alemlerin aslı hayaldir

Serdar Turgut Türkçesi ve benzer zihinsel süreçler

Dün Serdar Turgut’un yazısını okudum. Akşam’ın web sitesi maalesef facia bir yapıda olduğundan o yazıyı yeniden bulup link veremiyorum. Arşive bakabilirdim belki ama arşiv menüsü alttaki flash banner nedeniyle görünmüyor ve her bilgisayarda da windows yüklü değil :)

Her neyse konumuz da bu değil zaten. Serdat ‘turgut’un yazısında dikkatimi çeken bir şey oldu. Hem biraz rahatsız oldum hem de empati duydum. Bunu anlatmak istiyorum.

Yazısının bir kısmında “bu sana önemli olmayabilir” gibilerinden bir kalıp kullanmış. Yani İngilizce (this may not be important to you) düşünmüş ve Türkçe (“bu senin için önemli olmayabilir” demeliydi) yazmış. Açıkçası sezgilerimle onun samimiyetine güveniyorum o nedenle “hani türkçe nerde türkçe” gibi bir serzenişte bulunmayacağım. Yine de Türkiye’nin önemli gazetelerinden birinin başındaki adam olarak buna daha fazla dikkat etmesi hoş olurdu.

Bir diğer yandan, bu örnek önemli bir sorunu da yeniden aklıma getirdi. Ben de toplum içinde bazen yarı İngilizce yarı Türkçe konuşup eleştirilen kişilerde biriyim. Türkçe yazarken Türkçe kalıplar kullanmaya özen gösteriyorum ama yine de bir şeyler zaman zaman kaçabiliyor.

Bu durumu bireysel olarak ele almayı bir yana bırakıp memleketin genel ahval ve şeraiti kapsamında düşünürsek benim aklıma başka acıklı şeyler de geliyor. Kültür emperyalizmi değil bu çünkü biz bunu kendi kendimize yapıyoruz. Mesela Ayşe Arman bir yazısında kızının “I said saçlar no dedim” ifadesiyle serzenişini dile getirmişti de olay olmuştu.

Ben şahsen zaman zaman İngilizce’ye hatta Almanca’ya kaçıyorum çünkü bazı kavramları ilk öğrendiğim diller bunlar. Yanlış anlaşılmasın ben doğma büyme İstanbul’luyum. Türkçe benim anadilim. Ama Türk eğitim müfredatı bazı kavramları içermiyor. Bu nedenle biz (anadolu lisesi ve kolej mezunları, yabancı dilde eğitim yapan üniversite mezunları, vb.) bazı kavramları yabancı dilde öğrendik. Bu kavramları öğrenirken yabancı öğretmenlerden öğrendik. Yani biz kasten bu kavramların Türkçe’sini arayıp bulmamış değiliz ya da karşılaştırmalı ve kelime açıklamalı bir eğitim almış da buna rağmen aynı kelimelerin Türkçe’lerini kullanmıyor da değiliz. Biz bazı kavramların Türkçe karşılıklarını bilmiyoruz. Olmaları gerektiğini de hiç düşünmedik.

Bu neden böyle olur ben size anlatayım. Ciddiyetsizlikten böyle olur bu. Bir ülkenin kendi fikir gelişimine değer vermemesinden böyle olur. Yani Batı’ya dair komplo (komple?) teorilerini bir yana bırakırsak, kendi fikir haznemizi geliştirmek gibi bir isteğimiz olmadığı için (hem Osmanlı’nın ikinci yarısında hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci yarısında) böyle oluyor bu. Biri Türkiye’yi engellediği için değil, “bencil” insanlar beyin göçü yaptığı için değil. Türkiye’de bazı şeylerin karşılığı (lisan anlamında demiyorum, toplumsal kavram olarak diyorum) gerçekten hiç olamayacağından, olmaması yönünde kararlı olduğumuzdan böyle bu.

