alemlerin aslı hayaldir

Neden bu kadar seyrek yazıyorum?

Son zamanlarda en sık karşılaştığım sorulardan biri bu. Blogu takip eden arkadaşlarım, okurlarım neden bu kadar seyrek yazdığımı soruyorlar. Birkaç sıradan sebep dışında fazla da bir şey söyleyemiyorum ama aslında bu konuda söylenebilecek şeyler var.

Yazılarımı sıklıkla takip edenler bilir, yazdıklarım üç beş ana başlık halinde toplanıyor; siyaset, psikoloji, felsefe ve bilişim teknolojileri. Şimdi bu alanlardan her birinde neden şu anda kamuya açık biçimde fazlaca bir şey yazamadığımı olabilecek en içten biçimde anlatmaya çalışacağım.

Bilirsiniz yıllardır insanoğlunun şuursuzluğundan şikayet ederim. Buna kendi şuursuzluklarım da dahildir, onu da bilenler bilirler. Siyaset alanında yazamıyorum çünkü ülkemizde siyasetle ilgili şuursuzluk had safhada. Ülkede ne olup bittiğini bilmemek, bilsen de umursamamak, umrunda olsa da bir şeyler yapmamak moda. Ülkede ne olup bittiğini görmek, bunun farkında olmak ama reddetmek de ayrı bir akım. Buradaki reddetmek tabii ki psikolojik bir savunma mekanizması. Kafayı kuma gömmek yani.

Hal böyle iken benim siyaset konusunda hayatın gerçeklerini yazmamın bir anlamı yok. Kimsenin birbirini anlamaya niyeti olmadığı bir toplumda siyasi fikir, görüş yazmak zaten tehlikeli. Kask takmadan motorsiklet kullanmak, tüpsüz dalmak, boş zamanlarını inşaat alanlarında gezmeye ayırmak gibi bir şey. Ben bunu kendime neden yapayım?

Gelelim psikoloji alanına. Psikoloji derken burada işin içine kendi koçluk çalışmalarımla ilgili yazdıklarımı, kişisel gelişim konusunda anlattıklarımı falan da işin içine katıyorum. Bu konuda izninizle ufak bir ukalalık edeceğim. Kişisel gelişim ve insan psikolojisi hakkında hayatkisa.com’da yazdıklarım; bu ülkede yaşayan, en az lise ya da üniversite mezunu olan, aşırı derecede aptal olmayan, içinde bir miktar yaşama dürtüsü taşıyan herkes için yeterlidir. Bu yazılar çok büyük bir konsantrasyonla yazıldı. Dikkat ederseniz hiçbirinde tekrar yoktur. Laf salatasına rastlayamazsınız. Çoğu hap gibidir. Hazmedilemediyse yeniden, tekrar tekrar okunarak önemli bir farkındalık seviyesine varmak mümkündür. Bu konuda yüzlerce kitap okuyup, onlarca psikologla görüşseniz, ortalama bir 10 yıl içerisinde edinebileceğiniz birikim zaten bu kadardır.

Bu konuda yazdıklarımın çok detaylı olmadığının da farkındayım. Bu yazılardan hiçbiri migrenden bahsetmez mesela. Ama o kadar detaya girmek de bir işe yaramayacaktı. O yazıların detay seviyesi herkes için yeterlidir.

Biraz da felsefeye değinelim. Burada felsefeyi hem sıradan anlamıyla kullanıyorum; hem de bir yaşam biçimi, dünyaya bakış tarzı, olayları ele alma stili anlamıyla kullanıyorum. Bu haliyle bence en çok bu konuda yazık ediyorum daha fazla yazmayarak. İnsanların en çok buna ihtiyaçları var, farklı bir bakış açısı edinmeleri gerekiyor. Bu farklı bakış açısı edinme meselesi ölümcül. Gerçekten bir ölüm kalım meselesi. Farklı bakış açısı edinemeyenler hayatta kalamıyor. Çünkü bunu becerememenin sonucu fiziksel rahatsızlıklar olarak çıkıyor ortaya, en ciddilerinden; kanser gibi, astım gibi, uzun süreli majör depresyon gibi (evet uzun süreli tedavi edilmemiş majör depresyon ölüme neden oluyor, aklınıza intihar falan gelmesin, depresyon beyninizin çürümesine neden oluyor ve yavaş yavaş ölüyorsunuz).

Ancak ben bu bakış açısı meselesini artık bireysel olarak ele alıyorum ve bu konudaki birikimimi bireysel koçluk çalışmalarında sunuyorum. Her ne kadar birçok insandan yazılarımın yaşamlarını değiştirdiği yolunda mailler alıp buna çok sevinsem de, bazen zamanı farklı şekillerde harcamak mecburiyetinde kalıyorum, her insan evladı gibi.

Birkaç cümle de bilişim teknolojilerine dair yazılarımla ilgili söylemek isterim. Bu konuda söyleyeceklerim üç aşağı beş yukarı siyaset için söyleyeceklerimle aynı. Bilişim konusunda da şaşırtan bir şuursuzluk devam ediyor. Bu konuda da insanın kendine uygun teknolojileri seçip kullanması dışında söylenebilecek fazlaca bir şey yok.

Daha seyrek yazmamın bir nedeni daha var. Bu konuyu uzatıp ağlak ağlak şikayette bulunmak istemiyorum, hiç tarzım değil. Sadece değinmeden geçmemek adına yazıyorum bunu, telaffuz edilmesi gerekli. Bir süre önce de yazdığım gibi, yazılarım yüzlerce forumda isimsiz olarak kullanılıyor. Bazıları bunu yazının altına “alıntıdır” yazarak geçiştiriyor, bazıları “kaynak: internet” gibi saçma sapan bir ibareyle yayınlıyor. Bu konu çok can sıkıcı. Daha evvel biraz tartışıldı bu. Birileri bilgi paylaşıldığı sürece benim için mühim değil dedi mesela. Kusura bakmayın benim için mühim çünkü buradaki mesele bilginin paylaşılması değil. Bilgi yine paylaşılsın ama paylaşan da bir zahmet yazının başına ya da sonuna “bunu osman yazdı” diye iliştiriversin. Ellerine mi yapışır?

Bu konuda ilginç bir çözüm geliştiriyorum. Eğer hayata geçirebilirsem, artık yazdıklarımı (fikirlerimi, bakış açımı, birkimimi) kimin nereye kopyaladığı umrumda olmayacak. Ama buna ne zaman eğilip ne kadar zaman ayırabilirim bu meçhul.

Herkese sevgilerimle, güzel bir haftasonu dilerim.

