alemlerin aslı hayaldir

Demokrasilerde iktidar meclisin midir yoksa partilerin mi?

İlginç gelişmelere ve tartışmalara tanık olmayı sürdürüyoruz. CHP, alışılmış söylemlerin dışında hareket etmeye başladı.

14 Haziran’da gündemi değerlendirirken şöyle yazmıştım:

Önceki yazımda Fethullah Gülen’in 1980-2010 arası antitez sürecinin bir aktörü olduğunu yazmıştım. Gülen’in yukarıdaki sözlerinden sonra şunu anlıyoruz; 2010 itibariyla sadece aktörler değil, aktörlerin söylemleri de değişiyor ve değişmeye de devam edecek. Bunu Taraf gazetesinin tavrından da anlayabilirsiniz. Sayın Doğu Ergil’in konuşmalarına ve yazılarına bakarsanız bu da bu konuda iyi bir örnek olabilir.

Şimdi de yine aktörlerin söylem değişikliği olarak CHP’nin ordu mensuplarını yargıya taşıdığını görüyoruz. AKP ise önceki dönemin aktörü olduğu için bu konuda ne yapması gerektiğini bilmiyor. Kılıçdaroğlu’nun “Erdoğan ile Büyükanıt işbirliği yaptı” iddiasına AKP’nin tepkisi “buna ölüler bile güler” oldu ancak cevap yok. Ya cevabı verilemiyor ya da şaşkınlıktan ne yapılacağı bilinemiyor.

Ve CHP konuyu yargıya taşıyor. Hem anayasanın 35. maddesinin (TSK’nın Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma ve kollama görevi) değiştirilmesini meclis gündemine getiriyor, hem de Büyükanıt’la Erdoğan’ın Dolmabahçe buluşmasını yargıya götürüyor.

Buraya kadar yazdıklarım gündemin takibi ve devamı ile ilgiliydi. Şimdi gelelim başlık konusuna. Anayasa değişiklik paketi için demiştim ki, demokrasilerin amacı iktidarları kısıtlamaktır ancak bu değişiklik paketi iktidarın önünü açıyor o nedenle demokrasi açısından ileriye doğru değil de geriye doğru atılan bir adımdır. O nedenle de hayır. Yetmez ama evet değil, yanlış o nedenle hayır. Eksik değil, yanlış.

Bu konuyu tartıştığımızda değişiklik paketini savunanlar diyor ki, iktidar kim? Halkın iktidara taşıdığı parti yürütmeyi yapamıyor, icraatları hukuk engeline takılıyor diyorlar. Bu argüman zaten kendi içinde yanlış, hukuğa aykırı davranamıyorum, hukuk buna engel oluyor gibi bir şey hukuk devletinde telaffuz edilemez. Ancak ben daha vahim bir anlayış hatasına işaret etmek istiyorum.

AKP’nin icraatlarına engel olduğu söylenen kurum Anayasa Mahkemesi ve HSYK değil mi? Peki bu kurumlar oturdukları yerden bir iktidar partisinin icraatına müdahelede mi bulunuyor? Hayır. Muhalefet partisi bu kurumlara başvuruda bulunduktan sonra bu kurumlar kararlarla ilgili incelemelerde bulunup daha sonra bu icraatların hukuğa uygun olup olmadığına karar veriyorlar.

Peki bu konuları yargıya taşıyan kim? Çoğunlukla CHP. İşte şimdi Türkiye’de yaşanan son dönemin en büyük algı bozukluklarından birine geliyoruz. CHP meclise atanarak mı geldi? Hayır, seçilerek geldi. Meclise seçilerek girmiş bir parti ve onun milletvekillerinden bahsediyoruz. Sonra deniyor ki CHP birçok konuyu yargıya taşıyor yargı da AKP’ye engel oluyor. Olur tabi çünkü parlamenter demokraside yaşıyoruz. İktidar partisi padişah değildir.

AKP son genel seçimlerde geçerli oyların %47’sini alarak gelmedi mi iktidara? Yani halkın %53′ü oyunu AKP’ye vermedi doğru mu? O zaman muhalefet partileri (ki seçim sistemi zaten çarpık, %10 baraj mı olur parlamenter demokraside?) kendilerine verilen oyun gereğini yerine getirebilmek için bir takım çalışmalar yapmaya mecburlar. Diğer türlü bu sistemin adına demokrasi diyemeyiz, parlamenter sistem hiç diyemeyiz.

Parlamenter demokrasilerde iktidar meclislerindir, belli bir siyasi partinin değildir. O nedenle bir meclisten karar olarak ne çıkarsa, o meclis topluca nasıl faaliyetlerde bulunursa bir ülkenin nasıl yönetileceğine bu biçimde karar verilir. CHP meclisten çıkan kararları yargıya götürüyor, yargı da bunları hukuğa uygun bulmayarak engelliyor diyerek bundan şikayetçi olmak, “neden hala parlamenter demokrasiyi sürdürüyoruz ki, tek parti iktidarı ve diktatörlük bize daha uygundur” demekle aynı şeydir. Sen demokrasi taraftarıyım diye geçiniyorsun sonra da halkın yarısından fazlasının görüşlerini temsil eden meclisi beğenmiyorsun.

Bugün Türkiye’de yaşanan algı sorunu budur. CHP’ye atanmış muamelesi yapılıyor oysa CHP halk tarafından seçilerek meclise yollanmıştır. Ben mi bir şeyleri kaçırıyorum?

12 Eylül referandumunda niçin hayır?

AKP’nin mini anayasa değişiklik paketine 12 Eylül 2010′da yapılacak referandumda hayır oyu vereceğim, böyle olması gerektiğine inanıyorum. Doğrusu bu. Neden böyle olması gerektiğini kısaca izah etmeye çalışayım.

Dünya tarihi boyunca demokrasi dediğimiz şeyin oluşumu ve gelişiminin çok önemli bir amacı vardır: iktidarları kısıtlamak. Demokrasi, iktidarların elindeki gücü kısıtlamak demektir. Çünkü ancak bu sayede bir ülkede herkes sesini duyurabilir, herkes hukuk önünde eşit olabilir.

Ancak AKP, hazırladığı anayasa değişiklik paketinde daha demokratik olmak adına iktidarı sınırlaması gerekirken iktidarın önündeki tüm hukuki ve demokratik engellerin kaldırılması yönünde bir çaba sarfediyor.

Demokrasilerde sorulamayacak bazı sorular vardır. Bunların sayısı çok azdır ve belli bir mantık anlaşılırsa herkes bunu rahatlıkla kavrayabilir. Örnek vermek gerekirse, demokrasilerde halka “bir siyasi parti her istediğini yapabilsin mi” diye soramazsınız. Eğer rejiminiz demokrasi ise bu konuda oylama yapılamaz. Çünkü bu herhangi bir kurum ya da kişinin her istediğini yapabilmesinden farklı değildir.

Nasıl ki ben bulunduğum toplumda “arkadaşlar bir fikrinizi söyleyin ben hepinizden kayıtsız şartsız daha üstünüm ve ben ne dersem onu yapacaksınız” gibi bir oylama yaparsam bunun adı demokrasi olamazsa, bu mini anayasa değişiklik paketi için de aynı şey geçerlidir.

Bu durumda bir şeyin adının oylama ya da referandum olması sonucu değiştirmiyor. Elbette bir toplum kendi kaderini bu biçimde tayin etmek isteyebilir. Bir ülkede yaşayan insanların çoğunluğu “evet biz faşizmle yönetilmek istiyoruz” diyebilir. Toplumların böyle bir hakkı vardır. Tarihte de örnekleri mevcut.

Ancak bu durumda o ülkede gerçekleşmesi mümkün olmayan bir şey vardır, ona da demokrasi diyoruz.

Bu arada bu referandumda evet oyu kullanacak olanlarda bir ricam var. AKP’nin sunduğu bu mini anayasa değişiklik paketinin halka nasıl özgürlükler sağlayacağını bir söylesinler, anlatsınlar.

14 Haziran 2010 itibariyla gündem

Bir süre önce 2010 yılı itibariyla büyük bir değişim sürecine girdiğimizi yazmıştım. Orada yazdıklarım üzerinden duruma bakalım. Fethullah Gülen, Mavi Marmara olayı için “İsrail’den izin alınmalıydı”, “İHH’nın yaptığı otoriteye başkaldırıdır, hoş bir şey değildir” gibi sözler söyledi.

Önceki yazımda Fethullah Gülen’in 1980-2010 arası antitez sürecinin bir aktörü olduğunu yazmıştım. Gülen’in yukarıdaki sözlerinden sonra şunu anlıyoruz; 2010 itibariyla sadece aktörler değil, aktörlerin söylemleri de değişiyor ve değişmeye de devam edecek. Bunu Taraf gazetesinin tavrından da anlayabilirsiniz. Sayın Doğu Ergil’in konuşmalarına ve yazılarına bakarsanız bu da bu konuda iyi bir örnek olabilir.

