Osman S Börütecene

alemlerin aslı hayaldir

Hürriyet gazetesi kandırıkçılıkta lider

30 Aralık 2007 Pazar 21:09, Osman Seyit Börütecene

Şu anda Hürriyet’in web sitesinde şöyle bir haber var: Deniz Kuvvetleri uçağı düştü, 4 ölü.

Habere tıkladığınızda ise haber şöyle:

Endonezya Deniz Kuvvetlerine ait küçük uçağın Sumatra adası açıklarında düştüğü, 4 subayın öldüğü, 3′ünün kayıp olduğu bildirildi.

Deniz Kuvvetleri sözcüsü Tuğamiral İskender, iki motorlu Nomad uçağının, Sabang adasından kalkışından 10 dakika sonra denize acil iniş yapmak istediği sırada düştüğünü belirtti.

Sözcü, uçaktaki 7 subayın arasında bir Donanma hava üssü komutanının da bulunduğunu söyledi.

Kurtarma görevlilerinin, kayıp subayları arama çalışmalarına başladığı kaydedildi.

Pilotun neden acil iniş yapmak istediği bilinmiyor.

Habere bakınca anlıyoruz ki Türkiye’de değil Endonezya’dayız. Ama genel olarak okur için durum böyle değil. Yorumlardan alıntı yapıyorum:

öncelikle herkese geçmiş olsun..
bu uçağı biz yapmadık sadece parayı bastırıp aldık. şimdi sadece düştü deyip üstüne bir soğuk su içiyoruz. neden uçak yapamıyoruz ben bunu anlamış değilim. amerikadan israilden uçak al sonra da düştü bu yanlış. bir uçağını yapamayan güçlü ülke olamaz….

Bu yorumcu olayın Türkiye’de yaşandığını ve uçağın Türk Hava Kuvvetleri’ne ait olduğunu sanıyor. Belki haberi okumamış belki de Endonezya’nın müslüman bir ülke olduğunu unutmuş ve orada da “Tuğamiral İskender” diye biri olabileceğini düşünmemiş. Olabilir ama burada asli kusur bu yorumcuya değil Hürriyet gazetesine ait. Geçenlerde bunun bir benzerini Habertürk yaptı: “Türban orduya girdi. Genelkurmay, kadın askerlerin başörtüsü takmasına izin vermeye hazırlanıyor.” Söz konusu Genelkurmay Endonezya Genelkurmay’ı ama başlıktan bunu anlamanız imkansız. Bu konuda ayrıntı Tansu Günay’ın blogunda var.

Bu tarz anlamsız hareketlerin sonu ne zaman gelecek bilemiyorum. Bu arada daha evvel sözünü ettiğim bir konuya yeniden değineyim ve Doğan grubuna ait web sitelerine reklam verenleri uyarayım: Bakın bu grup gazetelerinin web sitelerinde şöyle bir taktik uyguluyor, okumak istediğiniz yazıya bir tık yerine üç tık üzerinden gidiyorsunuz. Dolayısıyla size sunulan görüntülenme istatistiklerini üçe bölerek anlamanız lazım. Örneğin, Hürriyet gazetesi size web sitesinde bir sayfanın 600.000 kere görüntülendiğini söylüyorsa bilin ki o sayfa en fazla 200.000 kere görüntüleniyor. Çünkü Türkiye’de ticaret ahlakı yok.

Sürekli flaş flaş flaş, işte o bilmemne falan gibi kalıplardan bahsetmiyorum bile. İşin acıklısı, bunlar işe yarayan taktikler de değil.

Allah medyamızın sonunu hayır etsin.

Engin Ardıç (Batacak yer arayan insan modeli)

30 Aralık 2007 Pazar 18:37, Osman Seyit Börütecene

Engin Ardıç Akşam gazetesinin web sitesindeki blogunda yine sağa sola çamur kusmayı sürdürüyor. Bu sefer Türkiye neden tank üretmeye kalkıyor, neyine Türkiye’nin tank üretmek diye sormuş.

Bu klasik bir taktiktir, birçok insan yiyebilir bunu ama ben yemem. Sürekli her şeyden şikayet edip duruyor. Türkiye’nin geçmişteki başarısızlıklarından dem buruyor ve diyor ki geçmişte başarısız olduk birçok konuda neden şimdi başarılı olmak için bir şeyler yapıyoruz? Hayır ben Engin Ardıç’ın yazdıklarını yanlış anlıyor falan değilim. Adamın bu söyleminden çıkarılabilecek başka anlam yok.

Alıntı yapıyorum yazının başlarından:

Tank üretimine başlıyoruz… 2010 yılına kadar bir tane “prototip” çıkacakmış, 2013 yılında da seri üretim başlayacakmış, ilk adımda 350 tank…

Kızılordu’nun ya da Wehrmacht’ın bir tek Kursk muharebesinde, ya da Rommel ile Montgomery’nin bir tek El Alamein’de yitirdikleri tank sayısına ne zaman ulaşırız acaba?

Birinde altı bin, ötekinde bin beş yüz tank sürülmüştü ortaya.

Öte yandan, ilk savaş gemimizi de bitirmek üzereyiz.

Dokuz ay sonra denize inecek.

Böylece, tankın icadından tam doksan yıl, ahşap olmayan savaş gemilerinin ortaya çıkmasından da yüz elli yıl kadar sonra bu işleri başardık.

Matbaa konusunda epey beklemiştik, iki yüz elli yıl kadar, bu sefer elimizi çabuk tuttuk.

Bence bu çok büyük terbiyesizlik. Şimdi Engin Ardıç’ın bu yazdıklarının üzerine ben tahmin edebiliyorum matbaa konusunda neden beklediğimizi. Muhtemelen matbaa getirilirken de Engin Ardıç’lar vardı ve “matbaa bizim neyimize” demişlerdi. Belki de bu yüzden gecikmişti matbaanın Türkiye’ye gelişi.

Sevgili Engin Ardıç, kendine olan güvensizliğini bizlere ve ülkene yansıtma. Çok şey bildiğin ortada ve benim de buna saygım sonsuz. Ancak kitabi bilgiyle bu işler olmuyor bunu da anlaman lazım. Sergilediğin anlayış tam bir “genel anksiyete bozukluğu” na sahip ana baba davranışı. Bizleri, bu ülkeyi rahat bırak. Yediğin içtiğin de senin olsun o çok gezdiğin Avrupa’yı anlat bize de bilelim öğrenelim. Önümüze engel koyma çabasından da vazgeç artık, lütfen.

Kişisel görüş mesafesi

30 Aralık 2007 Pazar 01:27, Osman Seyit Börütecene

Görüş mesafesi terimi meteorolojide, havacılıkta, denizcilikte sık kullanılır. Ben bu ifadeyi burada fiziksel bir anlamda kullanmıyorum ama kullanımımın içinde fiziksel anlam da bulunabilir çünkü bahsetmek istediğim konuda bedeni ve ruhu birbirinden ayırmayacağım.

Bir önceki yazımda Tuncay Özkan’ın liderliğini yaptığı biz kaç kişiyiz hareketine üyeliğin aylık aidata bağlanmasını eleştirmiştim. Olana bitene kızmak bir yana bu beni bir kez daha kendi algımı kontrol etme noktasına getirdi. Yani; etrafımda, ülkemde, yaşadığım gezegende gerçekten en olup bittiğinin ne kadarını biliyorum? Bu bir soru işareti.

