Osman S Börütecene

alemlerin aslı hayaldir

Yaşam işe bulaşmalı, iş yaşama değil

14 Ocak 2008 Pazartesi 10:13, Osman Seyit Börütecene

Oldum olası yadırgarım. Amerikan kültürü kaynaklı bir dizi söylem der ki, profesyonellik bir yaşam tarzıdır. Profesyonel tarz ve tavırlarınız sadece iş saatleriniz için geçerli olmamalı, bütün yaşamınızı kaplamalı.

Peki kaplasın, eyvallah. Ama neden ustaca bir yaşam değil de profesyonel iş hayatının 24 saate yansıması? Neden kişinin hedefi mutlu ve verimli bir hayat değil de profesyonel bir iş yaşamı olsun? Daha doğrusu neden küçük kalması gerekenden büyük olması gerekene doğru bir “bulaştırma” var da aslen esas olması gerekenden daha küçük olana bir yansıma biçiminde düşünülmüyor bu?

Güncel bir örnek olarak bu alandaki yanılsamayı maalesef en çok Ali Saydam’da gözlüyorum. Son günlerdeki iki yazısından örnek vereceğim. Bu örnekler aynı zamanda konumuzu da aşan örnekler, böylelikle yaşama ve ticarete bakış açısı üzerine de bir şeyler söylemiş olacağız.

Bunlardan birincisi Eyşan Özhim’in Ayşe Arman’a verdiği bir röportajla ilgili.

“Eyşan Hanım kendi ayağına nişan almış” başlıklı yazıdan iki paragraf alıyorum:

Babası İsviçre’deki öğrencilik yıllarımızdan arkadaşımız ve ağabeyimizdir… Onun için Ayşe Arman’ın benim nezdimde ayrıcalıklı bir yeri vardır. Yaptığı işlere fazladan bir puanı da bu sübjektif gerekçeden veririm. Ancak Ayşe’nin benim hiçbir torpilime ihtiyacı yoktur. Örneğin yılın son günlerinde Eyşan Özhim ile yaptığı röportaj beş yıldızlıktı. Başlık her şeyi söylüyordu aslında: “Ne CEO’nun sevgilisiyim ne lezbiyenim!”

Röportajın içeriğini internetten bulup okuyabilirsiniz, ama başlık yetiyor… Ben Eyşan Özhim’in ne CEO’su ile yattığı yolundaki dedikodudan haberdardım ne de lezbiyen olduğu yönündeki söylentilerden… Şimdi haberim oldu. Kimin sayesinde? Eyşan Hanım’ın sayesinde…

Ne yapacaksınız peki böyle usta röportajcılar karşısında? Yanıt çok basit ama yapması zor: Sadece susacaksın! Hepsi o…

Ali Bey bu yaklaşımı Fazıl Say’ın Türkiye’nin güncel sosyal durumuna ilişkin sarfettiği sözlerle ilgili de göstermişti. Ben de onun bu yaklaşımını şöyle değerlendirmiştim:

Ali Saydam olayı yine iletişimci kimliğiyle ele almış, itibardan bahsetmiş. Güzel de bahsetmiş. Ancak Ali Bey’i artık bir konuda uyarmak lazım. Ali Bey, gerek şahıs gerekse tüzel kişilikler - yani şirketler - bazında ticari menfaat anlamına gelen itibarla, bu kavramla alakası olmayan evrensel itibarı birbirine karıştırıyor. Yani konuyu öyle bir ele almış ki Ali Bey’in yazdıkları “Fazıl Say bu söyledikleriyle gelecekte daha az para kazanır maalesef” biçiminde özetlenebilir. Dolayısıyla bu yaklaşım çarpık. İtibar çok önemli evet ama itibarın işletme bilimindeki anlamıyla evrensel anlamı aynı değil. Hatta bu başlı başına bir makale konusu aslında.

Şimdi aynı şeyi yine savunacağım, söyleyeceğim. Kimse Eyşan’ın yeni atılımlarından haberdar değilim sanmasın. Gayet de iyi biliyorum ama inanın bana farketmez. Hatta belki Eyşan bu röportajda olması gerekeni yapmış ve bütün amaçlarına da ulaşmıştır. Yine de bu ticari durum bir yana yukarıda kendi yazımdan yaptığım alıntıdaki görüşlerim burada da aynen geçerli.

Hele de son paragrafta söylediği “Ne yapacaksınız peki böyle usta röportajcılar karşısında? Yanıt çok basit ama yapması zor: Sadece susacaksın! Hepsi o…” sözlerini çok acıklı buluyorum.

İkinci örnek ise Zara ile İletişim Danışmanlığı Şirketleri Derneği İDA’nın Başkanı Necla Zarakol arasındaki bir ihtilafla ilgili. Ali Bey’in köşe yazısından alıntımızı yapalım:

Şaka bir yana, bence iyi bir ders oldu Zara’ya. “Ben iletişime falan para harcamam; ürün koleksiyonumu sık sık değiştiririm, fiyatları makul düzeyde tutarım, varsa yoksa lojistiğimi sağlama alırım, gerisi sorun değil!” stratejisini belki sorgularlar.

Evvela şunu söylemem gerekir; bahsedilen ihtilafı, konuyu bilmiyorum. Ali Bey de konunun ne olduğunu yazmamış. Belli ki bugünkü yazısının bu ikinci bölümünde kendi sektörüne hitap ediyor, olabilir ziyanı yok.

Ancak Ali Bey’in alıntı yaptığım bu paragrafta sunduğu eleştirinin boş bir eleştiri olduğu Zara’nın herhangi bir satış krizi yaşamıyor olması nedeniyle ortada. Hal böyle olunca da Ali Bey’in özenerek anlattığı pazarlama iletişimi hakkında insanda soru işaretleri uyanıyor. Bu durumda da bence Ali Bey’in iletişim hizmetlerinin yararını anlatma biçimini değiştirmesi gerek.

Ben bir büyük patron olsam, işlerim de yolunda gitse (Zara’nın dönem dönem nasıl da tıklım tıklım olduğunu hatırlayın) bana iletişim hizmetleri satmak isteyen biri de bu cümlelerle konuşarak bir şeyler anlatmaya çalışsa ben hala satın alacağım iletişim hizmeti bana ne gibi bir fayda sağlayacak sorusunu cevapsız bırakılmış hissederim.

Nedeni ise basit. Ticarette davranış tarzı bir pazar sabahı bakkala yolladığınız ergenlik çağındaki oğlunuzun saçını başını iyice düzeltmeden evden çıkamaması gibi değildir. Satın aldığımız birçok ürün ve hizmetin ambalajına pazarlama bilimcilerinin zannettiği kadar itibar etmeyiz. Burada ambalaj derken ezcümle diyorum, yığınla reklam pazarlama ve ‘iletişim’ çabası da buna dahil.

Bu durum apaçık ortadayken sapasağlam bir insanın kulağına “dikkat et seni yaralı iken görmesinler” diye fısıldamak neden?

Son olarak bir şeyin altını çizmek istiyorum. Bu eleştirilerim Ali Bey’in şahsında toplandı bugün. Ama esas mesele pazarlama iletişimi sektörünün varlığındadır. Bu varlığın sorgulanması gerekiyor.

Siz de fikrinizi belirtin

Merhaba!

osman

Site İçi Arama

Sayfalar

Arşiv

RSS

Site Map

Sosyal Mevzular

Standartlar