alemlerin aslı hayaldir

Türk dizilerinin temel mesajı güvensizlik

Son haftalarda biraz televizyon izliyorum. İlgimi çeken bir iki dizi oldu. Ama daha da ilgimi çeken şey Türk dizilerinin verdiği ortak mesajlar. Bu mesajları çok etkili ve çok tehlikeli buluyorum çünkü diziler Türkiye’de çok sevilerek, ilgiyle izleniyor ve bu dizilerde olan bitenler ile karakterler örnek alınıyor. Bu örnek alma meselesi her yaştan insan için geçerli. Sadece Polat Alemdar’a özenip sağı solu yakıp yıkmak isteyen üç beş lise çağında çocuktan bahsetmiyorum. Yetmişlerinde olup dizi karakterlerinden etkilenen de var, kırklarında olup etkilenen de.

Türk dizilerinde gözlediğim temel mesaj güvensizlik. Dizilerin çoğu, gerek kadın erkek ilişkilerinde gerek ticarette gerekse arkadaşlıklarda “birbirinize güvenmeyin, babayı alırsınız mesajı taşıyor”. Komplo teorilerini seven biri olarak ben burada bir bit yeniği arıyorum. Bu kadar çok sayıda dizinin ortak mesajı bu olunca bunun üzerine biraz olsun düşünmemek benim için mümkün değil.

Türk dizilerinde herkes birbirini aldatıyor, herkes birbirine kazık atıyor. Bu durum yaş, cinsiyet, sosyal ve ekonomik sınıf dinlemiyor. Çok az sayıda “namuslu” karakter var ama onların da tabiri caizse ezik tipler olarak sunuluyor. Bugün Türk dizilerinin ortak mesajlarından biri bu: Birbirinizi sevmeyin, birbirinize güvenmeyin. Seven de güvenen de aldatılır. Herkes birbirinin kuyusunu kazmaya çalışıyor. Neredeyse insanlık gerçekte böyle bir şeydir gibi bir mesaj var. Mesaj alttan alta veriliyor diyeceğim ama öyle de değil, gözümüze sokuluyor.

Peki birbirine güvenmeyen, birbirini sevmekten ödü kopan bireylerden oluşan bir toplum yaratmanın kime ne faydası var? Buna bir bakalım ki komplo teorisi nerede onu görelim. Her şeyden evvel, birbirine güvenmeyen, birbirini sevmeyen bireylerden oluşan bir toplumu yönetmek daha kolaydır. Daha hızlıca koyun sürüsü haline gelirler. Esas mesaj da şudur: “birbinize güvenmeyin, birbirinizi sevmeyin. bana güvenin, beni sevin”.

Bakın diyanet işleri onaylı metinlerde “Tayyip’i üzmek, Allah’ı üzmektir” gibi yazılar geçen bir ülkede yaşıyoruz. Daha evvel yazdığım “içimizdeki yetişkinle barışmak” başlıklı iki yazıda yetişkinliğe erişememiş bir toplumun baskıcı hükümetler için ne büyük nimet olduğunu söylemiştim. Bu konuya o yazı dizisinin üçüncü bölümünde daha fazla değineceğim. Şimdilik burada işin otorite kısmını ele alalım. Türkiye gibi, Libya gibi, İran gibi, Irak gibi ülkelerde otorite sadece birilerinin çıkarı için uygulamaya koyduğu bir yönetim sistemi değildir. Bu aynı zamanda sevgisiz, güvensiz bırakılmış bir halk tarafından talep edilen bir yönetim sistemidir. Hayatın kendi “normal” acımasızlığı, adaletsizliği vs. bir yana, bir de yaratılmış bir güvensizlik ve sevgisizlik sonrası yetişkinliğe erişmeye fırsat bulamamış halklar başlarına bir diktatör ararlar. Bunu da kolaylıkla bulurlar.

Burada komplo teorisi demişken şunu aydınlatayım. Ben demiyorum ki bu diziler tek bir elden çıkıyor ve milleti uyutmak için yayınlanıyor. Ama burada bir ortak bilinç ve bilinçdışı ögelerin yansıması söz konusu. Güvenmemek ve sevmemek çoğu insan için bir tedbir, bir kaçış, bir güvenlik önlemi. Karşılığında aldığımız şey ise çirkin bir yaşam. Tatminsiz bir hayat. Kuru ekmek yiyip su içerek hayatta kalmaya çalışmak gibi bir şey.

Tabii bu dizilere “takılırken” neden televizyon seyretmeyi sevmediğimi ve bunu keskin bir biçimde bıraktığımı da bir daha anladım.

Bu diziler ve başka televizyon programları hakkında zihnimde dönen daha binlerce şey var ama bunları henüz bir lisana çevirip telaffuz edemediğimden burada da yazmıyorum. Dile gelirsem yazacağım.

Engin Ardıç’ın başkanlık seçimleri kehaneti ve Taksim meydanında anırma olayı

Engin Ardıç, Akşam gazetesindeyken yazdığı 4 Kasım 2007 tarihli köşe yazısında her zamanki kahvehane muhabbeti üslubu ile bakın ne diyordu:

Adı Hüseyin olan biri Amerika’ya başkan seçilsin, çıkar Taksim Meydanı’nda anırırım.

Adı Hüseyin olan biri derken Barack Obama’yı kastediyor, yazısını okuyun gayet açık. Engin Ardıç’ın ne kadar sığ, ne kadar cahil, ne kadar patavatsız biri olduğunu bu blogda yaklaşık dört beş kere yazdım. Şu anda da bu yazıyı “aman da engin ardıç yanıldı” diye yazmıyorum. Zira o motivasyonla yazsam hergün ayrı bir Engin Ardıç konulu yazı yazmam gerekir. Ben Engin Ardıç’ta sembolize olan o çok bilmiş Türk köşe yazarını eleştiriyorum.

İnsan bu kadar mı vizyonsuz olur? Dünya dediğimiz bu yerde her an her şeyin olabileceğini, koşulların sürekli değiştiğini, hiçbir şeyin kalıcı olmadığını ve hiçbir şeyin kesinlik içermediğini ne zaman anlayacaksınız?

Tabii Engin Ardıç her zaman olduğu gibi bu yazısında da Barack Obama’nın başkanlık seçimlerini kazanabileceğine ihtimal verenleri salak, gerizekalı, saftirik, cahil olarak tanımlamış.

