hala 2 Euro’ya inmedi. Merkez Bankası faizleri bir an evvel indirmeli. Yoksa borsadaki düşüş daha fazla engellenemeyecek.
Tahmin ediyorum Altan kardeşler de şuna benzer şeyler yazarlardı:
Ülkenin eyaletlere bölünmesi tam olarak en doğru şey değil. Belki Texas’lı ve Dallas’lı vatandaşlara özerklik vermek bir çözüm olabilir ama ülke genelinde eyaletlerin bağımsızlık kazanması tam olarak etnik kökenlerin bağımsızlığı anlamında gelmez. Özellikle İtalyanların, İspanyolların ve Kızılderililerin kendi dillerinde eğitim haklarını da gözönüne alırsak en doğru bölünme herhalde etnik köken doğrultusunda yapılmalı.
Mehmet Barlas’ı diğerlerinden biraz ayırmak lazım. Mehmet Barlas hangi ülkede olursa olsun hükümetten yana taraf tutmadan köşe yazısı yazmaz. Şimdiye kadar bu konudaki çizgisi hiç değişmedi, hiçbir hükümete karşı bunun bir istisnası olmadı:
Hükümet El-Kaide ile pazarlığa otursun diyenler çok yanılıyor. El-Kaide silah bırakmadan hiçbir hükümet siyasi çözüm arayışında olmamalı. Hükümetin dolar politikası son derece başarılı. Dikkat ederseniz dış ticaret açığımız da teknoloji, gıda, inşaat, eğitim ve savaş araçları kalemlerini bir yana bırakırsak azalıyor. Askerliğin kısaltılması meselesini de tüm dünyanın sürekli tehdit ettiği bir ülke olan A.B.D. nin çıkarlarını yansıttığını sanmıyorum.
Bir de genel bir izlenim olarak isim farketmeden yazılacaklardan örnekler verelim:
Hem hükümet hem de halkımız Afganistan ve Irak konusunda aklıselimle hareket etmeli. Belli ki dış güçler Amerika’yı ortadoğuya çekmeye çalışıyor. Dikkat ederseniz Bush’un İran’la ilgili nükleer tesislerden ve İran’a operasyon yapmalıyız, yapabiliriz açıklamasından sonra tüm dünya Amerika’yı İran’a çekmek için çaba sarfetmeye ve tahrik etmeye başladı. Daha itidalli davranmamız gerek.
Ahmet Altan bir yazısında yukarıda verdiğim örneğin aynısını yazdı:
Bizim genelkurmay başkanı, hükümeti sıkıştırmak için basın toplantısı düzenleyip “sınırötesi operasyon” yapmak istediğini bütün dünyaya açıkladığında bizi bugüne getiren süreç de başladı.
Bütün düşmanlar bizim “devletin” içinde bir çatlak olduğunu, “sınırötesi” operasyona sürüklenmenin Türkiye’yi bir çıkmaza götüreceğini gördü.
Sevgili Ahmet Altan’ı, yukarıdaki iki paragraf arasında nasıl bir bağ olduğunu açıklayacak bir yazı yazmaya davet ediyorum. Ahmet Altan’ın, başta kadınlar üzerine yazdığı yazıları ve kitapları olmak üzere neredeyse bütün yazıları bu tür gerçekdışı bağlantılarla dolu. Yani gerçekte arada bağ olmayan iki şeyi alıyor, aradaki bağlantısızlığı bir illüzyonla halletmeye çalışıyor, ve mantığa oturmayacak bu temel üzerine bütün yazıyı kurmaya başlıyor. Hayretler içinde kalıyorum!
Herneyse, esasen bu örnekleri vererek parodisini yazmaya çalıştığım ciddi bir konu var. Bir adım geri çekilip büyük resme bakarsanız, A.B.D. nin önünde onyıllar gibi bir sürenin varolmadığını, koskoca bir ülkenin kala kala iskambil kağıdından bir ev kadar sağlam kalabildiğini açıkça görebilirsiniz.
Ancak, tıpkı popüler göz yanılması örneklerinde olduğu gibi, bizler de dünya olarak bu resmi görmekte zorlanıyoruz ve sadece büyük resmin birkaç santimlik bölgelerine bakarak orada oyalanıyor ve o birkaç santimlik bölgeleri kesin gerçekler olarak kabul ediyoruz.
Evvela herkesin cumhuriyet bayramını içten sevgilerimle kutlarım.
Bugün maalesef sabahın çok erken saatlerinde başlayan bir bel rahatsızlığı nedeniyle akşam saatlerine dek yatağıma çivilendim. Sabit bir cumhuriyet bayramı geçirmek zorunda kaldım. İnsanoğlu böyle durumlarda sıkıntıdan ne yapacağını şaşırıyor olmalı ki daha bir iki ay önce okuduğum bir kitabı yeniden okudum: Quantum Psychology (Kuantum Psikoloji, ya da bence daha doğru bir çeviriyle Parçacık Psikolojisi).
Kitap Robert Anton Wilson adlı bir dehaya ait. Bu kişi hakkında daha sonra yazacağım.
Ancak gece 23:00′ten sonra bilgisayar başına oturabildim. Hala normal bir insan gibi yürüyebildiğim söylenemez.