Burada benim şikayetim olan biten her şeyi öğrenememek değil de daha ziyade ne kadarını bilip ne kadarını biliyormuş gibi davrandığım.

Tuncay Özkan’ın ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin liderliğinde organize edilen Cumhuriyet Mitingleri’nin İstanbul ayağına ben de katıldım. Çankaya’da ikamet eden cumhurbaşkanının koyu bir Atatürkçü olması gerektiğine inanan biriyim. Orada ikamet eden ‘first lady’ ise, türbandan falan geçtim başörtülü bile olmamalı. Bunun nedenlerine burada girmeyeceğim çünkü ele almak istediğim konu bu değil, bunlar benim Çankaya hakkında görüşlerim.

O mitinglerde, Türkiye’nin bilinen, ezberlediğimiz düzenini değiştirmeye çalışan bir siyasi partiye ve etrafındaki oluşuma karşı çıkışımızı dile getirdik, eyvallah.

Şimdi bakıyoruz Tuncay Özkan ve saz arkadaşları işi ticarete döküyor.

İşte bu aşamada kişisel olarak silkinmek lazım. Ben kendime şöyle bir bakarım ve sorarım: Ben cumhuriyetin bekçisi miyim yoksa Tuncay Özkan’ın mı? Aslında bu bekçilik de saçma bir kavram, ben bekçi falan değilim sadece içinde yaşadığım ülkenin idaresi hakkında fikir beyan eden bir vatandaşım. Neyse, ben kendime sorarım, Tuncay Özkan’ı, Kanaltürk’ü, ve bugünlerde gözler önüne serilen bu ticari operasyonu ne kadar doğru algılıyorum?

Bu noktada bir sorun daha var. İnsan etrafına bir kez nesnel gözlerle bakmaya başlarsa bu işin sonu gelmiyor ben kendimden biliyorum. Bir Tuncay Özkan’a nesnel bakmaya çabalarsan sonrası çorap söküğü gibi gelir, ayağındaki çoraba bile nasıl anlamlar yükleyebildiğini farkedince bunu değiştirmek istersin. Biraz da cesaretin varsa bambaşka bir hayatı olur insanın bir süre sonra.

Şimdi bunu bir yana koyalım ve sınır ötesi operasyona geçelim buradan. Tuhaf bir yaklaşım var orada. Birçok insan, kurum, köşe yazarı vs. bu operasyonun dağı taşı dövmek olduğunu söylüyor. Bu insanların neredeyse tamamı oraya gitmiş, orada bir örgüt yerleşimi görememiş ve eyvah biz dağı taşı bombalıyoruz meğerse diye de paniğe kapılmışlar sanki. Tabii ki işin gerçeği bu kişilerin bir yere gidip bir şey görmemiş olmaları.

Peki insanoğlu neden bu kadar bol keseden atar? Neden bu kadar işkembe-i kübradan sallar? Daha da ötesi, bir insan nasıl söylediği (uydurduğu, öyle zannettiği) birçok şeye zamanla inanır hale gelir?

İşte burada az evvel aklıma gelen yeni bir terimi sunmak isterim: Kişisel görüş mesafesi.

Bir insanın kişisel görüş mesafesinin uzunluğundan ziyade, kişinin bu mesafeyi bilmesi üzerine konuşmak istiyorum.

Eğer kapı ya da telefon çaldığında sizi kimin aradığı üzerine bir tahmininiz değil de kesinmiş gibi gelen bir hissiniz varsa ve adınız Nostradamus değilse o zaman siz kişisel görüş mesafenizin farkında değilsiniz demektir.

Bir insan, her seferinde aynı sesle çalan bir telefonun sadece sesinden yola çıkarak kimin aradığını bilemez. Benzer bir biçimde, herhangi bir yere yapılan sınır ötesi operasyonda da dağı taşı mı vurduk yoksa ülkemizin insanlarını kararlılıkla öldüren birilerini mi imha ettik bunu bilemeyiz oraya gitmeden. Ama ne var? TSK’nın yayınladığı videolar var, verdiği bilgiler var.

Efendim TSK ödeneklerini artırmak için orada operasyon yapmış. Evet bunu diyen bile var. İnanabiliyor musunuz? Yani adam TSK’nın erinden generaline bütün iç yapısını çözmüş. O da yetmemiş bütün bir memleket idaresi içinde neyin ne olduğunu çok iyi biliyor. Ayrıca orada terörist bulunmadığından da adı kadar emin. Tabi geriye tek ihtimal kalıyor, TSK ödeneklerini artırmak için operasyon yaptı. Tabi 23 yıldır terörden ne çektiğimizi hatırlayan yok. Belki de cinler periler öldürdü vatandaşlarımızı, gençlerimizi, bebeklerimizi.

İşte insanoğlu bugün bu noktada. Hepimiz bilmeden bir şeyler sallıyoruz. Bunu kendi yaşamlarımızda da yapıyoruz. Nerede olduğunu bilmediği sevgilisinin nerede olduğuna dair akıl yürütüyor adam / kadın ve bu akıl yürütmelerden yola çıkarak da cinayetler işleniyor. Herkes karşısına çıkanların kendisine kazık atmaya hazır olduğundan emin. Yalçın Küçük yahudilerin Türkiye’ye oyunlar oynamak için yaşadığına inanıyor. Fenerbahçe camiası takımlarına büyü yapıldığına inanıyor. Milyonlarca yatırımcı A.B.D. nin dünyanın en güçlü ülkesi olduğuna ve doların bir gün mutlaka yeniden yükseleceğine inanıyor. İstanbul’un nüfusunun 20 milyon olduğuna inanan insan var (İstanbul nüfusu şu anda 15 milyonun çok çok altında, tam rakamı kontrol etmedim).

Örnekleri siz evde çoğaltabilirsiniz. Kişisel görüş mesafemizin ne kadar olduğunu bilelim. Hiçbir bilgimiz bulunmayan konularda ahkam keserek sonra kendimizi zor durumlara sokmayalım. Bir şeyi merak ettiğimizde hayalgücümüz ile yarattıklarımızı doğru kabul edip biraz olsun rahatlamak ya da bu düşüncelerde haz ve heyecan aramak yerine gerçekte ne olup bittiğini öğrenmeye çalışalım.

Bunu başarabilmek için sakin olmak zorundayız. Sakin olmak zorundayız. Sakinlik, sakinlik, sakinlik. Şuur, şuur, şuur. Farkında olmak. Şimdiki zamanın farkında olmak.

Bazı okurlar dalga geçiyorum sanabilir ama çok ciddiyim, farkındalık çalışmaları en iyi oturduğunuz yerden başlar ve şu düşünceler ve sorularla yaratılabilir yavaş yavaş: Şu anda saat kaç? Üzerimde ne var? Hangi ayda, hangi yıldayız? Hangi ülkede yaşıyorum? Boyum kaç, kilom ne, kaç kayığım var? Mesleğim ne, ben kimim, hayatta neler istiyorum? Liste uzar gider. Bütün bu sorular küresel ısınmadan bile önemlidir.

Birçok insan daha bir önceki öğünde bile ne yediğini hatırlamıyor olmakla övünür ama bunda pek övünülecek bir şey yok açıkçası. Bu derece yoğunluk, bu derece bulanık bir zihin insanı her türlü hastalıkla tanıştırma potansiyeline sahiptir.