Ardıç’ın bugünkü köşe yazısı elbette çok önceden yazılmış olduğu için bu konuda bir şey yok. Yarınki yazısında da bu konuya değineceğini sanmıyorum. Değinmesi halinde de eminim hiçbir argüman ya da fikir öne sürmeden bizlere küfür edecek. Kendisini nasıl da anlamadığımızı, ne kadar salak olduğumuzu, aslında onun başka bir şey anlatmaya çalıştığını falan yazacak. Ardından da şakşakçıları benim bu yazımın altına yorumlar döşenecekler, tıpkı önceki yazılarımda olduğu gibi. Onlar da bir argüman ya da bir fikir sunmayacaklar ve sadece diyecekler ki: Senin bu adamın yazdıklarını anlaman için 40 fırın ekmek yemen lazım. Eh ben de doğal olarak ciddiye alamayacağım.

Fethullah adlı belgesel projem için sponsor arıyorum

Benim için çok önemli bir proje bu. Fethullah Gülen’in insani yönünü tanıyabileceğimiz bir belgesel hazırlamak istiyorum ve tabii bunun için sponsora ihtiyacım var. Bütçe henüz tam olarak belirgin değil, ama projenin anahatları aşağı yukarı belli. Bu belgeseli izlediğinizde Fethullah Gülen’in insani yönleriyle tanışacaksınız ve “merhaba Fethullah, memnun oldum” diyebileceksiniz.

Fethullah Gülen çok ilginç bir karakter. Oldukça başarılı bir lider. Dünyanın dört bir yanında okulları var. Çok büyük bir cemaatin lideri. Ama maalesef onu hiç insani boyutuyla değerlendirmiyoruz. O nedenle bu belgesel için çok heyecanlanıyorum. Örneğin Fethullah’ın niçin A.B.D.’de bir villada yaşadığını öğrenebileceğiz. Onun yurtdışında memleket hasretinden hergün dört beş kere ağlamasına rağmen neden buraya gelmediğini anlayacağız. İlahi emelleri nedeniyle her dakika acılar içinde titreyen bu liderin korkularını paylaşacağız.

Bir yandan da salt dedikodu çıkmasın diye A.B.D. de ikamet ettiği villaya neden asla kadınların giremediğini, hatta kadınları bir yana bırakalım evli erkeklerin bile içeri alınmadığını hayretler içinde göreceğiz ve onun bu tertemiz kalbi karşısında duygulanarak hüngür hüngür ağlayacağız.

Bu belgesel için bir de çarpıcı bir afiş düşünüyorum. Bu konuda biraz da Can Dündar’ın Mustafa filminin afişinden etkilendiğimi itiraf etmek zorundayım. Mustafa filminin bu ülkenin en kalabalık yerlerine çarşaf çarşaf asılan boynunu eğmiş, bir suçlu gibi önüne bakan hatta neredeyse “ben bir halt yedim, bağışlayın, zararın neresinden dönseniz kardır, siz bu işten vazgeçin” diyen resminden çok etkilendim. Buradan yola çıkarak bir cami avlusunda ya da okullarından birinde veya ne bileyim artık yeteri kadar etkileyici olabilecek bir mekanda arkası dönük tek ayak üzerinde cezaya duran bir Fethullah resmi koymayı düşünüyorum.

Elbette bu belgesel bazı naif düşünceli kişileri kızdıracaktır ama gelişen Türkiye’miz A.B.D. başkanımız Bush’un da söylediği gibi artık demokrasiye geçiş yapıyor. Bu nedenle bu gibi toplumsal lider haline gelmiş figürlerin alaşağı edilmesi önemli bir süreç. Bizleri belli noktalara getirmiş devlet büyüklerimize, ruhani lider vasfı taşıyan değerli şahıslarımıza küfür etmeden demokrasinin gereklerini yerine getiremiyoruz. Bu nedenle bu tür çalışmaları hızlandırmamız gerekiyor.

Can Dündar’ı da bu konuda ayrıca tebrik etmek istiyorum. Kendisi şimdi Said-i Nursi hakkında bir belgesel hazırlayacağını ifade ediyor. Ama o belgeselin adı Sait olmayacakmış. Halbuki ön isimleri kullanmak çok daha vurucu oluyor. Eminim sonunda o da bunu farkedecektir.

Toparlamak gerekirse, tahmin edebileceğiniz üzere bu tür değerli ve titiz çalışmalar bütçe gerektiriyor. Birilerinin taşın altına elini koyması lazım. O nedenle sponsorluk önerilerini bekliyorum.

A.B.D.’nin çöküşü gecikecek

Başkanlık seçimlerini merakla takip ettim. Obama’nın seçimi kazanmasına da çok sevindim. Ha bu arada Engin Ardıç için anırma zamanı geldi, bu konuya daha sonra değineceğim. Özetlemek gerekirse kendisi Obama başkan seçilirse Taksim meydanında anırırım diye yazmıştı. Aslında buna gerek yok, Taksim meydanına çıkıp günlük yazılarından birini okuması yeterli sözünü tutmak için. Her neyse konumuza dönelim. Bu seçimler çok önemliydi. Amerika değişimi seçti. Seçimler, Amerikan tarihindeki en büyük katılımlardan birine sahne oldu. Cumhuriyetçiler giderayak seçimi kazanamayacaklarını anlayınca çamura yattılar; birçok yerde oy verme işleminin gecikmesine neden oldular. Önceki gün birkaç üniversiteden oylama gününün değiştiğine dair mailler yayıldı. Bunların hepsi cumhuriyetçilerin başının altından çıkmaydı. Tıpkı AKP’nin Türkiye’de yaptığı gibi seçimleri hile ile etkilemeye çalıştılar. AKP de son seçimlerde oy verme sürecini sekteye uğratacak faaliyetlerde bulunmakla eleştirilmişti. Muhafazakarlar hiçbir yerde değişmiyorlar, dünyanın her yerinde aynılar!

Obama için esas zorluk bundan sonra başlıyor. Amerikan vatandaşları için de böyle. Bakalım Obama verdiği sözleri tutacak mı… Bu sözler arasında ilk anda ön plana çıkan en önemli iki tanesi Irak’tan derhal çekilmek ve ekonomi politikalarında şirketlere vergi yükü getirecek değişiklikler yapmak. Amerika bir kere daha hukuğa daha bağlı bir işletme dünyasına geçiş yapacak. Kanunların geçerli olduğu yerlerde kapitalizmin pek tadı çıkmıyor. Bakalım Obama gerçekten değişimi yürürlüğe sokabilecek mi?