Bu arada bir arkadaşımdan pkk’nın rehin aldığı 8 askerimizin kurtarıldığı haberini aldım (Fatih Altaylı yazmış) ancak haber henüz başka bir kaynaktan doğrulanmış değil.
Evet çok özet oldu gibi ama değil, rahatsızlığımdan ötürü gün içerisinde pek başka birşey yaşamadım
Cehennem korkusuyla yaşayan arkadaşları uyarmak istiyorum. İslam inancında, gözlediğim kadarıyla şu günlerde dünyadaki müslümanların neredeyse %99′u Kuran’dan başka her şeye inanıyor.
Nereden çıktı şimdi bu konu diye soracak olursanız, içimden geldi diye cevaplayabilirim. Hep söylerim, herkes düşünce süreçlerinin onda birini bile bloguna yansıtsa bugün acayip zengin bir dünyamız olur.
Arkadaşlar, gerçekten cennetin ve cehennemin varlığına inananlarınız varsa, ve cehenneme gitmek istemiyorsanız, ibadet ettiğiniz taptığınız tek makam Allah olmalıdır. Bunun dışındaki bütün ihtimallerde şirk koşmuş oluyorsunuz (Allah’a eşdeğer görmek).
Şirk halindeki bir kişinin de İslam’a göre istikameti ancak cehennem olabilir.
Peki o zaman insana değil de Allah’a taptığımızı nasıl anlayacağız? Aslında hiç de zor değil. Allah’dan ve onun kitabından başka şeylere kutsal değerler yüklemiyorsanız içiniz rahat olsun. Şirk halinde değilsiniz. Ama eğer herhangi bir insanın sakalını, hırkasını falan öpüp alnınıza koyuyor, dokunmak için birbirinizi eziyorsanız cehennemin odunu olmaktan korkun derim ben. Çünkü bunun hesabı eninde sonunda mutlaka sorulacaktır. Soru da şuna yakın birşey olacaktır büyük ihtimalle: “Neden, ben varken, insana taptın?”
Son derece basit bir anlatımla dile getirdiğime inandığım bu yazıyı daha fazla uzatma gereği duymuyorum. Sadece şunu ekleyeyim: Bu yazı İslam inancı doğrultusunda yazılmıştır. İslam dışında bir inanca sahip olanları bağlamaz, işlerine yaramaz.
Güncelleme
Bu yazının son kısmı için, aşırı islami bir perspektiften yazıldığına dair eleştiriler aldım. Kendim yeniden okuduğumda ben de aynı izlenime kapıldım.
İki şeyi dikkatlere sunmak isterim.
1. Karşılaştırmak gerekirse, Hz. İsa’nın heykeli önünde diz çöküp dua etmek Allah’a tapmadığınız anlamına gelmez. Hristiyanlık inancına göre bu konuda kimse size hesap sormaz. Hz. İsa Tanrı’nın oğludur. Hristiyan bir perspektiften bakıldığında bu sizi cehenneme götürmez aksine cennete yaklaştırır. Bu bağlamda Hz. İsa senin benim gibi bir insan değildir. Bizlerden farklıdır. Kendisine kutsallık atfedilmiştir. Ancak Hz. Muhammed için aynı şey söylenemez. Hz. Muhammed senin benim gibi bir insandır. Kendisine İslam’ı anlatmak görevi verilmiş, toplum içinde Allah’ın elçisi olmasıyla beraber, vekili olarak davranması ya da vekili imiş gibi davranması Allah tarafından yasaklanmıştır. Bu bağlamda Hz. Muhammed önceki peygamberlerden farklı olarak yüzde yüz insandır. Onun sakalına, hırkasına, mezarına tapınmak günahtır. İslamiyet der ki; kim Muhammed’e inanıyorsa bilin ki Muhammed öldü. Kim Allah’a inanıyorsa bilin ki Allah ezeli ve ebedidir.
2. Kişisel olarak konuşmak gerekirse, organize dinlerin bu dünyaya verdikleri zararı savunmamı kimse beklemesin benden. Bu İslam için de geçerli, Hristiyanlık için de geçerli, Yahudilik için de geçerli, ve daha birçok din için de geçerli. Ben kişisel olarak bunlardan hiçbirinin yanında olmadığım gibi, her birine eşit mesafede duran biri bile değilim. Hele de Türkiye’nin son 60 yıllık dincileştirilme sürecini göz önünde bulundurursak, bu konuda tarafsız olmam beklenmemelidir. Elbette benim için Türkiye Cumhuriyeti’nin laik-demokratik rejimi hepsinden önce geliyor.
Herkese iyi bir hafta dilerim.
Goddess beni mimledi. Konumuz şu: “Sizi en iyi anlatan şiir veya dörtlük”. Mim taze yenen birşey, ben de hemen girdim topa. Seçimim Yunus Emre’den:
kararım yok
benim bunda kararım yok
ben bunda gitmeye geldim
bezirganın metaım çok
alana satmaya geldim
ben gelmedim dava için
benim işim sevi için
dostum evi gönüllerdir
gönüller yapmağa geldim
dost esriği deliliğim
aşıklar bilir neliğim
değşiriben ikiliğim
birliğe bitmeye geldim
o hocamdır ben kuluyum
dost bahçesi bülbülüyüm
ol hocamın bahçesine
şad olup ötmeye geldim
bunda biliş olan canlar
anda bilişirler imiş
bilişiben hocam ile
halim’ arz etmeğe geldim
yunus emre aşık olmuş
maşuka derdinden ölmüş
gerçek erin kapusunda
halim arz etmeğe geldim
Şiiri Ek$i Sözlük’ten kopyaladım. Aslında hakkını verip günümüz Türkçesi ile benim bundan ne anladığımı da yazmak isterdim ama şu anda zamanım biraz dar, bir gün mutlaka yazarım.
