alemlerin aslı hayaldir
Herkesin malumu olduğu üzere AKP beş yıldır mecliste çoğunluğa sahip olduğu halde türban hakkında parmağını kımıldatmazken bir gün aniden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan İspanya’da kısa bir açıklama yaptı ve türban denen nesneyi Türkiye’nin gündemine oturttu.
Ben de bunun nedenini çoktandır tahmin edebiliyorum ama yazmak için olayların biraz ilerlemesini bekledim.
Son iki gündür AKP’nin üst düzey yönetiminde gittikçe artan bir rahatsızlık var. Rahatsızlığın tek nedeni var: TSK türban tuzağına düşmedi.
TSK dışında hepimiz bu tuzağa düştük ve türbandan başka bir şey konuşmaz olduk. Olayın aslı şu: Türkiye’nin ekonomik göstergeleri hiç iyi gitmiyor. Birçok ekonomik değer 2001 krizi değerlerine çok yaklaştı. Herkes herhalde etraflarında sürekli şirketlerin kapandığının ya da küçüldüğünün farkındadır.
Buradan bir yıldan fazla bir zamandır yazıyorum Türkiye’nin ekonomisi iyiye gitmiyor, AKP ekonomik verileri doğru söylemiyor diyorum.
Ekonomik kriz geldi kapıya dayandı demeyeceğim, bizzat yaşanıyor şu anda. Ancak bunun resmi bir hal alması için hükümetten ekonomik kriz konusunda bir ses çıkması gerekiyor. 2001′de bu ses Cumhurbaşkanı’nın Başbakan’ın kafasına anayasayı fırlatması (gerçekte anayasayı masaya vuruyor ama basına yaygın olarak böyle yansıdı) sayesinde çıkarılabildi. Yani bir MGK toplantısında devletin tepesi kavga etti diye kriz oldu dendi. Çoğunluk bunu düşünmeden böyle kabul eder ve algılar. Oysa bir günde ya da bir toplantıyla kriz falan olmaz. Birikim sonucu olur.
Tahmin ediyorum AKP hesabını şöyle yaptı: Eğer türban (yani laiklik) konusunda sınırları zorlarsak Genelkurmay bir açıklama yapar ve biz de 2001′deki anayasa fırlatma olayının yerine bu kez “bakın genelkurmay açıklama yaptı ekonomik krize girdik” diyebiliriz diye düşündüler. Bunu da hepimiz yedik. Ama Genelkurmay yemedi. Açıklama falan yapmıyor. Çünkü onlar da bu ekonomik krizin faturasının AKP’ye çıkacağını en az AKP üst düzey yönetimi kadar iyi biliyorlar. Gerçekte olması gereken de bu zaten çünkü Türkiye’nin ekonomisini yönetebilmesi gerekip yönetemeyen, habire devletin (yani halkın) malvarlığını satarak mirasyedi gibi yaşamayı tercih eden iktidar bu iktidar. Sonun böyle geleceği de belliydi.
Sonuç olarak önemli olan İran gibi olup olmayacağımız değil. AKP de Türkiye’de ordu varken böyle bir şeyin hiçbir zaman olamayacağını avucunun içi gibi biliyor. Hatta AKP’nin gündeminde böyle bir şey de yok. Yani hadi Türkiye’ye şeriat getirelim gibi bir isteği falan yok AKP’nin. Bu konu sadece seçim zamanı alanlarda belli kesimlerin oylarını almak için hissettirilen bir şey.
Dinci dayatmayı reddettiğimi sanmayın. Gayet açık ve net bir biçimde onun da farkındayım. Ama o bir yere kadar dayatılabilir sonra da dayatılamaz. Geçmişte örnekleri var, din ülkesi hayalleri kuranların o hayallerde boğulduğunu hepimiz biliyoruz. Bu cumhuriyet tarihi boyunca da hep böyle oldu ve olacak.
Şimdi son derece rahat ve sakin olma zamanı. Olan oldu artık. Ekonomi kötü yönetildi. Sonuçlarının böyle olacağı belliydi. Bu kez türban meselesi gündemi değiştirmek ve başka şeyler konuşmaktan ziyade Genelkurmay’ı bir açıklama, bir uyarı yapmaya zorlayarak ekonomik krizi bu uyarıya bağlamak içindi. Ama plan tutmadı. Çünkü Genelkurmay bu psikolojik savaş hamlesini savurdu.
Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt yurtdışında gazetecilere kısa bir süreliğine kapısını açtı ve “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” misali sanki gazetecilere sesleniyormuşcasına AKP’ye seslendi:
Biliyorum, dışarda on naklen yayın arabası var. Siz benden bir şeyler bekliyorsunuz. Şunu söyleyeyim: Gündemimizde olan bir türban konusu var. Bu konuda basın organlarında çıkıyor ‘Asker ne düşünüyor’ diye. Şunu ifade edeyim, Türk toplumunun bütün katmanlarında bu konuda askerin düşüncesini bilmeyen yok. Bir şey söylememiz malumun ilanından ileri gitmez. Onun için bu konuda herhangi bir şey söylemek istemiyorum.
Bu sözlerin tercümesi şudur: “Yolun sonuna geldiniz ve bu sonu yaşarken Genelkurmay’ı buna alet edemeyeceğinizi bilin”
AKP’nin türban konusunu gündeme getirmesinin nedeni fiilen yaşanmakta olan ekonomik krize bir sorumlu aramaktır. Türban konusunu bir rejim krizine döneceğini bilerek gündeme getirmesinin nedeni de budur. Ama açıklamayı kendileri yapmak zorunda kalacaklar. Zaten fazla da kalmadı şunun şurasında, Şubat ayı sona ermeden bu duruma hep beraber şahit olacağız.


8 Şubat 2008 22:26
Hay beynine, eline sağlık! Somut [elle tutulan, gözle görülen, birebir yaşanan] gerçek, bu kadar mı güzel ifade edilir, bu kadar mı net açıklanır!
8 Şubat 2008 23:38
Gerçekten çok güzel bir yazı. Şu yaşıma kadar edindiğim siyasi birikimle çözemediğim, anlam veremediğim, “ne yapıyor bu adamlar? yoksa gerçekten şeriat mı?” gibi soruları kendime sorduğum bir dönemde bu konuda kafamdaki kafa karışıklıklarını gideren, çok güzel bir yazı olmuş. Gerçekleri daha net görmemi sağladı. Eyvallah Osman Abi
8 Şubat 2008 23:42
Ben teşekkür ederim
9 Şubat 2008 01:59
Sevgili Osman,
Aklına sağlık! Ayrıca, bu gibi konularda kendini aciz hissedip hiç bir çözüm bulamayacağını düşünerek, gerçeklerden uzak durmaya çalışan benim gibi insanların anlayacağı dilden, son derece sarih biçimde yazdığın yazıyı yazmaya üşenmediğin için teşekkür ederim.
Çok iyi analiz etmiş, tam da insanların öğrenmesi gereken noktaları tek tek açıklamışsın!
Saygı ve sevgilerimle…
9 Şubat 2008 17:30
genelkurmayın türkiye’nin darbelerle dolu siyasi tarihinden ders aldığının göstergesidir büyükanıt’ın görev dönemi boyunca sergilediği soğukkanlı tavırlar ve verdiği akılcı demeçler. askerin sadece askerlik yapması gerektiğini düşünen kimi entellektüellerin aksine özellikle türkiye’nin mevcut şartlarında sadece siyasetçilerin değil askerlerin de siyaset yapması gerekliliği su götürmez bir gerçektir diye düşünüyorum.
velhasılı kelam, tespitleriniz çok yerinde osman bey, daha çok yazın isteriz, zevkle takip ediyoruz.
9 Şubat 2008 23:59
AKP cephesinde de ilk başlarda bir şaşkınlık hissetim. Çünkü Recep Tayyip yurtdışından bu konuyu gündeme getirdiği vakit MHP’nin araya girip “hadi bu sorunu çözelim” demesi AKP’nin hiç beklemediği birşeydi.