Vergi konusunda bir yenilik, şirketlere hava kirliliği vergisi getirilmesi. Büyük sermaye sahipleri dünyayı pek umursamadıkları için bu konuda Obama’yı çok eleştirdiler. Garip ve ilginç ama nedense bunları hep tuhaf bir alışkanlıkla karşılıyoruz. Adamlar çevreyi kirletmekten sorumlu tutulmak istemiyorlar.

Yine ekonomi alanında tartışmaya açık konulardan biri de finans krizinin sorumlularını ihya etme operasyonu olarak tanımlanan yardım paketlerinin sürüp sürmeyeceği. Aşırı uçtaki demokratlar Obama’nın bu yardım paketlerini iptal etmesini bekliyor. Obama böyle bir şey telaffuz etmiş değil. Vaatleri arasında yardım planının iptali yok ama demokrat çevrelerden bu konuda baskı göreceği kesin. Amerikan ekonomisini ve dolayısıyla tüm dünyanın ekonomisini büyük bir bencillikle sekteye uğratmış olan kurum ve şahısların kurtarılması hoş karşılanmıyor bu çevrelerde.

Obama’yı benimsiyorum, ona kanım ısınıyor ama elbette bu adam babamın oğlu değil. Bu nedenle şimdi buradan onu ölçüsüzce destekleyecek değilim. Ancak McCain’e oranla tüm dünya için çok çok daha iyi bir seçenek olduğu da ortada. Bu satırlardan hep yazdım, yazmaya da devam edeceğim: A.B.D. nin durumu ne sosyal ne de ekonomik açıdan iyi. Birçok açıdan ibreler başaşağı gidiyor. Obama bu ibreleri tersine çeviremez, hiç kimse bu ibreleri tersine çeviremez. Ancak belki bu başaşağı gidiş durdurulabilir ya da hızı azaltılabilir. Mesela A.B.D. için intihar anlamına gelen İran’a saldırmak konusunun askıya alınacağını tahmin ediyorum. Hep beraber göreceğiz.

Türkiye açısından da çok şenlikli bir dönem başlıyor. AKP iktidarının en büyük destekçisi olan Bush iktidarı sona erdi. Şimdi buraya akan propaganda bütçesi büyük ölçüde azalacak. Bush iktidarı ile AKP iktidarı her anlamda uyum içerisindeydi. Her iki iktidarda dinciydi ve muhafazakardı. Bu durum bugün değişti. Etkilerini hep beraber göreceğiz.

Çok hareketli ve tarihi olaylara şahit olacağımız bir 2009 yılı bizleri bekliyor.

İçinizdeki yetişkinle barışmak 2

Evvela okumak isteyenler için önceki yazının linki: İçinizdeki yetişkinle barışmak – 1. Konuya geçmeden önce bir şeyi daha belirteyim; bir süredir kişisel gelişim alanındaki yazılarımı bu blogda yayınlıyorum ancak bunun asıl yeri, bir süre önce yazmaya ara verdiğim ve tamamen kişisel değişim ve gelişim üzerine olan Hayatkisa.com adlı blogum. Bu konudaki yazıları bundan sonra yine Hayatkisa.com’da yazmaya devam edeceğim. Bunun teknik, ticari ve sanatsal nedenleri var. Bunu ilerideki günlerde burada yayınlayacağım başka bir yazıda / yazılarda anlatacağım. O yazıların konusu ise başlı başına kişisel blog yazarlığı üzerine.

Bu sefer içimizdeki yetişkinle barışmak için yaşamımızdan 3. şahıs ile kullandığımız cümleleri çıkarmamız gerektiğini ve bunun nedenlerini anlayacağız. İçimizdeki yetişkinle barışmayıp bir çocuk olarak yaşamlarımızı sürdürmeye devam etmek, dışarıda bir otorite aramamıza neden oluyor. İnsanoğlu’nun en temel düşünce organı lisan olduğu için bunu dilimize yansıtarak yaşıyoruz. Bu bizi sıkıyor, baskı altına alıyor ama bir yandan da rahatlatıyor. Rahatlatıyor çünkü yaşadıklarımız üzerinde bir etkimiz olmadığı yönündeki inancımızı kuvvetlendiriyor. Günlük yaşamda sıklıkla “şöyle yaptılar”, “böyle yaptılar”, “şunu yapacaklar” gibi kalıplar kullanıyoruz. Örnekleyelim:

- Bu adamı nasıl buraya (bu makama, filanca göreve, vs.) getirdiler? Bu adam denen o kişinin bu konuda harcamış olabileceği çabalar, kişisel birikim ve kalite yok sayılıyor. Bunu söylerken dolaylı olarak sizinki de yok sayılıyor. Birileri bir insanı belli bir makama getirmiş. O kişinin böyle bir makama kendisinin gelmesi mümkün değil. Neden değil? Çünkü o bir insan. İnsanlar böyle başarılara kendileri ulaşmazlar, birileri onları bir yerlere getirir. Ama bir dakika! O birileri kim? O birileri insan değil mi? O zaman bu işin içinde bir terslik var.

Kullandığımız bütün üçüncü şahısları, insan değilmiş gibi kullanıyoruz. Çünkü konunun o derece derinine inersek ve o üçüncü şahısların da etten kemikten insanlar olduğunu hatırlarsak bu bizim de bir şeyler başarabileceğimiz anlamına geliyor. Bu ihtimal ise nedense korkutuyor (Ben yaşam koçluğunu insanların neredeyse sadece bu korkuyu yenmelerine yardımcı olmak için yapıyorum. Bu başlı başına bir iş!).

Tüm bunların içimizdeki yetişkini bastırmakla birebir ilgisi var.

Üçüncü şahıslarla ilgili söylediklerimle bir kanıt şudur örneğin; birçok kişi hayran oldukları meşhur insanlarla tanıştıktan ve kısa bir süre de olsa beraber zaman geçirdikten sonra hayranlıklarında belirgin bir azalma görünür. Bunun en büyük nedeni, daha önceleri insan sınıfında olmayan bu meşhur kişinin artık bir insan hatta tanıdık bir insan haline gelmiş olmasıdır. Ve kimse kendi köyünde peygamber olamaz! Bu maalesef çoğumuzun algısında vardır, birebir tanıdığımız olan birçok kişinin “olağanüstü” başarıları gözümüzün önünde olsa bile bize inandırıcı gelmez çünkü içimizdeki yetişkinle barışmadıkça tanımadıklarımızın neredeyse tamamı bir otorite, tanıdıklarımız ise büyük ölçüde bizler gibi birer çocuk olarak algılanır.