Kürt Açılımı’nda yürütülen algı yönetimi stratejisi

AKP’nin Kürt Açılımı konusunda nasıl bir strateji yürüttüğünü gözledim. Görebildiklerimi paylaşmaya çalışacağım. AKP’nin bu konudaki en önemli stratejisi, Kürt Açılımı ifadesini telaffuz edip ardından bunun içini doldurmamak yani hiçbir şey söylememek oldu. Kürt Açılımı’nın ne içerdiğini halka anlatmak yerine, İçişleri Bakanı’nın toplumun çeşitli kesimlerini ziyaret etmesi biçiminde bir iletişim sergilendi. Bu ziyaretlerden en ilgi çekeni hiç şüphesiz şehit annelerinin ziyaret edilmesiydi. Burada da hükümet Kürt Açılımı’nın ne olduğuna dair hiçbir şey söylemedi. Sadece Kürt Açılımı’nın içeriğinin, şehit annelerinin ikna edilmesi gereken bir içerik olduğu izlenimi verildi. Kürt Açılımı her ne idiyse, şehit annelerinden tepki görecek bir açılım olacaktı. O nedenle İçişleri Bakanı şehit annelerini ziyaret etti.

Kürt Açılımı’nın ne içerdiğini anlatmaya dair bir başka sözsüz mesaj ise Kürt Açılımı’nın adıydı. Bu bir mesajdı. Bu isim sonradan Demokratik Açılım olarak değiştirildi. Bu değişimin nedeni ise Kürt Açılımı isminin tepki görmesiydi. Ancak burada da bir mesaj olmalı. Yıllardır kamuoyunun ne düşündüğü üzerine araştırmalar yaptıran, bu konuda titizlik gösterip buna bütçe ayıran tek parti olan AKP elbette Kürt Açılımı isminin tepki göreceğini biliyordu. Büyük bir ihtimalle Kürt Açılımı ifadesi telaffuz edilirken sonradan kullanılacak olan Demokratik Açılım ismi de cepte hazırdı. Ama evvela Kürt kelimesinin telaffuz edilmesi ve bu konuda doğacak tepkilerin görülmesi gerekiyordu. Açılımın başlangıçta Kürt Açılımı adını almasının nedeni de budur.

Benzer biçimde, açılımın içeriği hakkında tek bir cümle söylenmemiş olmasının da nedeni, Kürt sorunu hakkında Türkiye Cumhuriyeti Halkı’nın tolere edebileceği değişikliklerin neler olduğunu gözleme imkanı sağlamaktı. Hükümet bu konuda ağzını açmayınca çok değişik kesimlerden insanlar bu konuda konuşacak, tahminlerde bulunacaktı. Tahminlerde bulunan insanlar, halkın nelere hazır olduğunu, nelere hazır olmadığını hazır lokma gibi söyleyeceklerdi ve söylediler de. Demokratik Açılım denen hareketin içeriği hala belli değil. Çünkü hükümet bu konuda hala yeterli veriyi alamadı. Bir diğer yandan da, halktan gelen tepkilerin gözlenmesi ile Demokratik Açılım’ın ne olmadığını söyleme mecburiyeti doğdu. Bunlardan en önemlisi de üniter devlet yapısının değişip değişmeyeceği idi. Görüldüğü üzere son birkaç gün Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bunu telaffuz ediyor. Kürt Açılımı’nın üniter devlet yapısı üzerinde bir değişiklik içermediğine dair yeminler ediyor.

Bu durum da Kürt milliyetçileri tarafından büyük bir tepkiyle karşılanıyor. Burada yine hükümetin sessiz sedasız kimin ne beklentisi olduğunu gözlediğini görüyoruz.

Demokratik Açılım tahminime göre bütün bu veriler toplandıktan sonra ortaya çıkacak. Yani içeriğinin ne olacağı şu anda hazırlanıyor. Bu içerik de neyin ne kadar tepki göreceği hesaba katılarak hazırlanıyor.

Bu aşamada, CHP’nin ve MHP’nin “biz bu konuda AKP ile görüşmeyiz” demeleri demokrasi açısından bir yaralama, hatta bir cinayettir. CHP ve MHP AKP ile görüşmeyecekse, kim anlatacak AKP’ye CHP ve MHP seçmenlerinin düşüncesini? Ne demek görüşmemek? Bu insanlar bu hakkı nereden alıyor anlayabilmek mümkün değil. Ama kimse darılmasın, bunun bir açıklaması şu olabilir: Bizler, CHP ve MHP olarak AKP’nin yanındayız. Ama onlarla görüşmek zorunda kalırsak onların oluşturduğu Demokratik Açılım’ın içeriğine muhalefet etmek zorunda kalırız, çünkü seçmenimiz bizi buna zorlar. Seçmen bizi AKP’nin politikalarına muhalefet edelim diye seçti. Bu nedenle AKP ile görüşmezsek, muhalefet görevimizden de kurtuluruz.

MHP zaten son yıllarda AKP’ye neredeyse bütün temel konularda destek verdi. CHP ise Deniz Baykal’ı parti başkanı olarak koltuğunda tutmaya devam ederek AKP’yi destekledi.

Bakalım önümüzdeki günlerde ve haftalarda Demokratik Açılım konusunda başka nasıl sözsüz mesajlar göreceğiz.

Sihirli değnek seminerleri bu Çarşamba (16 Eylül) yeniden başlıyor

Yaz dönemini geride bıraktık, tatillerimizden döndük :) şimdi düşünce gücünü kullanmaya, gerçeği etkileyecek ustalıkta hayaller kurmaya devam edeceğiz. 16 Eylül Çarşamba 19:30′da Taksim Bilgi Paylaşım Derneği’nde Sihirli değnek seminerlerine devam edeceğiz. Adres, telefon, vs. bilgiler için bana mail atabilirsiniz.

Bu vesile ile, biz bu seminerlerde ne yapıyorduk onu hatırlamaya çalışalım:

Son yıllarda gittikçe artan bir biçimde düşünce gücünden faal olarak faydalanmaya hevesleniyoruz. Bu hevesin değişik isimleri var: Çekim yasası, Secret, Kuantum düşünce tekniği, vs. vs.

İçinde bulunduğumuz pozitif (müsbet), materyalist, naif realist çağ bizleri düşünce gücüne bir kanıt aramaya itiyor. Bilim çağında bu kanıtları özellikle nörolojide ve parçacık fiziğinde (adı kuantum mekaniği olan, halk arasında kuantum olarak bilinen fizik dalının türkçesi) arıyoruz. Ancak bir diğer yandan biliyoruz ki insanın bu gücü, bu özelliği, bilenler tarafından binlerce yıldır kullanılıyor.

Bundan 5000 yıl önce parçacık diye bir kelime duymamış, Secret’ı izlememiş biri tarlası daha bereketli olsun, çocukları sakat doğmasın, gerektiğinde yağmur yağsın gibi amaçlarla düşünce gücünü kullanıyordu. Ama bugüne gelince işler değişiyor. Sanki o zamanlar kanıta gerek yokmuş da bugün varmış gibi.

Oysa düşünce gücünün kanıtı bizzat sizsiniz. Doğduğunuz günden bu yana birçok şey yarattınız. Ama size anlatıldığı gibi başınıza gelen her şeyi de siz yaratmış değilsiniz. Elbette olumsuz bazı şeyleri siz yarattınız ama hepsini değil. Çünkü hayatta düşünce gücüne sahip olan tek kişi siz değilsiniz. Bu güç, bütün insanlarda var. Bu konuda kendini geliştirmiş birinde daha da çok var.