Şimdi paslıyorum: Erman, Tansu, Burcu.
Tunç Kılınç Fikir Atölyesi’nde kaydadeğer bir soruyu ele almış. Üniversitelerde iş hayatına hazırlık dersi neden yok diye soruyor. Okunmaya değer bir yazı.
Ben de kendimce bu sorunun cevabını vermeye çalışayım.
Üniversitelerde iş hayatına hazırlık dersi olması imkansız. Başarıya giden yolda şeytana pabucunu ters giydirecek oyunlar oynamanın dersi bu. Tunç konuya iyimser / olumlu yönüyle yaklaşmış. O böyle bir dersin üniversiteden mezun olup iş hayatına atılacak gençler açısından koruyucu değer taşıdığını düşünüyor. Hak veriyorum. Ancak işin bir de çelişki ve tezat yönü var. İş hayatına atıldıktan sonra mesele kendini haksızlıklara karşı savunmaktan ibaret olamaz. Bir kez oyunun içine girince kişi kendini haksızlıklara karşı savunmaya başladıktan kısa bir süre sonra zaten işten atılır. Bunun istisnası olabilecek çok az şirket gördüm.
Bunun tek çaresi savunmanın yanına saldırıyı eklemektir. Ancak o zaman iş hayatına hazırlık dersi amacına ulaşmış olur. Böyle bir ders ise bir üniversite kampüsü çerçevesinde elbette verilemez.
İş hayatındaki yırtıcı rekabet biraz kapitalist sistemin zayıflığından biraz da insanoğlunun ahmaklığından kaynaklanıyor. Boğaziçi Üniversitesi bu meseleyi öğrenci klüpleriyle çözmüş durumda. Radyo Boğaziçi, Spor Klübü, İşletme Klübü, Mühendislik Klübü gibi dört büyük klüpten birine üye olup aktif bir katılımda bulunduğunuzda daha ilk yönetim kurulu seçimleri yaklaşırken hemen dünyanın nasıl bir yer olduğunu öğrenmeye başlarsınız.
Ancak bu eğitim dersliklerde başarılabilecek bir şey değil.
Bunun yerini ancak tarih dersleri alabilir. Tarihten örnekler vererek, kişiye mezun olduktan sonra kendisini bekleyen iş hayatının tarihteki bu örneklerden farklı olmayacağını söyleyebilirsiniz. Elbette sıradan bir iş gününde dönen üçkağıdı anlattığınızda tecrübesiz birinin buna inanması zor. Abarttığınızı düşünecektir.
Şu anda Türkiye’de onyıllardır iş yapan, hesabını bilen, pazarlamasını iyi yapan birçok şirket iflasın eşiğinde. Bunun nedeni siyasi (ılımlı) islamı destekleyen hükümetin memleketteki iş olanaklarını da kendi taraftarlarına kaydırması. Tıpkı Kasımpaşa Spor Klübü’nün 3 Kasım 2002 de mahalli ligden başlayan yolculuğunun geçen yıllarda 1. Ligde noktalanması gibi, hükümetin el verdiği şirketler birer ticari deha haline gelirken diğerleri pastadan pay kaybetmek durumunda kalarak tarihin tozlu sayfalarına gömülmeye mahkum oluyor.
Bunu bir üniversitede ders olarak anlatmaya kalkarsanız bundan rahatsızlık duyacak kişilerin nüfuzları o üniversiteye giden ödenekleri bile kesmeye yeterli olacaktır. Sanırım böyle bir olay başlı başına üniversitede iş hayatına hazırlık dersi yerine geçebilir.
Bugünlerde Google Adsense ile başım dertte. Adsense robotları belli ki benim bir haftadır sadece terörden oluşan içeriğimi beğenmedi. Ana sayfada ve bazı yazıların tekil sayfalarında reklam çıkması gereken yerlerde “Kağıt parayı icadeden kimdi?”, “Güneş ne kadar sıcaktır?”, “Okyanus ne kadar derindir?” gibi Google.com reklamları çıkıyor.
Bu Google’ın işi mi, yoksa doğal olarak reklamverenlerin aradığı anahtar kelimeleri içermeyen yazılar bulunduğundan mı böyle oluyor? Google Adsense’in şu andaki tasarımı çerçevesinde bunu bilmek mümkün değil.
Tabii ki adım Aydın Doğan olmadığından bu nedenle içerik değiştirecek değilim.
Şu çok zeki ve çok stratejik düşünen, pkk’yı iyi “okuyan” arkadaşlara bir sorum var.
Hani şimdi Türkiye’yi oyuna getirip kuzey ıraka çekmeye çalışıyor ya pkk… Türkiye bu oyuna gelmesin gibi yorumlar yapılıyor bütün medyada.
