alemlerin aslı hayaldir

Türkçe gerçekten bitti

Bir aydır bir şey yazmadıktan sonra yazacak bunu mu buldun demeyin, bir rahatsızlık duygusuyla hemen kaleme almak istedim. Şu anda Kanal D’de Esra Ceyhan’ın bir programı var ve konusu da büyü. Büyüden etkilendiğini söyleyenler var, bir de psikiyatrist var, konu tartışılıyor vs.

Beni rahatsız eden kısmına geliyorum hemen. Büyü kelimesi geçmiyor programda. Büyü kelimesi büyünün Türkçe’sidir. Programda ısrarla geçen kelime sihir. Biz bunu Türkiye’de büyü anlamında kullanmayız. Göz yanılmalarıyla çalışan sihirbazlar için kullanırız, illüzyonistler için kullanırız. Sermet Erkin gibi, David Copperfield gibi.

Bu programda ele alınan, fiziksel hayatı dini yöntemlerle ve düşünce gücüyle etkilemek ve değiştirmek amacıyla yapılan şeye de Türkçe’de büyü deriz.

Dilde mantık aranmaz. Arap buna sihir diyebilir ama Türk demez. Türk buna büyü der. Sihir dendiğinde ise aklına önce şapkadan tavşan çıkarmak gelir. Bu ikisi son 100 yıldır birbirinden farklı iki kavram olarak kullanılır.

Programda bir diğer örnek daha var Türkçe’nin artık bittiğine dair. Zaten onu da duyunca bunu yazıya dökmeden duramadım. Programa katılan, kendisine büyü yapıldığını söyleyen kadın diyor ki “şansım çalışmıyor”. Bu laf tamamen Amerikanca’dır. O kadar Amerkanca’dır ki bir İngiliz bile bunu böyle söylemez. Şansım çalışmıyor diyor kadın, ortaokul mezunu bir kadın direkt Amerikan İngilizcesi kullanırcasına, sanki oradan amatör bir çeviri yapmışcasına şansım çalışmıyor diyor.

Türkçe gerçekten bitmiş. Çünkü hem bu programdaki sihir kelimesi, hem de kadının kullandığı şansım çalışmıyor ifadesi Türkçe değil ve bu durum çoğunluğu yansıtıyor.

Benzer bir durum “yarın öbür gün” ifadesi için geçerli. Bu ifade de artık her yerde “yarın bir gün” diye kullanılıyor ama Türkçe’de böyle bir ifade yok.

Bir örnek daha verip konuyu kapatıyorum. Gazetelerde ısrarla bir Türkçe hatası daha yapılıyor. Tırnak işareti yerine parantez kullanılıyor. Örnek veriyorum:

Başbakan konu hakkında (bilgimiz yok) diye konuştu.

Şimdi her ilkokul mezunu gayet iyi bilir ki Türkçe’de bu cümle;

Başbakan konu hakkında diye konuştu.

Biçiminde okunur çünkü Türkçe’de parantez içi okunmaz, cümleye dahil değildir. Okur onu kendi kendine okur ya da okumaz. Parantezin kuralıdır, cümle, parantez içeriği olmadan tam bir cümle olmalıdır.

Ama sanıyorum bu son yazdığım şey Türk halkı için fazlaca karışık oldu.

Finans krizi ve iklim krizi elele koşuyor

Eylül 2008 itibariyle ardı ardına iflas eden finans kuruluşlarını şimdi otomotiv sektörü izliyor. Türkiye’de buna tekstil sektörü de dahil. Başbakanımız ise hala krizin bize bulaşmadığını söylüyor ama bu tabii ayrı bir konu, başbakan zaten çok az konuda doğruyu söyledi şimdiye kadar.

Finans krizini anlayalım: Krizin temel nedeni talep daralması. Yani insanoğlunun satın alabileceğinden fazla mal ve hizmet üretildi, dolayısıyla satılamıyor. Satılamayınca da şirketler parasız kalıyor. Şirketler parasız kalınca bu üretimi gerçekleştirmek için aldıkları kredileri geri ödeyemiyorlar. Onlar kredileri geri ödeyemeyince finans şirketleri bir bir iflas ediyor.

Finans şirketleri iflas edince ya da zor duruma düşünce yeni kredi satamıyorlar, yani paraya ihtiyacı olan şirketlere para akışını sağlayamıyorlar. Dolayısıyla büyük miktarlarda kredi ile iş yapan (büyük miktarlarla kredi ile iş yapan dedim çünkü kredisiz iş yapılmaz, büyük küçük herkes kredi ile iş yapar, şu anda dünya çapında uyguladığımız ekonomik sistem böyle yürür, kimse kendi parasıyla iş yapmaz) şirketler iflas bayrağını daha erken çekiyor. Biraz daha erken, biraz daha makul davranabilen Avrupa menşeyli şirketler üretimlerine ara veriyorlar.

Bizler şu anda finansal krizin yumuşak yönünü görüyoruz. Otomotiv sektöründe şirketler iflas ediyor, tekstil sektöründe şirketler iflas ediyor. Oysa bu şirketler çarkı en kolay döndüren şirketler.

Bir de iki yakası hiçbir zaman biraraya gelmeyen tarım sektörü var. Finsans krizi tarım sektörünü de etkilemeye başladığı zaman ne olacak? Gıda sektörü toptan etkilenecek. Gıda sektörü etkilendiğinde ne olacak? Şehrin göbeğinde aç kalacağız. Elimizde bir çuval altın olsa bile fırında ekmek olmadığı için satın alamayacağız.

Bir de iklim krizi var işin içinde. Yani gıda sektörü için durum zaten kötüydü, son yıllarda dünya çapında üretebildiğimiz gıda miktarı azalıyor, gıda üretebilmek zorlaşıyor. Hani hala insan mı yaptı yoksa doğal bir sonuç mu diye suçlusu aranan küresel ısınma ve iklim krizi var ya… işte ondan bahsediyorum. Bizler suçluyu arayaduralım, yıllardır gıda üretebilme kapasitemiz sürekli azalıyor.

İşte böyle zaten zor durumda olan gıda sektörünü şimdi bir de finans krizi vurmak üzere. İnsanoğlu ahmak, cahil ve gerizekalı olduğu için bunu anlayabilmesi zor. İlk anda düşündüğünüz zaman aklınıza gelmez, finans krizi varmış olsun ekmek de mi bulamayacağız deriz. Hayır efendim bulamayacağız. Çünkü gerizekalı ekonomik sistemimiz buna el vermeyecek. Tarım sektöründe çiftçi zaten zor durumda, toprağını ekecek kaynak bulamayacak. Çiftçi bu kaynağı bulamadığı andan yaklaşık birkaç ay sonra bizler de acı gerçekle yüzyüze geleceğiz.