AKP’nin sadece istediği dünya’yı sarsan bu ekonomik dalgalanmanın Türkiye gündemine yerleşmemesi veya oldukça geri planda kalmasıydı. Bu süreçte “muhtemelen TSK bir açıklama yapar, iyice gündem kızışır” beklentisi içerisindeydiler. Fakat TSK’dan bir çıkış gelmemesi ve MHP’nin de bu meseleyi çözelim demesi AKP’nin de geri adım atamamasına neden oldu. Ve AKP bu sorunu bence “istemeye istemeye” de olsa çözmek için adım atmış oldu. Kendi kazdıkları kuyuya düşmüş oldular.
10 Şubat 2008 03:52
Çok mantıklı görünüyor. Evet, kriz çıkarma bahanesi aranmış olabilir. Bakalım zaman ne gösterecek. Şimdilik bu yazdıklarınız bir tahminden ibaret. Eğer doğru çıkarsa sonuç felaket olacak. iç savaş bile çıkabilir. pkk yanlıları da bahane arıyordu zaten. Türkiye çok fena çıkmazlarda aslında.
Bir şeyi ise her zaman abes buluyorum: halk örgütlenmiyor bir şey yapmıyor türk silahlı kuvvetlerine güveniyor. Türk halkı kendisine güvenmeli. halkın birlik beraberliğine güvenmeli. bu yoksa başka şeylerden medet umulur. bu da bir zayıflık göstergesidir yani halkın zayıflığı. o zaman bu demektir ki biz içten çürümüşüz. bundan sonra zaten ordunun bir gücü de kalmaz.
10 Şubat 2008 06:15
“davul zurna ile gelen gelin yanlış yaparsa kefenle gider…” bu sözü hep benimsedim… Türk milleti yücelttiğini yermeyi çok iyi biliyor. sonun başlangıcıydı aslında türban… daha önce bir grup ki herkes çok iyi biliyor o grubu, sayın başbakanında dizinin dibinden ayrılmadığı ve hocam hocam dediği Tayyip beyi şah eden Sayın Erbakan ve Kabilesi(kabine yazmak istemedim.) bu konuya el attı 28 şubatta eli kırıldı. 28 şubata kaç gün kaldı şurda? temennim odur ki tarih tekerrür etsin.
10 Şubat 2008 12:51
@E. Ali
Ben sana o konuda katılmıyorum. Ben TSK’ya bu halkın kendisinden bile daha çok güveniyorum. Çünkü bu ülkede yapısı bozulmamış tek kurum TSK’dır. Türk halkının son 10 yıldır geçirdiği değişime ve yapısındaki bozulmalara bakarsak TSK daha sağlam bir noktada duruyor. Zaten bu sebepledir ki yapılan anketlerde en güvenilen kurum olarak TSK başı çekiyor.
Artık 75 milyonluk bir halkız ve bu halkın içerisinde bir sürü “kanı bozuklar” dolaşıyor. Dolayısıyla bu halka güvenerek bir iş yapılamaz. Yapılsa bile bence hata olur.
10 Şubat 2008 19:07
Mimlendiniz!
11 Şubat 2008 02:46
turca’ya cevap:
Halkın gücü hafife alınmamalı. Kimler ciddi ve köklü bir altyapı ile bu ülkede halk arasında geniş çaplı örgütlenmeler yapıyorsa gelecekte bu ülke onların etkisinde olacaktır. Onlar ya aşırı milliyetçiler olacaktır ya da islami cemaatlar. Çünkü onlardan başka sıradan vatandaşın arasına giren onlara bir şeyler anlatan yok.
Neticede ordu askerlerden oluşur, askerler ise halkın çocuklarıdır. En büyük çoğunluk asker kitlesi ise rütbesiz erlerdir. Bunlar ordunun robotları değil. Kendisine emir verildi diye tutup kardeşini kuzenini çocukluk arkadaşını hatta kendisini yok edecek değiller.
Halkın temayülüne göre ordu büyüklerinin hiç istemedikleri rejim değişikliklerine gidilecek olması durumunda ordunun darbe yapıp despotizm ilan etmesini beklemek her şeyiyle yanlış. O zaman halkın gücünün önüne geçilemez. Hiçbir ayaklanma bastırılamaz. Artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Bütün ülke yığın yığın halk kitleleriyle dolu. eskisi gibi üç beş sakin kasabayla köyle karşı karşıya değiliz.
Beklemektense herkesin sağduyu ile en güzel fikirlerle bir araya gelip halkın en iyi şekilde eğitilmesine katkıda bulunması gerekir.
Ben istanbulun merkezinde şişli ilçesinde yaşıyorum. Burada 50 yıldır istanbulda, istanbulun merkezinde yaşadığı halde dün köyden gelmiş gibi vahşi insanlar var. bunları eğiten yok. Marketlerde sanki ben onların düşmanıymışım gibi benden önce ekmek almak için beni iten başartülü pardösülü şişman kadınlar mesela, bunların eğitilmeleri istanbulun valilerinin belediye başkanlarının en temel vazifesi olmalı. Hadi onlar yapmıyor; o halde bu insanları halkın kendisi eğitmeli. öğretmenler başı çekmeli. Ama hiçbir kıpırdanma yok. Bugün ekmek için veya kasa sırası için beni itenler yarın her türlü vahşiliği yaparlar. Bu tür insanları kandırıp “bugün” bin tane kubilay vakası yaptırmak mümkün. madımak olayını da bilirsiniz. her şey bir anda olup bitiverir. sözüm yanlış anlaşılmasın. Bilinçli dindar kişilere ilimle fenle uğraşan cemaatlara sözüm yok. Vahşi insanları anlatmak istiyorum. Hele istanbulun varoşları, vahşiliği ötesinde vahşi insanlarla dolu. Bir de bütün anadoluyu düşünün.
11 Şubat 2008 11:23
Din neye girerse girsin vahşileştiriyor, yozlaştırıyor ve aptallaştırıyor.
Kafalara, siyasete, meclise, vs vs.
Bu konuda daha fazla yazamayacağım, Türkiye’nin işi bitti. Ordu da yetmez bu salaklara.
11 Şubat 2008 22:04
[…] Osman Abi’nin şurada yazdığı yazıya katılmakla beraber. AKP’nin bahsettiği o “ekonomik büyüme” yalanına da en içten dileklerimle “hadi len!!!” diyorum. Kusura bakmayın emekliye yılda 20 YTL zam yaptıktan sonra, 40 YTL kesinti yapıp insanlarla dalga geçince ekonomik büyüme falan olmuyor, yani varsada ben hiç bişey göremedim. Zengin olan zaten zengindi, biraz daha zengin oldu yada battı ki bu aralar çoğu batıyor! “Yazık” diyorum sadece. Bu koca yalanı yutan bir halk.. Şimdi bu da nerden çıktı derseniz, boşverin içimden geldi! […]
11 Şubat 2008 22:25
[…] alemlerin aslı hayaldir Güncel: Ana Sayfa Önceki yazı: Türban’ın yeniden gündeme gelme nedeni […]
11 Şubat 2008 22:28
Türkiye’de her gece 1 milyon kişi aç yatıyor.
18 milyon insan yeterince beslenemiyor. Fakirlik sınırının altında yaşıyor
Cari Açık
2002 YILINDA: 1.5 MİLYAR DOLAR
2006 YILINDA: 31.8 MİLYAR DOLAR
Türkiye özellikle 2005 ve 2006 yıllarında yoğun bir doğrudan yabancı sermaye yatırımı aldı. Ancak söz konusu sermaye sektörel olarak daha çok bankacılık, haberleşme, ticaret ve diğer hizmet sektörlerine geldi. Üretime ve ihracata ek bir katkı sağlamayacak olan bu sektörlerdeki yabancı sermayenin ek istihdam yaratma kapasitesi de düşük gözüküyor.