Dünyaya ve Türkiye’ye ne olduğunu ve ne olacağını düşünmekten vazgeçin. Bunun yerine bilgi sahibi olmaya çalışın. Hiçbir şey okumadan düşünülenlerle insanın ödünün patlaması ya da aşırı bir rahatlık duygusuna kapılması çok kolaydır. Biraz daha zor ama kat kat daha sağlıklı olan ise bilgilenebilmektir. Bilgilendikten sonra endişelenmek gerekiyorsa endişelenirsiniz.

Pahalı bir hobi olarak ulusalcılık

28 Aralık 2007 Cuma 21:24, Osman Seyit Börütecene

Tansu Günay yazmış, şu anda bir milyon yüzyirmi bin üyesi olan bizkackisiyiz kampanyasına üyelik bundan sonra aidatlı olacakmış. Aylık aidatla memleketi kurtaracağız. Belki de Tuncay Özkan’ı ve Kanaltürk’ü kurtaracağız.

En son geçtiğimiz ay Atatürk bir ticari mal haline getirilmişti de ben buna pek ses etmedim, burada söz konusu yapmadım. Ancak şu andaki durum daha da beter bence. Bir ülkeyi karanlıktan ve gericilikten kurtarma kavramı mal haline geldi. Satın alabiliyorsunuz ayda belli bir miktar para ödeyerek.

Bu rezilliği kaç kişi yiyecek çok merak ediyorum.

Postmodern dönem işte böyle bir dönem. Che’nin tişörtlerinin, berelerinin satıldığı ve kendisinin bir ticari marka haline getirildiği bir dönem bu. Ben eminim yakında Deniz Gezmiş markalı parkalar da çıkacak.

Bakın çok uzağa gitmeye gerek yok. Fight Club ve Matrix isimli filmler otoriteye direniş fikrinin hediyelik eşya gibi paketlenip satıldığı örneklerdir.

Oysa direnilen otorite kapitalist otorite. Sen direnişini alıyorsun bunu direk olarak düşman bellediğin bir sistemin kucağına veriyorsun.

Daha da ayrıntılı yazmak isterdim ama bu tuhaflık nedeniyle kafamı toplayamıyorum.

Verimlilik demişken

26 Aralık 2007 Çarşamba 18:31, Osman Seyit Börütecene

Az sonra yazacaklarım yazılım dünyasıyla ilgili şeyler olmakla beraber genel olarak hayata yansıtılabilir. Anlatacaklarım kişinin hayatını kendi istek ve ihtiyaçlarına göre düzenlemeye zaman harcamasının ne kadar önemli olduğuna dair bir fikir verebilir.

Bazen düşünürüm, üşenmesem de WordPress’i açsam ve kullanmadığım bütün özellikleri tek tek belirleyip yazılımın içinden çıkarsam acaba nasıl bir performans artışı sağlarım?

Salt kullandığım tema ve şablondan bahsetmiyorum. Zaten orada bu tür bir çalışmayı az da olsa yaptım. Bizzat yazılımdan bahsediyorum.

Eskiden, on yıldan daha uzun bir zaman önce, kullandığımız birçok yazılım genelde tek bir kişi, hadi bilemedin iki ya da üç kişi tarafından yazılırdı. Bu insanlar genelde aynı ofisin aynı odasında çalışırlardı. Bu nedenle de aralarındaki iletişim basit ve kolaydı. Yan masada çalışan arkadaşına dönüp “hacı sen bu değişkeni ne için kullanmıştın” ya da “bilader sen burada bir fonksiyon yazmışsın ama şöyleyken böyle” gibi kısa tartışmalar yaşanabilirdi. Bu bir verimlilik getirirdi. Ne demek istediğimi biraz daha açayım.

Günümüzde yazılımlar olabilecek en uç noktasına kadar modüler olmak zorunda. Her bir işi gören “servis” birden fazla kişi tarafından yazılıyor. Bu servislerin başka servislere, kütüphanelere vs. ye ihtiyacı var. Her şey portatif ve birbiriyle uyumlu olmak zorunda. Bu durum, kullandığımız bilgisayarlara fazladan bir yük getiriyor, nasıl mı?

Bunu anlatmak için biraz geçmişe döneceğim. Bundan iki yıl kadar önce şu anda bilinçli olarak saçma sapan bir iş yapmak üzere kullandığım gezdiren.com domain’i üzerinde bir online dergi yaratmak için asp kullanarak (cahiliye devri daha php’ye ısınmamışım o zamanlar, hatta windows sunucu falan kullanıyorum ki büyük utanç şimdi geçmişe baktığımda benim için) küçük bir içerik yönetim ve görüntüleme sistemi yazmıştım. Sistem Microsoft Access veritabanı kullanıyordu.

Bu sistem üzerinde yük oluşturarak stres yaratmaya çalıştım ve sonuçlar muhteşem çıktı. Çok yoğun anlarda bile hem asp kodlarım hem de access veritabanı gayet hızlı çalışıyordu. Kodlarımı çok iyi optimize etmiştim.

Hmmm… başka bir şey daha var! Kurduğum sistem modüler değildi! Her işi görecek küçük küçük ve tek tek servisler yazmamıştım. Neyin ne olduğunu sadece ben biliyordum. Bir başkası o kodlara baksa kolay kolay bir şey anlamazdı. Ama benim kendi içimde kendi kendime sonradan bir şey anlatmama gerek yoktu ki zaten.

İşte bu bütünlük, bu tek bir parça olma hali sistemin verimini olumlu yönde etkilemişti.

Günümüzde kullandığımız bütün işletim sistemleri, onların üzerinde çalışan bütün yazılımlar modülerdir ve parçalardan oluşmak zorundadır. Çünkü siz bugün işinizden ayrılırsınız ve yarın yerinize gelen kişi sanki yıllardır o sistemi geliştiriyormuşcasına sorunsuz çalışabilmelidir. Değişken ismi stabdardizasyonu vardır mesela, öyle kafanıza göre değişken kullanamazsınız.

Bir yandan da bu durum yazılımların verimliliğinde performans kaybına yol açıyor. Bir tahmin edin bakalım, neden yüzlerce dahi yeni bir işletim sistemi yazmaya çalışıp sonunda pes ettiler de bu işi Linus Torvalds adında bir master öğrencisi tek başına becerdi? Bence işin başlangıcındaki tek başınalık onun ve yazdığı işletim sistemi çekirdeğinin verimliliğinde önemli rol oynadı. Torvalds’ın yazdığı ilk kodların ne kadar karman çorman olduğunu tahmin edebiliyorum.

Bu kavramların sadece yazılıma değil bütün bir hayata uygulanabilir olduğunu savunuyorum. İşin bu kısmında yaşam koçu yüzüm devreye giriyor herhalde. Bence hepimiz daha mutlu daha neşeli ve enerjimizi daha sevdiğimiz anlara ayırabilmek için hayatlarımızı özelleştirmeli ve ‘customize’ etmeliyiz.

Ama nasıl?

Sınır ötesi operasyona dair bir soru

24 Aralık 2007 Pazartesi 15:07, Osman Seyit Börütecene

Lafı uzatmayacağım, bir soru sorup köşeme çekilmek istiyorum. Sorum sınır ötesi operasyon yapılmalı mı yapılmamalı tartışması sırasında tuhaf akıllar yürütenlere. Bir argüman vardı, deniyordu ki terör örgütü bizi tuzağa düşürüp kuzey ırak’a çekmek istiyor.