Pkk’nın o kadar strateji düzenleyecek bir aklı var mı ki sorusundan geçtim. Onu anlatamıyoruz. Onun yerine ben şunu sormak istiyorum bu ileriyi görebilen kişilere.
Diyelim ki bu bir tuzaktı hakikaten ve Türkiye de tuzağa düştü girdi kuzey ıraka. Sonra bakıyoruz bir ay geçti iki ay geçti Türkiye’den ses yok. Tabii ilk yorumlar şöyle olacak: Bak gördün mü Türkiye de bataklığa saplandı, girdi çıkamıyor.
Sonra bir yıl geçiyor iki yıl geçiyor Türkiye’den ses yok. Sonra bir gün sorduklarında Türkiye diyor ki biz burada böyle iyiyiz, çekilmeyi falan düşünmüyoruz.
Hangi amacına ulaşmış olacak o zaman pkk? Pkk mı çıkartacak Türkiye’yi kuzey ıraktan? Dört yıldır iki haftada bir Felluce’yi ele geçirdik diye sevinen Amerika mı çıkartacak Türkiye’yi bölgeden? Ülkesini Amerikan işgalinden temizleyemeyen Irak mı çıkartacak Türkiye’yi?
Türkiye kuzey ıraka girer de çıkmamaya karar verirse, Türkiye’yi kim çıkartacak kuzey ıraktan?
Bu aklınıza geldi mi acaba sevgili terörist görmemiş stratejistler? Bu kadar akıllı hesaplar yapan bu kadar sinsi tuzaklar kuran terör örgütünün ve destekçilerinin aklına gelmez mi bu? Madem bu kadar akıllılar bir tanesi de düşünmüyor mu “biz şimdi Türkiye’yi kuzey ıraka çekelim evet ama ya sonra oradan geri dönmezlerse, onları çıkartamazsak” sorusunu?
Evet cevapları bütün köşe yazarlarından bütün “terör uzmanlarından” bekliyorum.
Cem Yılmaz’ın durumu çok iyi anlatan bir karikatürü var:

Sigmund Freud bir gün bir sohbet sırasında elindeki puronun ne anlama geldiği sorusunu yanıtlamak durumunda kalmış. Üstat şöyle cevap vermiş: Bir puro, bazen sadece bir purodur.
Arkadaşlar, bir ülkenin askerlerine, vatandaşlarına silahlı saldırı bazen sadece silahlı saldırıdır. Bu saldırılar her zaman bir mesaj taşımamaktadır. Milleti göstergebilim, semiyoloji delisi ettiniz. Yok PKK’yı doğru okuyor muyuz yoksa yanlış mı okuyoruz, yok amerika bizi kuzey ıraka çekmek istiyor oyuna gelmeyelim falan filan… bunun böyle bir derinliği yok arkadaşlar. Sizi paranoyaklaştırmaya çabalıyorlar, hepsi bu.
Cem Yılmaz’ın üstteki karikatürünün replikleri şöyle:
- Allahım ya karate öğrenmek istedim yerleri paspaslattınız, sıkı yumruklar atmayı istedim duvarları boyattınız… gıkım çıkmadı. Bir bildiği vardır dedim!!! Ama bu?! Bu gerekli miydi ya?! Ha üstat? Ha üstat?…
- “Bu kadar ihtiraslı olma çekirge! Öğreneceksin çekirge!!” Ha ha, bunları diyeceğimi sanıyorsun di mi? Hiç diil! Olum sittim seni bu kadar basit! Sittim yaaa!! ha haa haaa ha ha haa haaaah haaa…..
Anlatabiliyor muyum?
Hem Türkiye’deki, hem de dünyadaki medyanın nasıl kullanıldığına dair, nasıl yanlış bilgilendirme yapıldığına dair bir örneği daha yaşıyoruz şu anda.
Arkadaşlar, haritayı önünüze açıp bakarsanız göreceksiniz ki Şırnak’ın altı Erbil’dir. Erbil şu anda Türk Hava Kuvvetleri tarafından bombalanıyor.
Eğer bu harekatı Amerika, İngiltere ya da İsrail yapıyor olsaydı gazetelere düşecek manşet veya tv haberlerinde izleyeceğimiz haber başlığı böyle olacaktı: Erbil bombalanıyor.
Ancak şimdi halkımıza ve dünyaya Türkiye’nin terör karşısında kılını kıpırdatmadığı ve kıpırdatmaması gerektiği fikri empoze edilmeye çalışıldığından bu haber heryerde farklı veriliyor. Reuters diyor ki Türk savaş uçakları Irak sınırından 20 km. içeriye girdi. Bizim gazeteler diyor ki F-16′larımız Irak’ta sınırdan içeri girdi, pkk kamplarını bombalıyor.
Bunları uyandırmak için yazıyorum. Çünkü bu haber verme biçimleri arasında algı farkı var. Bunun adı algı yönetimi. Google’da algı yönetimi ya da İngilizce adıyla perception management olarak ararsanız bulursunuz.