Yani tanımlar ve kriterler kişinin kendi iç dünyasından geliyor ve o dünyada olup bitenler hep dışarıda olup bitenlerin etkisi altındaymış gibi. Bir tür otomatik pilot bu. Dış dünyayı takdir etmekten (ya da aşağılamaktan) kendi dünyamızla ilgilenememek. Dolayısıyla da içerideki çocuğun bu nedenle bir türlü büyüyememesi. Sonuç olarak da içimizdeki yetişkinle bir türlü barışamamak ve hatta tanışamamak.

Bir direnç noktası olarak da birçok kişiye bu anlattıklarım çok yumuşak, çok çiçek böcek ve biraz da gazag getirici ya da bu amaçla yazılmış olarak görünecektir, bu hep olur. Nedense bu konuların ne kadar sert, ne kadar zor olabileceğini düşünmeyi tercih etmeyiz.

Kişisel değişim ve gelişime hayatkisa.com’da devam edeceğiz. Bir sonraki yazı takriben birkaç gün içinde yayınlanmış olacak.

Bedava Digiturk İzle, Bedava Film İndir

Sayın DigiTurk PR Departmanı Yetkilisi,

(tabii eğer var ise öyle bir şey ;) )

Ticari kaygınız nedeniyle istemeden ve farkında olmadan pek çok blog yazarının kişisel özgürlüğünü elinden aldınız.

Bunun beklenen sonucu olarak, an itibariyle, pek çok blog yazarı hem ailelerinin hem de dostlarının Digiturk aboneliklerini iptal ettirmeyi düşünüyor.

Müşteri kitlenizin en üst tabakasında yer alan, sinema paketleri ve yabancı dil kanallarının izleyicilerinin aynı zamanda Türkiye’de en aktif blog kullanıcıları olduğu gözünüzden kaçmaması gereken bir gerçek.

Marka imajınızın özellikle A+ grupta yerin dibine geçtiğinin ve geçmeye devam ettiğinin bilincinde olmalısınız.

* Blogger altyapısının canlı ya da banttan yayın yapmaya imkân tanımadığı,
* üçüncü parti servislerden alınan embed kodlar kullanılarak başka bir servis üzerinden sağlanan içeriğe erişim sağlanması yoluyla dağıtıldığı,
* yani kendi sunucularında barındırılmadığı herkes tarafından biliniyor.
* Buna rağmen Blogger.com’u engelleten güzide birimlerinizin başındakileri işten kovun bence. Bu işi bilen birilerini işe alın!
(bu maddeler jazzirti~dan alınmıştır)

Eğer markanızı düşünüyorsanız, ve bu yaptıklarınızdan dolayı üzgünseniz size Sansüre Sansür hareketine ana sponsor olmayı öneririm.

Saygılarımla,

Bir Blog Yazarı

(evet bu bir mimdir, ve bu yazıyı okuyan her blog yazarı bu mim’e davetlidir)

Fenomen Blogger Projesi

Proximity İstanbul, Türkiye’de bir ilke imza atarak (benim bildiğim kadarıyla bir ilk bu, yanılıyorsam düzeltin) blog yazarlarını hedefleyen bir kampanya başlattı. Proximity’nin ilk e-maili geldiğinde bu beni çok sevindirdi, sevincimin nedeni Proximity’nin beni en popüler 150 blog yazarı arasında değerlendirmesi değildi sadece. Sevincimin esas nedeni Türkiye’de böyle bir operasyonu bir reklam ajansının nihayet akıl etmiş olmasıydı.

Bu aralar seanslarımı iki ofis arasında mekik dokuyarak yaptığım için Etkin Dağıtım jileti bana ulaştıramadı. Bu konuda son derece yardımcı davrandıklarını eklemek istiyorum, akıllarda yanlış bir şey kalmasın. Ama benim için önemli olan elime bu paketin geçmesi değildi zaten. Ve o nedenle projeye dahil olmadığım halde bunu yine de yazmak istedim.

Blog yazarlığı konusunda Dünya ile Türkiye arasında belirgin bir seviye farkı yok. Buna rağmen pazarlama sektörü, pazarlama stratejilerini hazırlarken blogları hesaba katmıyorlar ve çok şey kaybediyorlar. Bu proje salt blog yazarlarını hedefleyen bir proje değil. Böyle söylemek; biz gazetecileri hedeflemek için gazetelere ilan verelim demeye benzer (Oray burada sana göz kırptım).

Bu proje, Gillette’in bu yeni ürünün aylarca arama sonuçlarında kalması demek. Bu işin sadece internet görünürlüğü yanı. Bunun bir de ağızdan ağıza pazarlama, fikir liderlerliği gibi kısımları da var. Jilet gibi bir ürün için muazzam bir mecra bloglar ve Proximity İstanbul, Türkiye’de bunu akıl edebilen tek yer oldu.

Her ne kadar Ali Saydam gibi dinazorlar (alınmayacağınızı bilerek yazıyorum Ali Bey, siz bu sıfatı sonuna kadar hak ettiğinizi benden çok daha iyi biliyorsunuz) internete tarifi zor bir şüphe ile yaklaşsalar da pazarlama alanında internetten kaçış olmadığını ne kadar erkenden anlarsak o kadar kolay zevk alacağız (para kazanacağız demek istedim, hep beraber) bu işten.

Bu nedenle Proximity İstanbul tebriği hak ediyor.

Link değişimi talepleri hakkında

Son bir hafta içinde yaklaşık yedi sekiz link değişimi talebiyle karşılaştım. Hızlıca göz atarak farkedebileceğiniz gibi bu blogda yazılarımın içerisinden link vermek dışında ayrıca başka yerlere link vermiyorum. Bunun teknik nedenleri var, link değişimi talep eden arkadaşlarla paylaştığım bu nedenleri burada da paylaşmaya karar verdim.