Şimdi sorumu soruyorum. Türkiye tuzağa düştü ve kuzey ırak’a operasyon yapıyor. Yani terör örgütü amacına ulaştı öyle mi? Allah bilir dağdaki eşkiya seviniyordur şimdi, hah düştüler tuzağımıza yaşasın diyordur. Geldiler buraya elimizde avucumuzda ne varsa bombalıyorlar. Tesislerimiz imkanlarımız üç günde 10 yıl geriye gitti. Ama amacımıza ulaştık Türkiye’yi kuzey ırak’a çektik. Onları tuzağa düşürdük… diyorlardır herhalde.

Evet cevap bekliyorum ne diyorsunuz? Hay gerizekalılar sizi ya!

Gazetelerin internet sitelerindeki okur yorumlarından çıkarılması gereken ders

21 Aralık 2007 Cuma 16:39, Osman Seyit Börütecene

Aşağıda bugünkü Hürriyet gazetesinden alıntıladığım bir haber var:

Ankara Esenboğa Havalimanı’nda Hawker tipi Amerikan bayraklı uçak, kalkış sırasında pist dışına çıktı.

Yönlendirme tabelasına çarpan uçakta bulunan 2 mürettebat ve 7 yolcu yara almadan kurtuldu.

Burada da bu habere yapılmış bir okur yorumu:

AKP hukumeti Turk Hava Yollarini iyi yonetemiyor. Bastan savma isler yapiliyor.

Bu yorumdan anlıyoruz ki bu arkadaş THY ile Devlet Hava Limanları İşletmesi’ni birbirine karıştırıyor, aynı şey sanıyor.

Şimdi ben bu yorumdan yola çıkarak halkımızın cehaletinden dem vurmayacağım. Ben başka bir noktaya işaret etmek istiyorum.

Bir bakıma hepimiz yukarıdaki yorumu yapan arkadaş gibiyiz. Birçok konuda bilmeden konuşuyoruz. Akıl yürütüyoruz. Belli konularda akıl yürütmekte bir sakınca görmüyorum. Hele hele bir okur yorumunda akıl yürütmek hiç de yanlış değil. Ama bu bir örnek.

Politikada, futbolda, tıpta, savaşta ve barışta aklımızdan düşünceler tam olarak bu biçimde geçiyor. Daha da kötüsü üzerine konuştuğumuz alanı bilen insanlar bir şeyler söylediği zaman da hayal kırıklığına uğruyoruz. Uzmanların görüşleri bize gerçekçi gelmiyor.

Ben en yakın örneği arkadaşlarımdan, ailemden vereyim. Birçok kişi doktora gider ve rahatsızlığını anlatır sonra da buna dair doktordan bilgi alır. Doktor bir uzmandır altı yıl tıp okumuştur üzerine de belli bir dalda uzmanlık yapmıştır. Yani doktor ne dediğini bilerek söylüyor üstelik de tecrübesi var. Ancak bazı insanlar doktorun anlattıkları içerisinde sadece kendi akıllarına uyanı duyarlar. Doktorun söylediklerinin tamamını duymazlar.

Yazdıklarımı sürekli takip edenler zaman zaman şuur hakkında konuştuğumu ve bunu çok önemli bulduğumu bilirler. Bu da bir şuur konusudur. Ben filanca konuyu biliyor muyum? Filanca konuda bildiklerim ve bilmediklerimle akıl yürüteceğim, bu akıl yürütme sonucu ortaya koyacağım görüşlerin ne kadarı bazı gerçekleri zihnimde hayal ederek ortaya koyduğum görüşler olacak? Ne kadarı bilgiye dayanan yorumlar olacak?

Geçenlerde bir blogda gözüme ilişti, Engin Ardıç yorumlarımdan birinden alıntı yapmışlar. Konu şu, Engin Ardıç diyor ki Türkler kravat takıp camiye gitmeyi bırakınca batılılaştıklarını sandılar. Ben de demişim ki Avrupalı ve Amerikalı da takım elbise giyip kiliseye gitmeyi bırakınca çağdaşlaştığını sanmadı mı? Bu yazdığım şeyi alakasız bulmuşlar belki de bilgi olarak yanlış olduğunu düşündüler. Ama değildi. Bu doğrudur, yani batı dünyası olarak adlandırdığımız yerde de insanlar kiliseye gitmekten vazgeçerek modernleşeceklerini düşündüler (doğrudur yanlıştır demiyorum dikkat edin). Aynısı burada da oldu. Ben de bu farksız durumun altını çizmek istedim. Oysa arkadaşların zihninde belki de bilgi içermeyen ezbere bir şeyler vardı.

Yine anafikre dönmek istiyorum hepimiz biraz böyleyiz. Zaten birçok konuda akıl yürütmeye de mecburuz. Her konuda bilgiye erişmeyi beklersek yaşayamayız. Birçok şeyi bilgi sahibi olmadan tahmin ederek yapabiliyoruz. Ben geçenlerde bir makarna sosu yaptım mesela tamamen ne yapmam gerektiğini tahmin ederek. Gayet de güzel oldu. Sokağa çıktığımızda birçok yeri tahmin yürüterek buluruz. O nedenle bundan tamamen vazgeçelim demiyorum. Yine de şuurumuzu ne kadar artırsak o kadar iyidir.

Bu da böyle bir kurban bayramı notu olsun, herkese hayırlı bayramlar dilerim.

Devletin tepesindeki eğitim farkları

20 Aralık 2007 Perşembe 23:32, Osman Seyit Börütecene

Son zamanlarda sınır ötesi harekatın da gündemi kaplamasıyla beraber az sonra anlatacağım eğitim farkı daha da belirginleşmeye başladı. Hatta buna uçurum diyebiliriz.

TSK’nın üst düzey yönetiminde görev yapan kişilerle meclisteki milletvekilleri, bakanlar vs. arasında eğitim seviyesi açısından uçurum var.

Aynı fark basın mensupları için de geçerli. Hatta salt bu nedenle Genelkurmay adına konuşanlar artık kurdukları cümleleri iyice basitleştirmeye ve iyice kolay anlaşılır hale getirmeye çabalıyorlar.

Bu durum her zaman böyle miydi bilemiyorum ama şu anda durum bu. Kara Kuvvetleri komutanı İlker Başbuğ postmodern dünyayı, ulus devletin çöküşünü ve daha birçok sosyal-politik kavramı siyasetçilerden ve gazetecilerden çok daha iyi anlamış durumda. Aynı şey Yaşar Büyükanıt için de geçerli.

Geçenlerde yaptıkları bir konuşmada ciddi bir özeleştiriye de yer verdiler. Bu açıdan da şaşırıyorum ben TSK yetkilileri ile ülkenin geri kalan yetkilileri arasındaki farka. Ordunun şu anda dile getirdiği özeleştiriyi ben ne iktidar partisinde görebiliyorum ne de muhalefet partilerinde görebiliyorum.

Üstüne üstlük algıda bozukluk ve cehalet alanında liderliğe oynayan MHP’li milletvekillerinin bu özeleştiriden tek bir kelime bile anlayamadıkları o kadar açık o kadar ortada ki Yaşar Büyükanıt’ı istifaya çağırdılar.