Alışık olmadığınız alanlarda yapmaya çalıştıklarınız genelde zaman alır ya da hiç olmaz. Yemek yapmaya ilk başladığınız zamanlar, araba kullanmaya ilk başladığınız zamanlar, kayak yapmaya ilk başladığınız zamanlar bunlara örnek gösterilebilir. Zamanla daha fazla pratik yaptıktan sonra bu iş artık sizin için kolaylaşacaktır.

Sihirli Değnek seminerlerinde amaç hedeflediğiniz şeyleri oldurmaktır. Burada amacımız deneysel, bilimsel değildir. Düşünce gücü var, bunu biliyoruz. Bunu denemek amacında değiliz, kullanmak amacındayız. Bizlere bunun sözde kurallarını anlatan ve ardından bir şey yapamadığımız zaman da sen kurallara uymadın o nedenle olmadı diyen anlatımlardan sıkıldık. Biz laf değil iş istiyoruz.

İşte bu noktada, düşünce gücünü kullanarak hayatta değişiklik yaratmanın bir mesai gerektirdiğini, buna zaman harcamak zorunda olduğumuzu da öğrenmemiz gerekiyor.

Her düşünce gerçeğe dönüşür. Bunun istisnası yoktur. Her damla suyun bir eşya üzerinde bir etkisi vardır. Bunun da istisnası yoktur. Ama o damlaların birikmesi gerekiyor. Düşünce gücünün de disiplinli bir biçimde kullanılması gerekiyor. Eğer ben bir hafta boyunca disiplinli bir biçimde belli bir şeyi düşünürsem yeterli düşünce damlası birikir ve o şey gerçeğe dönüşür. Ama ben sabahları kalkıp üç dakika “yeni bir arabam olsun” diye düşünürsem ve ardından günün geri kalanı boyunca “ben bu arabayı hayatta değiştiremem” diye düşünürsem acaba hangi düşünce damlaları daha fazla birikir? Düşüncelerimden hangileri gerçekliği değiştirir?

Bu disiplini kazanmak, neredeyse her alanda olduğu gibi (örneğin yabancı dil öğrenmek) pratik gerektiriyor. Bu alışkanlığı kazanma sürecinde belki de sizi birilerinin hafif hafif ittirmesi, size tarafsız bir ayna tutabilmesi gerekir. Belki de birileri siz en azından ilk hedeflerinizi gerçekleştirirken yanınızda olup size destek olmalı.

İşte Sihirli Değnek düşünce gücü seminerleri bunu amaçlıyor. Hedeflerinizi oldurmayı, ve bunları oldururken de işin mekanizmasını hissederek öğrenebilmenizi. Bu nedenle de belli bir başı ve sonu olmayan, isteyenin iki hafta isteyenin altı ay devam edebileceği bir eğitim/seminer/pratik/sohbet düzeneği bu.

“Evet bu alanda bir şeyler olduğunu ben de seziyorum ama anlatılanlara pek güvenmiyorum” ya da “Gerçekten düşünce gücü var ama bunu nasıl kullanabileceğimizi bilmiyoruz” diyenlerden “düşünce gücü mü, hadi ordan” diyenlere kadar geniş bir yelpazeye hitap ediyor bu. Ben elbette bu konudaki hakikate aymış ya da aymak üzere olanlarla çalışmayı daha çok tercih ediyorum (Mevlana değilim yani).

Yaratıcı ve güzel günler dilerim.

Tatilimi Nasıl Geçirdim

Tatilimin büyük bir bölümü evde geçti. İlk bir ay sadece dinlendim. Yataktan kalkmadım desem yeridir. Haziran’ın 15′i benim doğumgünümdü. Bir partiyle kutladık.

10 gün kadar ailemle birlikte Bodrum’da kaldım. Bodrum güzel bir yer. Hem turistik hem tarihi. Bir kalesi var. Oldukça büyük. İnsan kalenin içini gezerken her an orta çağdan gelmiş bir şövalyenin karşısına çıkacağını sanıyor. Orada bol bol yüzdüm. Bodrum’da bir motor gezisi yaptık. Duraklarımızdan birinde kumsaldan denize doğru uzanan limanda yer olmadığından, 10-15 metre açığa demirledik. İşin heyecanlı tarafı kıyıya yüzerek çıkmak zorunda olmamızdı.

Bir de kano olayı var ki biraz komikçe. Kumsalda babamla beraber birer tane kano kiraladık. Ama malesef babam biraz açıldıktan sonra kanosu battı. Sahilde babama biraz rejim yapmasını söyledim.

Motor gezisinden dönüşümüzde çok dalga vardı. Epey sallandık.

Tatilde iki kitap okudum. İkisi de Almanca idi. Ayrıca P.S.K. Basketbol yaz okuluna gittim.

Artık tatil canımı sıkmaya başlamıştı. Biran önce okulların açılmasını bekliyordum. Öyle ya! Yeni öğretmenler, belki de yeni arkadaşlar! Sonunda beklenen gün geldi. Okullar açıldı. Tatil bitmişti, geride kalmıştı artık. Ama bende güzel anılar bıraktı. Her bakımdan güzel bir tatildi.

not: bundan 22 yıl önce ortaokul birinci sınıfta yazdığım, dönem başlarken herkese yazdırılan “tatilinizi nasıl geçirdiniz” konulu bir kompozisyon bu. geçenlerde evde bir şeyler ararken buldum, paylaşayım dedim ki tam da zamanı, eylül.

Sihirli Değnekle Tanışmak eğitim seminerleri yenilenen programıyla devam ediyor

Geçen ay Bilgi Paylaşım Derneği’nde başlayan ve 4 hafta süren Sihirli Değnekle Tanışmak başlıklı düşünce gücü ve çekim yasası eğitimi iki gün önce sona erdi.

Eğitim seminerlerine haftaya Çarşamba (29 Temmuz 2009) akşam 19:30 da yenilenmiş programımızla düşünce gücü eğitimine devam ediyoruz.

Daha evvel de anlattığım gibi, bu eğitim düşünce gücü ve çekim yasasını kullanarak kişinin çevresindeki gerçeklik üzerinde (olaylar, insanlar, nesneler) istediği değişiklikleri yapabilmesi konulu bir eğitim.

Düşünce gücünü verimli bir şekilde kullanabilmek demek ustaca hayal kurabilmek demek. Ustaca hayal kurabilmenin yolu da farkındalık ve farkındalığın sürekliliğinden geçiyor.

Gerçeklik üzerinde değişiklik yapmak ya da gerçekliğin oluşumuna katkıda bulunmak elbette salt hayal kurmakla sınırlı değil. Daha doğrusu, hayal kurmaktan kastımız gerçekten de bir şeyleri kişinin gözünün önüne getirmesi ama bilinmesi gereken bazı özel noktalar var.

Program boyunca kuantum mekaniği (parçacık fiziği), nöroloji, klinik psikoloji gibi alanlardan bilgi alarak içinde yaşadığımız, gerçeklik adını verdiğimiz evreni ve insanı tanımaya çalışıyoruz. Çalışmalarımız bu gerçeklikler üzerine kurulu.