Bülent Arınç da bu konuda “Hocaefendi her zamanki gibi haklıdır” dedi. Bu cümle önemli. Bundan daha önemli bir cümle var, Kılıçdaroğlu iki gün önce bir televizyon programında üniversitelerdeki türban yasağı hakkında “belki de türban takan arkadaşlar türban takmaktan vazgeçerler” dedi. Uzaktan bakıldığında bu cümle belki de klişe bir “ulusalcı” ya da “CHP laikçisi” türü bir söylem gibi görünebilir. Ancak bunu Gülen’in söylem değişikliğiyle birarada düşünürseniz, durum belki de gerçekten Kılıçdaroğlu’nun söylediği gibi gelişebilir.

Bu son argümanımın her on kişiden dokuzuna deli saçması gibi görüneceğinden eminim. Ancak son üç ayın olaylarına bakın ve şunu düşünün: Ben üç ay önce burada yazsaydım, deseydim ki Deniz Baykal CHP başkanlığından istifa edecek, yerine de oybirliği ile, ezici bir çoğunluk oy ile Kemal Kılıçdaroğlu CHP başkanı olacak. O zaman on kişiden dokuzu değil, on kişinin onu da bu söylediklerime deli saçması gözüyle bakardı. Ama bunların hepsi aklımızın almayacağı biçimlerde gerçeğe dönüştü.

Şimdi şöyle bir tahminde bulunacağım, yakın gelecekte Gülen, türban hakkında bazı mesajlar verebilir. Bu mesajların içeriği de, “arkadaşlar türbanın işlevi sona erdi, buna aslında mecbur değilsiniz” anlamına gelecek bir içerik olabilir.

Burada Kılıçdaroğlu ile Gülen arasında bir bağ kurmuyorum. Aralarında bir haberleşme olduğu izleniminde değilim. Tıpkı bundan önceki yazımda olduğu gibi, sosyolojik olarak bakıyorum ve olaylar arasında organik bir neden sonuç ilişkisi ya da organik bir bağlantı aramıyorum. Nasıl ki bundan 200.000 yıl kadar önce insanoğlunun gırtlak yapısı aniden bir değişikliğe uğramış ve konuşmaya uygun bir hale gelmişse, burada da benzer bir yapı, benzer sebepler aramak lazım. Bulamasak bile bu doğrultuda düşünülmeli. Dikkat edin, “neden” değil “sebep” diyorum (cause değil, reason).

Bu arada bütün bunlar olurken, kendisinden vazgeçilmiş bir aktör, bir kurum olarak AKP’nin nasıl bir telaş ve kaygı içinde davrandığından bahsetmeye bilmiyorum gerek var mı? Mavi Marmara olayı konusunda bir şey yazmamış olmamın nedenini beni yakından tanıyanlar bilirler: Ben ortada çoook çok büyük bir ayıp varsa bundan bahsetmemeyi tercih ederim. Gerek AKP, gerekse İHH açısından bakarak söylüyorum, yapılan şey hem hukuksuz, hem günah, hem de toplumsal açıdan büyük ayıptır. Detayına girmeyeceğim ancak şunu söyleyeyim, bundan sadece 1 ay kadar önce İsrail AKP hükümetinin desteği ile OECD ülkeleri arasına katıldı.

İddialar şu yönde ve ben bu iddalara açıklama bekliyorum. Ancak biliyorum ki gelmeyecek. Mavi Marmara gemisi İDO’dan 2.5 milyon TL’ye satın alınıyor, apar topar Komor adalarına kaydı yaptırılıyor. Sonra da gemiye bayrak takılmıyor. Yani İsrail’in gemiye yapacağı her türlü müdahale hukuki hale getiriliyor. İsrail’in gemiye uluslararası hukuğa uygun biçimde “saldırabilmesinin” önü açılıyor. Gemidekilerin pasaportu var mı yok mu daha onu bile bilmiyoruz. Gemiye çoluk çocuk, kadın vs. dolduruluyor. İsrail askerleri gemiye müdahale edeceği zaman askerlere demir çubuklarla, her askere 20-30 kişi denk gelecek biçimde saldırılıyor. Akabinde gemiye inip durumu gören son askerler etrafa ateş açıyorlar. Buna rağmen sadece 9 kişi ölüyor. Daha devam etmek istemiyorum. Mavi Marmara olayının hem İsrail’deki, hem Türkiye’deki, hem de İran’daki hükümetlerin bu tür bir olaya çok acil ihtiyaç duymaları nedeniye oluştuğu yönünde şüpheler çok yoğun.

Son olarak, Recep Tayyip Erdoğan neden uluslararası politikayı Türkiye’nin dört bir yanında mitinglerle anlatmaya çalışıyor? Neden “Türk Arapsız yapamaz” gibi tuhaf laflar söylüyor? Bunların amacı, Türkiye’de haberleri takip eden kitlenin sinirleriyle oynamak. Bir diğer yandan kemikleşmiş siyasi islam taraftarı kitlenin “görünebilir” desteğini ortaya çıkarmak.

Araştırma sonuçları belli. Mavi Marmara yeterli olmadı. An itibariyle CHP ülke çapında bir iki puan farkla AKP’nin önünde.

Anayasa değişiklik paketinden de bahsetmek isterdim, ancak zamanım maalesef kısıtlı. Şimdilik bu paketin referandumda kabul görmeyeceğini söylemek sanırım yeterli olacak. Ayrıca erken seçim kokusu alıyorum ama emin değilim.

Daha da sık yazmaya çalışacağım.

Deniz Baykal’ın istifasını anlamak

Baykal’ın istifası, toplumların değişimini anlayabilmek için büyük fırsat. Ben konuyu bu düzlemde değerlendiriyorum.

Çok uzun zamandır Türkiye’nin ahvali üzerine bir şeyler yazmak bir zorunluluk. Eli kalem tutan herkesten bu yönde büyük bir beklenti var. Ben şimdi bu beklentiyi kısmen karşılamaya çalışacağım. Ancak evvela bu beklentinin nitelikleri ve insan doğası üzerine konuşmamız lazım.

Bugün siyaset gündemini etkileyen günlük yazılar genellikle belli bir patronun, liderin, kendini ideoloji gibi gösteren bir gelir modelinin etrafında kümelenmiş durumda. Bu yazılardan bir kısmı, toplumu ileri götürebilecek bir başkaldırı içeriyor.

Bu başkaldırının anakonusu, Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut haliyle artık yürümediği, devletin kurucu ideolojisinin doğru bir ideoloji olmadığı üzerine kurulu. Bu durumu örneklerle, akıl yürüterek, yerine bir şeyler koymaya çalışarak anlatma çabası bir yere varmayınca bunun yerini kurucu kişi ve kurumlar hakkında yerici ve aşağılayıcı sözler söylemek aldı.

Bir kurumu meydana getirmiş olan kişilerin ve unsurların kötülenmesi, değişim için kaçınılmaz gibi görünebilir. Aslında buna gerek kalmamalıydı. Örneğin; harf devriminin iyi bir şey olmadığını söylemekle Atatürk’ün alkolik olduğunu söylemek arasında bir fark var. Ama günümüzde biri diğerinin öncülü olarak kullanılıyor: “Atatürk alkolikti, dolayısıyla harf devrimi kötü bir şeydir” gibi. Bu davranış tarzının nasıl kendi içine çökeceğini önümüzdeki bir yıl içerisinde göreceğiz o nedenle biz şimdiki zaman üzerinden düşünelim.

Yukarıda bahsettiğim davranış tarzı bir moda, toplumsal bir akım halini alınca, sıra kaçınılmaz olarak dini konu ve figürlere de geldi. Farkındaysanız son birkaç aydır gerek peygamberler olsun gerekse başka dini kutsallık atfedilen figürler olsun, tartışma konusu oldular. Eğer bu akım bu şekilde devam ederse ki etmesi kaçınılmaz (son 10 yıl bunun örnekleriyle dolu, yola bir kez çıkılınca geri dönüş mümkün olmuyor), gelecek 10 yıl içinde bu dini figürlerin acımasızca aşağılandığına şahit olacağız. Emin olun, son 10 yılda halkın bir kısmının hukuk değerleriyle ilgili fikri nasıl değiştiyse aynı biçimde halkın büyük kısmının din ile ilgili fikri de değişecek.

Bu sürece dayanamayan, bunu kaldıramayan, tolere edemeyen yapıların ayakta kalabilmesi mümkün değil. Benzer biçimde, bu sürece tahammül edemeyecek insanların da bunalıma girmesi kaçınılmaz olacak.