Onların gözünde kişinin ya da kurumun hatalardan bahsetmesi çok korkutucu. Çünkü onlar yapılan yanlışların üstünün örtülmesine ve halının altına süpürülmesine alışıklar.

Bakın ben bunları söylerken şunu da eklemek ihtiyacı hissediyorum; ben militarist biri değilim. Hatta bu sıfatla adlandırılabilecek en son kişilerden biriyim. Savaşın neredeyse her türlüsüne karşıyımdır. O nedenle burada anlattıklarımı bana ve yazdıklarıma sıfatlar yükleyerek değil de daha açık bir algıyla okumanızı rica ederim.

TSK’nın eğitim seviyesi bu ülkenin çok önünde gidiyor. Dikkat ederseniz devletin eğitim götürmeyi beceremeyip Türkçe öğretemediği yerlerden askere gelen çocuklar okuma yazmayı burada öğrenirler. Bu durum anlatmak istediğim şeyin en basit örneği.

Kıtadaki, kışladaki muvazzaf (görevli) subay - astsubay bu bahsettiğim eğitimin en uç noktasında olmayabilir. O nedenle askerlik anılarınızla da düşünmeyin bu anlattıklarımı. Astsubay dediğiniz kişi nihayetinde bir lise mezunu. Subay dediğimiz kişi de bir üniversite mezunu. Benim anlattığım, TSK’nın çeşitli kademelerinde ciddi idari görev yapan kişiler. Bunların arasında birden fazla dalda akademik kariyeri olan, birden fazla doktorası olan, dört beş yabancı dil konuşan insanlar var ve bu durum TSK için bir istisna değil. Yani bu insanlar öyle bir, iki, üç, beş kişi değiller; onlardan binlerce var. Bu çok üst düzey eğitim görmüş kişiler arasından geliniyor TSK’yı yönetme noktasına.

Türkiye’de başta hükümet ve meclis olmak üzere bu ve benzeri eğitim seviyelerini yakalamak durumundayız. Bu nasıl olacak onu bilmiyorum ama yakalasak çok iyi olacak. Diğer türlü bu eğitim farkı (uçurumu) da bir anlaşmazlık meselesi olarak devam eder devletin tepesinde.

Sınır ötesi harekata A.B.D.’nin katkısı

19 Aralık 2007 Çarşamba 06:14, Osman Seyit Börütecene

Bu konuda farklı bilgiler var, ben ne anladığımı paylaşmak istiyorum. Yaşar Büyükanıt diyor ki “istihbarat sıkıntımız yok, A.B.D.’nin bu harekata katkısı Kuzey Irak hava sahasını açmış olmasıdır. Artık orada her yere erişebiliyoruz”.

Demek ki Türkiye’nin istihbarata ihtiyacı yok. Ya elinde zaten yeterli istihbarat var, ya da hava sahası açıldığı sürece orayı görebilecek her türlü imkana sahip.

Bu ne anlama geliyor buna bir bakalım:

1. Irak, A.B.D. işgali altındaki bir ülke. Dolayısıyla Irak’ın havada denizde ve karada ne yapacağına A.B.D. karar veriyor. Bu sahalar A.B.D. nin izniyle girilip çıkılan sahalar.

2. A.B.D. şimdiye kadar Türkiye’nin bu bölgeye giriş yapmasına izin vermemiş.

3. TSK’nın ısrarlı politikası sayesinde (dikkat edin akp’nin değil) hava sahasını kullandırmak zorunda kalmış.

Benim anladığım durum bu. Sınır ötesi harekat, Amerika, istihbarat, Irak falan derken bu çerçeveyi aklımızda tutalım.

Basının ve dış politikalarımızın yarattığı AB algısı

18 Aralık 2007 Salı 23:45, Osman Seyit Börütecene

Türkiye’de çok yanlış anlatılan ve herkesin çok yanlış algıladığı bir konu Avrupa Birliği.

Bunun böyle olmasının iki ana nedeni var. Basında AB’nin ele alınış biçimi ve bizim beceriksiz, kişiliksiz, teslimiyetçi dış politikamız.

Avrupa Birliği sadece Türkiye’ye zorluklar yaşatmak amacıyla kurulmuş bir organizasyon değil. Avrupa Birliği, katılmakta ve uyum sağlamakta bütün üye ülkelerin zorluklar yaşadığı bir birlik. Örnek olarak Romanya’yı, Çek Cumhuriyeti’ni falan örnek vereceğimi sanmayın. Avrupa Birliği birçok açıdan Almanya’yı, Fransa’yı, İtalya’yı, İspanya’yı, İngiltere’yi ve daha birçok ülkeyi zora sokan bir kurum, kavram, birleşme çabası.

Bizde AB’ye dair haberler seçerek veriliyor. Halkın AB’ye “gıcık” olacağı haberler veriliyor sadece. AB konusu objektif bir biçimde ele alınmıyor.

Türkiye’nin üyeliği sürecinde de Türkiye AB’ye bir anne, baba, ağabey, öğretmen; yani lafın kısası bir büyük, bir otorite gözüyle bakıyor. Çocukça bir yaklaşım. Bunun temelinde Türkiye’nin tuhaf eğitim sistemi yatıyor. Türk eğitim sisteminde kanaat notu diye bir şey vardır. Buna göre uslu duran sınıfı geçer. Çocuk “efendiyse”, “usluysa” “çaba gösteriyorsa” hatta çalışkan ama gerizekalıysa öğretmen kanaat notunu kullanır ve çocuk sınıfı geçer. Çocuğun dersten aldığı notun bir önemi yoktur. Konuyu öğrenip öğrenmemesinin de bir önemi yoktur. Hatta bu sistem sayesinde sınıfları geçe geçe üniversiteye girmeyi becerirse bu çocuk, aniden karşılaştığı başarısızlıkla büyük bir bunalıma girer.

Şimdi Türkiye de bir öğretmen, bir büyük olarak gördüğü AB’den kanaat notu bekliyor. Oysa AB Türkiye’den sınıfı geçmesi için dersleri öğrenmesini bekliyor. Demokrasi sınavını vermesini bekliyor, insan hakları sınavını vermesini bekliyor, sosyal adalet ve ekonomi sınavlarını vermesi bekliyor. Türkiye ise “bahsettiğiniz konularda çok çaba sarfettik alın teri döktük hadi artık bize sınıfı geçirtin” diyor. Türkiye için sonuçlar önemli değil çünkü Türkiye kanaat notuna alışmış ortaokuldan liseden. Yani bir derse çalışman önemlidir, çaba sarfet yeter, anlamasan da önemli değil.

Olmuyor tabii ki böyle.

Olmayınca da AB bir Eurovision şarkı yarışması ciddiliğinde değerlendiriliyor Türk basınında. “Hakkımızı yediler” yaklaşımı işte buradan geliyor. Onun tercümesi Avrupa kanaat notu kullanmadı demek. Yani çaba gösterdiğimiz halde bizi almıyor demek. Ama sen dersi öğrenememişsin, sınavlardan geçer not almamışsın ve burada kanaat notu yok.

Avrupa Birliği ile ilgili bir başka rezil ilişki biçimimiz de sergilediğimiz teslimiyetçi ve kişiliksiz politika. Bunun en büyük örneği de Turgut Özal’ın marifeti olan Gümrük Birliği anlaşmasıdır. Bu anlaşmayla üzerinde söz hakkımız olmayan maddelere uymak zorunda kalıyoruz.