2006 YILINDA İNCİ-KIYMETLİ TAŞ İTHALATI 4.4 MİLYAR DOLAR
AYNI DÖNEMDE YAPILAN İHRACAT İSE, 1.8 MİLYAR DOLAR
2002 DE İNŞAAT SEKTÖRÜNDE 832 MİLYON DOLARLIK KAZANIM VARDI. BU RAKAM CARİ AÇIĞIN % 54 Ü.
2006 DA, İNŞAAT ESKTÖRÜNDEN ELDE EDİLEN GELİR 860 MİLYON DOLAR. CARİ AÇIĞIN % 2.64 Ü.
YABANCI BANKALAR ARTIK YETLİ İNŞAAT FİRMALERİNA TEMİNAT VERMEMEYE BAŞLADI.
TOPLAM BORÇ
2002 YILINDA: 221 MİLYAR DOLAR
BUGÜN: 400 MİLYAR DOLARI AŞTI
İÇ BORÇTA % 114
DIŞ BORÇTA % 64 ARTIŞ VAR
ÖZEL SEKTÖRÜN DIŞARIYA OLAN BORCU 2002 DE 44 MİLYAR DOLAR
BUGÜN: ÖZEL SEKTÖRÜN DIŞARIYA OLAN BORCU:126 MİLYAR DOLAR
KİŞİ BAŞINA DÜŞEN BORÇ MİKTARI
2002 YILINDA: 3187 DOLAR
BUGÜN: 5534 DOLAR
Kişi başına düşen borç miktarında kritik oran 10 000 dolar.
Bu orana gelindiği takdirde, Türkiye geri dönüşsüz taviz vermek zorunda kalacak…
YABANCI BANKALARIN RİSKİ..
ARJANTİN: Özelleştirmeler ve krizler sonrasında, bankalardaki yabancı payı artmaya başladı. Yabancı payı %18 lerden % 50.5 a yükseldi.
2001 yılındaki ekonomik krizde, HSBC, CITIBANK, SANTANDER gibi bankalar, kapılarına kilit vurdu ve ödeme yapmadı.
Krizlerde, uluslar arası zincirden kaynak temin edeceğini sanarak parasını yatıran mudiler perişan oldu.
HALK BANKASI, kritik eşik. Yabancıya satıldığı takdirde, oran %50 yi bulacak.(OAYAKBANK VE ALTERNATİFBANK İLE BİRLİKTE)
ZİRAAT BANKASI ise final…
BORSADA İŞLEM GÖREN HİSSE SENETLERİNİN % 70 İ YABANCILARIN OLDU.
HİSSE VE BONO TAHVİLLERİNİN % 23 Ü YABANCILARIN ELİNDE.
İSTE BUNDAN İYİ YÖNETİM OLURMU
KONUŞ OSMANIM KONUŞ
BU ÜLKENİN SENİN GİBİ ASLANLARA İHTİYACI VAR
12 Şubat 2008 01:46
Şu an ki devlet büyüklerimiz dışarıya borçalnıp ellerine para geçince bunu ekonomik büyüme olarak nitelendiriyorlar. Bir ülke bir şey üretmeden nasıl ekonomik olarak büyüyebilir? Sen arkadaşından borç para al sonra ee ben zenginim de. Bu ülke hala ne üretsem diye düşünme aşamasında. Adam tekstil’e girsem şu şu dezavantajlar var tarım yapsam şu şu dezevantajlar var diye hala kendini yiyor düşünmekten oysa millet düşünmeyi onlarca sene öncesinden bitirip ağaçların meyvelerini topluyor. Bakın örneğin İrlanda ne yaptı adamlar bizden geride iken bir karar verdiler teknoloji bilim sektörüne büyük yatırımlar yaptılar ee sonuç ülke aldı başını geçti gitti bizi. Bizim büyüklerimizde hala kimin ne giydiği ile uğraşıyorlar.
Bu tarz bişiler söyleyince AKP yanlıları hemen konuya atlayıp ee tarıma şu kadar teşvik verdik cart curt ediyorlar. Tarıma verdiğin teşviği gidiyor galeri sahibi alıyor işten anlamıyor salak saçma kafam kadar patates üretiyor hormonla. Versene anasını satayım gerçek çiftçilere teşviği. Adamlar ülkeye destek değil köstek oluyor şerefsizim ya. Açtırdılar ağzımı benim yine
Siyasetçiler Bitirdiniz Türkiyeyi. Puhhh
12 Şubat 2008 15:21
[…] Sevgili Osman bu konu ile ilgili bir eyler yazmt : Trban’n yeniden gndeme gelme nedeni __________________ Kiisel - Burhan Altntop - Parfm - Java & Python […]
12 Şubat 2008 18:25
Yazılanların büyük çoğunluğuna katılıyorum gerçekten aslında ülke krizin içinde ama adı yok sadece hergün kapanan firma, işletme yada diğerleriyle karşı karşıyayız yada eleman çıkaran
veyahut başka firmalarla birleşme yoluna giden falan filan daha iyi krizmi olur.
Hep günü kurtarma çalışmaları hakikaten bu ülke bitti galiba umutsuz insanlar ve mutsuz insanlar ordusu…………. çalışacak çalışmaya istekli milyonlarca pırıl pırıl gencecik insanımız varken bunu kullanmasını bilmeyen bir yönetim hırsızlık yolsuzluk kolay kazanma almış başını yürümüş (düşünebiliyormusunuz milyonlarca insan bir memur olsamda azda olsa ekmeğimi kazansam derken memur olmuş inanlarsa aldıkları rüşvete bahşiş diyebilecek kadar alçalmaktalar) birlik beraberlik deseniz zaten çoktannnn yokolmuş….biz ise hala nelerle uğraşıyoruz bir söz var:
” nasıl yönetilmek isterseniz öyle yönetilirsiniz” galiba biz bunları hatta daha da fazlasını haketmekteyiz neden derseniz bu devleti bu halkı oluşturan bizleriz ve biz adam gibi olmadığımız ve adam gibi adamları seçmesini öğrenemediğimiz sürece yada bildiğimiz ve öğrendiğimiz halde 3-5 torba kömüre 1 çuval una oyumuzu satıp (ki aslında bu ülkeyi satmaktır) iş bilmeyen insanları başa getirdiğimiz sürece hiçbirimizin şikayet etmeye hakkı yok (bunları yapmayanları ve aklı başında vatandaşlarımızı tenzih ediyorum) biz millet olarak birbirimizi kandırmaya kazıklamaya onursuz ve şerefiz işlere devam etmiyormuyuz ki başımızdakiler yapmasın bozulmuş yozlaşmış hiçbir ahlaki değeri kalmamış bir millet olup çıktık (örneğin bütün avrupa ülkelerinde yaşayan çoğu insanımızı yabancıların nelerle hangi yaşam biçimleriyle davranış ve ahlaki durumlarla hatırladıklarını az çok biliriz söylemeye gerek duymuyorum ) neyse çok uzatmaya gerek yok galiba biz milletçe adam gibi adam olmadığımız ve birey olarak kendimizi yetiştirirken empati yapıp karşımızdaki insanıda düşünmediğimiz sürece hiçbirşeyin değişeceği yok daha da kötüye gitmezse iyidir bu günleri daha çokkk ararız.
28 Şubat 2008 18:20
İran’a doğru gidiyoruz, biz Türk’üz Iranı dahi geçeriz.
“…Hükümeti darıltmayalım. İngilizleri kızdırmayalım diye saman altından su yürütmeyelim, sükûnetle çalışalım, kimseye meydan okumayalım!…
Böyle demek istiyorlar!… Hâlbuki ben, canım kadar sevdiğim askerlikten niçin çıkarak, milletin arasına girdim…
Saman altıymış, suymuş filan bilmem! Gizli çalışmayı anlamam, milletimle beraber serbestçe çalışırım. Şu daralacak, bu kısalacak, dersek davamız hallolunmaz.”