O nedenle, lafın arasına yabancı dilde kavramlar karıştıran insanlara kızarken iki kere düşünün. O insan bunu ukalalığından yapıyor olabilir ama bazıları da o kelimenin Türkçesi’yle hiç karşılaşmadığından böyle yapıyor. Hata herkeste.

Ülkemizin topraklarını halkın kendi iradesiyle iktidara getirdiği bir hükümet aracılığıyla kendi isteğimizle sattığımız gibi aynı zamanda dilimizin eriyip gitmesine de seyirci kalacağız. Bu bence Türkler’in aptallığından değil. Yani ben artık “halk cahildi o nedenle akp’ye oy verdi” gibi acınası argümanları kabul etmiyorum. Halkın iradesini kabulleniyorum. Ve bu doğrultuda lisanımızın elden gitmesine dair de karayaslara batmayacağım.

Lütfen bu yazıya siyasi yorumlar yapmayın. Bu siyasi bir yazı değil, toplumsal, sosyolojik bir yazı bu. Bu doğrultuda görüşünüz varsa alayım yoksa lütfen; burası siyaset meydanına dönmesin.

Benzer yazılar:


Rastgele yazılar:

3 Comments to Serdar Turgut Türkçesi ve benzer zihinsel süreçler

  1. 30 May 2008 at 8:48 | Permalink

    Ben anadilin korunmasının önemi üzerine, yakın zamanda öğrendiğim bir sözü hatırladım. Öte yandan bu söz üzerine düşündüğümde, anadilimizi korumuş olsaydık, senin dediğin gibi bazı kavramları yabancı dillerden öğrenmek zorunda kalmasaydık milletçe, ne durumda olurduk merak ediyorum.
    İtalyan bir gazeteci, kurtuluş savaşından sonra Mustafa Kemal’a sorar:
    _Bu savaşı kazanmanızda şansınızın da yardım ettiğini düşünmüyor musunuz?
    _Şans, talih, kader, kısmet gibi kelimler Türkçede yoktur, Arapçadır. Türkleri ilgilendirmez.

  2. 31 May 2008 at 0:46 | Permalink

    Türkçenin yetersizliği konusu sık sık dile getirilen ama kimse tarafından dobra dobra konuşulan bir konu değil bence. Çünkü kimse bu konu hakkında tam olarak bilgi sahibi değil. Bilgi sahibi olanlar da bugün internette günlüklerde bir şeyler yazmak yerine alıyorla kalem kâğıdı eline bildiri gönderiyorlar sempozyumlara ya da yazıyorlar dergilere.

    Türkçe herkesin bildiği gibi yetersiz bir dil değildir. Öyle kelime hazinesi falan da sanılan kadar dar değildir. Sorun zaten Türkçede değil Türkçeyi konuşanlardadır. Bugün meramımızı anlatamadığımız durumlar için hepimiz konuşurken “şey” gibi bir ifade kullanırız değil mi? Kendi durumumuzu ifade edemediğimizden kaynaklanıyor bu. Kelime hazinemiz yetersiz. Bakın Türkçenin kelime hazinesi yetersiz demiyorum. Birey olarak kelime hazinemiz yetersiz. Tabiî bunda eğitim öğretim sisteminin de payı var bizim kişisel kaygılarımızın da.

    Yazıda da bahsettiğiniz gibi bazı kavramların yabancı dillerden dilimize yerleşmesi gayet normaldir. Ne zaman biz bir şeyler üretirsek o zaman bu istilayı engelleriz. Gerek teknolojik ürünler olsun gerekse de fikir ürünleri olsun.

    Ancak ben yazınızda bahsettiğiniz yazara karşı empati kuramıyorum maalesef. Çeviri Türkçeciliği yapanların hiçbirisine karşı empati kuramıyorum. Bunlar yabancı kökenli insanlar olsa hak vereceğim ancak bunlar doğma büyüme Türk olan, anadili Türkçe olan insanlar. Türkçeyi iyi kullanmaları hangi durumlarda hangi ifadeleri kullanacaklarını iyi bilmeleri lazım ki bunlar yazar ise herkesten daha iyi bilmeleri lazım.