O nedenle finans sektörüne devlet eliyle destek verilmeli. Bunu suçluların kurtarılması operasyonu olarak görmemek lazım veya o biçimde yapmamak lazım. Şu anda devletin finans sektöründeki krize el atması, bazı finans kuruluşlarını satın alması hem gayet doğal hem de hepimiz için gerekli bir şey.

Dedim ya ekonomik sistemimiz ahmakça ve gerizekalı bir ekonomik sistem. Biz bunu hep beraber öyle bir hale getirdik ki, finans sistemi gıda üreticilerine kredi vermezse ya da veremezse bizler açlıkla karşı karşıya kalacağız. Finans sisteminin daha fazla kredi işletebilmesi de şu and mümkün görünmüyor.

Fethullah projem büyük ilgi görüyor

Fethullah Gülen hocaefendi hazretlerinin insani yönünü konu alan bir belgesel hazırlamayı planladığımı ve bunun için desteğe ihtiyaç duyduğumu yazmıştım. Sağolsunlar, okurlarım dört bir yandan bu projeyi desteklemek için can attıklarını belirtiyorlar. Şimdiye kadar destek verenlerden bazılarının linkleri:

http://www.ferhatonair.com/fethullah-adli-belgesel-projem-icin-sponsor-ariyorum.html

http://blogyazarlari.ning.com/forum/topics/fethullah-belgeseli-icin

Konuya bu kadar önem verildiğini görmek beni çok sevindirdi. Ne kadar çok kişinin “memnun oldum Fethullah” demek istediğini görmek çok güzel.

Bu konuda facebook’ta yaptığım duyurunun altına da birçok destek yorumu geldi. Buralardan anlıyoruz ki çok sayıda kişi Fethullah Gülen’in insani yönüyle tanışmak istiyor, halkın isteği, iradesi bu yönde.

Sevindirici bir gelişme, detayları aktarmaya devam edeceğim.

İçerik hırsızlığına kafa yordum ve önemli sonuçlara ulaştım

Bir süre önce hayatkisa.com’dan sürekli içerik çalındığını anlatmış ve bir hayli serzenişte bulunmuştum. Sonra da bu konu üzerinde çok düşündüm, kafa yordum. İçerik hırsızlığı yapan bloglar, forumları tekrar tekrar inceledim. İçlerinden biri kişisel bir blogdu, genç bir arkadaş. Kendisine ulaştım link vermesini rica ettim sonra biraz sohbet ettik fikir alışverişinde bulunduk vs.

Tüm bunlar üzerine kafa yorarken nelere ulaştığımı anlatmak istiyorum ama önce daha evvel yazdığım bir örneği burada da kullanacağım:

Buradaki alıntılama kısmının detayına girmek istemiyorum etik anlamda. Çünkü tuhaf olan şu ki bunu yapan insanların birilerinin emeği üzerinden çıkar sağladıklarını farketmeleri için ciddi bir irfan eğitiminden geçmeleri gerekiyor. Askerdeyken bir haftasonu çarşı izninde bir internet kafeye girdim. İnternet kafe sahibi benim bilgisayardan anladığımı farkedince beni zehir gibi bir çocukla tanıştırmak istedi. Çocuğu biryerlerden çağırdı, çocuk geldi, tanıştık. Bilgisayarla herşeyi becerebilen biriymiş, çok meraklı, çok hevesli (bu insanların birbirlerini birbirleriyle tanıştırma coşkusu ayrı bir yazı konusu bunu da mutlaka yazmalıyım. “Türk genci tanışmak ister” kalıbının yerini bence “insanlar birbirlerini tanıştırmak ister” almalı).

Çocuk anlattıkları becerilerinin arasında bir de nasıl hosting satın aldığından bahsetti. İnternette geçerli kredi kartı numaraları bulabilip ya da bu numaraları üreten yazılımları bulabilip bunlarla hosting satın alabiliyormuş. İnanın bana, ben orada gözümle gördüm bu insanı ve kötü birşey yaptığına, suç işlediğine dair en ufak bir anlam belirtisi yoktu. Yani çocuk o kadar iyi niyetliydi ki inanamazsınız.

Olayın gerçeği şu ki çocuk hırsızlık yaptığının zerre kadar farkında değil. O kredi kartı numaralarının birilerine ait olduğunu, o numaralarla yediği her haltın bedelinin para olarak birilerinin cebinden çıktığını bilmiyor. Şuurun o kısmı kapalı, bunları hiç düşünmemiş.

Bu çocuk o zamanlar 16, 17 yaşlarında bir çocuktu ama bence burada yaşın zerre kadar önemi yok.

Burayı çok iyi anlamanızı istiyorum arkadaşlar; bu çocuk gerçekten temiz bir kalbe sahip biriydi. Gerçekten aklının ucundan geçmiyordu birilerini zarar verdiği, zarar vermiş olduğu vs.

Şimdi yaratıcılığın çalışkanlığa oranla şöyle bir üstünlüğü var, bu bahsettiğim çocuk açıkça çalışkandı. İsteklerini, heveslerini birşeyleri başarmanın gerçekliğiyle bütünleştirebilmiş, yaşıtlarına göre birşeyler yapabilme potansiyelini hayata geçirmiş biri. Çalışkanlık bir anlamda yapılması gereken şeyi hemen yapmaktır. Ama bu arada yaratıcı bir süreç, önünü arkasını düşünmek vs. gibi şeylere yer yoktur. Zaten çalışkanlık gerektiren her ortamda çok düşünen biri olursa onun kafasına kafasına vururlar.

İşte geçenlerde şikayetçi olduğum içerik hırsızlığının da bundan neredeyse hiç farkı yok. İçeriği alıntılayan ve kaynak göstermeyenlerin bunu birilerinin yazdığına dair bir fikri gerçekten yok. O nedenle de akıllarına gelmiyor. İçimizdeki yetişkinle barışmak serisinin ikincisinde üçüncü şahıslarla kurulan cümlelerden bahsetmiştim. Burada püf noktası neydi? Başarının ancak kişinin hiç tanımadığı başkaları tarafından gerçekleştirilebilen bir şey olabileceğine dair duyulan sarsılmaz inanç. Ve o başkaları nerededir, gerçekten yaşar mı, yerler mi içerler mi belli değil. Son derece de soyut, sorlasan kelimelere dökülemez.

Burada da internette bir yazıyı gören ve beğenip üyesi olduğu forumda bunu hiçbir kaynak göstermeden yayınlayan kişi için de aynı şey geçerli. Mantık şu: Hiç kimse zaten orijinal içerik yaratamaz ki! O nedenle yazılı herhangi bir şey bir insan evladı tarafından yazılmış olamaz. O zaman da ben kimsenin hakkını yemiyorum demektir.