Bloglarımıza ziyaretçi sağlayan arama motorları içinde en büyük yeri açık ara ile Google alıyor. En azından bu bloga arama motorlarından gelen ziyaretçilerin yüzde 99′dan fazlası Google’dan geliyor. Bizler link değişimi yapmak istiyoruz çünkü arama motorlarından daha fazla yer almak ve arama sonuçlarında daha üst sıralarda daha iyi yerler elde etmek istiyoruz. Oysa link değişimi bize bu konuda bir fayda sağlamıyor.

Bize esas fayda sağlayan şey yazıların içinde verilen linkler. Çünkü Google’ın arama sonuçlarını endekslerken kullandığı algoritma ‘context-sensitive’, yani içeriğe duyarlı. Örneğin ben bu yazıyı yayınladıktan sonra Google bu yazıyı taradığında bu yazının arama motorlarıyla ilgili olduğunu anlıyor ve buna göre endeksliyor. Bu sırada eğer ben bu yazı içerisinde bir başka yere link verdiysem bu Google için link verdiğim o yerin de arama motorlarıyla alakalı bilgi içerdiği anlamına geliyor. Bu konuda Google kesin bir karara varmasa bile bu ihtimali mutlaka hesaba katıyor. Tıpkı buraya gelen linkleri takip ettiği gibi.

Daha evvel buna benzer bir konuda uyarıda bulunmuştum. Yazılarınızı yazarken link metni olarak “şurada”, “burada” gibi kelimeler kullanmayın demiştim: Şuradan, Buradan, Şuraya ve Buraya Konulu Bloglar. Çünkü kullandığınız linkin metni de Google açısından önem taşıyor. Örnekleyelim:

1. Nezle, bir hafta içinde geçen bir hastalıktır.

2. Nezle, bir hafta içinde geçen bir hastalıktır.

1 numaralı örnekte Google bu sayfayı indekslerken konunun nezle olduğuna kanaat getirecek ve linkin gittiği yerin de nezle ile alakalı bir sayfa olma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünecek. 2 numaralı örnekte ise konu büyük ihtimalle nezle değil de “bir hafta içinde” kelimelerinin geçtiği bir kalıp.

Bu anlattığım şey yüzde yüz belirleyici değil çünkü Google, kullanıcıların bu konuyu düşünemeyecek olmalarını da hesaba katarak endeksleme yapıyor. Yani bu konuda özel olarak anksiyeteye kapılmaya gerek yok. Ama yine de webde bulunma konusunda bir pazarlama stratejisi düzenliyorsanız bunu mutlaka hesaba katmalısınız.

İşte link değişimi yapmıyor olmamın nedeni kabaca böyle. İkinci kısımda lafı biraz uzatmış oldum ama bu bilgilerin faydalı olacağını tahmin ediyorum. Yine de link değişimi talep eden web sitesi ve blogların RSS beslemelerine abone oluyorum ve yazdığım konularla bağlantılı yazılar gördüğümde bunlara da link veriyorum.

Daha sağlıklı bir web ve daha sağlıklı arama sonuçları için hepimizin yapması gereken bu.

Bu arada yeri gelmişken blogun şablonu üzerinde dışarıdan gelen linklere dair yaptığım bir değişikliği de açıklamak isterim. Artık yazılarıma verdiğiniz linkler yorumlardan önce yer alıyor. Techcrunch‘da olduğu gibi. Deneyin görün :)

Blogger.com yasağının kalkmasının ardından

Blogger yasağı kalktı. Yasağa gelen tepkiler her zamankinden fazlaydı. Bunun birçok nedeni var elbette. Bunlardan biri sanırım tepkinin sertliğinin yanısıra ani olması. Onbinlerce blog yazarı ve okuru Blogger yasağına saatler içinde sert tepkiler verdi. Yetkili makamların bu sesi duymuş olmaları sevindirici.

Bir diğer yandan mahkemenin verdiği karar ve uygulanış biçimi bende hala soru işaretleri uyandırıyor. Çünkü daha evvelde blogspot üzerinde teker teker erişime kapatılmış bloglar vardı. Buna rağmen bu kez mahkeme kararıyla Blogger’ın tamamen erişime kapanmasının nasıl bir mekanizmayla gerçekleştiğini anlayamıyorum ve buna anlam veremiyorum. İşin içinde mahkeme yok sadece bir de Turk Telekom var. Nasıl oluyor da daha evvelden örnekleri olduğu halde ve bu bloglara teker teker erişim yasağı konduğu halde geçtiğimiz Cuma bu iş aniden bütün blogların kapanması biçiminde sonuçlandı?

İşin acıklı taraflarından biri de mahkemeye başvuran Digiturk’un kaba tabiriyle bütün Türkiye’ye rezil olmasıydı. Kendileri bu konuda bir açıklama yaptılar. Tabii Türkiye’de internet hala bir “game watch”, bir “süs eşyası”, bir “dekoratif unsur” olduğu için web sitelerinde bu açıklamayı bulamıyoruz. Aslında bu da ne yaptıklarını bilmediklerine dair ciddi bir fikir veriyor.

5posta.com Blogger yasağı hakkında ve yasağın kalkması hakkında kayda değer görüşler ifade etmiş. Bir de bu yazılardan sonuncusunun altına kimse 5posta.com’a link vermiyor diye de eklemiş. Ahan da ben veriyorum.

Şimdi bence sırada Youtube.com başta olmak üzere diğer yasakların üzerine eğilmek gerekiyor. Bunların da aynı biçimde değerlendirilmesi lazım. Bunun nedeni gerçekten kanunlarsa kanunların mutlaka ve acilen değiştirilmesi lazım. İnternetin yaygınlığı konusu ölüm kalım meselesi olarak muamele görmeli. Erişime kapatılan birçok sitenin kanunları bir yana koyarak bireysel ahlaki değerlerle kapatıldığı yönünde bir şüphem var. Şüphelendiğim bir başka konu ise Türkiye’de büyük medya şirketlerinin bu konuya bulaştığı ve internette rekabeti daraltmaya çalıştığı.

Bunun dışında şu anda fazla bir değerlendirme yapamıyorum. Yapabileceğim tek değerlendirme çok genel bir şey olabilir o da şu; bu ülkenin insanlarını belli bir mutluluk seviyesinin üzerine çıkaramazsak böyle tuhaf gelişmelere engel olamayacağız. Çünkü bu başımıza gelenlerin birçoğu mutsuzluktan kaynaklanan hırs küpü olmak yüzünden geliyor.