Mustafa Kemal
Aynen atam. Seninle aynı fikirdeyim. İnan bir yığın zırva ile uğraşıyoruz. Yok türbanmış, yok kılık kıyafet serbestisiymiş, Üniversiteymiş. Ya aklım almıyor inan, beynim durdu sanki. Atam çok merak ediyorum bu konularda sen ne düşünürdün acaba?
1. Eğitim, genelde Meslek Lisesi özelde İmam Hatip Lisesi
Öncelikle Lise ve Meslek Lisesi arasındaki temel farklara değinmek gerektiğine inanıyorum. Meslek Lisesi adı üzerinde bir Meslek ve onunla ilgili konularda eğitim verir. Tüm eğitim bir gün edinilecek Meslek üzerinedir. Lise öncelikle dil başta olmak üzere daha genel ama daha derin, kapsamlı bilgilere yer vermekle birlikte dersleri farklıdır. Bir yerde genel kültür ağırlıklıdır. Dolayısıyla Meslek Lisesinden mevzun olan bir insan ancak bir Fakültede eğitimine devam edebilir. Çünkü almış olduğu eğitim Üniversite kapsamında kesinlikle yetersiz kalacaktır. Bunu anlamak bu kadar mı zor? Ha, biz Türk’üz. Biz yapabiliriz demeyin. Çünkü ne çekiyorsak bir işi doğru dürüst yapmamamızdan, kural, kaide tanımamamızdan çekiyoruz.
2. Fakülte, Üniversite ve Kamuda dini simgeler
İnsanoğlu oldum olası bir şeye inanma ihtiyacı duymuştur çünkü inanç, güven getirir. Güven ise insanlar arasındaki ilişkilerin temelidir. İş, eş, aile, toplumsal yaşam her şey güven olgusu etrafında şekillenir. Böyledir, böylede sürecektir.
Dinde insana güven verir. Ama Din öyle bir şeydir ki insan ve Allah arasında çok özel bir ilişkidir. Tabiri caiz ise eşler arasındaki genel ve özel ilişkiye benzer. İnsan nasıl eşi ile arasındaki ilişkiyi dışa vurmaz ise işte Allah ile o insan arasındaki ilişkiyi de öyle dışa vurmamalı. Yakışık almaz. İbadet özelde ve gizli yapılır. İşin kuralı budur. Her dinde olduğu gibi bazı özel durumlarda topluca ibadet edilir, dışa vurum olur. Ama istisnalar kaideyi bozmaz. Aile ve çevre görgüsü insanı yoğurur, biçimlendirir. Ama her şeyin bir usulü, kuralı vardır. Musikiden, ibadete, doğa kanunlarından, trafiğe, politikaya. Bu kurallara uymadığınız takdirde en iyi ihtimalle yalnızca tepki görürsünüz. Kısacası bazı şeylerin birey çapında dışa vurumu olmaz, olmamalı.
Küçük bir örnek vermek istiyorum. Bavyera, Almanya’nın eyaletlerindendir. Muhafazakâr ve gerçekten koyu dindar insanlardır. Ara sıra şu polemik gündeme oturur. Okullara dolayısıyla sınıflara haç asılmalımı asılmamalımı diye. Devleti oluşturan en küçük öğe insandır. Her insan istisnasız sadece Hıristiyan, Müslüman mıdır? Yahudi midir?
Değildir!
Ateist olabilir, başka bir dine mensup olabilir. Devletin görevi, devleti oluşturan her insana aynı mesafede uzak, uzak olduğu kadar da yakın olmaktır. Devlet soyut bir kavram değildir! Devlet nefes alan, ilerleyen, gerileyen, düşen, kalkan, kısacası yaşayan bir varlıktır. Devlet özellikle inanç kavramına uzak durmak zorundadır. Bu zorunluluk yukarda belirtmiş olduğum görevinden kaynaklanır. Onun için kamuda dini simgelere yer verilmesine müsaade edemez.
3. Dokunulmazlık
Benim bildiğim milletvekili dokunulmazlığı milletvekilinin görevinden dolayı, yani milleti temsil ederken sarf ettiği sözlerden, düşüncelerinden, ya da eylemlerinden ötürü kanuni bir işleme tabii tutulmaması için hayata geçirilmiştir. Bu geleneğin batı demokrasilerinde yaklaşık 150 – 200 senelik bir mazisi vardır. Aslında parlamentonun işlevini eksiksiz yerine getirebilmesi için düşünülmüştür. Türkiye’de Milletvekili dokunulmazlığı ne durumdadır, bu tartışma konusu olmalımıdır bilemiyorum.
Haberlere konu olan Milletvekili dokunulmazlığı / dokunulmazlıkları genelde düşünce fiilinden çok başka yönlere doğru yol alır. Ve bu durum çok rahatsız edicidir. Milletvekili adı üzerinde Milleti temsil eder, onun için çalışır çabalar. Kendisi için değil! Şayet kendisi için çalışan Milletvekili varsa, bu insanlar yukarıda belirtmiş olduğum temsil görevleri dışında suç işledikleri takdirde dokunulmazlık zırhına bürünememelidirler. Milletvekili dokunulmazlığının yani sıra Başbakan ve diplomatik dokunulmazlıklar vardır ama bu konuya başka bir zaman değineceğim.
Keşke hayata olsaydın da sana düşündüklerini sorabilseydim. Ama sen hayata olsaydın bu konular, konu dahi olmazdı.
“Bir millet, bir memleket için kurtuluş ve selamet istiyorsak, bunu yalnız bir şahıstan hiçbir zaman istememelidir. Bir milletin muvaffakiyeti, milletin bütün kuvvetlerinin, bir istikamette birleşmesi, teşekkül etmesiyle mümkündür.”
Mustafa Kemal
29 Şubat 2008 11:23
kendiniz çalıp kendiniz oynuyorsunuz…
takmışınız o olur şu olur ordu yetmez, bunlar salak vs vs vs… peki sizin ekonomi projeniz nedir? ne iş yaparsınız. ? açları doyurma projeniz nedir… bunların ne önemi var değilmi başörtülüler sokağa çıkmasın okula girmesin. bunu diyip 28 şubatta bankalar hortumlansın. sonra birileride alık alık izleyip oh be türbanlılardan kurtulduk gerçi ama bankalarda hortumlandı ama olsun desin.
simge simge ha simge. papağan gibi tekrarlıyorsunuz. peki neden bir alevi zülfikar kolyesiyle girer, birisi parti rozetiylede sadece başörtülü alınmaz.
Buyrun devam edin. ama şunu unutmayın 1960 ta 80 de değiliz. ordu dediğiniz şey siz değilsiniz sadece herkestir…
eğer bu millet sizin kafanıza sahip herşeye “hadi ordan” diyorsa düşünün biz ne yaptık diye.
@osman
hatırlarsanız 367 garabetinde karar olumsuz olursa adamların oyu patlar demiştim. tansu 23 temmuz günü eski refahlıların kanlı kansızı benzer laflar ediyordu. ne oldu? 23 temmuzda tansu şarhoşmuyduda sokakta göremedik.
artık 1942 de tek partinin koyduğu kurallarla yönetilen toplum yok. Ataürkçülük diye kimseye kendi teranenizi yediremezsiniz. yoksa daha çok ince ayar yapar bu halk.
Şimdi ü beş ahmak çıkıp aha buda şu partiden diyecek. diyelimki öyledir. peki Zeki Sezerin Atatürkçülünden şüphe eden varmı..
buyrun okuyun ne diyor
http://www.nethaber.com/Haber/29183/Zeki-Sezer-Karni-ac-insana
http://forumneuro.com/archive/index.php/t-259131.html
http://www.kimnededi.net/onemliler/demokratik-sol-parti-genel-baskani-zeki-sezer-varsa-yoksa-ataturk-demekle-olmuyor.html
http://www.ensonhaber.com/Politika/110711/Sezer:-Laiklikle-Ataturkle-bu-is-olmuyor.html
http://www.ozgurhaber.com/dsp-lideri-sezer-den-aci-itira-1718685/
aksini iddia edecek bir kişi varmı bunun. akşam 32 güde salağın birisi konuştu durdu.. sonra elinde bir Atatürk posteri.. güya Atatürkçü geçiniyor. Atatürk resmini 5-6 dk ters tuttu. bumudur? emekli öpğretmen CHL delege 3 defada istiklar marşını okuyamadı bu mu dur. başka parti olsa ipe çekerdiniz.