Sonuçları ise şöyle; medyada “Kabil bombalanıyor”, “Bağdat bombalanıyor” başlıklı haberler yayınlandığında bu haberler izleyende, okuyanda bir yüksek teknoloji hissi uyandırıyor. Ancak “Amerika Irak sınırından 100 km. içeri girdi” veya “İsrail Ürdün sınırından 50 km. içeri girdi” gibi haberler yayınlansa bu haberler aynı yüksek savaş teknolojisi hissini uyandırmayacak.
Bunlar sizi daha fazla uyutmadan ben uyandırayım. Devletler ve devletlerin askeri ve ekonomik güçlerinin ne kadar olduğu ile ilgili algımızı oluşturan veriler böyle haberlerden ibaret. Haberi veriş biçimi, içerik ne kadar aynı olursa olsun kişinin algısı üzerinde belirleyici oluyor. Hiçbir haber tek başına konuyla alakalı bir ilgi ve algı uyandırmıyor. Konudan bağımsız alanlarda bilglendiriyormuş gibi yapıyor.
Aynı şey değil ama benzer bir algı çarpıtması da dün gözledim. CNN’in web sitesinde şöyle bir haber başlığı gördüm: Türkiye Kürtler’in ateşkes çağrısını reddetti. Başlık ile haber tamamen farklıydı. Hatta şimdi buraya o haberin linkini vermek için yeniden baktım kaldırmışlar. Ne de olsa yaratılmak istenen algı yaratıldı, mesaj yerini buldu.
Bunun bir adım sonrası Türkiye’nin A.B.D. nin çıkarlarına uymayan terörist bir ülke olarak adlandırılması da olabilir. Açıkçası bunlara aldırmamak lazım. Biz ne de olsa aklımızla mantığımızla A.B.D. nin dünyada terörün başı olduğunu gözlerimizle görüyoruz.
Bu olaylar tam da kendi kendime bu blogda “kitleler nasıl yönetilir”, “algı nasıl yönetilir” başlıklı iki yazı yazmaya hazırlanırken gelişti. Ben de konsantrasyonumu bu yazılara veremedim açıkçası. Oysa bugünlerde bunları yazmak yerine kariyer değişikliği yaşadığım şu aylarda yeni hizmetlerimi nasıl pazarlayacağıma dair canlı yayın tarzı yazılar yazacaktım. Olsun yine yazarım ama çok yakın bir zamanda yazamayacağım sanırım gündemin bu haliyle.
Pazar gününden beri acılı gözlerle basındaki terör yorumlarını takip ediyorum. Akılalmaz bir propagandaya şahit oluyoruz. Propagandanın anafikri şu:
Selahattin bana yumruk attı, demek ki beni kavgaya çekmek istiyor, onun bu oyununa gelmemeliyim.
Arkadaşlar, konunun bu yönü, bu kadar derin düşünülecek bir yön değil. Hem Türk halkını hem de bütün dünya halklarını paranoyak hale getirmek A.B.D. nin görevi iken bir anda bizim basınımız da köşe yazarlarıyla bu görevi üstlendi.
“Bizi kuzey ıraka çekmek istiyorlar” paranoyası tamamen Türkiye’nin terör sorununun çözümüne dair kıpırdamamasını sağlamak için ortaya atılan bir propagandadır. Sanki Türkiye’de toplam 50.000 kişi yaşıyor, bu 50.000 kişi kuzey ıraka gidince ülkede kimse kalmayacak da kapana kısılmış olacağız.
Ben bu köşe yazarlarının salak olmadığından adım gibi eminim. Hükümetin ve iktidar partisinin de salak olmadığından adım gibi eminim. Geriye kalan tek seçenek var. Bu insanlar ne yaptıklarını gayet iyi bilerek yapıyor, ne yazdıklarını gayet iyi bilerek yazıyorlar.
Bugün gündeme gelen Rice önerisi bile (kuzey ıraka Türkiye yerine Amerika’nın operasyon yapması) Türkiye’nin askeri bir güçle bölgeye girmesinin, kontrol sahibi olmasının ne kadar istenmeyen bir olay olduğunu gözler önüne sermiyor mu?
Bu fikir, aynı zamanda TSK’ya karşı yapılan bir manevi saldırıdır. Amaç büyük ihtimalle Türk halkının aklına “TSK kuzey ıraka girerse ülkede hiç asker kalmayacak” fikrini sokmak.
Arkadaşlar bir hususu hatırlatmak istiyorum TSK hakkında. Hava ve deniz kuvvetlerini bilemem, onlar hakkında bilgim yok o nedenle fikir yürütmek de istemiyorum. Ben askerliğimi kara kuvvetleri içerisinde yaptım. İster inanın, ister inanmayın, dünyada Türk kara kuvvetlerini yenebilecek askeri bir güç yok. Ayrıca günümüzde yaşanan her savaşın sonucu dönüp dolaşıp kara savaşıyla alınıyor. Bu nedenle de kimse bana A.B.D. teknolojisinden, silahlarımızı onların verdiğinden falan bahsetmesin. Türkiye 1974′te Beş Parmak dağlarına iki günde çıkarken A.B.D. bu harekatın altı ay süreceğini öngörüyordu.