85. Yılında Türkiye Cumhuriyeti

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı bu yıl da kutlandı. Elbette hükümetimiz de bu bayramı kutluyor. Peki bu bayramı kutlayan hükümetimizin Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımlama biçimi neydi? “80 yıllık zulüm”.

Ben, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı vesile ederek bazı şeyleri anımsatmak ve bazı görüşlerimi aktarmak istiyorum.

Bence bugünlerde, cumhuriyet tarihinin en büyük hafıza kayıplarından birini yaşıyoruz. 85. yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin geldiği yer çok tuhaf bir yer. Daha düne kadar cumhuriyeti 80 yıllık zulüm olarak niteleyenler şu anda başbakan, cumhurbaşkanı, bakan, milletvekili. Elbette bu sözler onlara hatırlatıldığında değiştiklerini söylüyorlar ama gayet açık ve net görüyoruz ki kimsenin değiştiği falan yok.

Diğer tarafa, yani cumhuriyeti 80 yıllık zulüm olarak niteleyenlerin karşısında olması gereken tarafa bakınca da ben bir icraat göremiyorum. Biraz daha açayım. Bugünlerde şikayet ettiğimiz şeyler arasından “ılımlı islam” aldatmacasını çıkarıp bir yana koyarsak, bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti’ni muhafaza etmek ve sürdürmek adına iktidarda kim olursa olsun bir şey değişmeyecekti. Konu ister IMF olsun, ister Kürt sorunu olsun, ister AB ve ABD ile ilişkiler olsun farklı bir tavır gösterecek bir parti ve politik görüş tanımıyorum ben Türkiye’de. Varsa yoksa teslimiyet üzerine kurulu her şey.

Bugün iktidarda CHP olsaydı ya da MHP olsaydı da Türkiye’nin AB ile, ABD ile ve IMF ile ilişkileri değişmeyecekti. Ben bu üçünü örnek olarak veriyorum, konular saymakla bitmez. Dış politikadan örnek verdiğime bakmayın iç politika için de geçerli bu söylediklerim.

Gerek çalışanın hakları olsun, gerek demokrasi olsun, gerek adalet sistemi olsun AKP ile her şey daha kötüye gitti. Ancak yineliyorum; iktidarda şu anda CHP ya da MHP ya da herhangi başka bir parti olsaydı bu konulardaki sorunlar düzelmeyecekti ve sistemde bir iyileşme görülmeyecekti. Zaten AKP ve MHP arasında Kürt sorunu dışında (o da sadece görünürde öyle) bir görüş ayrılığı göremiyorum. MHP görünürde Kürt milliyetçiliğine karşı çıkıyor ama dağlarda terör örgütü ile besi hayvanı ticareti yapanların çoğu MHP’li.

Şu ergenekon davasını ele alalım. On yıllar boyunca irtica tehdidi ana başlığı altında birçok islamcı örgütün yargılandığına şahit olduk. Bu on yıllar boyunca bu islamcı örgütleri yargılayan devlet organlarında çalışanlar şimdi o islamcı örgütler tarafından ergenekon başlığı altında yargılanıyorlar. Dava zaten başlı başına komedi. Geçmiş on yılların intikamı alınıyor. Ergenekon iddianamesinde Kuvayı Milliye bir terör örgütü olarak anılıyor ve kuruluş yılı 1919 olarak geçiyor. Şaka yaptığımı sanıyor olabilirsiniz, iddianameye internetten ulaşmak ve içinde arama yapmak mümkün, bulun okuyun. Yani şu anda ergenekon davasında Kuvayı Milliye yargılanıyor. Yargılanan Kuvayı Milliye bildiğimiz Kuvayı Milliye, yani kurtuluş savaşında çarpışan Kuvayı Milliye. Meğerse o bir terör örgütüymüş. İddianamede böyle yazıyor. Üstelik liderinin de tarifi var: sarı seyrek saçlı, mavi gözlü, göçmen tipli. Hayır Selanik doğumlu dememişler. Adını da vermemişler.

Bir başka örnek vereyim. Şu anda hükümetimizin yetkilileri Barzani ile, yani Kürt Devleti’nin lideri ile görüşüyor, resmi olarak. Bu devletin ordusunu biz terör örgütü olarak anıyoruz. Bu durum bundan birkaç yıl önce halkta infiale yol açacak bir durumdu ama şimdi açmıyor. Sorun yok. Sırada daha fazlası var o zaman da sorun olmayacak. En azından çok ses getirecek bir affın gündeme geleceğini tahmin ediyorum ama o af gündeme geldiğinde de çok fazla ses çıkacak gibi görünmüyor.

Eskiden bu konularda yazarken sinirlenirdim. Gördüğünüz gibi şimdi son derece sakinim. Sakinim çünkü şimdi daha fazla şey görüyorum, olaylara daha da uzaktan bakıyorum, zihnimde daha az sayıda belirsiz nokta var.

Bu blogda yazmaya başlığıdımdan beri hele de son birbuçuk yıldır sıklıkla şuurdan ve farkındalıktan söz ediyorum. Şuur ve farkındalık zor, çok zor şeyler. Büyük bir medya bombardımanı altında bir sürü mesaj alıyor ve kabul ediyoruz. Dolayısıyla atılan hiçbir adım da bana anormal gelmiyor. Zombi gibiyiz, robot gibiyiz.

Sizlere cumhuriyetin 85. yılında nasıl bir noktada olduğumuza dair basit, küçük örnekler vermeye çalıştım. Cumhuriyet Bayramı’nız kutlu olsun.

Hüseyin Üzmez beraat etmedi, tahliye oldu!

Bugün gazetelere baktığımız zaman bir yandan okurun ilgisini çekmek için kasıtlı olarak yapılan, bir yandan da gerizekalılık ve bilgisizlik nedeniyle yapılan bir hata, bir yanlışlıkla daha karşı karşıya geliyoruz.

Haberimiz şöyle:

Bursa’nın Mudanya İlçesi’nde 14 yaşındaki B.Ç.’ye cinsel istismarda bulunduğu suçlamasıyla Bursa 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde tutuklu yargılanan Vakit Gazetesi Yazarı Hüseyin Üzmez’in (76) tahliyesine karar verildi.

Okur yorumlarımızdan bir örnek:

dün yazmıştım yarın beraat eder diye yanılmamışım kim yanılabilirki burası türkiye ve türk adalet sistemi işliyor.