Irakta var onlarca şehit kimin umurunda… yeterki sizin nişantaşınız aynı kalsın ve haybeden yaşayın… izmirde taşero şirketlerde naylon memur C
29 Şubat 2008 11:26
@herkese yazının bir yerinde Atatürk kelimesinde harf hatası olmuş. Düzeltme imkanım yok. Bilinçli olmadığı bilinsin. Ayrıca ülkemizin adını küçük harfle yazanlarda bunu bir şeye vesile yapmasın
29 Şubat 2008 13:33
Gelirler ve bir gün, geldikleri gibi giderler
Bu sayfayı açanlar belki kendilerine sorabilirler:
Bu ne Kapkara bir sayfa?!
Evet, kara bir sayfa, çünkü ben: Kemal’istim, Atatürkçüyüm.
Kara, matemdir, sıkıntıdır. İnsanın ruhunu boğar. Ayıp örter. Bizim ayıbımız. Biz Atatürkçülerin ayıbı. Atatürk kim, biz onu anlamak kim? Atam mirasına sahip çıkamadık, affet bizi.
Sırası gelmişken size bir bilmece sormak istiyorum: Homeros’un “Odise” destanını duymuşsunuzdur. Sfenks, Odysseus’a bir bilmece sorar:
“İki kız kardeştirler, biri ötekini doğurur”
Siz bilin bakalım ne?
Odysseus’un cevabı: “gece ve gündüz”
İşte biz, şu anda aksamın ufuklarından gecenin karanlıklarına doğru geçiyoruz. Ama her gecenin bir sabahı vardır!!!
Gelelim biz yine asıl konumuza. Girişte belki garipsemişsinizdir niye sözüm ona Atatürkçülere ver yansın ediyorum diye. Allah gani, gani rahmet eylesin. Vatana çok büyük hizmetleri dokunmuştur, İsmet İnönü’ nün. Ama ondan başlayarak günümüze kadar Atatürk’ü gerçekten yasadık mı, yaşatabildik mi? Atatürk’te bir insandı. Atatürk’üde bir ana doğurdu. Geçenlerde Ali Bektan’ın “Atatürk ve Parapsikoloji“ diye bir kitabını okudum. Bana sorarsanız zorla Atatürk’e doğaüstü güçler yakıştıran bir yazar. Bilimsel verilerden uzak. Ama onunda düşüncelerine saygı duymak durumundayız. Neyse konumuz o degil. Bana göre Atatürk olağanüstü zeki bir düşünür. Bir mantık insanı. Eylem ve söylemleriyle bunu göstermiyor muydu zaten. İnsan mantığının sınırları belirsizdir. Yeter’ki beynimizi kullanabilelim. Bir düşünün bundan iki bin sene önce yunanlı düşünürler, maddelerin bölünmeyen küçük parçalardan oluştuğunu öne sürmüşlerdir. Demek istediğim Atatürk zekâsıyla bize yol göstermeye çalışmıştır. Çalışmıştır ama, biz onun yolunu kısıtlamalarla, yasaklarla, ezbercilikle vs. devam ettirmeye çalıştık. Bugüne kadar. Ve bedeli beklide ağır olacaktır. Bedeli Türk milletinin Hürriyet ise, ne dâhili ne harici bu bedel ödenemez. Ne demek istediğimi daha ilerde açıklayacağım. Tenkit etmek, eleştirmek, suçu başkasının üstüne yüklemek kolaydır. Çözüm üretmek, yol göstermek, bu yola inanıp bu yolda ilerlemek zordur. Ne diyordu Atatürk: “Mesele ölmek değil; ölmeden idealimizi yaratmak, yapmak ve yerleştirmek… “
Özeleştiride bulunmanın, biz Atatürkçüler için artik harekete geçmenin zamanı gelmedi mi?
Mesleğim gereği karşıtımı iyi analiz etmek, gerekirse ondan öğrenmek ve karşı tedbirler almakla sorumluyum. Karşıtım düşmanım değil, karşıtım bu vatanın evladı. Farklı düşünüyor olabiliriz ama ayni toprağın meyvesiyiz.
Analize Atatürk’ten başlayalım:
1. Atatürk “millete rağmen …” hiç bir şeyin gerçekleşmeyeceğini bilen bir insandı. Davasını milli bir dava haline getirmenin yolunu aradı ve buldu.
2. Atatürk Kadınların önemini idrak edip gereğini yerine getirdi. Örneğin bir takim özgürlükler verip kadınlarımızın birey olduğunu hatırlattı.
3. Atatürk milletin refah düzeyi yükselmedikçe, insanları istediği doğrultuda yönlendiremeyeceğinin bilincindeydi. İş, aş ve eğitim bunların en önemlileriydi.
Karşıtımın Analizi:
1. Bir hocaları vardı hani, bilirsiniz. Konuştu mu salya, sümük akıtan. Gözleri yuvalarından fırlayan bir garip insan. Bir hareket meydana getirdi Milli görüş diye. Kılıf değişiklikleri oldu ama milli söylem devam etti.
2. Ayni önemi onlarda kadınlarımıza verdi. Kadınlara verilen özgürlükler kısıtlandı. Ama bu kısıtlama öyle güzel paketlen diki örneğin bir modern “siyasal simge” TÜRBAN meydana çıktı.
3. Refah düzeyini yükseltemediler ama bir HIZMET söylemidir gidiyor. Ama Allah için “adamlar” ama iyi ama kötü gerçekten vatandaşa bir takım hizmet götürüyorlar.
Ve buna benzer birçok paralel çizebiliriz. Şimdi gelelim her analizin en önemli kısmına, sonuç’a.
Siyasal Islaman ’ın önü nasıl kesilir?
Analizin verdiği cevap çok basit: Hizmetle, yani insanların refah düzeyini ama öyle ama böyle iyileştirmekle. İnsanlara nefes almalarını sağlamakla. Aranızda belki saçma diyenler çıkabilir ama tarihten ve günümüzden birer örnekle bunu kanıtlayacağım:
1. Roma İmparatorluğunda Roma halkının hoşnutsuzluğunu gidermek için basit bir çözüm bulunmuştu. Oyun ve aş. İnsanların karnı doyup, eğlence de olunca neden İmparatora karsı gelsinler ki?
2. Ankara’daki susuzluk hepinizin malumu. Senelerden beri Melih Gökçek’i seçenler, susuz kalınca birden Gökçek istifa diye bağırmaya başlamadılar mı?
Biz Atatürkçüler eğer gerçekten atamıza, yoldaşlarına ve mirasına laik olduğumuzu göstermek istiyorsak önce insanlarımıza, insan gibi davranmayı, onların sorunlarını ciddiye alıp çözüm üretmeyi öğrenmeliyiz. Analizin gösterdiği gibi “bizi bizim silahlarımızla vurdular. O halde biz Atatürkçüler onları onların silahıyla vurmamız adil olmaz mı?” Sakın yanlış anlamayın ama aramızda bazı entel geçinen ve eğitim düzeyi düşük insanları hor görenler var. Ve maalesef onların yaratığı imaj hepimize mal ediliyor.