Neden böyle oldu?

Türkiye için 1920 – 1980 arası bir tez zamanıydı. Aslında bu tarih 1920′den çok daha geriye gidiyor, 19. yüzyılın fikir alanındaki değişimler söz konusu olmasaydı, 1920 sonrası da mümkün olmayacaktı ama biz şimdilik kapsamı çok genişletmeyelim yoksa dünya tarihi üzerinde kaybolur gideriz. 1920 – 1980 arası Türkiye için; kadın erkek eşitliğinin ön plana çıkarıldığı, Türkiye’nin güçlü bir ulus devlet olarak gelişmesinin üzerine çalışılması gereken en önemli şey olduğu, Avrupa’nın geri kalanı ile beraber dinden hukuğa geçişin yaşandığı bir dönemdi.

1980 – 2010 arası ise Türkiye için bir antitez zamanıydı. Dinden hukuğa geçişin yanlış bir şey olduğunun savunulduğu, kadınların erkeklerle eşit ya da denk olabilmesinin çok önemli olmadığının altının çizildiği bir dönemdi. Hukuk ve kadın erkek eşitliğinden bahsederken, bilinmeli ki üzerinde durulacak örnekler bunlardan ibaret değil. Bunlar sadece benim konu üzerine konuşabilmek için seçtiğim keskin örnekler.

Bu 1980 – 2010 arası dönem, kendi aktörlerini yarattı. Bu aktörlerden bazıları PKK, AKP, Abdullah Öcalan, Recep Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, İbrahim Tatlıses, Seda Sayan, MGK, Turgut Özal, Mehmet Barlas, Cengiz Çandar, Zaman ve Taraf gazeteleri gibi kişi ve kurumlardır. Burada herkesi sayamadım, özür dilerim ama fikir vermek açısından bu isimler yeterlidir.

İşte şimdi Deniz Baykal’ın ani istifasını ve sonrasındaki hızlı gelişmeleri anlayabilmek için bu dönemleri anlamak gerekiyor. Çünkü 2010 ve sonrası, öyle görünüyor ki bir sentez zamanı olacak.

Taraf’ın Baykal’ın “kasedi” konusunda Vakit ile birbirine girmesinin nedeni, Taraf’ın antitez döneminin sona ermekte olduğunu farketmesi ve bu dönemi uzatmaya çalışmasıyla alakalıdır. Benzer biçimde, Baykal’ın CHP Başkanlığı’na geri dönmeyeceğini anlayan Erdoğan’ın telaşlı tepkileri de yine antitez dönemini uzatma arzusuyla anlaşılabilir.

Bu noktada, bir antitez zamanı aktörü olarak Deniz Baykal’ın AKP’nin yükselişinde ne kadar aktif bir rol oynadığını hatırlamamız lazım. Bu rol, 1994 yerel seçimlerinde kasıtlı olarak sol oyları bölme çabasıyla başladı denebilir. Öncesi de bundan daha parlak değildi ama 94 seçimleri, büyük ölçüde Baykal sayesinde Türk halkının Recep Tayyip Erdoğan ile tanışmasına vesile olmuştur. Erdoğan, çalışkanlığı ile hizmet açısından çok başarılı bir belediyecilik örneği sergilemiş, daha önce çözülmemiş sorunları çözmüş ve akabinde onu başbakanlığa kadar yürütecek bir yola girmiştir. Hikayenin geri kalanını zamanın gazetelerine, dönemle ilgili yazılmış kitaplara bakarak öğrenebilirsiniz, burada bunları anlatmak sadece yazımızı uzatır.

Kılıçdaroğlu, bir sentez zamanı aktörüdür:

ABD’deki gelişmeler gösteriyor ki, Obama büyük ihtimalle ABD’nin Gorbaçov’u olacak. Çünkü az evvel bahsettiğim tez-antitez-sentez zamanları meselesi salt Türkiye’yi ilgilendiren bir şey değil, bütün dünya için geçerli. Obama bir sentez zamanı aktörü. Kılıçdaroğlu da öyle.

Kılıçdaroğlu büyük ihtimalle bu Pazar CHP’nin yeni başkanı olacak. Bu AKP için çok büyük bir sorun çünkü hem AKP hem de Recep Tayyip Erdoğan birer antitez dönemi aktörü. Antitez dönemi aktörleri, sentez aktörleri karşısında çok fazla duramazlar. Bu, akıntıya kürek çekmekle aynı şey olur.

Dolayısıyla, AKP’nin şu anda atabileceği en sağlıklı adım, yeni bir başkan seçmesi olacaktır. Bakın dikkat edin, böyle olacak demiyorum, olsa çok sağlıklı olurdu diyorum. Ama olmayacak. Çünkü AKP bir antitez zamanı aktörüdür ve bu hamleyi gerçekleştiremez. Bu nedenle de 2011′de Türkiye’de başbakanlık (ya da başkanlık) koltuğuna oturacak kişi büyük ihtmalle Kılıçdaroğlu olacaktır. Bunun ne CHP ile ilgisi var, ne de AKP ile. Bunun sadece dönemin toplumsal değişim ve sentez dönemi olmasıyla alakası var.

Önümüzdeki hafta bu konuda yazmaya devam etmeyi istiyorum ama söz veremeyeceğim. Bugünlerde gündemi takip edebilmek daha da zaman alıyor, çok fazla detay var (ABD’de 1930′lardan beri en büyük tüketici koruma kanunları yürürlüğe girmek üzere ve bunlar dünyayı değiştirecek). Bir diğer yandan da okunacak ödevler, sınavlar vs. söz konusu. Ama dünya durmuyor tabii.

Sadece Türkiye’yi değil de dünyayı takip ederseniz, gelecek bir yıl içerisinde Türkiye’de neler olacağını daha iyi anlarsınız.

iPad bizi nereye götürecek?

Evvela iPad’in tanıtımından başlayalım. Tanıtım yanlış yapıldı. Baştan aşağı yanlış değildi ama eksikleri ve fazlaları vardı. Fazlalarından biri şuydu; iPad tanıtımında öncelik ‘developer’lara verilmemeliydi. Öncelik, teknoloji ile günlük genel geçer yaşam dışında alakadar olmayan insanlara verilmeliydi. Bankamatiklerin internet bağlantısı sayesinde varolabildiğini, bankamatiğin aslında bir bilgisayar olduğunu bilmeyen, düşünmeyen insanlar iPad’in en çok tanıtılması gereken insanlardı. Ama Apple bunun yerine, hırsızlardan korunmayı amaçlayan bir elektroşok cihazını, dağlarda savaşan komandolara tanıtmayı seçmiş oldu.

11 yaşımdan beri bilgisayar kullanıyorum. Yani 23 yıldır. Kişisel bilgisayar adını verdiğimiz cihazların başından bugüne kadar tarihine şahidim. Bu nedenle bilgisayarların karmaşık, çok çok rahat kullanılamayan cihazlar olmasına alışığım. Kullanımı iPad kadar kısıtlı ve iPad kadar kolay olan bir cihaz benim gözüme yeterli görünmüyor. Ama bu, bilgisayarı günlük yaşamda öylesine kullananlar için geçerli değil. iPad, bu insanlar için doğru ürün.

Ne var ki, bilgisayarını seven, bilgisayarının karmaşık yapısına alışmış biri, iPad’e yalnızca bir bilgisayar gözüyle bakacak. Onun birebir kendisi için hazırlanmış bir ürün olmadığını anlamayacak. Bunun nedeni tamamen psikolojik, tamamen algı psikolojisi.

Hal böyle iken, tanıtım yanlış hedef kitleye yapılmış oldu. Tanıtımla ilgili bir başka sorun, tanıtım davetiyesi idi. Davetiye öyle tasarlanmıştı ki, gördüğümde Apple’ın Wacom’un tacını elinden alacak bir cihaz ürettiğini düşündüm. Çünkü davetiye bir tuvali andırıyordu. Üstü rengarenk idi.

Bir başka mesele, Steve Jobs’un iPad tanıtımına “arka plan resmi bu, çok güzel değil mi? isterseniz arkaplan resmini değiştirebiliyorsunuz” diyerek başlamasıydı. Böyle başlamadı tabii de, ilk cümlelerinden biri buydu. Bu, Steve Jobs’dan beklenmeyecek amatörlükte bir cümleydi. Arkaplanı değiştirebiliyormuşuz. Nolmuş yani? Vaka-ı adiye! Bugün en dandik cep telefonunun bile arkaplanı değiştirilebiliyor. Başlaya başlaya buradan mı başlıyorsun yeni yaratımını tanıtmaya?