Halbuki Hüseyin Üzmez beraat etmedi, tahliye edilmesi demek tutuksuz yargılanması demek. Şimdi milyonlarca okur Hüseyin Üzmez’in beraat ettiğini sanıyor. Halk beraat etmekle tahliye olmak arasındaki farkı bilmiyor. Bunu basın çaışanlarının da önemli bir kısmı bilmiyor. Bilenlerin ise Türk Halkı’nın neyi bilip neyi bilmedği umrunda değil. Oysa gazetecilik mesleği, herkes her şeyi bilemeyeceği için ortaya çıkmış bir meslek. Haber yazarken okurun “tahliye” ile “beraat” arasındaki farkı bilmeyeceği ya da bilse de karıştıracağı düşünülerek bu açıklanır. Ama bizde açıklanmıyor. Ciddiyetsizlikten açıklanmıyor her şeyden önce. Ciddiyetsizlikten ve şuursuzluktan açıklanmıyor. Okurun ilgisini onu yanıltarak çekme hırsı bile bundan çok daha sonra geliyor.

Bunun bir örneğini de AKP kapatma davası sonuçlandığında karar açıklandıktan sonra yaşadık. Neydi mahkemenin verdiği karar? AKP, laikliğe aykırı fiillerin odağı haline gelmiştir. Mahkemenin kararı buydu. Yani mahkeme, AKP’nin laiklik karşıtı fiiller içinde olduğunu onaylıyordu. Peki biz ne dinledik, ne okuduk, ne gördük? Başta Haşim Kılıç’ın yanıltan ifadesi olmak üzere bütün yazılı ve görsel basında “mahkeme AKP’yi suçlu bulmadı” diye gördük. Oysa gerçek neydi? Mahkeme AKP’yi suçlu buldu üstelik de cezalandırdı. Ama sadece kapatılmasına karar vermedi.

Benim bu konuya değinmemi önemsiz buluyorsanız hemen dışarı çıkın ve sokaktan rastgele çevireceğiniz 10 kişiye sorun. Bakalım kaç kişi mahkemenin AKP’yi suçlu bulduğunun farkında?

Recm cezasıyla cehaletin ne alakası var?

Bugün Hürriyet’te Kadının farkı yok başlıklı bir haber okudum az evvel. Haber Ordu’da yaşanan bir recm olayıyla ilgili. Hürriyet bunu cahilliğe bağlıyor ama bir yandan bağlayamıyor da… Haberin baş kısmını beraber okuyalım:

Tarih: 28 Ekim 2008…Yer: Yoklukların ve cahillerin ülkesi Somali…Sözde zina yapmakla suçlanan Ayşe İbrahim Duhulov recmedildi…Yani taşlanarak hunharca öldürüldü… Bu devirde bu cahillik insanın kanını donduruyor. Neyse ki bizim ülkemizden kilometrelerce uzakta yaşandı bu dehşet… Diye düşünürken okur yazar oranının yüksek olduğu kentimiz Ordu’dan bir haber geldi. Emine Yılmaz feci şekilde dövülerek öldürülmüş ve boş bir araziye atılmıştı.

Ben esas konuya geçmeden evvel hemen bir habercilik değerlendirmesi yapayım; bu kadının zina nedeniyle dövüldüğüne dair bir belirti, kanıt yok, işin o kısmı Hürriyet’in sallamasından ibaret. Ama bu tür olayların ülkemizde iki insanın sevişmesi nedeniyle ortaya çıkabildiğini de biliyoruz.

Şimdi konuya geçeyim. Bu tür olayların eğitimle, okur yazarlık oranıyla bir ilgisi alakası olmadığını ne zaman anlayacağız? Recm cezasının dinlerle ve geleneklerle alakalı olduğunu ve esas problemin orada yattığını ne zaman anlayacağız?

Daha önce yazmıştım, eğitim şart deyip duruyoruz ama bunu söylerken aslında eğitimi kastettiğimiz yok: Eğitim Şart Derken Gerçekte Ne Demek İstiyoruz?

Yani Türkiye’de yaşayan herkes atom alimi olsa, dağ taş üniversitelerle, okullarla dolu da olsa bu durum değişmeyecek, bunu bilin. Hukuğun inceliklerini okuyup öğrenmekle, motorların nasıl çalıştığını ve nasıl üretildiğini ezberlemekle suç oranı düşmeyecek.

Az evvelki paragrafta suç kelimesini özellikle kullandım. Burada bir çelişki var. Bir yanda din ve vicdan hürriyeti ve laiklik var, bir diğer yanda da bunların gerektirdiği fiillerin suç kapsamında olması gerçeği var. Zina (bir insanla sevişen) yapan kadının taşlanarak öldürülmesi dinin bir gereği. Ama bu aynı zamanda bir suç.

Türkiye’yi (aslında dünyayı) bu çelişkiden kurtarmadan bu haberlerin sonu gelmez. Bizim toplum olarak bu olaylara bakışımız çok sakat (aslen bütün dünyada böyle bu, Türkiye’ye özel bir şey yok burada da). O sakat bakış ise şöyle özetlenebilir: Dinde aslında böyle bir şey yok!

Şimdi bu yaklaşım, şizofreninin önde gideni, bayrak sallayanı. Dinde böyle bir şey elbette var ve bu insanlar da bu dinin gereklerini uyguluyor. Zaten Recep Tayyip Erdoğan’la anlaşamadığımız yer de orası. Kendisi bugün hala ne diyor? Dini hükümlerin ön planda olması gerektiğini söylüyor (Buna ulema karar verir, sen karar veremezsin). Şimdi bu şartlar altında ben size şunu sormak istiyorum, başbakan haklı mı? Bence sapına kadar haklı, elbette kendi açısından haklı.

“Biz cahiliz” söylemi ile “bizim dinimizde böyle bir şey yok” söyleminden vazgeçmemiz gerekiyor. Bunların cehaletle yakından uzaktan alakası yok. Töre cinayetleri ile meşhur olan Güneydoğu bölgemize ne avukatlar, ne mühendisler, ne profesörler var. Gidin sorun bakalım hangisi töreyi yanlış buluyor? Hangisi töreyi kör imanla kabullenmiş değil?

Mış gibi yapmaktan ne zaman vazgeçeceğiz?