    Ben de günlüğümde sık sık Türkçe ile ilgili konulara değiniyorum. Hem de öyle basit Türkçülerin, Türkçecilerin yaptığı gibi “Türkçe elden gidiyor…” sloganları ile değil. Biraz daha oturaklı biraz daha akılcı yazmaya çalışıyorum. Nedenleri ve sonuçları ile yazmaya çalışıyorum. Herkes yazı yazarken bazı şeyleri destekli, kaynaklı, akılcı yazsa ne de güzel olacak değil mi…

  3. Nurdan's Gravatar Nurdan
    24 July 2008 at 14:18 | Permalink

    Okuduklarım arasında birkaç nokta özellikle dikkatimi çekti.
    ben de bunlara değinmek istiyorum…

    ‘Türkçenin yetersizliği konusu sık sık dile getirilen ama kimse tarafından dobra dobra konuşulan bir konu değil bence. Çünkü kimse bu konu hakkında tam olarak bilgi sahibi değil. Bilgi sahibi olanlar da bugün internette günlüklerde bir şeyler yazmak yerine alıyorla kalem kâğıdı eline bildiri gönderiyorlar sempozyumlara ya da yazıyorlar dergilere. ‘

    Sözlerinizin geneline katılmakla birlikte bu BİLGİ SAHİBİ insanların şimdi olduğundan daha belirgin ve amaca yönelik şekilde hareketli olması gerekiyor bence. Dergi, bildiri ,televizyon programı…evet bunlar çok önemli ve de gerekli. Tüm sayılan haberleşme araçlarının ulaşabildiği insan sayısının toplamından daha çok insana bugün internetle ulaşılmakta. Bunu da görmek lazım. Neden bahsettiğiniz kişiler sadece bildiri yazmak ya da cnm nbr tipi yazışmaları işaret parmaklarıyla ayıplamak yerine olayın üzerine çıkarak daha bütünsel bir bakış açısıyla işlerin neden ve nasıl buraya vardığını anlama yoluna gitmiyorlar? O bilgi sahibi kişiler çocuklarını yabancı dil ağırlıklı bir liseye yerleştirebilmek oks’de iyi puanlar görebilmek için hiç çaba sarfetmiyor olabilirler mi sizce? Burada temeldeki çelişkiyi görebilmek gerek. Türkiye bilim üreterek bağımsızlaştıkça Türkçe’sine sahip çıkabilir. O zaman eğitim sistemi de farklı olur, yetiştirdiği nesil de. Herşeyin (değerler,anlamlar,bakış açıları,moda vs) dışarıdan geldiği,daha önceden ‘yabancı’larca belirlenen etiketlerin üstü açılmadan yapıştırıldığı günümüzde yeni neslin neden nbr yazmayı tercih ettiği o sesli harfleri neden es geçtiği de anlaşılacaktır bence…
    olanı tam olarak anlayabilmek için orasını burasını çevirip neşterle didik didik etmek sadece incelediğimiz şeyin canlılığını yitirmesine neden olur. Daha yukarıdan, uzaktan…bir başkasını inceliyormuş gibi eleştirebilmeli önce…
    ben kendi üniversite dönemimi hatırlıyorum. Türk dili dersi alabilmek için uğraşılarımızı…kaynak bulamayışımızı…özgün ve gerçekten yaşayan dille ilgili herhangi bir projenin ‘bilgi sahibi’ insanlarca kalıplara oturtulamayışı…ardından bizden önceki mezunlar ve bizden sonraki öğrencilere de hep aynı şekilde ve aynı düzeyde sorulacak olan soruların cevaplarını ezberleyerek ders geçme süreci…bu yaklaşımın -özgünlüğünü kaybetmeden- değişim ve gelişimi yakalama şansı var mı sizce?
    İlk örnekte sanıyorum ki Atatürk şans yerine geçecek kelimenin bulunması için de çaba sarfetmiştir,fark da buradadır…

  1. By on 30 May 2008 at 12:51