Ancak esas düşünülmesi gereken şey şu ki, iPad konusunda yanlış olan tek şey onun tanıtımı idi. Geriye kalan her şey ziyadesiyle doğruydu. Bundan dört yıl önce, bu blogun ilk yazısında, bundan dört beş yıl sonra bugün cep telefonu sahibi olan herkesin bir dizüstü bilgisayarı olaca diye yazmıştım. İşte iPad bu. Tahminime bir yıldan az bir zaman kaldı. 2011′e girdiğimizde, bakkala gittiğiniz zaman bakkalınız iPad ya da benzeri bir cihazda maç ya da dizi seyrediyor olacak.

Bunun nedeni iPad’in moda olacak olması, teknolojinin çok gelişmiş olması falan değil. Facebook nasıl insanları internete alıştırdıysa, iPad de insanları bilgisayar kullanmaya alıştıracak. Dikkat edin, yaklaşık iki yıldır, bilgisayardan anlamıyorum diyebilen herkes facebook kullanıcısı oldu. Onlar kendilerine göre hala bilgisayardan anlamıyorlar. Ama facebook’ta farmville oynuyorlar, torunlarına mesaj atıp dürtüyorlar, fotoğraflarını yayınlıyorlar. Ama hala “bilgisayardan anlamıyorlar”.

Yarın herkes birer ikişer iPad satın aldığında da hiçbiri “bilgisayardan anlamıyor” olacak. Ama bilmeden, farkında olmadan çatır çatır bilgisayar kullanıyor olacaklar.

Bu arada bu olurken, bazı web siteleri (örneğin Hürriyet’in, Milliyet’in web siteleri) iyi tasarımlanmadığından ve iPad’in gelişiyle de akıllanmayacaklarından etkinliklerini kaybedecekler. Çünkü insanlar “anladıkları” web sitelerini ziyaret edecekler: facebook gibi, twitter gibi, ntvmsnbc gibi. İşte esas devrim bu olacak.

Bu aşamada HTML5 meselesine girmiyorum bile. Zaten gerektiğinde iPad konusuna yeniden döneceğim. Özetlemek gerekirse, durum tamamen psikolojik ve insanın algısı üzerine kurulu.

Nerde kalmıştık?

Bundan aylar önceki son yazımın konusu neden bu kadar seyrek yazdığım idi. Orada az yazıyor olmamın nedenlerini mümkün olabildiğince içtenlikle dile getirmeye çalışmıştım. Ancak bu nedenler özellikle son iki aydır değişmeye başladı. Bu nedenle, bugünlerde birileri yine sorsa, neden bu kadar seyrek yazıyorsun dese, aynı cevapları veremeyeceğim. Madem öyle, o zaman yeniden belli bir sıklıkta yazmaya başlamam gerekiyor.

Durumu değiştiren olaylardan biri, ABD’deki reformlar. Bu konuya gelecek haftalarda sık sık değineceğim, ama evvela işin mantığından bahsetmek istiyorum. Takip edenler bilir, bu bogda hep yazdım, bu blog varolmadan önce de hep söyledim, aşağı yukarı bir on – onbeş yıldır hep ABD’nin ekonomik açıdan çok zor durumda olduğunu, ekonomisinin pamuk ipliğine bağlı olduğunu, her an başaşağı gidebileceğini anlattım. Çok açık söylüyorum, çoğu insan benimle alay etti, ciddiye alınmadım, 2008′e kadar.

2008′de patlak veren krizden sonra da bu kez peygamber muamelesi görmeye başladım. “vay abi nasıl bildin helal olsun sana” gibi yaklaşımlardan tutun da “hangi hisse senedine yatırım yapmalıyım” gibi sorulara kadar geniş bir yelpazeye uzandı verilen tepkiler. Oysa ben sadece rakamları takip ediyordum. Konuya bir sosyal bilimci olarak yaklaşıyordum. Amerikan ekonomisinin çökme noktasında olduğundan bahsediyor olmam bir kehanet ya da bir kahvehane geyiğinden ziyade ölmek üzere olan birinin kan ya da idrar tahliline bakıp bir şeyler söylemek gibiydi.

Amerika’nın bu konuda geldiği son noktayı bildireyim: Geçen hafta Los Angeles’ta iki mahkeme salonu parasızlık nedeniyle kapatıldı. Bundan başka bir örnek vermeye gerek yok.

Peki, madem söylenecekleri yıllarca söyledim, şimdi ne değişiyor da yeni şeyler söylemem gerekiyor?

Obama başkanlık seçimlerini kazandığında “A.B.D.’nin çöküşü gecikecek” başlıklı bir yazı yazmıştım. O sıralarda Obama hükümetinin bu kadar sert reformlara imza atacağına ihtimal vermiyordum. Ama yapıyorlar. Obama hükümeti, 2010 yılında (niye 2010 onu da çok merak ediyorum) kapitalizmin beline beline vuruyor. Bu çok sıradışı bir şey. Ben hala ABD’nin ekonomik sıkıntılardan kurtulabileceğine ihtimal vermiyorum ama Obama hükümetinin şu anda yaptıkları, önümüzdeki beş yıl içerisinde bütün dünyayı etkileyecek.

Böyle bir değişim sürecine kayıtsız kalmak için penceremin önündeki bitkilerle aynı gelişim seviyesinde olmam gerekir.

Bir başka konu, Türkiye’de mevcut hükümetin anayasayı değiştiriyormuş gibi yapması. Bu konuya bakarken, mevcut Amerikan hükümetinin başlattığı değişimleri gözardı etmek mümkün olamaz. Obama seçildiğinde de söylediğim gibi, oradaki hükümet değişikliğinin buradaki propaganda bütçelerinde azalmaya yol açacağını (örneğin taraf gazetesinin mali darboğaza girmesi) bu azalmanın da hem halkın fikrini değiştireceğini hem de buradaki hükümeti zora sokacağını söylemiştim. Şu andaki anayasa değişikliği çabasının da aslen temelde bundan başka bir nedeni neredeyse yok. Bunun da farklı bakış açılarıyla takip edilmesi gerekiyor.

Bundan çok daha fazlası var. Örneğin iPad, yalnızca bir teknoloji ürünü değil. O da değişime işaret eden bir yenilik. Vatikan’da, Katolik Kilisesi camiasında patlak veren seks skandalları, şimdiye kadar hiç bu denli uzun soluklu bir haber maratonu yaratmamıştı.

Ben, otuzlarını süren kuşağın bir temsilcisi olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki bizler değişim kelimesiyle büyüdük. Son otuz yıldır ticarette, yayıncılıkta, teknolojide, aklınıza gelecek herhangi bir alanda elinize ne geçerse geçsin, ne duyarsanız duyun, hepsi daima “değişimin kaçınılmaz olduğu dünyamızda”, “hızlı bir değişim yaşadığımız bu günlerde”, “her şeyin hızlıca değiştiği günümüzde” benzeri laflarla başlardı. 2010 yılına baktığımda ise gördüğüm şey şu: Biz daha değişim namına hiçbir şey görmemişiz. Değişim daha yeni başlıyormuş. Önümüzdeki beş yıl içerisinde dünyanın ne durumda olacağına dair tek bir ipucu bile görünmüyor.

Ve şimdilik son olarak, her zaman benim için en önemli konu olan, insanın gelişimi meselesi… Yazmadığım süre içerisinde bu alandaki araştırmalarımı da yoğunlaştırdım. Geldiğim noktadaki her bilgiyi, herkesin okuduğu bir web sitesinde anlatabilmem mümkün değil maalesef ama yine de anlatılabilir kadarını da anlatmaya devam edeceğim.

Neden bu kadar seyrek yazıyorum?

Son zamanlarda en sık karşılaştığım sorulardan biri bu. Blogu takip eden arkadaşlarım, okurlarım neden bu kadar seyrek yazdığımı soruyorlar. Birkaç sıradan sebep dışında fazla da bir şey söyleyemiyorum ama aslında bu konuda söylenebilecek şeyler var.

Yazılarımı sıklıkla takip edenler bilir, yazdıklarım üç beş ana başlık halinde toplanıyor; siyaset, psikoloji, felsefe ve bilişim teknolojileri. Şimdi bu alanlardan her birinde neden şu anda kamuya açık biçimde fazlaca bir şey yazamadığımı olabilecek en içten biçimde anlatmaya çalışacağım.

Bilirsiniz yıllardır insanoğlunun şuursuzluğundan şikayet ederim. Buna kendi şuursuzluklarım da dahildir, onu da bilenler bilirler. Siyaset alanında yazamıyorum çünkü ülkemizde siyasetle ilgili şuursuzluk had safhada. Ülkede ne olup bittiğini bilmemek, bilsen de umursamamak, umrunda olsa da bir şeyler yapmamak moda. Ülkede ne olup bittiğini görmek, bunun farkında olmak ama reddetmek de ayrı bir akım. Buradaki reddetmek tabii ki psikolojik bir savunma mekanizması. Kafayı kuma gömmek yani.