İçerik yaratılsa yaratılsa çok çok yabancı biri tarafından yaratılmıştır. Biri de alıp onu çevirmiştir. O da zaten çok büyük bir emek değil.

Elbette kopyalayan kişi bunu bu biçimde aklından geçirmiyor. Bu kadar mantık yürütse zaten böyle kopyalamayacak. En azından alıntı yapacak ve alıntıladığı yere link verecek. Çünkü diğerinin de insan olduğunu anlayacak. Kendisi gibi olduğunu anlayacak. Ama bu kadarını bile anlasa zaten kendisi oturup bir şeyler yazar.

İşte böyle, anlatmak istediğimin ne kadarını anlatabildim bundan emin değilim ama yine de hızlıca anlatmaya çalıştım.

Kömür tartışmaları, AKP’nin halka sözde yardımı

AKP seçim yatırımlarına başladı. Her zaman olduğu gibi bu sefer de seçim yatırımları arasında halka kömür dağıtmak da var. Geçen seferlerde de AKP bunu benim paramla yapmıştı, şimdi de benim paramla yapıyor. Ama kömürü dağıtırken insanlara bunu benim paramla yaptığını söylemiyor. Ben her seçim öncesi halka erzak yardımı yapıyorum ama halkın bundan haberi yok. Halk, yardımı AKP’nin yaptığını zannediyor.

Hepimiz bu durumdayız. Yardımı alan halk da aynı durumda. Aldığı şey aslında yardım falan değil, bizzat kendi paralarıyla alınan erzak, kömür vs.’yi yardım adı altında aldığını ve bunu AKP’nin yaptığını zannediyor. Bazıları diyor ki AKP bu yardımı yıllardır yapıyor, iktidar olmadan önce de aynı yöntemi kullanıyordu, o zaman da mı devletin parası vardı işin içinde? Evet efendim vardı. Bu ülkede 90′lı yılların başından beri belediyeler siyasi islamcıların elinde ve o zaman da onlar bu sözde yardımı yapıyordu. Yani o zaman da dağıtılan erzağın parası benim cebimden çıkıyordu ve o zaman da o insanlar bunu ifade etmiyorlardı. Halkın parasını halka onlara ait değilmişcesine ve bir siyasi partinin yardımıymış gibi veriyorlardı, bugün de öyle yapıyorlar.

Ve karşılığında oy istiyorlar. Oy pusulasının cep telefonuyla çekilmiş fotoğraflarını istiyorlar. Yaşlıların yanına destek, yardım adı altında onlar adına oy verecek adamlarını yolluyorlar. Bu seçimlerde de aynısını yapacaklar.

Ancak ben kömür tartışmalarından rahatsızım. Çünkü AKP’nin bunca yıllık rezil icraatı, yalanları, saygısızlıkları, terbiyesizlikleri, uluslararası alanda Türkiye’yi temsil ederken sergiledikleri şahsiyetsiz politika, bu kömür tartışmalarının gölgesinde kalıyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını istemeyen, bunu yaralayan, hukuk sistemini alt üst eden, ergenekon adı altında kurtuluş savaşı’nı yargılayan bu hükümetle mücadele; bunların halka yaptığı sözde yardımı tartışarak olmuyor.

Biz kömür meselesini tartışırken hükümet yine IMF’ye teslim olmanın binbir yolunu arıyor. Bir yandan tek ayak üzerinde 50 tane yalan söyleniyor, ülkemizde kriz yok deniyor, bize değmedi deniyor, dövize ihtiyacımız yok deniyor ama aynı gün IMF ile anlaşmanın en adi, en şahsiyetsiz, en teslimiyetçi yolunu aramak üzere fikir teatileri yapılıyor.

Bir diğer yandan da siyasi görüşünü liberal olarak adlandıran bir kısım insan, AKP politikalarını eleştirenleri paranoyaklıkla suçluyor. Oysa paranoyaklık adını verdikleri her şüphe bir bir gerçek oluyor. AKP gerçeğini daha yakından tanıyıp anlamamız ve bu konuda bir şeyler yapabilmemiz, daha fazla sayıda insanın bunu anlayabilmesi için kömürü tartışmayı bir yana bırakıp bu partinin misyonu nedir, neyi savunuyorlar, Türkiye’yi altı yılda ne hale getirdiler buna bakmak lazım.

Kömür yardımı yapacaklar yine halkı kandıracaklar demekle bu mücadele olmuyor. Gericilik, yobazlık, teslimiyetçi zihniyet fiilen zafer kazanıyor. Kömür mömür bir yana bırakıp daha büyük rezillikleri tartışmaya açmak gerekiyor.

Kopya içerikle baş etmek neredeyse imkansız (içerik hırsızlarının listesi ekte)

Kişisel gelişim üzerine yazılarımı yayınladığım hayatkisa.com, şu anda yüzlerce (bir değil, iki değil, on, onbeş değil) web sitesi, blog, forum tarafından alıntılanıyor. Ne güzel değil mi? Ama bir link, referans, kaynak göstermek vs. yok.

Bu konuda ne yapacağımı pek bilemiyorum. Hepsine tek tek dava açmaya kalksam çok uzun zaman alır. Gerçi böyle bir yola gitmek bana gerçekten çok para kazandırabilir çünkü çalınan içeriğin miktarı gerçekten büyük ve yüzlerce birey ve kurumdan bahsediyorum.

Bir başka seçenek bu web sitelerini Google endeksinden attırmak olabilir ama sanırım bu da günler sürer. Böyle bir şeyi yapabilmek için oturup bunlarla uğraşmam lazım tek tek. Aynı şey Google Adsense kullananlar için de geçerli. Şu anda bu kopya içeriği bildirerek bu sitelerin Google Adsense hesaplarını iptal ettirmek en fazla bir hafta alır.

Biraz da Pollyana’cılık yapayım. Ben bu kadar çok yerde içeriği yayınlanan hiçbir blog yazarına rastlamadım. Ancak birkaç köşe yazarının, büyük düşünürün yazılarının bu kadar geniş bir kitleye yayıldığına şahit oldum. Çoğu da aynen benimkileri gibi artık isimsiz hale gelmiş durumdalar. Demek ki insanların bir yerlere daha yazıp çoğaltmak isteyecekleri bir içerik yaratmışım. Herkesin becerebildiği bir iş değil. Aferin bana.