Sözümü Siyasal Islama:
Arkadaşlar, öncelikle Demokrasinin bir tanımını yapmamız gerek. Demokrasi öncelikle batı icat’ı bir kamu yönetim düzenidir. Mantığı son derece basittir. Azınlık, çoğunluk sistemi üzerine kurulmuştur. Çoğunluğun seçtiği temsilciler (temsili demokrasi gerçek anlamda demokrasi değildir) çoğunluğun görüşleri istikametinde devlet işleriyle ilgilenirler. Batı icat’ı demekle kastım şudur:
Demokrasi bir kültür anlayışıdır. Ancak doğu kültürüne bire bir tatbiki zordur. Çünkü bizim kültürümüze ve anlayışımıza oldukça uzaktır. Dikkatinizi çekerim doğu diyorum, Türkiye değil! Batı kendine göre doğru olan bu anlayışı “zorla” doğuya kabul ettirmeye çalışmaktadır. Bu da bir gerçektir. Neyse bu konuyla sayfalar doldurabiliriz.
Sanırım kimsenin başı örtüsüne bir diyeceği yoktur. Bizim örf ve adetlerimiz içerisinde yerleşmiştir. Bunu bir garip bağlama şekliyle sıkma baş, yani siyasal simge Türban’a sizler getirdiniz. Unutmayın M. Kavakçı TBMM ‘sine girmesiyle çıkması bir oldu. Çağdaş bir toplumda dini simgelerin yeri yoktur. Kamuda yeri yoktur. Avrupa da yoktur, Türkiye de yoktur. Bunu kabullenin. Kaldı’ ki Allah’la kul arasına girmek kimin hadi ne? İnsanlar özellerinde istediklerini yapmakta serbestiler. Ancak …
Şimdi sözüm anlayana:
Kamuya mal olmuş kişilerin özeli yoktur. Yani bireysel tercih lüksü yoktur. Bu hem kendisi için hem ailesi için geçerlidir. Yani siz ailemin kişisel tercihidir deyip işin içinden çıkama’siniz. Kaldı ki devleti, milleti batıya şikâyet ettikten sonra o yüce makama oturmak istemek bence abes kaçıyor. Ama …
Ne sahsınıza, ne de genel başkanınıza karşı kişisel bir ön yargım yoktur. Ama temsil ettiğiniz düşünceye, hayat anlayışına karsıyım. Ve bu düşüncelerden, hayat anlayışından arınmadığınıza inanıyorum. Bu yüzden siz ve genel başkanınız hiç bir zaman beni ve benim gibi düşünenleri temsil edemezsiniz.
Sözüm Askere:
Cumhuriyet mitinglerinde dikkatimi çeken bir slogan vardı:
„Ne Takunya, Ne Postal …“
Bazı köse yazarları sorumsuzlukla niteledikleri insanları ağır bir şekilde eleştiriyorlar. Bende sorumsuzum öyleyse… !
Bu durumda ve Allah korusun siyasal İslam azıtırsa tercihim her zaman postaldan yanadır! Ama unutmayınız ki:
Atatürk askerin siyasetten elini çekmesini Cumhuriyetin temelini atarken istemiş ve gerekeni yapmıştır. Gerekirse görevinizi, yani Cumhuriyetimizi dâhili ve harici düşmanlara karşı koruyacağınıza güvenimiz tamdır.
Sözüm liderlere:
Öncelikle liderlik kıstaslarına bakmalıyız. Lider kimdir, önder kimdir, ne gibi vasıfları vardır. Liderliği genel anlamda ikiye ayırabiliriz:
1. Ticari
2. Siyasi
İkisini de birleştiren temel öğeler: vizyon ve misyondur.
Liderler, vizyonu ve misyonu geliştirirler ve onların gerçekleştirilmesini kolaylaştırırlar. Kalıcı başarı için gerekli olan kurumsal değerleri ve sistemleri geliştirirler ve bunları faaliyetleri ve davranışları ile yaşama geçirirler. Liderliğe soyunan kişi özgüvene sahip insandır. Lider vasıflarına sahip olan insan önce vizyon, misyon, biz ve en sonunda ben diyebilendir. Demek istediğim koltuğundan korkan, gerektiğinde yanlış yaptım diyemeyen, önünü, pardon burnunun ucunu göremeyen lider olamaz! Gerçek anlamda lider, liderlik koltuğunu geçici olarak kaptırsa dahi, onun liderlik özelikleri yine onu koltuğu ile buluşturacaktır. Bilmem anlatabiliyor muyum?!
Sorum Başbuğunun mirasçılarına:
Açık sözlülükle belirtmek isterim’ki hiç bir zaman sağcı olmadım. Aksine kendimi daima sola daha yakın his ettim. Uzun senelerdir kendimi Atatürk milliyetçisi olarak görüyorum.
Anlayamadığım bir konu var. Milliyetçilik ve ümmetçilik birbirine zıt iki kutuptur.
- O halde bunu nasıl bir araya getirebiliyorsunuz?
- Ümmetçi bir zihniyete gereken Anayasal zemini hazırlamaya nasıl yardımcı oluyorsunuz?
- Bunun vebalini tarih önünde nasıl vereceksiniz?
Kendi adayınızı destekleseniz bile gereken zemini hazırlayıp imzanızı atmış oluyorsunuz. Bunun bilincin demisiniz?
Bernhard Shaw’ın deyimiyle:
“… yirmisinde komünist olmayan kalpsiz, kırkında komünist olan beyinsizdir…”
Sözüm geçliğe:
Herifin biri dünyanın bir köşesinde ülken için hedef koyacak ve sen Atatürkçü, milliyetçi geçineceksin. İster sağcı, ister solcu ol. Esas olan Anayasamızın 66 Maddesi. Ilımlı İslam! Ne demek bu ya? Damarlarımızda ne akıyor? Tavşankanımı? Atalarımız, onlardan sonrada Mustafa Kemal Atatürk ve onun silah arkadaşları bu vatanı siz gençlere emanet etmedi mi? Hedef koyan birisi varsa o da sizlersiniz! Başkası değil.
Biliyor musunuz hayır, yeter artık demesini bilmeyen ister insanlar, ister milletler olsun kullanılmaya, sömürülmeye mahkûmdur. Kanuni Sultan Süleyman’la batıya karşı bir lütuf olarak baş’liyan kapitülasyonlar Cumhuriyetin ilanıyla bitmiş. Seneler sonra vasıfsız, basiretsiz yönetimlerle peyderpey yine verilmeye başlanmıştır. Yazının başında İsmet İnönü’den söz etmiştik. Kurtuluş savaşının önemli kazanımlarından biride şüphesiz Lozan’da elde edilmiştir. İnönü hayır demesini bilmiştir.
Bati medyası Cumhuriyet mitinglerinde bizleri nasıl gösteriyordu farkında mısınız?
Aşırı milliyetçi, utanmasalar faşist diyecekler!!! Atatürkçüleri bağnaz ve Avrupa karşıtı göstermediler mi. Evet, milli gururumuz, haysiyetimiz söz konusu olunca Avrupa yada, dünya yada karşı oluruz …
“… Nereye gidiyoruz? … Bizi kim ve nereye sevk ediyor? … Meçhulâta! Koskoca bir millet, belirsiz, karanlık hedeflere serseriyane sürüklenir mi?”
Mustafa Kemal
Ve sonunda sözüm milletime:
Dünyamızda, dünya tarihine damgasını vuran çok az millet vardır. Bunlardan biride Türklerdir. Atatürk’ün, Türk milletine inancı sonsuzdu. En Ümitsiz anlarında dahi bize, milletine güveni tamdı. Sözlerime devam etmeden yine bir analizin gereğine inanıyorum. Günümüzde ekonomik açıdan ilginç altı ülke vardır.
1. ABD
2. Almanya
3. Çin
4. Hindistan
5. Japonya
6. Tayvan
Bunların üçünü kısaca ele almak istiyorum:
1. ABD:
Rüyalar ülkesi, imkânsız sözünün lügatlerden silindiği ülke. Çalışıp çabalarsan, gücünün son raddesine kadar çalışırsan, başarısızlıklardan yılmadan çalışırsan muvaffak olacağın ülke.
2. Almanya:
Kural, kalite, standart ve Disiplinin büyük harflerle yazıldığı ülke.
3. Japonya
Ben diye bir şeyin olmadığı, biz kelimesinin bambaşka bir anlam kazandığı ülke.