Bu eğitim programının yeni haliyle, düşünce gücünü kullanmak isteyenlere düzgün bir takip ve fikir alışverişi imkanı sunabilmek için programa belli bir süre koymadık. Kimi bir haftada kapabilir olayın inceliklerini, kimi birkaç ay içinde. Amacımız programa katılanların düşünce gücünü hayata geçirmeleri ve bu deneyimi değişik alanlarda mutlaka yaşamaları.

Programın haftalık katılım ücreti 30 TL dir.

Bilgi Paylaşım Derneği’nin telefonları: +90 532 612 85 17 ve +90 212 245 29 42. Benim e-mail adresim: osmanborutecene@gmail.com Bilgi Paylaşım Derneği’nin e-mail adresi: explorer@superonline.com

Ertelenen Sihirli Değnekle Tanışmak eğitimi yarın başlıyor

Teknik nedenlerle ertelemek mecburiyetinde kaldığım “Sihirli Değnekle Tanışmak”, düşünce gücü eğitimi yarın başlıyor. Detayları hatırlatayım:

Eğitimimiz 28 Haziran Pazar günü 11:00 de Bilgi Paylaşım Derneği’nde başlıyor. Dört hafta boyunca Pazar günleri 11:00-13:00 arası birlikte olacağız. Bu bir aylık eğitimimizin katılım ücreti 120 TL’dir. Bir telefonla ilk adımı atın. Bilgi Paylaşım Derneği’nin telefonları: +90 532 612 85 17 ve +90 212 245 29 42.

28 Haziran Pazar 11:00′de buluşmak üzere.

14 Haziran’da başlayacak olan düşünce gücü eğitimi ertelendi

14 Haziran’da Bilgi Paylaşım Derneği’nde başlayacak olan “Sihirli değnekle tanışmak” başlıklı bir aylık düşünce gücü eğitimini ertelemek mecburiyetinde kaldım.

Bunun nedeni katılımcıların talep ettikleri farklı zamanlamalar. Özellikle belirli saatlerde çalışan kesim haftaiçi akşam saatlerinde toplanmayı tercih ediyor, bir o kadar da haftasonu için farklı zamanlar isteyenler var. Bir yandan da artık yazlıklarına gitmek isteyen o nedenle de 14 Haziran sonrası bir ay burada kalamayacak olanlar var. Dolayısıyla devam etmek için bu değişik zamanlama taleplerinin biraz daha toplanmasını bekleyeceğim.

Bu arada, Aralık Derneği’nde söz verdiğim ve hala yapmadığım “Geçmişten günümüze gizli ilimler” semineri ise yolda geliyor.

Ayrıca yakında şirketler için “Kurumsal düşünce gücü” eğitimlerim başlayacak. Bilgi için her zamanki gibi bana bir mail atabilirsiniz: osmanborutecene@gmail.com

Sihirli değnekle tanışmak / Düşünce gücünü kullanma eğitimi 14 Haziran’da başlıyor

İki gün önce sizlere bir eğitimden bahsetmiştim (Yaz dönemi eğitim ve koçluk çalışmaları: Sihirli değnekle tanışmak), şimdi detay bilgileri veriyorum.

Eğitimimiz 14 Haziran Pazar günü 11:00 de Bilgi Paylaşım Derneği’nde başlıyor. Dört hafta boyunca Pazar günleri 11:00-13:00 arası birlikte olacağız. Bu bir aylık eğitimimizin katılım ücreti 120 TL’dir. Bir telefonla ilk adımı atın. Bilgi Paylaşım Derneği’nin telefonları: +90 532 612 85 17 ve +90 212 245 29 42.

14 Haziran Pazar 11:00′de buluşmak üzere.

Yaz dönemi eğitim ve koçluk çalışmaları: Sihirli değnekle tanışmak

Önce özet geçeyim: Düşünce gücünü kullanarak hayatınızı şekillendirme eğitimi veriyorum. Bu eğitimi yedi-sekiz kişilik gruplar halinde alacaksınız. Açılmak üzere olan iki grup var. Biri iş yaşamı üzerine, yani iş yaşamınızı düşünce gücünüzle istediğiniz yönde değiştirmeyi, şekillendirmeyi öğreneceksiniz. Diğer grup ise aşk yaşamı üzerine, yani aşk yaşamınızı düşünce gücünüzle istediğiniz yönde değiştirmeyi ve şekillendirmeyi öğreneceksiniz. Bu eğitimin aşamaları var. İlk aşama 5 hafta olarak planlandı. Bu ilk aşama yaşamınızda birçok şeyi istediğiniz gibi değiştirmeye başlayabilmeniz için yeterlidir. Bu alanda kendini daha fazla geliştirmek isteyenlere ileri aşama eğitimler de vereceğim. Ancak başlangıç olarak şimdi kayıt yaptıracaksınız. Kayıtla ilgili bilgileri size verebilmem için bana şimdi bir e-mail atacaksınız: osmanborutecene@gmail.com

Detaylara girelim.

Yoğun bir bahar dönemi geride kaldı. Bunları çoktan yazmış olmam gerekirdi aslında ama ancak şimdi zaman ayırabildim. Hem dünya hem de Türkiye gündeminde çok önemli bir sürü şey oldu. Hepsi için tek tek yorumlarım vardı ancak yazıya dökemedim. Bilgi Üniversitesi‘nde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak ders vermeye başlamış olmamın da bunda biraz etkisi var ama tamamı bundan ibaret değil. Eğer gündemde gördüğüm, takip ettiğim bazı olaylar üzerine düşüncelerimi bekletmeden yazsaydım herhalde bu blog erişime kapatılırdı. Çünkü yaşananlar, ülkemizin içinde bulunduğu haller yenilir yutulur gibi değil. Yine de hayat devam ediyor ve işimize gücümüze bakmak zorundayız. Bir süredir seminerlerime Bilgi Paylaşım Derneği‘nde devam ediyorum. Bu seminerler yaz boyunca sürecek. Arada birkaç şehirdışı seminer / eğitim de olacak. Bunların duyurusunu da burada yapacağım. Ama şimdi yukarıda özetlediğim eğitim programlarından biraz bahsetmek istiyorum.

Yaklaşık iki yıldır birebir yürüttüğüm koçluk çalışmaları çoğunlukla başarıyla sonuçlandı. Birlikte çalıştığım herkesi hem çalışmamız sürecinde hem de sonrasında takip ettim. Birçok gözlem yaptım. Birçok deneyimi derledim. Yakın bir zamana dek düşünce gücü ve kuantum yaklaşımlarını koçluk çalışmalarıma dahil etmemiştim. Bu konudaki araştırmalarım o zamanlar henüz tamamlanmamıştı ve birçok şeyi denememiştim. Sonraları buna özel bir zaman ayırdım ve birçok yaklaşımı deneyerek bazı somut bulgulara ulaştım. Bu denenmiş sonuçları şimdi birebir çalışmalarda da aktarıyorum ve kullanıyorum.

Bahsettiğim eğitim programlarını ise biraz da mecburiyetten, daha doğrusu bu konuda ciddi bir sorumluluk hissederek hazırladım. Bu alanda gündemi takip etmek beni böyle bir eğitim hazırlmaya zorladı. Maalesef kuantum, düşünce gücü, çekim yasası gibi alanlarda yapılan yayınlarda ve verilen eğitimlerde çok büyük eksiklikler var. Elbette bunların neler olduğunu burada tek tek saymayacağım. Ama bu konulara merak duyup bir şeyler öğrenmek için elinden geleni yaptığı halde hala bir yere varamamış olanları görmek beni çok üzüyor.