Bütün bunlar bir araya gelince Türk halkına da Avrupa Birliği’ne “sinir olmak” kalıyor.

Oysa Avrupa Birliği muhteşem bir şey. Bütün Avrupa ülkelerinin uyum göstermekte zorlandıkları, bütün gün sabah akşam tartıştıkları, anlaşmazlığa düştükleri bir standartlar bütünü ve tek bir bayrak altında birleşmeye doğru giden uzun bir yol.

Büyük resme bakmak ve böyle anlamak gerek bunu.

Sınır ötesi harekat ve anlattıkları

18 Aralık 2007 Salı 22:55, Osman Seyit Börütecene

Zararın neresinden dönülse kârdır. Şimdi bir zarardan dönüldü ve sınır ötesi harekat yapıldı / yapılıyor. Bu harekatın gerekliliği ülkeyi savunmakla görevli olan kurumun başı tarafından yaklaşık sekiz ay önce söylendi.

Harekatın görüntülerinden anladık ki TSK’nın bir gücü varmış. Hayır işte ben değilim bunu anlayan, ben bunu zaten aylardır yazıyorum. TSK’nın ne kadar güçlü kuvvetli bir ordu olduğunu anlatıyorum da basınımız bunu yeni anladı.

Mehmet Ali Birand çok şaşırmış Yaşar Büyükanıt’ın operasyonu canlı olarak izlemesine. Yapılan operasyona da şaşırmış, şaşkınlığını gizleyememiş.

Ben genelde TSK’nın kara kuvvetleri üzerine çok iddialı konuşurum, gözümle gördüğüm için. Deniz kuvvetlerine ve hava kuvvetlerine güvenmediğimden değil, kara kuvvetlerine dair bilgi sahibi olduğum için o alanda iddiada bulunurum; dünyada TSK’nın kara kuvvetlerine karşı başarılı olabilecek bir ordu yoktur derim. Bu sefer hava kuvvetlerimizi de görmüş olduk. Basınımız da şok geçirdi bu operasyon karşısında. Ben şok geçirmedim çünkü TSK’yı yıpratma kampanyalarına kıçımla güldüm hep. Son aylarda iyice artan biçimde yalan haberler yayınlandı sürekli TSK hakkında. Arıza yaparak mecburi iniş yapan bir helikopter için düştü dediler. Geçen ay yanlış istihbarat sonucu bir köy bombalandı dediler. Hepsi yalan çıktı hepsi.

Bu yayınları yapanlar da Türk basını. Kuzey Irak basını falan değil yanlış anlamayın. Zaten üç beş çapulcu bu ülkeye asla Türk basınının verdiği zararı veremez.

Her neyse, bu harekat için üzülen, gözyaşı döken birçok yazar var basınımızda. Ben tek tek saymayacağım. Açın gazetelerin internet sitelerini, köşe yazarlarının yazılarını okuyun. Neredeyse yarısı kan ağlıyor. Türk köşe yazarlarının Kürdistan hayalleri suya düştü gibi bir durumla karşı karşıyayız. Yanlış anlamayın ben öyle kıyıda köşede kalmış gazetelerden değil, Milliyet’ten, Hürriyet’ten, Radikal’den falan bahsediyorum. Amma meraklıymış Türk basını bu ülkeyi bölmeye…

Harekat devam ediyor. Birçok Türk gazeteci de “barış tamtamları” çalıyor. Türk askerleri öldürülürken keyifleri yerinde olan birçok Türk gazeteci şu anda üzüntüden ne yapacağını şaşırmış durumda. İnanılır gibi değil.

Şaşırarak izlemeye devam ediyorum.

Fazıl Say olayı

18 Aralık 2007 Salı 22:35, Osman Seyit Börütecene

Biliyorum enteresan bir başlık oldu. Olay kelimesi son 20 yılın en çok tartışılan kelimelerinden biri. Ama burada doğru kullanıldığını bilin. Bugünlerde yaşanan bir olay var, bence Fazıl Say olayı olarak anılmalı.

Herkes kendince fikrini beyan ediyor, ben de izliyorum ne diyor bunlar diye. Bir kere şunun üstünde durmak isterim ki Fazıl Say’ın söylediklerini söylemeye herkesin hakkı var. Bunun üzerine söylenenler, destekleyenler tarafından da karşı çıkanlar tarafından da tuhaf dayanaklarla dile getiriliyor.

Ali Saydam olayı yine iletişimci kimliğiyle ele almış, itibardan bahsetmiş. Güzel de bahsetmiş. Ancak Ali Bey’i artık bir konuda uyarmak lazım. Ali Bey, gerek şahıs gerekse tüzel kişilikler - yani şirketler - bazında ticari menfaat anlamına gelen itibarla, bu kavramla alakası olmayan evrensel itibarı birbirine karıştırıyor. Yani konuyu öyle bir ele almış ki Ali Bey’in yazdıkları “Fazıl Say bu söyledikleriyle gelecekte daha az para kazanır maalesef” biçiminde özetlenebilir. Dolayısıyla bu yaklaşım çarpık. İtibar çok önemli evet ama itibarın işletme bilimindeki anlamıyla evrensel anlamı aynı değil. Hatta bu başlı başına bir makale konusu aslında.

Perihan Mağden de gitmeyi düşünmeye başladığını yazmış. Bir hayli uzun zamandır yazdığı en düzgün yazıyı yazmış hatta bu konuda.

Ben bu konuyu ele almayı düşünmüyordum bir blog yazısı olarak ama bugün Milli Eğitim Bakanlığı’nın Fazıl Say’ı mahkemeye vereceğini öğrenmem beni bunları yazmaya yöneltti.

Bu hükümet, göreve geldiği Kasım 2002′den beri kendisine selam vereni bile mahkemeye veriyor. Böyle bir şey görülmüş değil. Hükümetler bu kadar alıngan olurlarsa iş yapamazlar. Hayret ediyorum bu nasıl baskıcı bir zihniyettir. Ayrıca Fazıl Say milli eğitimi ilgilendiren şeyler söylemiş evet, ama AKP’den başka biri (sanırım başkan yardımcısı) de Fazıl Say’ın “ben gidiyorum” sözlerini hemen üzerine alınıyor ve “gidersen üzülmeyiz” diyor.

Eskiden bu işler biraz daha gizli olurdu. Biri çıkıp da siyasi islam çizmeyi aştı, bu ülke adam olmaz gibi şeyler söylediğinde siyasi islamcılar seslerini çıkarmazlardı. Çünkü siyasi islamcılar, siyasi islamcı olduklarını reddederlerdi. Birçoğu için de bu ifade bir yakıştırmadan ibaretti; onlar kendilerini siyasi islamcı değil sadece siyasi olarak adlandırırlardı. Dolayısıyla AKP başkan yardımcısının bu laf üzerine bir şeyler söylemesi çok yeni bir durum. Bundan önce “biz ve onlar” ayrımını ulusalcılar yapardı sadece, Atatürkçüler, laikler böyle bir ayrımla konuşurdu. “İslamcılar” böyle bir ayrımla konuşmazdı. Bu bir tespit elbette, gözümden kaçmış şeyler olabilir bu konuda. Ayrıca bunu tespit ederken bu iyidir ya da kötüdür de diyemiyorum. Benim açımdan bu yalnızca “yeni bir durum”.

