Son zamanlarda en sık karşılaştığım sorulardan biri bu. Blogu takip eden arkadaşlarım, okurlarım neden bu kadar seyrek yazdığımı soruyorlar. Birkaç sıradan sebep dışında fazla da bir şey söyleyemiyorum ama aslında bu konuda söylenebilecek şeyler var.
Yazılarımı sıklıkla takip edenler bilir, yazdıklarım üç beş ana başlık halinde toplanıyor; siyaset, psikoloji, felsefe ve bilişim teknolojileri. Şimdi bu alanlardan her birinde neden şu anda kamuya açık biçimde fazlaca bir şey yazamadığımı olabilecek en içten biçimde anlatmaya çalışacağım.
Bilirsiniz yıllardır insanoğlunun şuursuzluğundan şikayet ederim. Buna kendi şuursuzluklarım da dahildir, onu da bilenler bilirler. Siyaset alanında yazamıyorum çünkü ülkemizde siyasetle ilgili şuursuzluk had safhada. Ülkede ne olup bittiğini bilmemek, bilsen de umursamamak, umrunda olsa da bir şeyler yapmamak moda. Ülkede ne olup bittiğini görmek, bunun farkında olmak ama reddetmek de ayrı bir akım. Buradaki reddetmek tabii ki psikolojik bir savunma mekanizması. Kafayı kuma gömmek yani.
Hal böyle iken benim siyaset konusunda hayatın gerçeklerini yazmamın bir anlamı yok. Kimsenin birbirini anlamaya niyeti olmadığı bir toplumda siyasi fikir, görüş yazmak zaten tehlikeli. Kask takmadan motorsiklet kullanmak, tüpsüz dalmak, boş zamanlarını inşaat alanlarında gezmeye ayırmak gibi bir şey. Ben bunu kendime neden yapayım?
Gelelim psikoloji alanına. Psikoloji derken burada işin içine kendi koçluk çalışmalarımla ilgili yazdıklarımı, kişisel gelişim konusunda anlattıklarımı falan da işin içine katıyorum. Bu konuda izninizle ufak bir ukalalık edeceğim. Kişisel gelişim ve insan psikolojisi hakkında hayatkisa.com’da yazdıklarım; bu ülkede yaşayan, en az lise ya da üniversite mezunu olan, aşırı derecede aptal olmayan, içinde bir miktar yaşama dürtüsü taşıyan herkes için yeterlidir. Bu yazılar çok büyük bir konsantrasyonla yazıldı. Dikkat ederseniz hiçbirinde tekrar yoktur. Laf salatasına rastlayamazsınız. Çoğu hap gibidir. Hazmedilemediyse yeniden, tekrar tekrar okunarak önemli bir farkındalık seviyesine varmak mümkündür. Bu konuda yüzlerce kitap okuyup, onlarca psikologla görüşseniz, ortalama bir 10 yıl içerisinde edinebileceğiniz birikim zaten bu kadardır.
Bu konuda yazdıklarımın çok detaylı olmadığının da farkındayım. Bu yazılardan hiçbiri migrenden bahsetmez mesela. Ama o kadar detaya girmek de bir işe yaramayacaktı. O yazıların detay seviyesi herkes için yeterlidir.
Biraz da felsefeye değinelim. Burada felsefeyi hem sıradan anlamıyla kullanıyorum; hem de bir yaşam biçimi, dünyaya bakış tarzı, olayları ele alma stili anlamıyla kullanıyorum. Bu haliyle bence en çok bu konuda yazık ediyorum daha fazla yazmayarak. İnsanların en çok buna ihtiyaçları var, farklı bir bakış açısı edinmeleri gerekiyor. Bu farklı bakış açısı edinme meselesi ölümcül. Gerçekten bir ölüm kalım meselesi. Farklı bakış açısı edinemeyenler hayatta kalamıyor. Çünkü bunu becerememenin sonucu fiziksel rahatsızlıklar olarak çıkıyor ortaya, en ciddilerinden; kanser gibi, astım gibi, uzun süreli majör depresyon gibi (evet uzun süreli tedavi edilmemiş majör depresyon ölüme neden oluyor, aklınıza intihar falan gelmesin, depresyon beyninizin çürümesine neden oluyor ve yavaş yavaş ölüyorsunuz).
Ancak ben bu bakış açısı meselesini artık bireysel olarak ele alıyorum ve bu konudaki birikimimi bireysel koçluk çalışmalarında sunuyorum. Her ne kadar birçok insandan yazılarımın yaşamlarını değiştirdiği yolunda mailler alıp buna çok sevinsem de, bazen zamanı farklı şekillerde harcamak mecburiyetinde kalıyorum, her insan evladı gibi.
Birkaç cümle de bilişim teknolojilerine dair yazılarımla ilgili söylemek isterim. Bu konuda söyleyeceklerim üç aşağı beş yukarı siyaset için söyleyeceklerimle aynı. Bilişim konusunda da şaşırtan bir şuursuzluk devam ediyor. Bu konuda da insanın kendine uygun teknolojileri seçip kullanması dışında söylenebilecek fazlaca bir şey yok.
Daha seyrek yazmamın bir nedeni daha var. Bu konuyu uzatıp ağlak ağlak şikayette bulunmak istemiyorum, hiç tarzım değil. Sadece değinmeden geçmemek adına yazıyorum bunu, telaffuz edilmesi gerekli. Bir süre önce de yazdığım gibi, yazılarım yüzlerce forumda isimsiz olarak kullanılıyor. Bazıları bunu yazının altına “alıntıdır” yazarak geçiştiriyor, bazıları “kaynak: internet” gibi saçma sapan bir ibareyle yayınlıyor. Bu konu çok can sıkıcı. Daha evvel biraz tartışıldı bu. Birileri bilgi paylaşıldığı sürece benim için mühim değil dedi mesela. Kusura bakmayın benim için mühim çünkü buradaki mesele bilginin paylaşılması değil. Bilgi yine paylaşılsın ama paylaşan da bir zahmet yazının başına ya da sonuna “bunu osman yazdı” diye iliştiriversin. Ellerine mi yapışır?
Bu konuda ilginç bir çözüm geliştiriyorum. Eğer hayata geçirebilirsem, artık yazdıklarımı (fikirlerimi, bakış açımı, birkimimi) kimin nereye kopyaladığı umrumda olmayacak. Ama buna ne zaman eğilip ne kadar zaman ayırabilirim bu meçhul.
Herkese sevgilerimle, güzel bir haftasonu dilerim.
Son yorumlar