Dolayısıyla şu anda basında sürdürülen propagandanın en önemli amaçlarından biri TSK’nın caydırıcı gücünü Türk halkına unutturmaktır. Hadi diyelim bu yazarlardan üç beş tanesi tamamen bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak üzerine kuruyor yazılarını. Bu yazarlar bir iki haftalarını Türkiye’nin herhangi bir yerinde bir kışlada geçirseler ufukları açılır. Bütün fikirleri değişir. Ama tabii TSK nereden geldiği ve nereye gideceği belli olmayan, nereden emir aldığı ve nereye istihbarat yetiştirdiğini bilmediği (ya da bildiği) üç beş yazarı hayatta bir kışladan içeri sokmaz.
A.B.D.’nin askeri gücüne gelince, ben arada sırada bize televizyonlardan izlettirilen üç beş kısa videoya bakarak bu adamların nasıl bir teknolojiye sahip olduklarını anlamıyorum. Askeri güçleri hakkında konuşmaktan başka gösterebildikleri birşey yok. Örnekler ortada. A.B.D. savaş gücüne dair örnekleri Irak’ta ve Afganistan’da görüyoruz. Bunun dışında somut bir örneğimiz yok. Bizim burada son iki haftada verdiğimiz 30 can kaybını A.B.D. kuvvetleri Irak’ta her gün veriyor.
Geriye kalan tek birşey var. Türkiye’nin terör tehdidini ortadan kaldırmaya dair bir kararlılığı var mı yok mu? Bunu önümüzdeki günlerde hepberaber göreceğiz.
Arkadaşlar, acılı olduğumuz şu günlerde terör haberlerinden ruhen nasıl etkilendiğimizi zaten hepimiz biliyoruz. Ben kısaca bu konuda alınması gereken ruhsal (psikolojik) önlemlerden bahsetmek istiyorum.
17 Ağustos 1999 depreminden sonra uzmanlar genel olarak Türk halkının ruh sağlığı açısından nasıl davranması gerektiğine dair görüş beyan ettiler. Bu görüşleri medya sayesinde dinledik. Deprem medya için elle tutulur somut bir ruhsal sıkıntı konusuydu. Ancak medya maalesef terör olaylarının da halkın genelinde yarattığı ruhsal sıkıntıya parmak basacak derinlikte değil.
Büyük bir deprem, büyük bir doğal afet yaşamakla, sayıları ne kadar karşılaştırılamaz olursa olsun teröre şehit vermek, insanların ölümünden haberdar olmak, savaş belirsizliği, her kafadan farklı bir ses çıkması vb. konuların insan üzerindeki travmatik etkisi büyüklük olarak farksızdır.
Yaşanan olaylara fiziksel olarak çok uzak bir mesafede olan biri bile; duydukları, tv’de gördükleri karşısında, uyku bozuklukları, sinirlilik halleri, suçluluk duygusu gibi travmatik belirtilerle karşılaşabilir.
Böyle durumlarda da yapılması gereken şey bir ulusal afetten etkilenme durumu sonrası yapılması gereken şeylerden farklı değildir. Birbirimizle bol bol konuşmak, konunun ruhsal ağırlığını hafifletmenin en sağlıklı yoludur. Diyalog, iletişim, sohbet, dertleşme, ve benzeri adlarla anılabilecek aklınıza ne geliyorsa, Türk halkı ruhsal sağlığını korumak açısından bunları daha sık yapmalıdır.
Ortalama bir zekaya sahip herkes bu yazının içeriğini, sınırlarını rahatça anlayacaktır ama ortalama bir zekaya sahip olmayanları da dışlamayarak şu açıklamayı da eklemekte fayda görüyorum: Yaşanan terör olaylarını lanetliyorum, kınıyorum. Bu konuda tarafım. Bir grubun insanları öldürmek için plan yapması ve bunları gerçekleştirmesi karşısında tarafsız kalamam. Bütün insanlığıma ve bütün hümanistliğime rağmen, terör örgütü ile ilişki içinde olan hiç kimseyle özel ya da profesyonel bir ilişki içine giremem. Giremem değil, girmem. Bir yaşam koçu olarak, terör adına çalışmış kimseye hizmet verebilmem söz konusu değildir. Hoşgörülü, anlayışlı biri olmam; haksız, hem suçlu hem güçlü olan insanlara karşı diğer yanağımı uzatacağım anlamına gelmez. Dolayısıyla, önceki yazılarımdan da anlaşılabileceği üzere, Türkiye’nin terörü sona erdirmek için şiddete başvurmak dahil her türlü yöntemi uygulamaya hakkı olduğuna inanan, davranışları da bu yönde olan biriyim.
Terörün Türk halkı üzerindeki travmatik etkisine değinmek ve bu etkiyi azaltmak amacıyla hoşgörülü yazılar yazmak, terör örgütünün ortadan kaldırılması konusunda şiddete başvurulması gerektiği düşüncem ile çelişmemektedir.
Bunu kendi başına anlayamayacak olan olursa diye bunu da bir not olarak eklemeyi uygun gördüm. Terör örgütünü herhangi bir nedenle savunmaya çalışacak hiç kimseye karşıma çıkmasını tavsiye etmiyorum.
Bu sözler Temmuz 2007′de sarfedildi. Gazeteciler Recep Tayyip Erdoğan’ın etrafını sarmışlar, terör tırmanmış, Genelkurmay Başkanı terör örgütüne darbe vurmak için Kuzey Irak’a bir operasyon yapmanın gereğini ifade edeli aylar olmuş. Gazeteciler Recep Tayyip Erdoğan’a bu konudaki düşüncelerini soruyor, Recep Tayyip Erdoğan da bu cevabı veriyor: Önümüzde seçimler var, bunları konuşmanın sırası değil.