Şu baskıcı zihniyet meselesine geri dönelim. Bir sanatçı bir şeyler söylüyor. Hükümetten birileri de ona karşılık veriyor hatta bir tanesi dedi ki “sanatçılar sanatıyla ilgilensin, siyasete karışmasın”. Ben de “YUH” diyorum bunu söyleyen arkadaşa. Fazıl Say piyanoyu bir zanaatkar olarak çalmıyor. Yani Fazıl Say, Bülent Ersoy sahneye çıktığında arkada piyano çalan bir piyano memuru değil. Bu adam bir sanatçı. Sanatçı olmasını bir yana bıraktım bu kişi bir insan. Bu insan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Bu ülkenin bir vatandaşı olarak hepimizin böyle şeyler söylemeye hakkı var. Hükümetin bu hakkı vatandaşların elinden almaya çalışması bu hükümeti felakete sürükler. Bunun acısı mutlaka çıkar. Şimdi bir ay içinde bir yıl içinde çıkmaz belki ama şu andaki AKP hükümeti sona ermeden yani 2012 gelmeden önce bunun acısını çıkarırlar bu hükümetten. Hukuk çıkarır bunun acısını, halk çıkarır. Böyle şeyleri hiçbir hükümetin yanına bırakmazlar.

Ayrıca bugün Fazıl Say’ın sesini kısmaya çalışan hükümet yarın senin de sesini kısmak isteyecek. Bu nedenle de Milli Eğitim Bakanlığı’nın Fazıl Say’ı dava etmesine en şiddetli biçimde karşı çıkmamız gerekir.

Özet olarak söylemek istediğim; bu konuda Fazıl Say neden böyle bir şey söylemiş, neyi beğenmiyormuş ki gibi yaklaşımlar yanlıştır, boş laftır, cahilliktir. Esas bu adamın karşılaştığı bu tuhaf tepkiyi değerlendirmek lazım. Ayrıca bu tepkiye de aynı şiddetle karşı koymak lazım ki yarın öbürgün yine buralardan yazılar yazmaya devam edebilelim.

Genelkurmay Başkanı istifa etsinmiş

14 Aralık 2007 Cuma 02:18, Osman Seyit Börütecene

Yok ya? Siz istifa edin bence.

MHP’li yöneticiler Yaşar Büyükanıt’ın son konuşmasından sonra bunu esefle kınıyorlar, Genelkurmay Başkanı’nı istifaya çağırıyorlar. Genelkurmay Başkanı bu beğenilmeyen konuşmasında ne diyor: “Terör legalleşti, siyallaştı”.

Yani diyor ki terör kanuni bir hale geldi. Kim getirdi terörü kanuni hale? TSK mı terörü kanuni hale getirdi. Efendim neymiş, Genelkurmay Başkanı’nın bu sözleri bir başarısızlığın itirafıymış. MHP bu işten hiçbir şey anlamamış bence. Terörün siyasallaşması gibi bir şeyin önüne geçmesi gereken ordu falan değil. Ordu ne yapsın? Meclisi basıp DTP’lileri dışarı mı atsın? Mitinglere mi müdahale etsin ne yapsın?

Dolayısıyla terörün siyasallaşmasında ordunun bir başarı kriteri söz konusu değil. Belki şu açıdan eleştirilebilir bu; diyebiliriz ki demek ki TSK için Kürt haklarını temsil eden siyaset yapmak da bir terördür. Ama bu ayrı konu. Bu konu MHP’lilerin anlayamadıkları bir konu değil.

Ne demek yani “terör yasallaştı” deyince başarısızlığını ilan etmiş oluyorsun? Adam kanunen tamamen kendi görev sınırlarının dışında kalan bir konu hakkında endişesini dile getiriyor, uyarıda bulunuyor.

Böyle bir durumda TSK başarısızlığını itiraf etti gibi yorumlarsan bunu, bu şunu söylediğin anlamına gelir: “TSK darbe yapmalıydı ve siyasete el koymalıydı ama yapmadı demek ki başarısız”.

Benim şahsi görüşüm, bu eleştiriyi yönelten MHP’liler sorgulanmalılar, ne demek istediklerini iyice açmak üzere üstlerine gidilmeli. Ağızlarının altında bir bakla varsa çıkarmalılar o baklayı.

Türk siyaseti henüz darbe yapmaya meyletmeyen bir Genelkurmay Başkanı’na alışamadı sanırım. Belki bir gün alışır.

Şu çılgın anonim blog yazarları

11 Aralık 2007 Salı 06:42, Osman Seyit Börütecene

Bu lafa bayılıyorum. Şu çılgın Türkler ifadesiyle başlayan bir moda oldu bu, çok da hoşuma gidiyor. Bir kitap adı bu ama yazarını hatırlamıyorum. Bu söz benim için şu anda anonim yani. Tabii iki dakika sonra ararım Google’dan öğrenirim kim yazmış neymiş falan ama şimdi elim gitmiyor.

Efendim benim dilimin varmadığı şeyleri altına imzamı rahat rahat atabileceğim biçimde Tansu dile getirdi. Gerçekten bir dönemin sonuna geliyoruz internet yazarlığı ile beraber.

Ben bu noktada anonim kavramına değinmek istiyorum biraz.

Bazı köşe yazarları bloglardan şikayet ediyorlar, internette forumlarda, ekşi sözlükte orda burda insanların isimlerini gizleyerek yorum yapmalarına itiraz ediyorlar.

Ben de diyorum ki bu kavrama alışın artık. İnsanlar takma isimlerle internette bir şeyler yazıyorlar, bazıları kantarın topuzunu biraz kaçırıyor, doğrudur. Ancak köşelerinden bunu eleştiren kişiler o anonim yazarların isimlerini adreslerini bilseler ne yapacaklar çok merak ediyorum bunu. Dava mı açacaksınız? Hadi dava açtınız diyelim, her durumda haklı olduğunuzu nereden çıkarıyorsunuz? Sizin yazılarını eleştiren kişiye karşı açtığınız davayı, hatta hakaret davasını bile kaybederseniz ne olacak. Diyelim ki kazandınız. Diyorsunuz ki çok kuvvetli avukatlarım var, hukuğa da güveniyorum. Siz okurunuzla kavgalı olarak mı dolaşacaksınız? Okurla kavgalı, davalı olarak ne kadar sürüdürebilirsiniz köşe yazarlığınızı?

Dünyada internetin yaygın biçimde kullanılmaya başlanmasıyla beraber temsil yöntemi de sona ermiştir. Eskiden herkes kitlelere sesini duyuramayacağı için bir temsil yöntemi kullanılırdı dünyada. Şimdi hala kullanılıyor tabii ki, mesela oy veriyoruz temsilci diye milletvekili adı altında birilerini seçip meclis diye bir yere yolluyoruz bizi temsil etmeleri için. Bakın o sistemde bile anonimiz aslında. Neyse, internet kullanımındaki anonimite ile internet dışı anonimite arasında ne fark var? Bunun internet öncesi yaşam için de geçerli olduğunun farkında değil miyiz?

Kitlelere sesini duyurmak konusunda temsil yöntemi sona erdi diyorum, bunun beraberinde doğal olarak on milyonlarca insanın klavye başına oturup fikirlerini yazdığı bir ortamda herkes ne isim kullanırsa kullansın zaten anonimdir.