Neden size bu üç ülkeden söz ediyorum. Çünkü bu ülkelerden kendimize pay çıkarabiliriz. Türkiye’nin jeopolitik konumu ve özellikle güneydoğu Anadolu’daki su kaynakları, su rezervlerimiz yani barajlarımız, Türkî Cumhuriyetleriyle olan bağımız ve Kıbrıs ile batinin kolay, kolay vazgeçemeyeceği bir konumdayız. Bunun bilincine varmalı, ona göre güçlü politikalar üretmeliyiz. Avrupalılar bugünü, yârini, bir sene sonrasını değil! 70–80 sene sonra olabilecekleri hesaplayıp adımlarını ona göre atarlar. Bir daha sefere elinize Euro geçerse bir dikkat edin: Avrupa haritası üzerinde Türkiye yer almıyor!
Paranın devridaimini göz önünde bulundurursak (yani yeniden basılıp tedavülden çekilmesini) önümüzdeki onlarca sene Avrupa sevdasından vazgeçmemiz gerektiğini anlamamız zor olmasa gerek. Peki, ne yapmamız gerekiyor? Yurtdışından görebildiğim kadar birkaç örnek sıralayabilirim:
1. Yukarıda belirtmiş olduğum özellikleri ve bundan fazlasını özümseyip en kısa zamanda Türkiye ekonomisini sağlam temeller üzerine oturtmalıyız. Buda ancak insanların düşünme modelleri değişirse gerçekleşebilir. Köşe dönme ve bencillik zihniyetiyle mümkün değildir.
2. Türkiye’nin kaynaklarını daha dikkatli kullanmalıyız.
3. Türkiye’nin doğal güzelliklerini ve tarihi eserlerine şu an vermiş olduğumuzdan daha fazla değer vermeliyiz.
4. Türkiye’nin tarım ve hayvancılık sektörünü, en azından Türkiye’nin ihtiyaçlarını yine karşılayacak düzeye getirmemiz şart.
5. Atom enerjisi başta olmak üzere diğer alternatif enerji kaynaklarını da göz önünde buldurmak şartı ile Enerji politikamızı yeniden gözden geçirmeliyiz. Örneğin orta Anadolu Güneş enerjisi, sahil kısımları rüzgâr enerjisi kazanımı için, en azından benim görebildiğim kadarı ile uygun görünüyor.
6. Eğitimde özellikle Üniversite ve Meslek Yüksek okullarında daha kaliteli bir eğitime geçilmeli. Uluslar arası rekabet için daha az ama daha iyi hazırlanmış insan gücüne ihtiyacımız var. Üniversitelerin bilimsel araştırma bütçeleri yükseltilmelidir.
7. Her türlü iletişim ve ulaşım kaynakları yeniden gözden geçip öz sermaye ve kendi imkânlarımızla güncelleştirilmelidir. Ulaşım temel, İletişim esastır.
8. Yatırımlar uzun vadeli olmalı. Kısır ve kısa vadeli yatırım modelleri milli ekonomimize muazzam zarar vermektedir.
9. Yine mesleğim gereği bildiğim bir konuya değinmek istiyorum. Bati ekonomilerinin temelinde yatar, istihbarat! MIT uluslararası standartlara göre yeniden yapılandırmalı, diş ve ekonomik istihbarata daha çok ağırlık vermeliyiz.
10. Savunma sanayisini geliştirmeliyiz. TSK’nin silah İhtiyacını, muhtemelen mevcut olanından daha fazla, lisans bazında da olsa kendi ülkemizde üretmeli ve bu yönde kendi sanayimizi geliştirmeliyiz.
11. Türkiye Cumhuriyetinin şu ana kadar imzalamış olduğu uluslar arası anlaşmaları yeniden gözden geçirmeli. Örneğin Boğazlar konusunda mutlaka sivil toplum kuruluşlarını, özellikle çevrecileri arkamıza almalıyız. Uluslar arası kampanyalarla Boğazlardaki tehlikeleri dünya kamuoyunun gündemine getirmeliyiz.
Bu örnekler tabiî ki sıradan örneklerdir. Ama işin özü:
Armut piş, ağzıma düş! değil: Çalışmak, çalışmak, çalışmak…
Ve bu konuda sözümü bir Arap atasözü ile noktalamak istiyorum:
“Allaha güven ama deveni sağlam kazığa bağla.”
29 Şubat 2008 15:18
@önder gürbüz
yorumlar güzeldi. belliki okunmuş ve araştırılmış. ancak doğru anlaşılacağını düşünmüyorum. çünki bazı insanların kafasında sadece bizler ve ötekiler var. Onlardan değilsen mutlaka ötekisin. mutlaka düşmansın mutlaka ikiyüzlü ve yalancısın. mutlaka bir hatan bulunur. bulunmasada uydurulur. Bu ülkede insanlar Atatürkçülüğü sadece anıtkabir i ziyaret edip saygı duruşu yapmak sanıyor. Oysa orada olmaktansa sınırda elinde silah önbet tutan er, dersini çalışan öğrenci. ders veren öğretmen, orada dikilip nutuk atan zevattan çok daha muteberdir Atatürk’ün gözünde.
İşte en basitinden örnek veriyorum CHP hariç paradan Atatürk resmini kaldıran bir tane başka parti çıksa medya ve statükocular ne yapardı soruyorum… cevap veren varmı ?
3 Mart 2008 11:09
Sanırım tahmin ettiğim gibi. Cevap bekleniyor hala beyler bayanlar.
3 Mart 2008 12:18
@ikutluay: ben bir değerlendirme yapmaya çalışıyorum ama chp’nin ne özelliği var onu anlayamadım. deniz baykal şu anda iktidarda olan akp hükümetinin en büyük mimarlarından biri mesela.
3 Mart 2008 15:08
@osman
bunu ben sende aylar önce söyledim. siz mitinglerle uğraşırken…. senin blogta .. bu herf gizli AKP li olmasın ya
http://osman.borutecene.com/belediyeden-mayo-reklami-yasagi/#comment-886
ama hala cevap vermedin. diyorumki yarın RTE deseki paradan Atatürk resimleri çıkacak benim resimler konacak ne tepki verirdiniz.
3 Mart 2008 16:44
sorunun cevabi bu satirlarin icersinde. dikkatli okursan anlarsin.
03.03.2008
Tersi - Yüzü
İki haftadan beri 32. Gün programını izliyorum. Üniversite örgencilerinin katılımıyla gerçekleştiriliyor. Edindiğim izlenim Internet araştırmalarımla örtüşüyor. Ne demek istediğimi izah etmeden önce sizleri bir kavramla tanıştırmak istiyorum. Mesleğimden olmayanlar pek bilemezler.
Backdoor
Bazıları da Trapdoor der. Arka kapı anlamında. Bilgi işlem hizmetlerinde kullanılır ve bir sorun yaşandığında güvenlik sistemlerinden etkilenmeden sorunu gidermeye yarar. Bunu size neden anlattığımı anlamamışsınızdır sanırım. İran’a doğru gidiyoruz, biz Türk’üz Iranı dahi geçeriz başlıklı yazımda dini simgelerin neden kamuda ve eğitimde yer almaması gerektiğini anlatmaya çalıştım. Şu bir gerçek ki Türkiye’miz de tam bir kavram kargaşası yaşanıyor. Bunun bilince varmam uzun sürmedi. Benim için ak olan senin için kara oluyor. Ben diyorum Mersine, sen anlıyorsun tersine. Arkadaşlar, dil insanlar arasındaki iletişimin temelidir. Yazı dili kelime dağarcığı zenginliği ister. Güzellik ve estetik ister. Söylenen söz için de aynı kurallar geçerlidir. Maalesef Türkçemizde birçok kelimenin birden fazla anlamı var ve bu yüzden isteyen, istediğini anlamak isteği şekilde anlıyor. Bir örnek vermek gerekirse:
Dünkü haberlerde RTE, bizler yani laikler “…başı örtüsünün olduğu yerde biz yok’uz…” diyormuşuz. Bak şimdi. Olsa, olsa “siyasal simge Türbanın olduğu yerde yok’uz” deriz, öyle değil mi? Türban, başı örtüsüyle bir tutulur mu? Aslında tutulur, iki’si de başı örtmeye yarar.