Bu cümlenin satır aralarında ve AKP’nin üst düzey yönetiminin o sırada yaptığı başka konuşmalarda da aynı hava var; biz enayi miyiz seçime beş kala bir sınır ötesi operasyonun ağırlığını yüklenen siyasi parti olalım?
Peki aylardır ölen vatandaşlarımız enayi mi? Bugün terör örgütü tarafından kaçırılan ve akibeti belirsiz Türk askeri enayi mi?
Konu açılmışken birkaç dezenformasyonun önünü kesmek isterim.
Şimdiye kadar Kuzey Irak’a yapılan bütün operasyonlar terör örgütüne darbe vurmuştur. Şimdiye kadar kaç kere operasyon yapıldı bir işe yaramadı gibi yaklaşımlar provokasyondan ibarettir, tamamen kafa karıştırmak amaçlı kurulmuş cümlelelerdir. Bu cümleleri kuran insanların ceplerine Türkiye’nin çıkarlarını düşünmeyen insanlar tarafından para konmaktadır.
Kuzey Irak’a operasyon yapılmasının bazı Türk şirketlerine çok büyük zarar verebileceği ortadadır. Şu anda Kuzey Irak’ta kurulmuş bulunan yerel Kürt devletinin altyapısını kurmakta olan, santrallerini, okullarını, devlet kurumlarını, futbol sahalarını, evlerini inşa eden Türk firmaları kamuoyuna açıklanmalıdır. Bunların hangi şirketler oldukları, bu şirketlerin siyasi bağlantıları, herhangi bir milletvekilinin bu şirketlerde ortaklığının olup olmadığı falan bunlar hep halka açıklanmalıdır.
Terör örgütünün yarattığı şiddeti sürdürmesini sağlayacak faaliyetler içinde bulunan bütün şahıs ve kurumlar açıkça yayınlanmalıdır.
Kuzey Irak’ta askeri bir operasyon yapılmalı, yurtiçinde de terörden kimin ne fayda sağladığına bakılmalı ve bu faydalar açıklanmalıdır.
Arkadaşlar, bir web sitesinin ne olduğunu ve basit bir sayfanın nasıl yapıldığını yazmıştım birkaç ay evvel. Bu yazılarıma gelen yorumlardan yazıların tatmin edici olmadığı sonucuna ulaşıyoruz. Herkes daha fazlasını anlamak, daha fazlasını yapmak istiyor. Ben, bu noktada, daha önce yaptığım bir açıklamayı biraz daha derinleştirerek yapmak istiyorum.
Bu konuda yazdığım yazılar web sitesi diye tabir ettiğimiz şeyin ne olduğunu anlatmak içindi. Basit bir web sayfasının nasıl tasarlanacağına dair yazdıklarım ise adı üstünde basit tek bir sayfanın nasıl hazırlanacağına dair güncel bilgi içeriyordu.
Bu yazılara gelen yorumlar arasında; “ben web sitesi yapacam ama nasıl yapacam”, “ben bunu anlamadım adım adım anlatın lütfen”, “web sitesi yapıcam bir ark. yardımcı olsun” gibi yorumlar çoğunlukta. Arada sildiğim küfürlü yorumları saymıyorum bile.
Evvela şunu söylemem gerekiyor ki, Türkçe öğrenmeden bırakın web sitesi yapmayı, yemek bile yememeniz lazım sizin aslında. İkincisi, ben web sitesi yapmak istiyorum derken forum açmak istediğinizi biliyorum; bu satır aralarından, gözlerinizden okunuyor.
Yani siz bir web sitesinin ne olduğunu anlayabilmiş değilsiniz. Bir web sitesi açmak istiyorum derken ne yapmak istediğinizi bilmiyorsunuz. Aklınızda sadece internet, web sitesi, web sayfası, mesaj çekmek, forum gibi kelimeler var ama bunların içi boş arkadaşlar. Yani bunlar sizin anlamlarını bilmeden ezberlediğiniz kelimeler.
Dolayısıyla siz web sitesi yapmayı öğrenemezsiniz.
Diyelim ki öğrenebilirsiniz. Hayal ettiğiniz web sitesini yapabilecek bilgi ve birikime erişmek için en az bir yıla ihtiyacınız var. Eğer blog açmak istiyorsanız, kendi açtığınız bloga özel bir tasarım yapmak istiyorsanız, CSS, XHTML,… bunlar nedir bilmek ve kullanmak istiyorsanız ancak benim gibi birinin en az haftada bir vereceği derslerle en erken üç ayda sonuç alabilirsiniz.
Aşağı yukarı her fizikçi atom bombasının ne olduğunu ve nasıl yapıldığını bilir. Mekanizması hakkında bir fikir sahibidir. Ama atom bombası yapamaz arkadaşlar. Her fizikçi atom bombası yapamaz. Fünyesini bile marketlerde bulabilmeniz imkan dahilinde birşey değildir.