Karşı çıkacaksanız düşünceyle akılla karşı çıkacaksınız buna. Neye kızdığınızı tam olarak ifade etmeyen yazılarla muallakta uçuşan duygular halinde köşenizi doldurmanız sizi bu davanızda bir yere götürmüyor.

Kaldı ki internet adını verdiğimiz medyada bir kişinin anonim olup olmadığını anlamak için sarfedilmesi gereken çaba da ayrı bir konu. Onpunto bir zamanlar T.C. kimlik no sistemi getirmek istemişti de bir türlü entegre edememişti sisteme bunu, hala öyle mi bilmem. Ama bilirim ki aklına koyan herkesi yanıltır.

Bu konuda tepkimi tam olarak dile getirebildiğimi zannetmiyorum. Hala hissiyatım sorunu net bir biçimde ifade edemediğim yönünde. Ama Tansu konuyu gündeme alınca sıcağı sıcağına yazmak istedim.

Ülke gündemini tartışırken gözden kaçanlar

10 Aralık 2007 Pazartesi 22:51, Osman Seyit Börütecene

Sadece Türkiye’nin değil tüm dünyanın durumuna şahit olmak sinirlerimi ileri derecede yıpratıyor. Beni gerçekten çok üzüyor.

Bence hepimiz bu durumdayız. Kimimiz şokta, kimimiz içine kapandı, kimimiz oralara bakmazsa gerçeğin ortadan kalkacağını sanıyor.

Gerçekten çok tuhaf bir dünyada yaşıyoruz. Bunun üzerine bir de Türkiye içerisindeki sorunlar var. Son birkaç on yıldır varlık gösteren çatışmalar var. Benim çocukluğumda sağ-sol çatısmasıydı bu. Günümüzde de laik - islamcı çatışması olarak yaşanıyor.

Bunları zaten biliyoruz. Her geçen gün daha da fazla farkına varıyoruz. İktidardaki hükümet ise bu çatışmaların sürdürülmesindeki araçlardan biri olarak görevini yerine getiriyor.

Ben burada, bu tartışmalar, bu ikilik, bu ayrılık gayrılık halleri sürerken birbirimize nasıl davrandığımıza dikkatleri çekmek istiyorum. Takım tutar gibi ideoloji tutmak, siyasi parti taraftarı olmak gibi davranışlarla birbirimizi üzüyoruz. Sanki gündem bizi üzmeye ve sinirlerimizi bozmaya yeterli olmuyor.

Türkiye’yi bugün bu hale getiren ana olay, düğüm noktası kabul edilebilecek şey 12 Eylül darbesidir bence. CHP 12 Eylül 1980′de kapatıldı ve günümüze kadar da bir daha asla açılamadı, varlık gösteremedi. Yani, hükümet etmesi gereken TBMM’nin denge unsuru olarak rol yapması gereken iki kanadından biri (dünyayı örnek alarak söylüyorum burayı) ortadan kaldırıldı ve silindi. Böylelikle biz sadece sağcı, kapitalist, liberal, dinci, muhafazakar, sünni müslüman, erkek egemen siyasi görüşle başbaşa kaldık.

Bunun adı sağcı ya da dinci olmak zorunda da değil. Adının ne olduğunun önemi yok yapılanların yanında. Nasıl tarif ederseniz edin, ben bugün Türk demokrasisinin bu tekdüze, tek yüzlü halinden utanırım.

Ancak 12 Eylül geride kaldı. Üzerinden 27 yıl geçti. Şimdi, onun doğruduğu gürbüz ama sakat çocuklardan biri olan AKP, hatırı sayılır bir halk desteğiyle iktidarda. Tuhaf tuhaf işler yapıyorlar, Türkiye’nin muhafazakar kesimlerini aşırı destekliyorlar. Onlar da arkalarında sonsuz bir güç hissederek kılık kıyafete karışmak, insanları dinsiz olarak nitelendirmek gibi davranışlar içinde oluyor. Bu durumun daha derin, daha iğrenç noktaları da var. Ticarete tamamen bulaşmış durumda bu zehir. Muhafazakar kanadın işadamları kalkınıyor. Hükümet mensuplarının çoluğunun çocuğunun aniden birer ticari deha haline gelmiş olmasını kastetimiyorum, onları saymıyorum bile.

Yani evet, biliyoruz durum çok kötü, hepimiz farkındayız. Ancak bu hükümet de bu zihniyet de ilelebet kalıcı değil. Hükümetler gelir gider, Türkiye Cumhuriyeti ayakta kalır. Dahası; eşimiz, dostumuz, komşumuz, akrabalarımız hep oradalar, onların bir yere gidecekleri yok, kimse de istemez gitmelerini.

Ben derim ki böyle tuhaf zaman dilimlerinde birbirimize nasıl davrandığımıza daha bir önem versek, birbirimizi incitmesek. Dediğim gibi bu günler bitecek. Ne zaman olacağını kestiremediğim bir gelecekte Türkiye yeniden çok partili demokrasiye kavuşacak. Kabul edelim ki şu anda tek partili bir sistemde yaşıyoruz, o tek parti de Türkiye’den yönetilmiyor.

Bana kimse CHP’den bahsetmesin, o parti maalesef 12 Eylül 1980 günü kapanmış ve bir daha yeniden açılamamıştır.

Bir daha söylemek istiyorum. Birbirimizi hoş tutalım. Dün sağ-sol çatışması vardı bitti, bugün laik-islamcı çatışması var ve bu da bitecek. Çatışmasız ortamlarda başbaşa kalacağız. Toplum olarak birbirimize girmek yerine kendi hayrımızı, iyiliğimizi düşünelim.

Üstelik Türkiye bu çatışmalar açısından özel bir yer değil. Şu anda A.B.D. merkezli birçok uluslararası şirket yönetiyor dünyayı ve bu şirketler dünyanın anasını bellemekle meşgul. Böyle bir dönem yaşıyoruz. Ne zaman biteceği de net olarak belli değil. Amerikan ekonomisinin tehlike sinyalleri çalması bu konuda bir umut. Amerikan piyasalarında yaşanabilecek uzun süreli bir durgunluk belki de dünyaya uzun zamandır hak ettiği barışı getirebilir. Belki arabamıza koyacak benzin bulamayız ama bir hiç uğruna birbirimizi öldürmekten çok daha iyidir bu durum. Kaldı ki, her ne kadar A.B.D. hükümeti güdümündeki dünya medyaları hiç bahsetmiyor olsalar da, A.B.D. artık bir süper güç değil, sadece güçlü bir devlet ve şükürler olsun ki tek güçlü devlet değil. Sadece dört beş güçlü devletten biri.

Dolayısıyla, herkese sonuçlar dönemine girdiğimizi söylemek istiyorum. Çok enteresan bir tarihe tanıklık ediyoruz. Sakin olalım. Akılalmaz birçok olay karşısında ruh sağlığımıza sahip çıkmaya çalışalım. Böyle zamanlarda insanın zehrini ancak insan alır. Ne kadar çok iletişim içinde olursak iyidir. Ne kafaları kuma gömerek bir yere varılabilir, ne de gerçekte düşman olmayan birileriyle kavgaya girerek.

Merhaba!

osman

Site İçi Arama

Sayfalar

Arşiv

RSS

Site Map

Sosyal Mevzular

Standartlar