Başı örtüsü hep vardı. Türbanın bağlama şekli farklı. Ve bu Türbanı yaratanlar kutsal dinimizi siyasal amaçlı kullanmak isteyenlerdir. Yoksa daha önceden Türban (şu an ki bağlama şekli ile) vardı da bizler mi bilmiyorduk? Dolayısıyla Türban bir siyasal simgedir.
Konuyu fazla dağıtmadan ister laikler, ister siyasal İslamcılar olsun şu mutabakata varabilir miyiz?
Kutsal dinimizin toplumsal ve bireysel yaşamı düzenleyen kuralları var mıdır?
Sanırım iki tarafta vardır demesi lazım. O halde laik bir devlet düzeninin de toplumsal ve bireysel yaşamı düzenleyen kuralları var mıdır? Vardır!
Laiklik, geniş manası ile de hürriyetlerin en kutsalı olan düşünce hürriyetine devletin tarafsız bir davranış içinde olarak saygı göstermesidir. Dinin şahsî ve siyasî yararlar uğruna sömürülmesini önlemektir.
Ben elhamdülillah Müslüman bir ananın ve babanın evladıyım. Buna rağmen kendime şu soruyu sormadan edemiyorum:
Bir Müslüman dünyevi kurallara aykırı hareket edebilir mi?
Kanımca kayıtsız şartsız: Hayır
Konusu : Sosyal Hayat
İçeriği : SOSYAL DÜZEN KURALLARI
Başlığı :
Toplu halde, belirli düzen ve kurallara uyarak yaşama, sadece insana mahsus bir kabiliyet ve ihtiyaç olmayıp bütün canlılar için söz konusudur. Son dönemlerde yapılan araştırmalar, hayvanların da ihtiyaç, şart ve fıtratlarına uygun biçimde çeşitli gruplar oluşturdukları ve bu birlikteliği belli kurallara bağladıkları, aykırı davrananlara bazı yaptırımlar uyguladıkları, aynı hususun bitkiler için de geçerli olup bu konunun yeni bir bilim dalı olan “bitki Sosyolojisi”nin alanını teşkil ettiği bilinmektedir. Bununla birlikte sosyal hayata en yatkın olan ve buna en çok ihtiyacı bulunan varlığın da insan olduğu açıktır. İşte, sosyal düzen kuralları bu tabii ihtiyacı en iyi şekilde karşılamaya ve birlikte yaşamayı çekilmez olmaktan çıkarıp anlamlı kılmaya yönelik önlemlerdir. Din, ahlâk ve hukuk kuralları da bir yönüyle sosyal hayatı düzene koymayı, insanların birbirlerine zarar vermeden hatta destek olarak yaşamasını ve neticede birlikte yaşamayı güzelleştirmeyi hedeflerler.
Sosyal düzen kurallarının önemli bir kısmını görgü kuralları (âdâb-ı muâşeret) denilen birlikte yaşama sanatı oluşturur. Ahlâk ilmiyle ve kurallarıyla da iç içe olan bu kurallar, bireyin benliğine yerleşen iyi huydan ve iyiyi kötüden ayırıp onu iyiye yönlendiren melekeden (edep) beslenir; beğeni, takdir ve kınanıp ayıplanma şeklinde toplumsal yaptırımla da desteklenir. Netice itibariyle toplum halinde yaşamanın yazılı olmayan ana-yasasını oluşturur, insan olmanın nezaketini hatta kişinin kendine saygısını temsil eder.
İslâm dininin özünü iman esaslarının, ana unsurunu da ibadetlerin teşkil ettiği doğrudur, fakat dindarlık bunlardan ibaret değildir. Dindarlık, yaratana kulluk, yaratılana şefkat ve saygı, hiçbir canlının hakkını ihlâl etmeden, hiçbir kalbi incitmeden hak ve istikamet üzere yaşama demektir. Bireysel huzur, güven ve mutluluk için de toplumsal sükûn ve barış için de bu gereklidir. Din ve dindarlık öyle anlaşılmaz ve uygulanmazsa, ortaya kaba, hoyrat ve bencil bir dindar tipi ön plana çıkar; cahil kesimler de dini böyle algılar ve dinden uzakla-şırlar. Genel ahlâk, âdâb, görgü ve nezaket kuralları insanlara dini hoş göstermek için değil, dinin ve din-darlığın tabii gereği olduğu için benimsenmeli ve uygulanmalıdır. Böyle olduğu için de ahlâk ve âdâb dinî kültürümüzde vazgeçilmez bir öneme sahip olmuş, dinî hayatımızın ve eğitimimizin ayrılmaz bir parçasını teş-kil etmiştir. Âdâb-ı muâşereti öğrenmenin farz-ı ayın sayılması da bu sebepledir (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, I, 29). Ahlâk ve âdâb grubunu teşkil eden değer ve kurallar doğal ve sosyal çevrenin korunmasında da etkin, yapıcı ve uyarıcı bir role sahip olup bu alandaki diğer çabalara güçlü bir destek sağlar.
Âdâb, görgü ve sosyal düzen kurallarının özü ve mahiyeti aynı olmakla birlikte biçim ve şekilleri toplumdan topluma değişebilir, kültür ve gelenek farklılıklarına tâbi olarak farklılık gösterebilir. Bunlar arasında trafik kuralları, genel sağlık ve koruyucu hekimlik kuralları gibi oldukça evrensel nitelikte olanlar da toplantı, sohbet, toplu ibadet, ziyafet, toplu taşıma araçlarında seyahat gibi mahallî karakteri ağır basanlar da bulunabilir. Bu tür sosyal düzen kurallarına uymak, toplu halde yaşamanın ve başkalarına saygılı davranmanın tabii gereği olduğu gibi dinin genel ilke ve amaçları-nın, büyüklere saygı ve küçüklere sevginin, toplum düzenini ve kul hakkını ihlâl yasağının da gereğidir. Toplumsal düzeni bozucu, insanların birlikte ve güven içinde yaşamasını güçleştirici, toplumsal kargaşa ve bozgunculuğa yol açıcı davranışlar dinî literatürde fitne ve fesat terimleriyle ifade edilir ve şiddetle kınanır. Yoldan geçenlere eziyet veren olumsuz bir durumun giderilmesinin imandan bir parça sayıldığı, ağaçtaki kuş yuvasının bozulmasının insanlığa aykırı görüldüğü, baş-kalarını rahatsız eden bir kıyafet ve koku ile camiye ve toplum içine girilmesinin kınandığı düşünülürse, İslâm dininde sosyal düzeni sağlayıcı kurallara uymanın ibadet ölçüsünde değerli sayıldığı kolayca anlaşılır. Böyle olunca Müslümanların trafik kuralları, genel sağlık kuralları, toplu seyahat araçlarında geçerli nezaket kuralları, cami, okul, salon, otel, lokanta, cadde gibi umuma açık yerlerde söz konusu olan görgü kuralları gibi birlikte yaşamanın tabii gerekleri olan sosyal düzen kurallarına uyma hususunda da âzami titizliği göstermesi gerekir. Bu tür bir uyum, onun dininin ve dindarlığının da, toplum içinde birey olma konum ve sorumluluğunun da tabii gereğidir.
Bkz. Diyanet
…Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası vardır ki, din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir…
Mustafa Kemal Atatürk
Peki, niye Mâ’ûn Sûresinin 6 . Ayetinde ve ENFÂL Sûresi ne aykırı olduğu halde gösteriş olsun diye dışa vurum oluyor? Samimi Müslüman kardeşlerimde benimle ayni fikirde olduklarına inanıyorum. O halde gerçek bir Müslüman’ın gösteriş yapmaya ihtiyacı var mıdır?