Hal böyle iken benim siyaset konusunda hayatın gerçeklerini yazmamın bir anlamı yok. Kimsenin birbirini anlamaya niyeti olmadığı bir toplumda siyasi fikir, görüş yazmak zaten tehlikeli. Kask takmadan motorsiklet kullanmak, tüpsüz dalmak, boş zamanlarını inşaat alanlarında gezmeye ayırmak gibi bir şey. Ben bunu kendime neden yapayım?

Gelelim psikoloji alanına. Psikoloji derken burada işin içine kendi koçluk çalışmalarımla ilgili yazdıklarımı, kişisel gelişim konusunda anlattıklarımı falan da işin içine katıyorum. Bu konuda izninizle ufak bir ukalalık edeceğim. Kişisel gelişim ve insan psikolojisi hakkında hayatkisa.com’da yazdıklarım; bu ülkede yaşayan, en az lise ya da üniversite mezunu olan, aşırı derecede aptal olmayan, içinde bir miktar yaşama dürtüsü taşıyan herkes için yeterlidir. Bu yazılar çok büyük bir konsantrasyonla yazıldı. Dikkat ederseniz hiçbirinde tekrar yoktur. Laf salatasına rastlayamazsınız. Çoğu hap gibidir. Hazmedilemediyse yeniden, tekrar tekrar okunarak önemli bir farkındalık seviyesine varmak mümkündür. Bu konuda yüzlerce kitap okuyup, onlarca psikologla görüşseniz, ortalama bir 10 yıl içerisinde edinebileceğiniz birikim zaten bu kadardır.

Bu konuda yazdıklarımın çok detaylı olmadığının da farkındayım. Bu yazılardan hiçbiri migrenden bahsetmez mesela. Ama o kadar detaya girmek de bir işe yaramayacaktı. O yazıların detay seviyesi herkes için yeterlidir.

Biraz da felsefeye değinelim. Burada felsefeyi hem sıradan anlamıyla kullanıyorum; hem de bir yaşam biçimi, dünyaya bakış tarzı, olayları ele alma stili anlamıyla kullanıyorum. Bu haliyle bence en çok bu konuda yazık ediyorum daha fazla yazmayarak. İnsanların en çok buna ihtiyaçları var, farklı bir bakış açısı edinmeleri gerekiyor. Bu farklı bakış açısı edinme meselesi ölümcül. Gerçekten bir ölüm kalım meselesi. Farklı bakış açısı edinemeyenler hayatta kalamıyor. Çünkü bunu becerememenin sonucu fiziksel rahatsızlıklar olarak çıkıyor ortaya, en ciddilerinden; kanser gibi, astım gibi, uzun süreli majör depresyon gibi (evet uzun süreli tedavi edilmemiş majör depresyon ölüme neden oluyor, aklınıza intihar falan gelmesin, depresyon beyninizin çürümesine neden oluyor ve yavaş yavaş ölüyorsunuz).

Ancak ben bu bakış açısı meselesini artık bireysel olarak ele alıyorum ve bu konudaki birikimimi bireysel koçluk çalışmalarında sunuyorum. Her ne kadar birçok insandan yazılarımın yaşamlarını değiştirdiği yolunda mailler alıp buna çok sevinsem de, bazen zamanı farklı şekillerde harcamak mecburiyetinde kalıyorum, her insan evladı gibi.

Birkaç cümle de bilişim teknolojilerine dair yazılarımla ilgili söylemek isterim. Bu konuda söyleyeceklerim üç aşağı beş yukarı siyaset için söyleyeceklerimle aynı. Bilişim konusunda da şaşırtan bir şuursuzluk devam ediyor. Bu konuda da insanın kendine uygun teknolojileri seçip kullanması dışında söylenebilecek fazlaca bir şey yok.

Daha seyrek yazmamın bir nedeni daha var. Bu konuyu uzatıp ağlak ağlak şikayette bulunmak istemiyorum, hiç tarzım değil. Sadece değinmeden geçmemek adına yazıyorum bunu, telaffuz edilmesi gerekli. Bir süre önce de yazdığım gibi, yazılarım yüzlerce forumda isimsiz olarak kullanılıyor. Bazıları bunu yazının altına “alıntıdır” yazarak geçiştiriyor, bazıları “kaynak: internet” gibi saçma sapan bir ibareyle yayınlıyor. Bu konu çok can sıkıcı. Daha evvel biraz tartışıldı bu. Birileri bilgi paylaşıldığı sürece benim için mühim değil dedi mesela. Kusura bakmayın benim için mühim çünkü buradaki mesele bilginin paylaşılması değil. Bilgi yine paylaşılsın ama paylaşan da bir zahmet yazının başına ya da sonuna “bunu osman yazdı” diye iliştiriversin. Ellerine mi yapışır?

Bu konuda ilginç bir çözüm geliştiriyorum. Eğer hayata geçirebilirsem, artık yazdıklarımı (fikirlerimi, bakış açımı, birkimimi) kimin nereye kopyaladığı umrumda olmayacak. Ama buna ne zaman eğilip ne kadar zaman ayırabilirim bu meçhul.

Herkese sevgilerimle, güzel bir haftasonu dilerim.

Kürt Açılımı’nda yürütülen algı yönetimi stratejisi

AKP’nin Kürt Açılımı konusunda nasıl bir strateji yürüttüğünü gözledim. Görebildiklerimi paylaşmaya çalışacağım. AKP’nin bu konudaki en önemli stratejisi, Kürt Açılımı ifadesini telaffuz edip ardından bunun içini doldurmamak yani hiçbir şey söylememek oldu. Kürt Açılımı’nın ne içerdiğini halka anlatmak yerine, İçişleri Bakanı’nın toplumun çeşitli kesimlerini ziyaret etmesi biçiminde bir iletişim sergilendi. Bu ziyaretlerden en ilgi çekeni hiç şüphesiz şehit annelerinin ziyaret edilmesiydi. Burada da hükümet Kürt Açılımı’nın ne olduğuna dair hiçbir şey söylemedi. Sadece Kürt Açılımı’nın içeriğinin, şehit annelerinin ikna edilmesi gereken bir içerik olduğu izlenimi verildi. Kürt Açılımı her ne idiyse, şehit annelerinden tepki görecek bir açılım olacaktı. O nedenle İçişleri Bakanı şehit annelerini ziyaret etti.

Kürt Açılımı’nın ne içerdiğini anlatmaya dair bir başka sözsüz mesaj ise Kürt Açılımı’nın adıydı. Bu bir mesajdı. Bu isim sonradan Demokratik Açılım olarak değiştirildi. Bu değişimin nedeni ise Kürt Açılımı isminin tepki görmesiydi. Ancak burada da bir mesaj olmalı. Yıllardır kamuoyunun ne düşündüğü üzerine araştırmalar yaptıran, bu konuda titizlik gösterip buna bütçe ayıran tek parti olan AKP elbette Kürt Açılımı isminin tepki göreceğini biliyordu. Büyük bir ihtimalle Kürt Açılımı ifadesi telaffuz edilirken sonradan kullanılacak olan Demokratik Açılım ismi de cepte hazırdı. Ama evvela Kürt kelimesinin telaffuz edilmesi ve bu konuda doğacak tepkilerin görülmesi gerekiyordu. Açılımın başlangıçta Kürt Açılımı adını almasının nedeni de budur.

Benzer biçimde, açılımın içeriği hakkında tek bir cümle söylenmemiş olmasının da nedeni, Kürt sorunu hakkında Türkiye Cumhuriyeti Halkı’nın tolere edebileceği değişikliklerin neler olduğunu gözleme imkanı sağlamaktı. Hükümet bu konuda ağzını açmayınca çok değişik kesimlerden insanlar bu konuda konuşacak, tahminlerde bulunacaktı. Tahminlerde bulunan insanlar, halkın nelere hazır olduğunu, nelere hazır olmadığını hazır lokma gibi söyleyeceklerdi ve söylediler de. Demokratik Açılım denen hareketin içeriği hala belli değil. Çünkü hükümet bu konuda hala yeterli veriyi alamadı. Bir diğer yandan da, halktan gelen tepkilerin gözlenmesi ile Demokratik Açılım’ın ne olmadığını söyleme mecburiyeti doğdu. Bunlardan en önemlisi de üniter devlet yapısının değişip değişmeyeceği idi. Görüldüğü üzere son birkaç gün Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bunu telaffuz ediyor. Kürt Açılımı’nın üniter devlet yapısı üzerinde bir değişiklik içermediğine dair yeminler ediyor.