Bu konuda bir şeyler yapmaya karar verdim. İki aydır düşünce gücünü kullanmak konusunda grup koçluğu ve grup eğitimleri yapıyorum. Sonuçlar son derece olumlu oldu. Bu eğitimleri elbette bireysel olarak da verebilirim, veriyorum da. Ancak düşünce gücünün doğası gereği yine burada telaffuz etmeyeceğim nedenlerden ötürü grup çalışmaları daha da güçlü sonuçlar verebiliyor.

Bu tür eğitimlerin bir işe yaraması için eğitimi veren kişinin deneyimli ve kararlı olması gerekiyor. Aynı zamanda günlük yaşamın akışına dair de bir duyarlılık sahibi olmalı. Bir diğer yandan öğrencilerin, danışanların ya da daha doğru bir deyişle deneyim yolcularının zihinlerinde şimdiye kadar birikmiş bir takım hay huy yanlış düşünceleri de sezebilmesi ve bunları ayıklayabilmesi gerekiyor. İşte ben bu eğitimleri bu titizlik ışığında hazırladım.

Eğitimlerden iş yaşamı üzerine olan çalışmalarda daha evvel bir yazıda yazdığım anksiyeteyi elimine etme yöntemleri de eğitime dahil edilmiştir. Bu konuda birçok e-mail almıştım. Zihnimdeki programda bu zaten vardı ama bir de talep üzerine bu konuya daha titizlikle eğildim.

Bu eğitimlere katılanlar neler öğrenecek ve eğitimin sonunda nasıl yetilere sahip olacaklar?

Bir kere her şeyden önce kuantum adını verdiğimiz ve aslında Türkçesi parçacık fiziği olan bilim dalının düşünce gücü üzerine fazla bir şey söylemediğini göreceğiz. Kuantum fiziği gerçekten bizi düşünce gücümüzü kullanmak konusunda heyecanlandırabilir, bize ilham verebilir ancak sırtımızı dayayabileceğimiz bir bilim alanı değil bu. Zaten şimdiye kadar yazılan çizilen şeylerin, verilen eğitimlerin en büyük kırılma noktası belki de burası. Düşünce gücünün gerçekliğine dair kanıtlar yanlış yerlerde aranıyor. Bu konuyu daha fazla açmak istemiyorum, kimsenin kucağına hazır lokma bırakmak niyetinde değilim (bir takım kişileri ve kurumları kastediyorum, sizleri değil).

Arındırılması gereken ikinci bir konu daha var, o da son 30 yıldır gittikçe bozulan ve bozuk haliyle büyüyen new age yani yeni çağ düşüncesi. New age akımının bize getirdikleri, düşünce gücümüzü kullanabilmemiz için bizlerde kafa karışıklığından başka bir şey yaratmıyor. Elbette bu yaklaşımın da bizlere sağladığı kazanımlar var ancak kendini geliştirmek isteyen insanların olduğu yerde saymasına neden olan bir çiçek böcek, toz pembe tablolar çizme eğiliminden dolayı çoğunlukla ayağımıza bağ oluyor.

Bu iki meseleyi çözdükten ve zihnimizi yarım yamalak ve yanlış bilgilerden arındırdıktan sonra konumuza gireceğiz ve güçlenmeye başlayacağız. Birkaç hafta gibi kısa bir sürede katedeceğimiz uzun ve dolu bir yol var. Bu yol üzerinde insanları etkilemek, olayları etkilemek, kendimize daha iyi davranmak, daha gerçekçi olmak, daha iyi sır tutmak, olumsuz olaylar yaşandığında kendimizi daha hızlı toparlamak ya da daha da iyisi hiç etkilenmemek gibi beceriler edineceğiz. Uzaktan bakıldığında karmakarışık görünen birçok olgunun aslında açık seçik olabileceğini göreceğiz. Yanıbaşımızda insanlar birbirini yerken bu oyuna kanmayıp nasıl işimize bakacağımızı göreceğiz.

Ve nihayetinde, en önemli nokta olarak, düşünce gücünün gerçekten yaşamımızı istediğimiz yönde değiştirdiğini göreceğiz ve bunun nasıl yapılacağını öğreneceğiz. Düşünce gücünü hayata geçirmek, son yıllarda yayınlanan popüler kitapların anlattığı gibi “iste olsun” biçiminde çalışan bir mekanizma değil. Düşünce gücüyle gerçekliği değiştirmek mesai gerektiren bir iş. Araba kullanmayı öğrenmek gibi bir şey. Kişinin konsantrasyon ve hayalgücünü geliştirmesini talep eden bir araç. İnsanın gerçekleşmesini arzuladığı şeyi geceleri yatmadan önce üç dakika hayal etmesini değil, daha disiplinli bir düşünce sistemiyle bazı rutin çalışmalar yapmasını gerektiren bir sistem.

Çalışmamız haftalık toplu seanslar halinde gerçekleşecek. Bu seanslar hem eğitim hem de pratik çalışmaları içerecek. Eğitimimiz boyunca birlikte küçük mucizeler yaratacağız. Sonrasında ise siz yaşamınızı kendi isteğiniz doğrultusunda şekillendirebiliyor olacaksınız.

Gruplar belli bir sayıyı aşmayacak ve bu süre boyunca ek gruplar açmak sözkonusu olur mu bundan emin olamıyorum o nedenle hayatta ipleri elinize almak için adım atmak üzere biraz acele etmenizde fayda var. Bu gruplar büyük ihtimalle birkaç gün içinde şekillenmiş olacak. Bir e-mail ya da bir telefonla ilk adımı hemen şimdi atın. Bilgi Paylaşım Derneği’nin telefonları: +90 532 612 85 17 ve +90 212 245 29 42. Benim e-mail adresim: osmanborutecene@gmail.com Bilgi Paylaşım Derneği’nin e-mail adresi: explorer@superonline.com

İyi şanslar :)

Koçluk çalışmalarında anksiyeteyi elimine etmek

İçinde bulunduğumuz ve cayır cayır yanmakta olan finansal kriz, bizim her zamankinden daha soğukkanlı, her zamankinden daha duyarsız, her zamankinden daha kararlı olmamızı gerektiriyor. Bu şartlar altında, özellikle işadamlarıyla / işkadınlarıyla koçluk çalışması yaparken çalışmanın ilerleyen safhalarında bir anksiyete ortaya çıkıyor.

Bu anksiyete içinden geçtiğimiz finansal krizin neden olduğu bir anksiyete değil aslında. Ama bize bazı iç çatışmalarımızı ifade etmek için fazladan bir imkan sağlıyor gibi.

Daha önce de birkaç kere yazmıştım ama tekrar edeyim; koçluk çalışmaları toz pembe, çiçek böcek çalışmalar değildir. Maalesef gerek new age akımlarının etkisi, gerekse medyada yer alan koçlukla ve kişisel gelişimle ilgili haberler böyle bir kanı doğruyor. Sanki bir yaşam koçu sizi yumuşatacak, dünyanın renkli yönleriyle tanıştıracak, çalışmanız bittiğinde suya sabuna dokunmayan pamuk gibi bir insan olacaksınız.