Bu arada yeri gelmişken, kopya içeriklerin yayınladığı web sitelerinden ve bunları yayınlayan kişilerden örnekler vereyim, içlerinde tanıdığınız varsa bir dürtüverin benimle bağlantıya geçsinler çünkü bu konuda ne yapacağıma henüz karar veremedim ancak yine de çalıntı içerik biçiminde yayınlanan bu yazılarımın altına kaynak gösterir ve link de koyarlarsa şikayet etmekten vazgeçeğim:

www.kadinlarkulubu.com, www.sewidi.com, Murat Yeşildere (İstanbul Sanayi Odası’nda yaptığı bir sunumun içinde geçiyor, kaynak belirtmemiş. Alıntı yaptığı yer/tarih: İSTANBUL SANAYİ ODASI 6. SANAYİ KONGRESİ Sürdürülebilir Rekabet Gücü: Endüstriyel Teknoloji ve İnovasyon 26- 27 Kasım 2007, Cevahir Kongre Merkezi-Istanbul) Bu nereden çıktı demeyin, sunumun metni Power Point olarak ISO’nun sitesinde duruyor. İsteyen arasın bulsun açsın baksın, www.sanalforum.com, www.kalbim.gen.tr, www.mollacami.net, www.hanemiz.com, groups.google.com.tr, www.bisohbet.com, www.tebesir.org, yakaza.azbuz.com, www.borsamania.net, www.benimweb.net, www.mehmetmiri.com Mehmet Miri, www.aktifpaylasim.com, ritmim.blogcu.com, …

Ben size erişemedim diyenler olmasın diye de e-mail adresim: osmanborutecene@gmail.com

Yukarıda adı geçen web siteleri arasında forumlardan içerik hırsızlığı yapanların çoğu da forum yöneticisi, bir kısmı da onursal üye vs. diye geçiyor bu nasıl bir onursa artık bilemiyorum.

Ben sadece kısmi bir liste verebildim. Hayatkisa.com‘un adresi belli, içerik belli. Lütfen bu arkadaşlar forum içeriklerini kontrol edip gerekeni yapsınlar. Ya çalıntı içeriği silsinler ya da link vererek bu içeriği çalıntı olmaktan kurtarsınlar.

Bu arada söz içerikten açılmışken bu örnekte de bir daha görüyoruz ki orijinal içerik üretmek çok zor. Çok az sayıda işe yarar, ilgi çeker orijinal içerik var dünyada. Bulunduğu zaman da işte böyle kapışa gidiyor. Keşke bir de kaynak gösterilse. İnsanlar bunu kendileri yazmış gibi davranmasalar.

Serbest piyasa aslında bir kelime oyunu

Dünyayı saran mali kriz sayesinde aklımı bir kez daha serbest piyasa kavramına yordum ve serbest piyasa ifadesinin aslında bir kelime oyunu olduğuna kanaat getirdim çünkü piyasa hiç de serbest değil.

Serbest piyasanın işleyebilmesi için gerçek bir risk olması gerekiyor. Oysa şu anda A.B.D.’deki finans krizine bakarsak gerçek bir risk olmadığını görüyoruz. Serbest piyasa neyi gerektirir? Biri ya da birileri elindeki sermayeyi bir alanda yatırım yaparak değerlendirir. Finans sektöründe bu alan paranın ta kendisi olur. Eğer gerçek riskten söz ediyor olsaydık durumun şöyle olması gerekirdi: Birileri bankadan kredi alacak. Bu krediyi bir ev satın almak için kullanıyor. Bankanın buradaki riski nedir? Krediyi alan kişinin bunu geri ödeyememesidir. Banka satın alınan evi ipotek altına alıyor. Neden? Riski ortadan kaldırmak için. İşte riskin ortadan kalktığı an, serbest piyasanın bittiği andır.

İdeal bir serbest piyasada bankanın verdiği krediyi geri alabilmek için uygulayabileceği önlemler, tedbirler, yaptırımlar minimumda olmalı. Örneğin adamın biri ev almak için kredi kullandığında eğer hali hazırda başını sokacak bir evi varsa (bu kira da olabilir farketmez) o zaman banka adamın kendisinden çektiği krediyle satın aldığı eve el koyabilir. Ama eğer satın alınan ev o kişinin yaşayabileceği tek yerse banka o eve el koyamamalıdır. Eğer bankanın verdiği kredileri belli bir garanti altına almasına bir sınır getirirseniz o zaman gerçekten bir serbest piyasa olgusu yaşanır. Buradaki ideal serbest piyasanın faydası nedir? Banka dediğimiz kurum kredi vereceği kişiye ne kadar güveneceğini iyi hesap edecek, eğer parasını geri alamazsa devlet bankanın arkasında durmayacak ve onu kollamayacak. Bu durumda banka sadece gözünün kestirdiği kişiye kredi verecek.

Bugün ise durum farklı işliyor. Yani serbest piyasa sadece sözde serbest piyasa. Gerçekten risk yok çünkü risk gerçekleşmeye yüz tuttuğu anda devlet işe el atıyor, müdahale ediyor. Bu durumda kapitalist sistem olması gerektiği gibi işlemiyor. İdeal kapitalist sistemde varolan para işletilir. Buna itirazlar geleceğini biliyorum, yorumları okur gibi oluyorum: O zaman koskoca finans sistemi ne işe yarıyor, neden var diyeceksiniz. Ama ben de zaten tam olarak bunu soruyorum. Kapitalist bir sistemde finans piyasasının işi ne? Hani kapitalist sistemde parası olan iş yapacak, istihdam yaratacak ve ekonomik refahı garantileyecekti? Kapitalist sistem, adı üzerinde kapitale yani sermayeye dayalı sistem. Sen olmayan sermayeleri sağlamaya çalışmak üzere bir finans sistemi kurarsan ne olur? Sermayesi olmayan herkesin patron olma hakkı doğmaz mı? Doğar, ve doğuyor da zaten. Bugün başbakanımızın, cumhurbaşkanımızın çocuklarının 3 saniyede birer ticari deha kesilmelerinin nedeni de bu değil mi?

Nerede kaldı şimdi kapitalist sistem ve serbest piyasa?

Bu açıdan baktığımız zaman anlıyoruz ki kapitalist sistem ve serbest piyasa fiiliyatta aslında yoklar. Bu sadece bir ideal. Feminizm gibi, komünizm gibi. Pratikte işlemiyor. Pratikte işlemediği için finans kuruluşları var, devletin işe karışması var, vs.

Risk, gerçek risk olmadan serbest piyasadan ve kapitalist sistemden bahsedemeyiz.