Bu durum da Kürt milliyetçileri tarafından büyük bir tepkiyle karşılanıyor. Burada yine hükümetin sessiz sedasız kimin ne beklentisi olduğunu gözlediğini görüyoruz.

Demokratik Açılım tahminime göre bütün bu veriler toplandıktan sonra ortaya çıkacak. Yani içeriğinin ne olacağı şu anda hazırlanıyor. Bu içerik de neyin ne kadar tepki göreceği hesaba katılarak hazırlanıyor.

Bu aşamada, CHP’nin ve MHP’nin “biz bu konuda AKP ile görüşmeyiz” demeleri demokrasi açısından bir yaralama, hatta bir cinayettir. CHP ve MHP AKP ile görüşmeyecekse, kim anlatacak AKP’ye CHP ve MHP seçmenlerinin düşüncesini? Ne demek görüşmemek? Bu insanlar bu hakkı nereden alıyor anlayabilmek mümkün değil. Ama kimse darılmasın, bunun bir açıklaması şu olabilir: Bizler, CHP ve MHP olarak AKP’nin yanındayız. Ama onlarla görüşmek zorunda kalırsak onların oluşturduğu Demokratik Açılım’ın içeriğine muhalefet etmek zorunda kalırız, çünkü seçmenimiz bizi buna zorlar. Seçmen bizi AKP’nin politikalarına muhalefet edelim diye seçti. Bu nedenle AKP ile görüşmezsek, muhalefet görevimizden de kurtuluruz.

MHP zaten son yıllarda AKP’ye neredeyse bütün temel konularda destek verdi. CHP ise Deniz Baykal’ı parti başkanı olarak koltuğunda tutmaya devam ederek AKP’yi destekledi.

Bakalım önümüzdeki günlerde ve haftalarda Demokratik Açılım konusunda başka nasıl sözsüz mesajlar göreceğiz.

Tatilimi Nasıl Geçirdim

Tatilimin büyük bir bölümü evde geçti. İlk bir ay sadece dinlendim. Yataktan kalkmadım desem yeridir. Haziran’ın 15′i benim doğumgünümdü. Bir partiyle kutladık.

10 gün kadar ailemle birlikte Bodrum’da kaldım. Bodrum güzel bir yer. Hem turistik hem tarihi. Bir kalesi var. Oldukça büyük. İnsan kalenin içini gezerken her an orta çağdan gelmiş bir şövalyenin karşısına çıkacağını sanıyor. Orada bol bol yüzdüm. Bodrum’da bir motor gezisi yaptık. Duraklarımızdan birinde kumsaldan denize doğru uzanan limanda yer olmadığından, 10-15 metre açığa demirledik. İşin heyecanlı tarafı kıyıya yüzerek çıkmak zorunda olmamızdı.

Bir de kano olayı var ki biraz komikçe. Kumsalda babamla beraber birer tane kano kiraladık. Ama malesef babam biraz açıldıktan sonra kanosu battı. Sahilde babama biraz rejim yapmasını söyledim.

Motor gezisinden dönüşümüzde çok dalga vardı. Epey sallandık.

Tatilde iki kitap okudum. İkisi de Almanca idi. Ayrıca P.S.K. Basketbol yaz okuluna gittim.

Artık tatil canımı sıkmaya başlamıştı. Biran önce okulların açılmasını bekliyordum. Öyle ya! Yeni öğretmenler, belki de yeni arkadaşlar! Sonunda beklenen gün geldi. Okullar açıldı. Tatil bitmişti, geride kalmıştı artık. Ama bende güzel anılar bıraktı. Her bakımdan güzel bir tatildi.

not: bundan 22 yıl önce ortaokul birinci sınıfta yazdığım, dönem başlarken herkese yazdırılan “tatilinizi nasıl geçirdiniz” konulu bir kompozisyon bu. geçenlerde evde bir şeyler ararken buldum, paylaşayım dedim ki tam da zamanı, eylül.

Koçluk çalışmalarında anksiyeteyi elimine etmek

İçinde bulunduğumuz ve cayır cayır yanmakta olan finansal kriz, bizim her zamankinden daha soğukkanlı, her zamankinden daha duyarsız, her zamankinden daha kararlı olmamızı gerektiriyor. Bu şartlar altında, özellikle işadamlarıyla / işkadınlarıyla koçluk çalışması yaparken çalışmanın ilerleyen safhalarında bir anksiyete ortaya çıkıyor.

Bu anksiyete içinden geçtiğimiz finansal krizin neden olduğu bir anksiyete değil aslında. Ama bize bazı iç çatışmalarımızı ifade etmek için fazladan bir imkan sağlıyor gibi.

Daha önce de birkaç kere yazmıştım ama tekrar edeyim; koçluk çalışmaları toz pembe, çiçek böcek çalışmalar değildir. Maalesef gerek new age akımlarının etkisi, gerekse medyada yer alan koçlukla ve kişisel gelişimle ilgili haberler böyle bir kanı doğruyor. Sanki bir yaşam koçu sizi yumuşatacak, dünyanın renkli yönleriyle tanıştıracak, çalışmanız bittiğinde suya sabuna dokunmayan pamuk gibi bir insan olacaksınız.

Tüm bunlarda az da olsa bir doğruluk payı olmakla beraber gerçek bu değil. Koçluk çalışmaları sizi içinde bulunduğunuz gerçeği tanımlamaya iter, hatta buna mecbur bırakır ve bu gerçekler hayatın gerçekleridir, içinde acısı da vardır tatlısı da. Bizim işimiz, ortaya çıkardığımız bu gerçeklik durumunu kişinin nasıl arzu ettiği yönde değiştirebileceğini hesaplamak ve çözümlerin altını çizmektir.

Örneklemek gerekirse; kariyer ve iş hayatı üzerine çalışırken rakipleri uzaklaştırmak, onları mücadele alanının dışına çıkarmak, etkisiz hale getirmek gibi çözümleri de ele alırım. Medyada yıllardan beri toz pembe kişisel gelişim ve koçluk öyküleri dinlemiş olanlar bu aşamada şaşkınlık içinde kalıyor. Oysa şaşkınlık içinde kalınacak bir şey yok.

İş yaşamının gerçeklerini ne ben belirledim, ne de bana danışanlar belirledi. İş yaşamının gerçekleri binlerce yıldır insanoğlunun taşıdığı türlü çeşitli duygularla belirlendi ve salt ikibinli yıllardayız diye bu işler değişmiyor. İş hayatı aynı iş hayatı. Koçluk çalışması içerisinde bir süre sonra huzursuzluklardan arınmış, daha sakin, daha kararlı biri haline gelirsiniz evet, bu doğrudur. Ama bu sizin bundan sonra iş yaşamında kimsenin kafasını kesmeyeceğiniz anlamına gelmiyor.

Bazen anksiyete tam da bu noktada başlar. Kişinin içindeki güçler çatışması iyice ortaya çıkar. Kişi bir taraftan içgüdüsel olarak neyin doğru olduğunu bilir, bir diğer yandan da kişiliğimizin bir de toplumun etkilediği yumuşakça yönü var, ta ilkokuldan beri bize öğretilen “ayıya iyi bak, onu besle, o seni dövdüğünde de sesini çıkarma, ayıdır döver” yönü.

Koçluk çalışmaları doğal olarak yıllardan beri öğretilmiş bu “kendini zayıf hissetme” marifetini yıkmakta, kişiyi daha gerçekçi bir yere götürmektedir. Bu süreç içinde insanın kendini daha huzursuz hissetmesi çok normaldir, çok doğaldır. Çünkü gerçeklerin kabullenilmediği bir denge noktasından, gerçeklerin kabullenildiği bir denge noktasına doğru hareket başlamıştır.

Dolayısıyla koçluk çalışmalarından, hele de kariyer ve iş hayatı alanındaki koçluk çalışmalarından size kılıcınızı alın ikiye bölün ve toprağa gömün gibi bir tavsiye gelmesini lütfen beklemeyin. Çalışmalarımız tam tersine kılıcınızı çekmeniz ve sahaya hazır çıkmanız içindir. Doğduğunuz günden itibaren sırf siz o kılıcı çekmeyin diye binbir masal uydurulup anlatıldı. Bu da sizi hastalıklı bir hale getirdi. Daha da kabaca tabir edilirse pençeleri kesilip doğaya salınmış yavrular gibi ne yapacağınızı bilemez bir durumda oradan oraya koşturdunuz.

Oysa hayatın gerçekleriyle örtüşen bir koçluk çalışmasının sizi daha atak, daha agresif bir tutuma yöneltmesi hiç de şaşırtıcı bir şey değildir.

Önemli olan yaptıklarınızın iyi ya da kötü olması değil, doğru olmasıdır.

AKP İslam’ı nasıl bu kadar rahat kullanabiliyor?