Tüm bunlarda az da olsa bir doğruluk payı olmakla beraber gerçek bu değil. Koçluk çalışmaları sizi içinde bulunduğunuz gerçeği tanımlamaya iter, hatta buna mecbur bırakır ve bu gerçekler hayatın gerçekleridir, içinde acısı da vardır tatlısı da. Bizim işimiz, ortaya çıkardığımız bu gerçeklik durumunu kişinin nasıl arzu ettiği yönde değiştirebileceğini hesaplamak ve çözümlerin altını çizmektir.

Örneklemek gerekirse; kariyer ve iş hayatı üzerine çalışırken rakipleri uzaklaştırmak, onları mücadele alanının dışına çıkarmak, etkisiz hale getirmek gibi çözümleri de ele alırım. Medyada yıllardan beri toz pembe kişisel gelişim ve koçluk öyküleri dinlemiş olanlar bu aşamada şaşkınlık içinde kalıyor. Oysa şaşkınlık içinde kalınacak bir şey yok.

İş yaşamının gerçeklerini ne ben belirledim, ne de bana danışanlar belirledi. İş yaşamının gerçekleri binlerce yıldır insanoğlunun taşıdığı türlü çeşitli duygularla belirlendi ve salt ikibinli yıllardayız diye bu işler değişmiyor. İş hayatı aynı iş hayatı. Koçluk çalışması içerisinde bir süre sonra huzursuzluklardan arınmış, daha sakin, daha kararlı biri haline gelirsiniz evet, bu doğrudur. Ama bu sizin bundan sonra iş yaşamında kimsenin kafasını kesmeyeceğiniz anlamına gelmiyor.

Bazen anksiyete tam da bu noktada başlar. Kişinin içindeki güçler çatışması iyice ortaya çıkar. Kişi bir taraftan içgüdüsel olarak neyin doğru olduğunu bilir, bir diğer yandan da kişiliğimizin bir de toplumun etkilediği yumuşakça yönü var, ta ilkokuldan beri bize öğretilen “ayıya iyi bak, onu besle, o seni dövdüğünde de sesini çıkarma, ayıdır döver” yönü.

Koçluk çalışmaları doğal olarak yıllardan beri öğretilmiş bu “kendini zayıf hissetme” marifetini yıkmakta, kişiyi daha gerçekçi bir yere götürmektedir. Bu süreç içinde insanın kendini daha huzursuz hissetmesi çok normaldir, çok doğaldır. Çünkü gerçeklerin kabullenilmediği bir denge noktasından, gerçeklerin kabullenildiği bir denge noktasına doğru hareket başlamıştır.

Dolayısıyla koçluk çalışmalarından, hele de kariyer ve iş hayatı alanındaki koçluk çalışmalarından size kılıcınızı alın ikiye bölün ve toprağa gömün gibi bir tavsiye gelmesini lütfen beklemeyin. Çalışmalarımız tam tersine kılıcınızı çekmeniz ve sahaya hazır çıkmanız içindir. Doğduğunuz günden itibaren sırf siz o kılıcı çekmeyin diye binbir masal uydurulup anlatıldı. Bu da sizi hastalıklı bir hale getirdi. Daha da kabaca tabir edilirse pençeleri kesilip doğaya salınmış yavrular gibi ne yapacağınızı bilemez bir durumda oradan oraya koşturdunuz.

Oysa hayatın gerçekleriyle örtüşen bir koçluk çalışmasının sizi daha atak, daha agresif bir tutuma yöneltmesi hiç de şaşırtıcı bir şey değildir.

Önemli olan yaptıklarınızın iyi ya da kötü olması değil, doğru olmasıdır.

AKP İslam’ı nasıl bu kadar rahat kullanabiliyor?

Bir alıntı yaparak konuya gireyim.

Ben Kur’an hakkında öyle şeyler biliyorum ki, söylesem yer yerinden oynar.

Prof. Dr. Süleyman Ateş, Diyanet İşleri Eski Başkanı

Az sonra yazacaklarım kimine çok naif gelebilir, kimine ise çok sert de gelebilir, bakış açısına bağlı. Bazıları diyecek ki “ohooo yeni mi farkediyorsun bunları sen”. Bazısı da diyecek ki “olur mu öyle şey”. Ben yine tepkilere aldırmadan yazmış olacağım.

Şimdi, son 20 yıldır önümüzde çok açık seçik, net bir biçimde duran bir olgu var: Siyasi İslam ve siyasi partilerin İslam’ı halkı kandırmak amacıyla kullanmaları. Bunu yapanlar kendilerini müslüman olarak niteliyorlar ve ben dini açıdan onlara “sen müslüman değilsin” diyemiyorum çünkü İslam’da böyle bir şeyi telaffuz etmek günah. Yani bu kişilerin müslüman olmadıklarını söyleyemiyoruz.

İslam’da insanları Allah’ın, peygamberlerin, Kuran’ın gücünü kullanmaya çalışarak aldatmayı denemek, aldatmak günah. Bilmiyorum sizler için bunun tartışılabilir bir yanı var mı? Ben bir başbakan olarak Allah’ın benden yana olduğunu söylersem bu günah mıdır değil midir gibi bir soruya yanıt vermek için sizce ne kadar tartışmak lazım? Kendi peygamberine dahi Allah’ı temsil etme yetkisi tanımamış olan bir dinde bir başbakanın, bir milletvekilinin Allah’ı ve İslam’ı temsil ettiğini ifade etmesi kitaba ne kadar uydurulabilir?

Biliyorsunuz İslam dininde günahlar karşılıksız kalmaz. Kuran’a göre günah işleyenler cehennem ateşiyle cezalandırılır. Bu cehennem ateşi hem Kuran’da hem de diğer dini kitaplarda aklınıza gelebilecek en feci anlatımlarla tasvir edilmiştir. Cehennem azabını düşünerek, cehennem azabının nasıl bir şey olabileceğini hayal ederek ruhen ve bedenen hastalanan insanlar var. Cehennem azabı inananların gönüllerine müthiş bir korku salıyor.

Hal böyleyken bugün dünyada kendine müslüman diyen birçok kimsenin bu cehennem azabından hiç korkmadan birçok günah işlediğini görüyoruz. Bu günahlar arasında tecavüz, hırsızlık, dolandırıcılık, idaresi ile sorumlu olduğu halkın parasını yemek, insanları Allah’ın adıyla kandırmak, Allah varken yanına tapınılması gerektiği iddiasıyla başka nesne, kişi ve kurumları koymak vs.

Bunu yapanların büyük bölümü de kendini dindar olarak tanıtıp bu yolla halkı kandırıyor. Türkiye’de bunların başında hiç şüphesiz AKP ve AKP’nin üst düzey yönetimi var.