Türk dizilerinin temel mesajı güvensizlik

Son haftalarda biraz televizyon izliyorum. İlgimi çeken bir iki dizi oldu. Ama daha da ilgimi çeken şey Türk dizilerinin verdiği ortak mesajlar. Bu mesajları çok etkili ve çok tehlikeli buluyorum çünkü diziler Türkiye’de çok sevilerek, ilgiyle izleniyor ve bu dizilerde olan bitenler ile karakterler örnek alınıyor. Bu örnek alma meselesi her yaştan insan için geçerli. Sadece Polat Alemdar’a özenip sağı solu yakıp yıkmak isteyen üç beş lise çağında çocuktan bahsetmiyorum. Yetmişlerinde olup dizi karakterlerinden etkilenen de var, kırklarında olup etkilenen de.

Türk dizilerinde gözlediğim temel mesaj güvensizlik. Dizilerin çoğu, gerek kadın erkek ilişkilerinde gerek ticarette gerekse arkadaşlıklarda “birbirinize güvenmeyin, babayı alırsınız mesajı taşıyor”. Komplo teorilerini seven biri olarak ben burada bir bit yeniği arıyorum. Bu kadar çok sayıda dizinin ortak mesajı bu olunca bunun üzerine biraz olsun düşünmemek benim için mümkün değil.

Türk dizilerinde herkes birbirini aldatıyor, herkes birbirine kazık atıyor. Bu durum yaş, cinsiyet, sosyal ve ekonomik sınıf dinlemiyor. Çok az sayıda “namuslu” karakter var ama onların da tabiri caizse ezik tipler olarak sunuluyor. Bugün Türk dizilerinin ortak mesajlarından biri bu: Birbirinizi sevmeyin, birbirinize güvenmeyin. Seven de güvenen de aldatılır. Herkes birbirinin kuyusunu kazmaya çalışıyor. Neredeyse insanlık gerçekte böyle bir şeydir gibi bir mesaj var. Mesaj alttan alta veriliyor diyeceğim ama öyle de değil, gözümüze sokuluyor.

Peki birbirine güvenmeyen, birbirini sevmekten ödü kopan bireylerden oluşan bir toplum yaratmanın kime ne faydası var? Buna bir bakalım ki komplo teorisi nerede onu görelim. Her şeyden evvel, birbirine güvenmeyen, birbirini sevmeyen bireylerden oluşan bir toplumu yönetmek daha kolaydır. Daha hızlıca koyun sürüsü haline gelirler. Esas mesaj da şudur: “birbinize güvenmeyin, birbirinizi sevmeyin. bana güvenin, beni sevin”.

Bakın diyanet işleri onaylı metinlerde “Tayyip’i üzmek, Allah’ı üzmektir” gibi yazılar geçen bir ülkede yaşıyoruz. Daha evvel yazdığım “içimizdeki yetişkinle barışmak” başlıklı iki yazıda yetişkinliğe erişememiş bir toplumun baskıcı hükümetler için ne büyük nimet olduğunu söylemiştim. Bu konuya o yazı dizisinin üçüncü bölümünde daha fazla değineceğim. Şimdilik burada işin otorite kısmını ele alalım. Türkiye gibi, Libya gibi, İran gibi, Irak gibi ülkelerde otorite sadece birilerinin çıkarı için uygulamaya koyduğu bir yönetim sistemi değildir. Bu aynı zamanda sevgisiz, güvensiz bırakılmış bir halk tarafından talep edilen bir yönetim sistemidir. Hayatın kendi “normal” acımasızlığı, adaletsizliği vs. bir yana, bir de yaratılmış bir güvensizlik ve sevgisizlik sonrası yetişkinliğe erişmeye fırsat bulamamış halklar başlarına bir diktatör ararlar. Bunu da kolaylıkla bulurlar.

Burada komplo teorisi demişken şunu aydınlatayım. Ben demiyorum ki bu diziler tek bir elden çıkıyor ve milleti uyutmak için yayınlanıyor. Ama burada bir ortak bilinç ve bilinçdışı ögelerin yansıması söz konusu. Güvenmemek ve sevmemek çoğu insan için bir tedbir, bir kaçış, bir güvenlik önlemi. Karşılığında aldığımız şey ise çirkin bir yaşam. Tatminsiz bir hayat. Kuru ekmek yiyip su içerek hayatta kalmaya çalışmak gibi bir şey.

Tabii bu dizilere “takılırken” neden televizyon seyretmeyi sevmediğimi ve bunu keskin bir biçimde bıraktığımı da bir daha anladım.

Bu diziler ve başka televizyon programları hakkında zihnimde dönen daha binlerce şey var ama bunları henüz bir lisana çevirip telaffuz edemediğimden burada da yazmıyorum. Dile gelirsem yazacağım.

Engin Ardıç’ın başkanlık seçimleri kehaneti ve Taksim meydanında anırma olayı

Engin Ardıç, Akşam gazetesindeyken yazdığı 4 Kasım 2007 tarihli köşe yazısında her zamanki kahvehane muhabbeti üslubu ile bakın ne diyordu:

Adı Hüseyin olan biri Amerika’ya başkan seçilsin, çıkar Taksim Meydanı’nda anırırım.

Adı Hüseyin olan biri derken Barack Obama’yı kastediyor, yazısını okuyun gayet açık. Engin Ardıç’ın ne kadar sığ, ne kadar cahil, ne kadar patavatsız biri olduğunu bu blogda yaklaşık dört beş kere yazdım. Şu anda da bu yazıyı “aman da engin ardıç yanıldı” diye yazmıyorum. Zira o motivasyonla yazsam hergün ayrı bir Engin Ardıç konulu yazı yazmam gerekir. Ben Engin Ardıç’ta sembolize olan o çok bilmiş Türk köşe yazarını eleştiriyorum.

İnsan bu kadar mı vizyonsuz olur? Dünya dediğimiz bu yerde her an her şeyin olabileceğini, koşulların sürekli değiştiğini, hiçbir şeyin kalıcı olmadığını ve hiçbir şeyin kesinlik içermediğini ne zaman anlayacaksınız?

Tabii Engin Ardıç her zaman olduğu gibi bu yazısında da Barack Obama’nın başkanlık seçimlerini kazanabileceğine ihtimal verenleri salak, gerizekalı, saftirik, cahil olarak tanımlamış.

Ardıç’ın bugünkü köşe yazısı elbette çok önceden yazılmış olduğu için bu konuda bir şey yok. Yarınki yazısında da bu konuya değineceğini sanmıyorum. Değinmesi halinde de eminim hiçbir argüman ya da fikir öne sürmeden bizlere küfür edecek. Kendisini nasıl da anlamadığımızı, ne kadar salak olduğumuzu, aslında onun başka bir şey anlatmaya çalıştığını falan yazacak. Ardından da şakşakçıları benim bu yazımın altına yorumlar döşenecekler, tıpkı önceki yazılarımda olduğu gibi. Onlar da bir argüman ya da bir fikir sunmayacaklar ve sadece diyecekler ki: Senin bu adamın yazdıklarını anlaman için 40 fırın ekmek yemen lazım. Eh ben de doğal olarak ciddiye alamayacağım.

