alemlerin aslı hayaldir

Dün akşam Gaykedi ve Nakhar balkonumuza misafir oldular, şen şakrak sohbetleştik. Bize bir kitap hediye ettiler: Zen’in Eti, Zen’in Kemiği. Bu kitap çeşitli Zen öykülerinden oluşuyor. Paul Reps derlemiş, Nevzat Erkmen çevirmiş. Lafı uzatmadan hemen konuya dalmak amacıyla kitaptaki ilk öyküyü aktarmak istiyorum:
Çay Fincanı
Meiji döneminde (1868-1912) Japon Usta Nan-in, Zen incelemeleri yapmaya gelen bir üniversite profesörünü karşılar.
Nan-in, konuğuna çay sunar. Profesörün fincanını doldurur, ama durmaz. Çayı fincana döker de döker.
Konuk profesör taşan çaylara bakadurmaktadır. Bir süre sonra, kendini tutamayıp, boşalır: “Taştı! Artık almaz ki!”
“Bu fincan gibi” der Nan-in, “sen de kendi düşüncelerin, kurgularınla dolusun. Önce fincanını boşaltmazsan, sana Zen’i nasıl gösterebilirim ki?”
Bu blogu sürekli takip edenler ara sıra şuurdan dem vurduğumu ve insanlığın büyük bölümünün şuursuzluğundan şikayet ettiğimi bilirler. Zen söz konusu olunca da şuur konusunda yine heyecanlanıyorum. Bu bağlamda, Zen’den ve şuurdan biraz bahsetmek istedim.
Zen’in kökü Budizm. Bu nedenle kendi anladığım haliyle Budist felsefeden bahsedeceğim.
Buda’nın söyledikleri içinde en çok ön plana çıkan, en çok anlaşılması gereken, en çok yanlış yorumlanan üç beş önemli ana unsur şöyledir: Kişinin içinde yaşadığı an, olabilecek en önemli zaman dilimidir. Bunun bir saniye öncesinin ya da bir saniye sonrasının bir ehemmiyeti yoktur. Kişinin o anda varolmasından daha önemli hiç bir şey yoktur. Varolmaktan daha önemli ve temel bir şey olmadığından da kişinin ihtiyaçları aslında minimumdadır. Bunun farkına varan insanın ihtiyaç duyduğunu sandığı şeyler azalır ve kişi kendini daha az engellenmiş hisseder.
Söz ne zaman Uzak Doğu felsefelerine, dinlerine gelse herkesin gözlerinin önüne yaşamaktan vazgeçmiş insanlar sürüsü gelir. Tibet, manastır, rahip, çile, çekirge, sensei gibi kelimeler kişinin zihninde dolaşır. Bazısı karşısına çıkan herkesi dövebilecek bir güce ve tekniğe sahip olmayı hayal eder. Bazısı ise bunca insanın nasıl yıllarca günde bir tas çorbayla yaşadığına hayret eder, dünyanın dört bir yanından o manastırlara akın eden ve orada sade bir yaşam sürdürmek peşinde olanları enayi olarak etiketleyiverir.