Facebook’ta garip mesajlar

Son bir haftadır facebook’ta arkadaşlarımdan gelen ama onlardan gelmediği belli olan mesajlarla karşılaşıyorum. Sanırım bunun nedeni ya kötü şifreler ya da eklenen uygulamaların kullanıcı hesaplarını kötüye kullanması gibi bir şey. Facebook gibi bir yerin bu tür bir ’spam’a alet olması üzücü.

Elbette facebook’un genel kullanım amacı tartışmalı bir konu. Kullanıcılar hakkında toplanan bilgilerin nerelerde kullanıldığını tam olarak hiçbir zaman bilmemiz söz konusu değil. Ama bu mesele zaten son 20 yıldır hep var ve facebook bu konuda yeni değil. Kredi kartı kullanan herkesin biyografik istihbaratı çokuluslu şirketlerin elinde ve kullanıma açık.

Benim burada bahsettiğim ise uygulamaların uygulamayı üreten kurum ya da kişilere sağladığı bilgileri kullanarak facebook kullanıcılarına arkadaşlarından geliyormuş gibi gösterilen mesajlar. Bunların neredeyse tamamı sex videoları içeriyor ve muhtemelen bu tür web sitelerine üye olmak üzere sizi yönlendiriyor. Videoları açmadım o nedenle bir şey söylemeyeceğim ama bir e-card’ı açmak istedim ve beni bir *.exe dosyaya yönlendirdi.

Bu güvenlik açığının facebook’la hiç ilgisi de olmayabilir. Bütün bunlar kullanıcıların bilgisayarlarına yükledikleri herhangi bir yazılımdan da kaynaklanıyor olabilir. Bilgisayarlarınıza yüklediğiniz yazılımlar internette nerelere üye olduğunuzu, kullanıcı ismi, e-mail ve şifrelerinizin neler olduğunu rahatlıkla takip edebilir ve başka yerlerde kullanabilirler. Yani benim size önerdiğim bir kelime işlemci yazılımını kurar kullanırsınız ve ben o sırada sizin bazı şifrelerinize erişebilirim. Sonra sizmişim gibi facebook’a girerek sağa sola mesaj atabilirim.

Bu konuda facebook’un alabileceği çok fazla önlem yok açıkçası. Kullanıcıların giriş çıkışlarını kontrol edebilir. Örneğin, ben sabah Paris’ten facebook accountuma girdiysem bundan 15 dakika sonra da Istanbul’dan accountuma giriliyorsa bu ben değilim demektir. Bu tür şeyler kontrol edilebilir. Tabii kontrol edilmek isteniyor mu bir de o var.

Mesela siz bugün Hürriyet’in internet sitesine girin, haberlerden birine yorum yapın, ardından 15 dakika sonra başka bir ülkeden girin, Hürriyet’in umrunda olmaz. Zaten Doğan Medya Grubu’nun reklamverenleri kandırmak için Uzakdoğu ülkelerinde yazılımlar kullanarak sahte trafik yarattığı yönünde söylentiler boyu aştı.

Elbette pazarlama stratejisi adı altında yaşanan terbiyesizliklerin, saygısızlıkların ve dolandırıcılığın haddi hesabı yok. Ve bunlardan bazılarının maalesef hızlı bir çözümü yok. Ne kadar çok insan ‘bilgisayardan ve internetten anlar’ hale gelirse bu işler o kadar güvenli hale gelecek.

Gündemin yeni mesajı ne olabilir?

Son iki üç haftadır Türkiye gündeminde çok dikkatimi çeken birkaç gelişme var. Bunlardan biri ve bence en önemlisi, Recep Tayyip Erdoğan’ın güneydoğuya yaptığı geziler sırasında olanlarla ilgili haberler. Bu haberler bir biçimde AKP’nin PKK ile kavgalı olduğu izlenimini yaratıyor ki bu izlenim altı yıllık AKP iktidarı boyunca bir ilk. Yani altı yıldır ne gazetelerde ne radyoda ne televizyonda ne de başka bir yerde AKP ile PKK arasında bir iletişimsizlik, çelişki, çıkar çatışması vs. görmemiştik. Bunu ilk kez görüyoruz. Acaba nedeni nedir?

Bir başka dikkat çekici konu ise yine gündeme hakim olan medyalarda TSK acımasızca eleştirilirken Emniyet Teşkilatı’nın ve polisin övülmesi. Bizlere medyada gösterilen görüntülerin özeti şu: Asker başarısız, polis başarılı.

Bizlere neden bu iki mesajın sunulduğunu anlamakta çok güçlük çekiyorum. Bir de böyle zamanlarda; yani her zamankinden farklı olan mesajların sunulduğu zamanlarda ve ekonomik kriz gibi zamanlarda bence bakılacak ilk yer TBMM olmalı. Çünkü büyük tepki görebilecek yasaların neredeyse hemen hepsi böyle zamanlarda meclisten geçiriliyor. Acaba bugünlerde mecliste görüşülen ve onaylanan yasalar neler?

Milliyet cahilliğiyle rezil oldu

Habere tarih koymayı da beceremedikleri için ne zaman yayınlandığını bilemediğim Milliyet haberinin başlığı: İzinsiz maç yayını blogları kapattırdı.

Haberin içeriği ise şöyle:

Türkiye’de blog üzerinden haberleşmek isteyenler dün sabahtan itibaren teknik bir engelle karşılaşıyor

Kullanıcılar web siteleri üzerinden hiçbir şekilde mesajlaşamazken, sitelerde buna ilişkin herhangi bir duyurunun da yer almaması dikkat çekti. Daha sonra bu durumun Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 2008/2761 no’lu kararıyla gerçekleştiği öğrenildi. Digiturk, Süper Lig’deki maçların yasadışı olarak yayımlanmasından dolayı Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi’ne, yayın yapan blogların kapatılması talebiyle başvuruda bulundu. Talebi yerinde gören mahkeme, blogların kapatılmasını kararlaştırdı.

Yani Milliyet gazetesi o kadar cahil o kadar cahil ki, blogları bir mesajlaşma sistemi zannediyor. Türkiye’de milyonlarca internet kullanıcısını ilgilendiren bu haber hakkında bilgi sahibi olmak gibi bir niyetleri, bir istekleri olmamış. Adam mesajlaşamıyorlar diyor.

Koskoca Doğan Holding, bünyesine blog kelimesinin ne anlama geldiğini bilen birini alamayacak kadar aciz ve dünyada olup biten olaylardan bihaber. Söyleyecek daha çok şey var ama benim buna harcayacak zamanım yok.