Fethullah adlı belgesel projem için sponsor arıyorum

Benim için çok önemli bir proje bu. Fethullah Gülen’in insani yönünü tanıyabileceğimiz bir belgesel hazırlamak istiyorum ve tabii bunun için sponsora ihtiyacım var. Bütçe henüz tam olarak belirgin değil, ama projenin anahatları aşağı yukarı belli. Bu belgeseli izlediğinizde Fethullah Gülen’in insani yönleriyle tanışacaksınız ve “merhaba Fethullah, memnun oldum” diyebileceksiniz.

Fethullah Gülen çok ilginç bir karakter. Oldukça başarılı bir lider. Dünyanın dört bir yanında okulları var. Çok büyük bir cemaatin lideri. Ama maalesef onu hiç insani boyutuyla değerlendirmiyoruz. O nedenle bu belgesel için çok heyecanlanıyorum. Örneğin Fethullah’ın niçin A.B.D.’de bir villada yaşadığını öğrenebileceğiz. Onun yurtdışında memleket hasretinden hergün dört beş kere ağlamasına rağmen neden buraya gelmediğini anlayacağız. İlahi emelleri nedeniyle her dakika acılar içinde titreyen bu liderin korkularını paylaşacağız.

Bir yandan da salt dedikodu çıkmasın diye A.B.D. de ikamet ettiği villaya neden asla kadınların giremediğini, hatta kadınları bir yana bırakalım evli erkeklerin bile içeri alınmadığını hayretler içinde göreceğiz ve onun bu tertemiz kalbi karşısında duygulanarak hüngür hüngür ağlayacağız.

Bu belgesel için bir de çarpıcı bir afiş düşünüyorum. Bu konuda biraz da Can Dündar’ın Mustafa filminin afişinden etkilendiğimi itiraf etmek zorundayım. Mustafa filminin bu ülkenin en kalabalık yerlerine çarşaf çarşaf asılan boynunu eğmiş, bir suçlu gibi önüne bakan hatta neredeyse “ben bir halt yedim, bağışlayın, zararın neresinden dönseniz kardır, siz bu işten vazgeçin” diyen resminden çok etkilendim. Buradan yola çıkarak bir cami avlusunda ya da okullarından birinde veya ne bileyim artık yeteri kadar etkileyici olabilecek bir mekanda arkası dönük tek ayak üzerinde cezaya duran bir Fethullah resmi koymayı düşünüyorum.

Elbette bu belgesel bazı naif düşünceli kişileri kızdıracaktır ama gelişen Türkiye’miz A.B.D. başkanımız Bush’un da söylediği gibi artık demokrasiye geçiş yapıyor. Bu nedenle bu gibi toplumsal lider haline gelmiş figürlerin alaşağı edilmesi önemli bir süreç. Bizleri belli noktalara getirmiş devlet büyüklerimize, ruhani lider vasfı taşıyan değerli şahıslarımıza küfür etmeden demokrasinin gereklerini yerine getiremiyoruz. Bu nedenle bu tür çalışmaları hızlandırmamız gerekiyor.

Can Dündar’ı da bu konuda ayrıca tebrik etmek istiyorum. Kendisi şimdi Said-i Nursi hakkında bir belgesel hazırlayacağını ifade ediyor. Ama o belgeselin adı Sait olmayacakmış. Halbuki ön isimleri kullanmak çok daha vurucu oluyor. Eminim sonunda o da bunu farkedecektir.

Toparlamak gerekirse, tahmin edebileceğiniz üzere bu tür değerli ve titiz çalışmalar bütçe gerektiriyor. Birilerinin taşın altına elini koyması lazım. O nedenle sponsorluk önerilerini bekliyorum.

A.B.D.’nin çöküşü gecikecek

Başkanlık seçimlerini merakla takip ettim. Obama’nın seçimi kazanmasına da çok sevindim. Ha bu arada Engin Ardıç için anırma zamanı geldi, bu konuya daha sonra değineceğim. Özetlemek gerekirse kendisi Obama başkan seçilirse Taksim meydanında anırırım diye yazmıştı. Aslında buna gerek yok, Taksim meydanına çıkıp günlük yazılarından birini okuması yeterli sözünü tutmak için. Her neyse konumuza dönelim. Bu seçimler çok önemliydi. Amerika değişimi seçti. Seçimler, Amerikan tarihindeki en büyük katılımlardan birine sahne oldu. Cumhuriyetçiler giderayak seçimi kazanamayacaklarını anlayınca çamura yattılar; birçok yerde oy verme işleminin gecikmesine neden oldular. Önceki gün birkaç üniversiteden oylama gününün değiştiğine dair mailler yayıldı. Bunların hepsi cumhuriyetçilerin başının altından çıkmaydı. Tıpkı AKP’nin Türkiye’de yaptığı gibi seçimleri hile ile etkilemeye çalıştılar. AKP de son seçimlerde oy verme sürecini sekteye uğratacak faaliyetlerde bulunmakla eleştirilmişti. Muhafazakarlar hiçbir yerde değişmiyorlar, dünyanın her yerinde aynılar!

Obama için esas zorluk bundan sonra başlıyor. Amerikan vatandaşları için de böyle. Bakalım Obama verdiği sözleri tutacak mı… Bu sözler arasında ilk anda ön plana çıkan en önemli iki tanesi Irak’tan derhal çekilmek ve ekonomi politikalarında şirketlere vergi yükü getirecek değişiklikler yapmak. Amerika bir kere daha hukuğa daha bağlı bir işletme dünyasına geçiş yapacak. Kanunların geçerli olduğu yerlerde kapitalizmin pek tadı çıkmıyor. Bakalım Obama gerçekten değişimi yürürlüğe sokabilecek mi?

Vergi konusunda bir yenilik, şirketlere hava kirliliği vergisi getirilmesi. Büyük sermaye sahipleri dünyayı pek umursamadıkları için bu konuda Obama’yı çok eleştirdiler. Garip ve ilginç ama nedense bunları hep tuhaf bir alışkanlıkla karşılıyoruz. Adamlar çevreyi kirletmekten sorumlu tutulmak istemiyorlar.