Elbette bu hayallerde günümüz dünyasının - daha doğrusu özellike 20. yüzyılın - etkisi büyüktür. Endüstriyel çağ bizleri tüketime alıştırdığı gibi, sadece materyal olarak değil, manevi olarak da gereğinden fazla tüketmeyeni ayıplamak ve dışlamak üzere programlandık. Bu nedenle de tüketim toplumu kendisine bir irade yalanı uydurmuştur. Bu yalana göre sigarayı bırakmak için irade gerekir, fazla yememek için irade gerekir, alışveriş yapmamak için irade gerekir, falan filan. Bu yalan başımıza örülürken de irade kelimesinin içi boşaltılmış, normalde istek ve kararlılık anlamına gelen irade kelimesi; çok zor bir şeyin üstesinden gelmek anlamında kullanılmaya başlamıştır.
Bu yanlış anlamıyla irade tamamen bir yanılsamadan ibarettir. Bu yanılsama çerçevesinde irade kelimesinin önüne “güçlü” sıfatı da eklenmiştir (iradesi güçlü, güçlü bir irade). Bu anlamda bir irade şimdiye kadar dünyaya gelmiş hiç kimsede görülmemiştir arkadaşlar.
İnsanlar başarıya istek, arzu, kararlılıkla ulaşırlar. İnsanların kendilerini disiplin altına almaya çalışmaları büyük bir yanılsamadan ibarettir ve şimdiye kadar bir kez dahi bu yöntemle başarıya ulaşıldığı görülmemiştir. İnsanoğlu her zaman ne yapmak istiyorsa ve ne işine geliyorsa bunu yapmayı sürdürmüş, bundan ötürü suçluluk duymuş ama iki saniye sonra kendine gelmiş ve işine geleni yapmaya devam etmiştir.
Günümüzde kapitalist sistemin bu hale gelmesinin sebebi de bu anlattığım nedenlerle hepimizin suçu, hepimizin eseridir.
Budizm, sizlere iradenin gerçek anlamını farketmenizi öğütlüyor. “Zorla güzellik olmaz, hiç olmadı ki” diyor.
Elbette burada yazdıklarım binlerce yıldır gelişen bir felsefenin herhalde milyonda biri falan olabilir bir anlatım olarak. Bugünlerde elimden geldiğince bu konuyu gündemde tutmak istiyorum.
fotoğraflar: Adrian Whelan


13 Temmuz 2007 19:54
yalnız kitap her yerde bulunmuyor… biz bulsaydık iki tane alacaktık ama yoktu… bunun için sipariş verip 1 hafta sonra alabilirsiniz…
dün gece ölü gibi uyuduk öğleden sonra kalktık tekrar uyuduk tekrar kalktık… klimalardan hasta olduk…
hala uyuyoruz…
13 Temmuz 2007 20:01
allah rahatlık versin nakhar’cım.
14 Temmuz 2007 13:00
biz de kendi düşüncelerimizle, kurgularımızla kendimizi boğmuyor muyuz, bazen uyumaya çalışırken şunu dehşetle farkediyorum ki , işle ilgili bir şey düşünüyorum, ya da bloguma bir yazı kurgularken yakalıyorum kendimi, çağımızın insanının en büyük derdi rahatlayamamak ve yaşam hızını biraz frenleyememek galiba!
14 Temmuz 2007 15:10
“irade kelimesinin içi boşaltılmış, normalde istek ve kararlılık anlamına gelen irade kelimesi; çok zor bir şeyin üstesinden gelmek anlamında kullanılmaya başlamıştır.”
“İnsanlar başarıya istek, arzu, kararlılıkla ulaşırlar.”
İki paragraf sonra kendiniz söylemişsiniz zaten. Zor bir işin üstesinden gelmek için istek ve kararlılık gerekir. Yani irade…
“İnsanların kendilerini disiplin altına almaya çalışmaları büyük bir yanılsamadan ibarettir ve şimdiye kadar bir kez dahi bu yöntemle başarıya ulaşıldığı görülmemiştir.”
Nereye baksanız çok zeki olmayan, çok güçlü olmayan, çok güzel olmayan, çok becerikli olmayan, çok hiçbir şey olmayan ama iradeleriyle, azimleriyle, kendilerini ellerinde olanı en verimli şekilde kullanmak üzere disipline etmeleriyle bir yerlere gelmiş insanlar göreceksinizdir.
Saygılar…
14 Temmuz 2007 17:06
@alper: o insanlar mutlaka iradenin gerçek anlamıyla iradeli olmuşlardır. bu sayede konsantre olmuşlar ve işlerinde başarılı olmuşlar. zaten bu nedenle başkaları dışarıdan bakınca “vay be adam nasıl yapıyor bunu” der ama yapan için kolaydır. anlatabildim sanırım.
15 Temmuz 2007 04:55
keçileri kaçırmak ve bardağı taşırmak, arasındaki ses ve anlam uyumu ilginç, aman bardağı taşırmamaya ve kırmamaya dikkat