Bir alıntı yaparak konuya gireyim.

Ben Kur’an hakkında öyle şeyler biliyorum ki, söylesem yer yerinden oynar.

Prof. Dr. Süleyman Ateş, Diyanet İşleri Eski Başkanı

Az sonra yazacaklarım kimine çok naif gelebilir, kimine ise çok sert de gelebilir, bakış açısına bağlı. Bazıları diyecek ki “ohooo yeni mi farkediyorsun bunları sen”. Bazısı da diyecek ki “olur mu öyle şey”. Ben yine tepkilere aldırmadan yazmış olacağım.

Şimdi, son 20 yıldır önümüzde çok açık seçik, net bir biçimde duran bir olgu var: Siyasi İslam ve siyasi partilerin İslam’ı halkı kandırmak amacıyla kullanmaları. Bunu yapanlar kendilerini müslüman olarak niteliyorlar ve ben dini açıdan onlara “sen müslüman değilsin” diyemiyorum çünkü İslam’da böyle bir şeyi telaffuz etmek günah. Yani bu kişilerin müslüman olmadıklarını söyleyemiyoruz.

İslam’da insanları Allah’ın, peygamberlerin, Kuran’ın gücünü kullanmaya çalışarak aldatmayı denemek, aldatmak günah. Bilmiyorum sizler için bunun tartışılabilir bir yanı var mı? Ben bir başbakan olarak Allah’ın benden yana olduğunu söylersem bu günah mıdır değil midir gibi bir soruya yanıt vermek için sizce ne kadar tartışmak lazım? Kendi peygamberine dahi Allah’ı temsil etme yetkisi tanımamış olan bir dinde bir başbakanın, bir milletvekilinin Allah’ı ve İslam’ı temsil ettiğini ifade etmesi kitaba ne kadar uydurulabilir?

Biliyorsunuz İslam dininde günahlar karşılıksız kalmaz. Kuran’a göre günah işleyenler cehennem ateşiyle cezalandırılır. Bu cehennem ateşi hem Kuran’da hem de diğer dini kitaplarda aklınıza gelebilecek en feci anlatımlarla tasvir edilmiştir. Cehennem azabını düşünerek, cehennem azabının nasıl bir şey olabileceğini hayal ederek ruhen ve bedenen hastalanan insanlar var. Cehennem azabı inananların gönüllerine müthiş bir korku salıyor.

Hal böyleyken bugün dünyada kendine müslüman diyen birçok kimsenin bu cehennem azabından hiç korkmadan birçok günah işlediğini görüyoruz. Bu günahlar arasında tecavüz, hırsızlık, dolandırıcılık, idaresi ile sorumlu olduğu halkın parasını yemek, insanları Allah’ın adıyla kandırmak, Allah varken yanına tapınılması gerektiği iddiasıyla başka nesne, kişi ve kurumları koymak vs.

Bunu yapanların büyük bölümü de kendini dindar olarak tanıtıp bu yolla halkı kandırıyor. Türkiye’de bunların başında hiç şüphesiz AKP ve AKP’nin üst düzey yönetimi var.

Şimdi bu durumda soruyorum. Bu insanlar Allah’tan korkmuyor, cehennem azabından korkmuyor. Burada sadece dini istismar eden bir kitleden bahsetmiyoruz, aynı zamanda kendini İslam dininin merkezi olarak gören, din bilgisinde önemli yeri olan, itibarı çok yüksek şeyhler, hocalar, tarikat liderleri de var.

Soru geliyor: Bu kişilerin bildiği ama halkın bilmediği başka bir İslam mı var? Kuran’la ve İslam’la ilgili acaba bizim bilmediğimiz şeyler biliyor olabilirler mi? Acaba onların bildiği İslam’da bir cehennem azabı yok da bu bilgiyi saklıyorlar mı?

Acaba onların bildiği Allah ve yolladığı kitap ile bizim bildiğimiz Allah ve Kuran farklı olabilir mi? Dini bilgisiyle övünen bir müslüman insanları dolandırmaktan, tek ayak üstünde yüzlerce yalan söylemekten, cinsel tacizde bulunmaktan, başkalarını cennet vaadiyle kandırmaktan nasıl ve neden korkmaz?

Bakın işin içinde AKP var, Cuma namazı öncesi vaaz veren binlerce din görevlisi var, tarikatlar var, bu tarikatların inanılmaz itibar gören şeyhleri, liderleri var. Bu insanların dini bilgileri zayıf olabilir mi? Sanmıyorum. Sanki çoğunluğun bilmediği bir sırra vakıf gibi davranıyorlar. Cehennem azabı onlar için geçerli değil gibi… Acaba bu işin sırrı nedir?

Türkiye’nin kendi gücüyle bir alıp veremediği var

Aklımdaki tam olarak bu. Bunu haftalardır hatta aylardır düşünüyorum desem yeridir. Geçen ay şahit olduğumuz Davos kepazeliğinden sonra bu konuyu daha da fazla düşünmeye başladım.

Türkiye, güçlü bir ülke. Ordusu güçlü, ekonomisi dünyanın birçok ülkesinden daha güçlü. İnsan gücü, işgücü, yerel kaynakları, kültürünün derinliği dünyanın birçok ülkesinden daha büyük.

Buna rağmen Türk insanı hiçbir biçimde yaşadığı ülkenin kendi gücünden haberdar değil. Hiçbir biçimde bunu görmek, bununla karşılaşmak istemiyor.

Her yerde rastlayabileceğiniz iki örnek vereceğim; ortalama bir Türk insanı, Türkiye’nin istese Atina’yı iki saatte alabileceğini düşünür. Aynı Türk insanı der ki, “Kuzey Irak’a müdahale edersek Amerika anamızı beller”.

Üzerine tartışmaya pek gerek yok, Atina’yı hiçbir zaman iki saatte alamayız. Atina’yı iki saatte alamayacağımız gibi Kuzey Irak’a operasyon yaptığımız zaman da Amerika anamızı belleyemez.

Bunun en yakın örnekleri Kıbrıs savaşında görülmüştür (Kıbrıs Barış Harekatı). Türkiye, bölge üzerindeki anlaşmaların getirdiği, uluslararası hukuktan doğan haklarını kullanarak Kıbrıs adasına bir askeri harekat düzenlemiş, hiçkimse de buna karşı çıkamamıştır. Bunu engellemek isteyen ülkelerin yapabildiği en büyük şey ekonomik ambargo olmuştur. Orada da belimizin çökmediği ortada.

Bir diğer yandan Atina’yı iki saatte alamadığımız da ortada. Tıpkı Amerika‘nın da Atina’Yı iki saatte alamayacak olması gibi.

Türk insanı, yaşadığı ülkenin gücünü görmekten çok uzak. Hatta bunu görmek istemiyor. Bunu her iki yönden söylüyorum. Türk insanı, Türkiye’nin gücünü olumlu anlamda da görmek istemiyor, olumsuz anlamda da görmek istemiyor. Ne kadar güçlü olduğuna dair bir fikri yok. Gücünün limitlerine dair de bir fikri yok. Bunun yerine hayaller içinde yaşamayı tercih ediyor.

Türkiye bir gün Ortadoğu’nun lideri oluyor, bir diğer gün Amerikan uşağı oluyor. Bazen bu gelgitler günlerle değil, saatlerle ölçülebilir hale geliyor.

Türkiye’nin İsrail’e tepkisi de bu yüzden ve Türkiye’nin İsrail’e olan tepkisi de ölçüsüz. Dağlıca baskınında sekiz askerin kaçırılmasını hatırlayalım. Sokaktaki adam ne konuşuyordu? “İsrail kadar olamadık” diyordu.

Peki sokaktaki aynı adam bugün ne diyor? Kahrolsun İsrail, kahrolsun emperyalizm cart curt… Pardon ama, binlerce yıldır aynı topraklarda yaşayan arap ve yahudi vatandaşlar arasında büyük ayrımcılık yaparak araplara verimli toprakları, yahudilere ise çoğunluğu çöl olan ufacık bir bölgeyi bırakan kurum Birleşmiş Milletler’in ta kendisi değil mi? Yani bugün İsrail’le bir görüp küfür ettiğimiz “emperyalist güçler”?

Her neyse, İsrail çölün ortasında kısa sürede bir medeniyet yarattığı için (yani kendi gücünün sınırlarına vakıf olduğu için) İsrail’le de bir alıp veremediğimiz var. Bence bütün nedeni bu.

Türk toplumu, tıpkı öğretilmiş acizlik içinde yaşayan bir genç kız, bir genç adam, lise yıllarında bir ergen gibi; birçok şeyi becerebilecekken beceremeyeceğini düşünen ama bunun yerine de gerçekten beceremeyeceği şeylerin hayaliyle yaşayan biri gibi.