İçinizde birçok kişi için, başkalarının yazdığı scriptler üzerinde oynayabilmeye çabalamak yerine bunların nasıl yazıldığını öğrenmeye karar vermek bile fazla gelen bir cesaret meselesi. Çoğunuz, elinizde önceden hazırlanmış bir tasarım, kodlama vb. olmadan birşey yapamazsınız. Bunu yapabilenlere de Türkiye’de “internetten çok iyi anlıyo, bilgisayarda herşeyi yapıyo” derler.
Bunun nedeni, kültürel olarak bilgisayarın temelinin ancak başkalarının yazdığı yazılımlar olduğunu zannetmeniz ve kaynak olarak aklınıza dünya dışı şeyler getirmeniz. Yani Türk bir yazılımcının varlığına inanamazsınız mesela. Aklınıza gelse gelse bu adamın başkasının yazdığı bir programı Türkçe’ye çevirmiş olduğu falan gelir.
Tüm bunları söylüyorum, kendini bilen arkadaşlarım lütfen alınmasınlar sözlerim onlara değil, sözlerim cin olmadan şeytan çarpmak isteyen şuursuz arkadaşlara.
“ben websitesi yapacam ama nasıl yapacam biri bana yardımcı olsun ltf pls tskrl” formatında yorum bırakan herkese söylüyorum: YAPAMAZSINIZ. Siz web sitesi yapamazsınız. Çünkün istediğiniz şey zaten web sitesi yapmak değil. Aradığınız şey forumlarda var, nerelerden kopya çekeceğiniz, hangi önceden hazırlanmış kodları alıp uygulamanız gerektiği bazı forumlarda yazıyor. Ve burası orası değil. Bu blog o forumlar gibi değil. Burada işimiz baştan yaratmak, özgün birşey ortaya koymak. Sonradan Türklerin bakıp da “gavur ne güzel yapmış helal olsun” dediği şeyleri yapmak için burdayım ben.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
link için Ayşegül Hatay’a teşekkürler.
Geçenlerde aklıma geldi, askerdeyken özellikle son bir ay çok zorlanmıştım. Herkes çok zorlanmıştı. Kime sorsanız askerliğin en zor bölümü olarak son günleri anlatır. Bu zorluğun, zaman yaklaştıkça zamanın durması biçiminde bir açıklaması vardır. Gerçekten de benim de askerliğimin son günlerinde zaman durmuş gibiydi. Saatler geçtiğini sandığım ama daha bir saat bile zaman geçmemiş olduğunu farkedip şaşırdığım çok olmuştur.
Hal böyle iken, bugün geriye baktığımda bu bana çok da anlamlı gelmiyor. Neydi bizleri orada zaman geçirmekte zorlayan, sıkan şey? Açıkçası keyfimiz yerindeydi, savaş yoktu, barış düzeni içinde askerlikle ilgili işler yapıyorduk. Barış zamanı bir kışlada ne yapılıyorsa o.
Ama heralde bunun tuvaletiniz gelip sıkıştığınızda eve yaklaştıkça daha çok bastırması ile alakası var. Dışarıda sıkışarak geçirdiğiniz zaman iki saat de olsa, onbeş dakika da olsa her zaman son dakikalar en çok sıkıştıran dakikalar olmaz mı?
Sonra bugün askerde olsam ve o son günleri, son haftaları, son bir ayı yaşıyor olsam diye düşündüm. Yine aynı sıkıntı içinde olur muydum? Olmazdım gibi geliyor bana. İnsanoğlunun zamana dair tuhaf endişesini yakın zamanlı bir iki yazımda biraz değerlendirmeye çalıştım, bu da aynı kategoriye giriyor: Diğer insanlar ve zaman, Sürekli bir dakika sonrasını beklemek, Düşünce süreçlerine gereken zamanı tanımak.
Şimdi askerliği bir yana bırakıp genel olarak hayata bakalım ve bunları hayata uyarlamaya çalışalım. İçinde bulunduğumuz günü, saati, haftayı, ayı nasıl değerlendiriyoruz. Bu zaman dilimlerinin ne zaman sonlanacağını bekleyerek mi geçiriyoruz zamanı? Yaşamın sonunu beklemekle askerliğin sonunu beklemek arasında bir fark yok aslında duygusal açıdan.
Çağlar boyu insanoğlunun varlığına bir anlam aramasının nedeni bu bekleyiş olabilir mi? Ben buraya neden geldim, görevim nedir, gerçekte kimim gibi bir dizi daha baştan yanıltıcı sorular aslında zamanın sonunu bekleme huyundan kaynaklanan oyalama soruları değilse nedir?
Türkiye’de çok uygulanan ama dünyanın başka yerlerinde de bir hayli geçerliliği olan yaşa hürmet, bir işyerinde çalışılan yıl kadar terfi etme, “sen artık büyüdün”, “sen artık yaşlandın” gibi tanımlamalar bir sona duyulan arzunun kutlaması değil midir?
Neden insanoğlu şimdiki zamana odaklanamaz, neden şu anda içinde bulunduğu saniyelerin değerini bilemez.
Acaba bir gün buradaki yaşam sona erdiğinde, kendi askerliğim için verdiğim örnekte olduğu gibi uzaktan geçmişimize bakıp amma boş yere dellenmişiz, sabırsızlanmışız ne güzel takılıyorduk oralarda diyecek miyiz?