Şimdi bu durumda soruyorum. Bu insanlar Allah’tan korkmuyor, cehennem azabından korkmuyor. Burada sadece dini istismar eden bir kitleden bahsetmiyoruz, aynı zamanda kendini İslam dininin merkezi olarak gören, din bilgisinde önemli yeri olan, itibarı çok yüksek şeyhler, hocalar, tarikat liderleri de var.

Soru geliyor: Bu kişilerin bildiği ama halkın bilmediği başka bir İslam mı var? Kuran’la ve İslam’la ilgili acaba bizim bilmediğimiz şeyler biliyor olabilirler mi? Acaba onların bildiği İslam’da bir cehennem azabı yok da bu bilgiyi saklıyorlar mı?

Acaba onların bildiği Allah ve yolladığı kitap ile bizim bildiğimiz Allah ve Kuran farklı olabilir mi? Dini bilgisiyle övünen bir müslüman insanları dolandırmaktan, tek ayak üstünde yüzlerce yalan söylemekten, cinsel tacizde bulunmaktan, başkalarını cennet vaadiyle kandırmaktan nasıl ve neden korkmaz?

Bakın işin içinde AKP var, Cuma namazı öncesi vaaz veren binlerce din görevlisi var, tarikatlar var, bu tarikatların inanılmaz itibar gören şeyhleri, liderleri var. Bu insanların dini bilgileri zayıf olabilir mi? Sanmıyorum. Sanki çoğunluğun bilmediği bir sırra vakıf gibi davranıyorlar. Cehennem azabı onlar için geçerli değil gibi… Acaba bu işin sırrı nedir?

Türkiye’nin kendi gücüyle bir alıp veremediği var

Aklımdaki tam olarak bu. Bunu haftalardır hatta aylardır düşünüyorum desem yeridir. Geçen ay şahit olduğumuz Davos kepazeliğinden sonra bu konuyu daha da fazla düşünmeye başladım.

Türkiye, güçlü bir ülke. Ordusu güçlü, ekonomisi dünyanın birçok ülkesinden daha güçlü. İnsan gücü, işgücü, yerel kaynakları, kültürünün derinliği dünyanın birçok ülkesinden daha büyük.

Buna rağmen Türk insanı hiçbir biçimde yaşadığı ülkenin kendi gücünden haberdar değil. Hiçbir biçimde bunu görmek, bununla karşılaşmak istemiyor.

Her yerde rastlayabileceğiniz iki örnek vereceğim; ortalama bir Türk insanı, Türkiye’nin istese Atina’yı iki saatte alabileceğini düşünür. Aynı Türk insanı der ki, “Kuzey Irak’a müdahale edersek Amerika anamızı beller”.

Üzerine tartışmaya pek gerek yok, Atina’yı hiçbir zaman iki saatte alamayız. Atina’yı iki saatte alamayacağımız gibi Kuzey Irak’a operasyon yaptığımız zaman da Amerika anamızı belleyemez.

Bunun en yakın örnekleri Kıbrıs savaşında görülmüştür (Kıbrıs Barış Harekatı). Türkiye, bölge üzerindeki anlaşmaların getirdiği, uluslararası hukuktan doğan haklarını kullanarak Kıbrıs adasına bir askeri harekat düzenlemiş, hiçkimse de buna karşı çıkamamıştır. Bunu engellemek isteyen ülkelerin yapabildiği en büyük şey ekonomik ambargo olmuştur. Orada da belimizin çökmediği ortada.

Bir diğer yandan Atina’yı iki saatte alamadığımız da ortada. Tıpkı Amerika‘nın da Atina’Yı iki saatte alamayacak olması gibi.

Türk insanı, yaşadığı ülkenin gücünü görmekten çok uzak. Hatta bunu görmek istemiyor. Bunu her iki yönden söylüyorum. Türk insanı, Türkiye’nin gücünü olumlu anlamda da görmek istemiyor, olumsuz anlamda da görmek istemiyor. Ne kadar güçlü olduğuna dair bir fikri yok. Gücünün limitlerine dair de bir fikri yok. Bunun yerine hayaller içinde yaşamayı tercih ediyor.

Türkiye bir gün Ortadoğu’nun lideri oluyor, bir diğer gün Amerikan uşağı oluyor. Bazen bu gelgitler günlerle değil, saatlerle ölçülebilir hale geliyor.

Türkiye’nin İsrail’e tepkisi de bu yüzden ve Türkiye’nin İsrail’e olan tepkisi de ölçüsüz. Dağlıca baskınında sekiz askerin kaçırılmasını hatırlayalım. Sokaktaki adam ne konuşuyordu? “İsrail kadar olamadık” diyordu.

Peki sokaktaki aynı adam bugün ne diyor? Kahrolsun İsrail, kahrolsun emperyalizm cart curt… Pardon ama, binlerce yıldır aynı topraklarda yaşayan arap ve yahudi vatandaşlar arasında büyük ayrımcılık yaparak araplara verimli toprakları, yahudilere ise çoğunluğu çöl olan ufacık bir bölgeyi bırakan kurum Birleşmiş Milletler’in ta kendisi değil mi? Yani bugün İsrail’le bir görüp küfür ettiğimiz “emperyalist güçler”?

Her neyse, İsrail çölün ortasında kısa sürede bir medeniyet yarattığı için (yani kendi gücünün sınırlarına vakıf olduğu için) İsrail’le de bir alıp veremediğimiz var. Bence bütün nedeni bu.

Türk toplumu, tıpkı öğretilmiş acizlik içinde yaşayan bir genç kız, bir genç adam, lise yıllarında bir ergen gibi; birçok şeyi becerebilecekken beceremeyeceğini düşünen ama bunun yerine de gerçekten beceremeyeceği şeylerin hayaliyle yaşayan biri gibi.

Bu nedenle yabancıya bir rağbet var. Bu nedenle de aynı yabancıya karşı bir de nefret var.

Ben Türkiye’nin terapisti olsam, Türkiye’de karşıma geçip otursa, ona babaya duyduğu (Atatürk) öfkeyi hatırlatır ve bunun üzerine biraz düşünmesini isterdim. Öyle ya, Atatürk’e ağzı alınmayacak küfürler etmiş kişiler bugün ülkeyi yönetiyor. Biri cumhurbaşkanı, biri başbakan. Diğerleri bakanlar.

Neden Atatürk’e karşı bu kadar büyük bir öfke var? Çünkü Atatürk; bu halkla, bu ülkeyle, bu topraklarla, bu kaynaklarla bu işler olur demiş biri. Biz güçlüyüz, beceremeyeceğimiz şey yok demiş biri.

Diğer yanda da kendisini beğenmeyen zibidilerin aslında tek bir fikri var: “Hayır! Biz bir şey beceremeyiz! O nedenle Araplar gibi olalım, müslümanlaşarak Türklüğümüzden vazgeçelim”.

İşte bu noktada yine Türk insanının kendi gücüyle bir alıp veremediği olduğunu apaçık görüyoruz.

Türkiye’nin artık bir yetişkin olarak kendi gücünü anlaması ve bunu kabullenmesi gerekiyor. Güçlü olduğunu kabullenmesi gerekiyor. Ayrıca bu gücünün sınırlarını da kabullenmesi gerekiyor.

Aşırı değerli Türk Lirası lafı bile bu anlattıklarımın bir örneğidir.