Bu nedenle yabancıya bir rağbet var. Bu nedenle de aynı yabancıya karşı bir de nefret var.

Ben Türkiye’nin terapisti olsam, Türkiye’de karşıma geçip otursa, ona babaya duyduğu (Atatürk) öfkeyi hatırlatır ve bunun üzerine biraz düşünmesini isterdim. Öyle ya, Atatürk’e ağzı alınmayacak küfürler etmiş kişiler bugün ülkeyi yönetiyor. Biri cumhurbaşkanı, biri başbakan. Diğerleri bakanlar.

Neden Atatürk’e karşı bu kadar büyük bir öfke var? Çünkü Atatürk; bu halkla, bu ülkeyle, bu topraklarla, bu kaynaklarla bu işler olur demiş biri. Biz güçlüyüz, beceremeyeceğimiz şey yok demiş biri.

Diğer yanda da kendisini beğenmeyen zibidilerin aslında tek bir fikri var: “Hayır! Biz bir şey beceremeyiz! O nedenle Araplar gibi olalım, müslümanlaşarak Türklüğümüzden vazgeçelim”.

İşte bu noktada yine Türk insanının kendi gücüyle bir alıp veremediği olduğunu apaçık görüyoruz.

Türkiye’nin artık bir yetişkin olarak kendi gücünü anlaması ve bunu kabullenmesi gerekiyor. Güçlü olduğunu kabullenmesi gerekiyor. Ayrıca bu gücünün sınırlarını da kabullenmesi gerekiyor.

Aşırı değerli Türk Lirası lafı bile bu anlattıklarımın bir örneğidir.

Şimdilik bu kadar, hazmedilmesi zor bir kavramdan bahsettim. Bu anlattıklarım aslen dünya üzerinde yaşayan her birey için teker teker geçerli. Şu anda bu satırları okuyan sizler için de teker teker geçerli. Gücünüzün ve bunun sınırlarının ne kadar farkındasınız?

Davos kepazeliği

Her şeyi bir yana koyuyorum. Bir başbakanın övüne övüne “ben diplomasiden anlamam” demesini bir yana koyuyorum. Ortadoğu’daki en önemli müttefikimize hakaret etmesini bir yana koyuyorum. Hatta, AKP’nin bölgede İsrail’in en büyük destekçisi olduğu gerçeğini bile bir yana koyuyorum.

Şunu sormak istiyorum sadece: Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarlarını ne zaman koruyacak? Ne zaman yumruğunu Türkiye Cumhuriyeti için vuracak masaya?

Ben size söyleyeyim, böyle bir şey asla gerçekleşmeyecek.

Recep Tayyip Erdoğan, Davos’ta Hamas için yaptığı savunmayı, Türkiye Cumhuriyeti için hiçbir zaman yapmadı, yapmaz, yapmayacak da.

Yeni yıl kararlarınızı hatırlıyor musunuz?

Fazla değil, bundan sadece bir ya da birbuçuk ay önce 2009′a girdikten sonra hayata geçireceğinizi düşündüğünüz, bunun için kendinize söz verdiğiniz kararlarınız vardı. Yeni bir yabancı dil öğrenmek üzere adım atacaktınız, gelirinizi yükseltmek için bir şeyler yapacaktınız (hayalinizdeki ‘kafe’yi açacaktınız? ya da maaşınıza zam isteyecektiniz? hatta belki iş değiştirmek üzere harekete geçecektiniz?).

Arabanızı yenilemek için adım atacaktınız, bu yıl daha önce görmediğiniz bir ülkeyi görmek için çaba sarfedecektiniz, ilişkilerinizde daha özenli davranacaktınız ya da bir ilişki içinde olacaktınız…

Örnekler çoğaltılabilir ama sanırım konuyu hepimiz anladık. Yeni yıl kararlarınızı hatırlıyor musunuz? 2009′a girdikten sonra hayata geçirmek üzere bazı planlar yapmıştınız, bazı kararlar almıştınız. Ne oldu onlara?

Neden bir hareket yok? Ya da neden bir sonraki ayı bekliyor ya da neden 2010′u beklemek zorunda? Bu yaz kesindir, mutlaka yapacağım dediğiniz şeyi kaç yıldır bekletiyorsunuz?

Kaç kere bu kararları alıp sonra hayata geçirmediğiniz için kendinizi tembellikle suçladınız? Ve tabii ki bu suçlamalar da sizi rahatlattı. Tembelim, zaten olmayacak, boş yere çaba sarfetmeyeyim. Ya da dünyanın düzenini suçladınız; dünya zaten böyle, ben ne yapsam boş, sanki herkes elele vermiş ben kararlarımı hayata geçirmeyeyim diye uğraşıyor… Zaten mali kriz var, dünyanın hali de belli… Üstelik küresel ısınma var sonumuz belli değil… Aslında yapardım ama filanca hanım, filanca bey yüzünden yapamıyorum…

Siz de gayet iyi biliyorsunuz ki bunların sonu gelmiyor. Ayrıca siz yerinizde karar vermeye ve kararlarınızı hayata geçirmeye çabalarken atı alan Üsküdar’ı geçiyor ve siz de bu sefer bunun için bir açıklama bulmaya çalışıyorsunuz.

Direnmeyi bırakın. Değişime kucağınızı açın. Yaşamınızda istediğiniz değişiklikleri gerçekleştirmek için bugün bana bir mail atın. Sizinle profesyonel bir çalışma yapalım. Kararlarınızı hayata geçirin.

Yeni yıl kararlarınızı hatırlıyor musunuz?

Türkçe gerçekten bitti

Bir aydır bir şey yazmadıktan sonra yazacak bunu mu buldun demeyin, bir rahatsızlık duygusuyla hemen kaleme almak istedim. Şu anda Kanal D’de Esra Ceyhan’ın bir programı var ve konusu da büyü. Büyüden etkilendiğini söyleyenler var, bir de psikiyatrist var, konu tartışılıyor vs.

Beni rahatsız eden kısmına geliyorum hemen. Büyü kelimesi geçmiyor programda. Büyü kelimesi büyünün Türkçe’sidir. Programda ısrarla geçen kelime sihir. Biz bunu Türkiye’de büyü anlamında kullanmayız. Göz yanılmalarıyla çalışan sihirbazlar için kullanırız, illüzyonistler için kullanırız. Sermet Erkin gibi, David Copperfield gibi.

Bu programda ele alınan, fiziksel hayatı dini yöntemlerle ve düşünce gücüyle etkilemek ve değiştirmek amacıyla yapılan şeye de Türkçe’de büyü deriz.

Dilde mantık aranmaz. Arap buna sihir diyebilir ama Türk demez. Türk buna büyü der. Sihir dendiğinde ise aklına önce şapkadan tavşan çıkarmak gelir. Bu ikisi son 100 yıldır birbirinden farklı iki kavram olarak kullanılır.

Programda bir diğer örnek daha var Türkçe’nin artık bittiğine dair. Zaten onu da duyunca bunu yazıya dökmeden duramadım. Programa katılan, kendisine büyü yapıldığını söyleyen kadın diyor ki “şansım çalışmıyor”. Bu laf tamamen Amerikanca’dır. O kadar Amerkanca’dır ki bir İngiliz bile bunu böyle söylemez. Şansım çalışmıyor diyor kadın, ortaokul mezunu bir kadın direkt Amerikan İngilizcesi kullanırcasına, sanki oradan amatör bir çeviri yapmışcasına şansım çalışmıyor diyor.

Türkçe gerçekten bitmiş. Çünkü hem bu programdaki sihir kelimesi, hem de kadının kullandığı şansım çalışmıyor ifadesi Türkçe değil ve bu durum çoğunluğu yansıtıyor.

Benzer bir durum “yarın öbür gün” ifadesi için geçerli. Bu ifade de artık her yerde “yarın bir gün” diye kullanılıyor ama Türkçe’de böyle bir ifade yok.

Bir örnek daha verip konuyu kapatıyorum. Gazetelerde ısrarla bir Türkçe hatası daha yapılıyor. Tırnak işareti yerine parantez kullanılıyor. Örnek veriyorum:

Başbakan konu hakkında (bilgimiz yok) diye konuştu.

Şimdi her ilkokul mezunu gayet iyi bilir ki Türkçe’de bu cümle;

Başbakan konu hakkında diye konuştu.

Biçiminde okunur çünkü Türkçe’de parantez içi okunmaz, cümleye dahil değildir. Okur onu kendi kendine okur ya da okumaz. Parantezin kuralıdır, cümle, parantez içeriği olmadan tam bir cümle olmalıdır.

Ama sanıyorum bu son yazdığım şey Türk halkı için fazlaca karışık oldu.