Yine ekonomi alanında tartışmaya açık konulardan biri de finans krizinin sorumlularını ihya etme operasyonu olarak tanımlanan yardım paketlerinin sürüp sürmeyeceği. Aşırı uçtaki demokratlar Obama’nın bu yardım paketlerini iptal etmesini bekliyor. Obama böyle bir şey telaffuz etmiş değil. Vaatleri arasında yardım planının iptali yok ama demokrat çevrelerden bu konuda baskı göreceği kesin. Amerikan ekonomisini ve dolayısıyla tüm dünyanın ekonomisini büyük bir bencillikle sekteye uğratmış olan kurum ve şahısların kurtarılması hoş karşılanmıyor bu çevrelerde.

Obama’yı benimsiyorum, ona kanım ısınıyor ama elbette bu adam babamın oğlu değil. Bu nedenle şimdi buradan onu ölçüsüzce destekleyecek değilim. Ancak McCain’e oranla tüm dünya için çok çok daha iyi bir seçenek olduğu da ortada. Bu satırlardan hep yazdım, yazmaya da devam edeceğim: A.B.D. nin durumu ne sosyal ne de ekonomik açıdan iyi. Birçok açıdan ibreler başaşağı gidiyor. Obama bu ibreleri tersine çeviremez, hiç kimse bu ibreleri tersine çeviremez. Ancak belki bu başaşağı gidiş durdurulabilir ya da hızı azaltılabilir. Mesela A.B.D. için intihar anlamına gelen İran’a saldırmak konusunun askıya alınacağını tahmin ediyorum. Hep beraber göreceğiz.

Türkiye açısından da çok şenlikli bir dönem başlıyor. AKP iktidarının en büyük destekçisi olan Bush iktidarı sona erdi. Şimdi buraya akan propaganda bütçesi büyük ölçüde azalacak. Bush iktidarı ile AKP iktidarı her anlamda uyum içerisindeydi. Her iki iktidarda dinciydi ve muhafazakardı. Bu durum bugün değişti. Etkilerini hep beraber göreceğiz.

Çok hareketli ve tarihi olaylara şahit olacağımız bir 2009 yılı bizleri bekliyor.

İçinizdeki yetişkinle barışmak 2

Evvela okumak isteyenler için önceki yazının linki: İçinizdeki yetişkinle barışmak – 1. Konuya geçmeden önce bir şeyi daha belirteyim; bir süredir kişisel gelişim alanındaki yazılarımı bu blogda yayınlıyorum ancak bunun asıl yeri, bir süre önce yazmaya ara verdiğim ve tamamen kişisel değişim ve gelişim üzerine olan Hayatkisa.com adlı blogum. Bu konudaki yazıları bundan sonra yine Hayatkisa.com’da yazmaya devam edeceğim. Bunun teknik, ticari ve sanatsal nedenleri var. Bunu ilerideki günlerde burada yayınlayacağım başka bir yazıda / yazılarda anlatacağım. O yazıların konusu ise başlı başına kişisel blog yazarlığı üzerine.

Bu sefer içimizdeki yetişkinle barışmak için yaşamımızdan 3. şahıs ile kullandığımız cümleleri çıkarmamız gerektiğini ve bunun nedenlerini anlayacağız. İçimizdeki yetişkinle barışmayıp bir çocuk olarak yaşamlarımızı sürdürmeye devam etmek, dışarıda bir otorite aramamıza neden oluyor. İnsanoğlu’nun en temel düşünce organı lisan olduğu için bunu dilimize yansıtarak yaşıyoruz. Bu bizi sıkıyor, baskı altına alıyor ama bir yandan da rahatlatıyor. Rahatlatıyor çünkü yaşadıklarımız üzerinde bir etkimiz olmadığı yönündeki inancımızı kuvvetlendiriyor. Günlük yaşamda sıklıkla “şöyle yaptılar”, “böyle yaptılar”, “şunu yapacaklar” gibi kalıplar kullanıyoruz. Örnekleyelim:

- Bu adamı nasıl buraya (bu makama, filanca göreve, vs.) getirdiler? Bu adam denen o kişinin bu konuda harcamış olabileceği çabalar, kişisel birikim ve kalite yok sayılıyor. Bunu söylerken dolaylı olarak sizinki de yok sayılıyor. Birileri bir insanı belli bir makama getirmiş. O kişinin böyle bir makama kendisinin gelmesi mümkün değil. Neden değil? Çünkü o bir insan. İnsanlar böyle başarılara kendileri ulaşmazlar, birileri onları bir yerlere getirir. Ama bir dakika! O birileri kim? O birileri insan değil mi? O zaman bu işin içinde bir terslik var.

Kullandığımız bütün üçüncü şahısları, insan değilmiş gibi kullanıyoruz. Çünkü konunun o derece derinine inersek ve o üçüncü şahısların da etten kemikten insanlar olduğunu hatırlarsak bu bizim de bir şeyler başarabileceğimiz anlamına geliyor. Bu ihtimal ise nedense korkutuyor (Ben yaşam koçluğunu insanların neredeyse sadece bu korkuyu yenmelerine yardımcı olmak için yapıyorum. Bu başlı başına bir iş!).

Tüm bunların içimizdeki yetişkini bastırmakla birebir ilgisi var.

Üçüncü şahıslarla ilgili söylediklerimle bir kanıt şudur örneğin; birçok kişi hayran oldukları meşhur insanlarla tanıştıktan ve kısa bir süre de olsa beraber zaman geçirdikten sonra hayranlıklarında belirgin bir azalma görünür. Bunun en büyük nedeni, daha önceleri insan sınıfında olmayan bu meşhur kişinin artık bir insan hatta tanıdık bir insan haline gelmiş olmasıdır. Ve kimse kendi köyünde peygamber olamaz! Bu maalesef çoğumuzun algısında vardır, birebir tanıdığımız olan birçok kişinin “olağanüstü” başarıları gözümüzün önünde olsa bile bize inandırıcı gelmez çünkü içimizdeki yetişkinle barışmadıkça tanımadıklarımızın neredeyse tamamı bir otorite, tanıdıklarımız ise büyük ölçüde bizler gibi birer çocuk olarak algılanır.

Yani tanımlar ve kriterler kişinin kendi iç dünyasından geliyor ve o dünyada olup bitenler hep dışarıda olup bitenlerin etkisi altındaymış gibi. Bir tür otomatik pilot bu. Dış dünyayı takdir etmekten (ya da aşağılamaktan) kendi dünyamızla ilgilenememek. Dolayısıyla da içerideki çocuğun bu nedenle bir türlü büyüyememesi. Sonuç olarak da içimizdeki yetişkinle bir türlü barışamamak ve hatta tanışamamak.