Şimdilik bu kadar, hazmedilmesi zor bir kavramdan bahsettim. Bu anlattıklarım aslen dünya üzerinde yaşayan her birey için teker teker geçerli. Şu anda bu satırları okuyan sizler için de teker teker geçerli. Gücünüzün ve bunun sınırlarının ne kadar farkındasınız?

Davos kepazeliği

Her şeyi bir yana koyuyorum. Bir başbakanın övüne övüne “ben diplomasiden anlamam” demesini bir yana koyuyorum. Ortadoğu’daki en önemli müttefikimize hakaret etmesini bir yana koyuyorum. Hatta, AKP’nin bölgede İsrail’in en büyük destekçisi olduğu gerçeğini bile bir yana koyuyorum.

Şunu sormak istiyorum sadece: Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarlarını ne zaman koruyacak? Ne zaman yumruğunu Türkiye Cumhuriyeti için vuracak masaya?

Ben size söyleyeyim, böyle bir şey asla gerçekleşmeyecek.

Recep Tayyip Erdoğan, Davos’ta Hamas için yaptığı savunmayı, Türkiye Cumhuriyeti için hiçbir zaman yapmadı, yapmaz, yapmayacak da.

Yeni yıl kararlarınızı hatırlıyor musunuz?

Fazla değil, bundan sadece bir ya da birbuçuk ay önce 2009′a girdikten sonra hayata geçireceğinizi düşündüğünüz, bunun için kendinize söz verdiğiniz kararlarınız vardı. Yeni bir yabancı dil öğrenmek üzere adım atacaktınız, gelirinizi yükseltmek için bir şeyler yapacaktınız (hayalinizdeki ‘kafe’yi açacaktınız? ya da maaşınıza zam isteyecektiniz? hatta belki iş değiştirmek üzere harekete geçecektiniz?).

Arabanızı yenilemek için adım atacaktınız, bu yıl daha önce görmediğiniz bir ülkeyi görmek için çaba sarfedecektiniz, ilişkilerinizde daha özenli davranacaktınız ya da bir ilişki içinde olacaktınız…

Örnekler çoğaltılabilir ama sanırım konuyu hepimiz anladık. Yeni yıl kararlarınızı hatırlıyor musunuz? 2009′a girdikten sonra hayata geçirmek üzere bazı planlar yapmıştınız, bazı kararlar almıştınız. Ne oldu onlara?

Neden bir hareket yok? Ya da neden bir sonraki ayı bekliyor ya da neden 2010′u beklemek zorunda? Bu yaz kesindir, mutlaka yapacağım dediğiniz şeyi kaç yıldır bekletiyorsunuz?

Kaç kere bu kararları alıp sonra hayata geçirmediğiniz için kendinizi tembellikle suçladınız? Ve tabii ki bu suçlamalar da sizi rahatlattı. Tembelim, zaten olmayacak, boş yere çaba sarfetmeyeyim. Ya da dünyanın düzenini suçladınız; dünya zaten böyle, ben ne yapsam boş, sanki herkes elele vermiş ben kararlarımı hayata geçirmeyeyim diye uğraşıyor… Zaten mali kriz var, dünyanın hali de belli… Üstelik küresel ısınma var sonumuz belli değil… Aslında yapardım ama filanca hanım, filanca bey yüzünden yapamıyorum…

Siz de gayet iyi biliyorsunuz ki bunların sonu gelmiyor. Ayrıca siz yerinizde karar vermeye ve kararlarınızı hayata geçirmeye çabalarken atı alan Üsküdar’ı geçiyor ve siz de bu sefer bunun için bir açıklama bulmaya çalışıyorsunuz.

Direnmeyi bırakın. Değişime kucağınızı açın. Yaşamınızda istediğiniz değişiklikleri gerçekleştirmek için bugün bana bir mail atın. Sizinle profesyonel bir çalışma yapalım. Kararlarınızı hayata geçirin.

Yeni yıl kararlarınızı hatırlıyor musunuz?

Türkçe gerçekten bitti

Bir aydır bir şey yazmadıktan sonra yazacak bunu mu buldun demeyin, bir rahatsızlık duygusuyla hemen kaleme almak istedim. Şu anda Kanal D’de Esra Ceyhan’ın bir programı var ve konusu da büyü. Büyüden etkilendiğini söyleyenler var, bir de psikiyatrist var, konu tartışılıyor vs.

Beni rahatsız eden kısmına geliyorum hemen. Büyü kelimesi geçmiyor programda. Büyü kelimesi büyünün Türkçe’sidir. Programda ısrarla geçen kelime sihir. Biz bunu Türkiye’de büyü anlamında kullanmayız. Göz yanılmalarıyla çalışan sihirbazlar için kullanırız, illüzyonistler için kullanırız. Sermet Erkin gibi, David Copperfield gibi.

Bu programda ele alınan, fiziksel hayatı dini yöntemlerle ve düşünce gücüyle etkilemek ve değiştirmek amacıyla yapılan şeye de Türkçe’de büyü deriz.

Dilde mantık aranmaz. Arap buna sihir diyebilir ama Türk demez. Türk buna büyü der. Sihir dendiğinde ise aklına önce şapkadan tavşan çıkarmak gelir. Bu ikisi son 100 yıldır birbirinden farklı iki kavram olarak kullanılır.

Programda bir diğer örnek daha var Türkçe’nin artık bittiğine dair. Zaten onu da duyunca bunu yazıya dökmeden duramadım. Programa katılan, kendisine büyü yapıldığını söyleyen kadın diyor ki “şansım çalışmıyor”. Bu laf tamamen Amerikanca’dır. O kadar Amerkanca’dır ki bir İngiliz bile bunu böyle söylemez. Şansım çalışmıyor diyor kadın, ortaokul mezunu bir kadın direkt Amerikan İngilizcesi kullanırcasına, sanki oradan amatör bir çeviri yapmışcasına şansım çalışmıyor diyor.

Türkçe gerçekten bitmiş. Çünkü hem bu programdaki sihir kelimesi, hem de kadının kullandığı şansım çalışmıyor ifadesi Türkçe değil ve bu durum çoğunluğu yansıtıyor.

Benzer bir durum “yarın öbür gün” ifadesi için geçerli. Bu ifade de artık her yerde “yarın bir gün” diye kullanılıyor ama Türkçe’de böyle bir ifade yok.

Bir örnek daha verip konuyu kapatıyorum. Gazetelerde ısrarla bir Türkçe hatası daha yapılıyor. Tırnak işareti yerine parantez kullanılıyor. Örnek veriyorum:

Başbakan konu hakkında (bilgimiz yok) diye konuştu.

Şimdi her ilkokul mezunu gayet iyi bilir ki Türkçe’de bu cümle;

Başbakan konu hakkında diye konuştu.

Biçiminde okunur çünkü Türkçe’de parantez içi okunmaz, cümleye dahil değildir. Okur onu kendi kendine okur ya da okumaz. Parantezin kuralıdır, cümle, parantez içeriği olmadan tam bir cümle olmalıdır.

Ama sanıyorum bu son yazdığım şey Türk halkı için fazlaca karışık oldu.