Bir direnç noktası olarak da birçok kişiye bu anlattıklarım çok yumuşak, çok çiçek böcek ve biraz da gazag getirici ya da bu amaçla yazılmış olarak görünecektir, bu hep olur. Nedense bu konuların ne kadar sert, ne kadar zor olabileceğini düşünmeyi tercih etmeyiz.

Kişisel değişim ve gelişime hayatkisa.com’da devam edeceğiz. Bir sonraki yazı takriben birkaç gün içinde yayınlanmış olacak.

Bedava Digiturk İzle, Bedava Film İndir

Sayın DigiTurk PR Departmanı Yetkilisi,

(tabii eğer var ise öyle bir şey ;) )

Ticari kaygınız nedeniyle istemeden ve farkında olmadan pek çok blog yazarının kişisel özgürlüğünü elinden aldınız.

Bunun beklenen sonucu olarak, an itibariyle, pek çok blog yazarı hem ailelerinin hem de dostlarının Digiturk aboneliklerini iptal ettirmeyi düşünüyor.

Müşteri kitlenizin en üst tabakasında yer alan, sinema paketleri ve yabancı dil kanallarının izleyicilerinin aynı zamanda Türkiye’de en aktif blog kullanıcıları olduğu gözünüzden kaçmaması gereken bir gerçek.

Marka imajınızın özellikle A+ grupta yerin dibine geçtiğinin ve geçmeye devam ettiğinin bilincinde olmalısınız.

* Blogger altyapısının canlı ya da banttan yayın yapmaya imkân tanımadığı,
* üçüncü parti servislerden alınan embed kodlar kullanılarak başka bir servis üzerinden sağlanan içeriğe erişim sağlanması yoluyla dağıtıldığı,
* yani kendi sunucularında barındırılmadığı herkes tarafından biliniyor.
* Buna rağmen Blogger.com’u engelleten güzide birimlerinizin başındakileri işten kovun bence. Bu işi bilen birilerini işe alın!
(bu maddeler jazzirti~dan alınmıştır)

Eğer markanızı düşünüyorsanız, ve bu yaptıklarınızdan dolayı üzgünseniz size Sansüre Sansür hareketine ana sponsor olmayı öneririm.

Saygılarımla,

Bir Blog Yazarı

(evet bu bir mimdir, ve bu yazıyı okuyan her blog yazarı bu mim’e davetlidir)

Fenomen Blogger Projesi

Proximity İstanbul, Türkiye’de bir ilke imza atarak (benim bildiğim kadarıyla bir ilk bu, yanılıyorsam düzeltin) blog yazarlarını hedefleyen bir kampanya başlattı. Proximity’nin ilk e-maili geldiğinde bu beni çok sevindirdi, sevincimin nedeni Proximity’nin beni en popüler 150 blog yazarı arasında değerlendirmesi değildi sadece. Sevincimin esas nedeni Türkiye’de böyle bir operasyonu bir reklam ajansının nihayet akıl etmiş olmasıydı.

Bu aralar seanslarımı iki ofis arasında mekik dokuyarak yaptığım için Etkin Dağıtım jileti bana ulaştıramadı. Bu konuda son derece yardımcı davrandıklarını eklemek istiyorum, akıllarda yanlış bir şey kalmasın. Ama benim için önemli olan elime bu paketin geçmesi değildi zaten. Ve o nedenle projeye dahil olmadığım halde bunu yine de yazmak istedim.

Blog yazarlığı konusunda Dünya ile Türkiye arasında belirgin bir seviye farkı yok. Buna rağmen pazarlama sektörü, pazarlama stratejilerini hazırlarken blogları hesaba katmıyorlar ve çok şey kaybediyorlar. Bu proje salt blog yazarlarını hedefleyen bir proje değil. Böyle söylemek; biz gazetecileri hedeflemek için gazetelere ilan verelim demeye benzer (Oray burada sana göz kırptım).

Bu proje, Gillette’in bu yeni ürünün aylarca arama sonuçlarında kalması demek. Bu işin sadece internet görünürlüğü yanı. Bunun bir de ağızdan ağıza pazarlama, fikir liderlerliği gibi kısımları da var. Jilet gibi bir ürün için muazzam bir mecra bloglar ve Proximity İstanbul, Türkiye’de bunu akıl edebilen tek yer oldu.

Her ne kadar Ali Saydam gibi dinazorlar (alınmayacağınızı bilerek yazıyorum Ali Bey, siz bu sıfatı sonuna kadar hak ettiğinizi benden çok daha iyi biliyorsunuz) internete tarifi zor bir şüphe ile yaklaşsalar da pazarlama alanında internetten kaçış olmadığını ne kadar erkenden anlarsak o kadar kolay zevk alacağız (para kazanacağız demek istedim, hep beraber) bu işten.

Bu nedenle Proximity İstanbul tebriği hak ediyor.

Link değişimi talepleri hakkında

Son bir hafta içinde yaklaşık yedi sekiz link değişimi talebiyle karşılaştım. Hızlıca göz atarak farkedebileceğiniz gibi bu blogda yazılarımın içerisinden link vermek dışında ayrıca başka yerlere link vermiyorum. Bunun teknik nedenleri var, link değişimi talep eden arkadaşlarla paylaştığım bu nedenleri burada da paylaşmaya karar verdim.

Bloglarımıza ziyaretçi sağlayan arama motorları içinde en büyük yeri açık ara ile Google alıyor. En azından bu bloga arama motorlarından gelen ziyaretçilerin yüzde 99′dan fazlası Google’dan geliyor. Bizler link değişimi yapmak istiyoruz çünkü arama motorlarından daha fazla yer almak ve arama sonuçlarında daha üst sıralarda daha iyi yerler elde etmek istiyoruz. Oysa link değişimi bize bu konuda bir fayda sağlamıyor.

Bize esas fayda sağlayan şey yazıların içinde verilen linkler. Çünkü Google’ın arama sonuçlarını endekslerken kullandığı algoritma ‘context-sensitive’, yani içeriğe duyarlı. Örneğin ben bu yazıyı yayınladıktan sonra Google bu yazıyı taradığında bu yazının arama motorlarıyla ilgili olduğunu anlıyor ve buna göre endeksliyor. Bu sırada eğer ben bu yazı içerisinde bir başka yere link verdiysem bu Google için link verdiğim o yerin de arama motorlarıyla alakalı bilgi içerdiği anlamına geliyor. Bu konuda Google kesin bir karara varmasa bile bu ihtimali mutlaka hesaba katıyor. Tıpkı buraya gelen linkleri takip ettiği gibi.

Daha evvel buna benzer bir konuda uyarıda bulunmuştum. Yazılarınızı yazarken link metni olarak “şurada”, “burada” gibi kelimeler kullanmayın demiştim: Şuradan, Buradan, Şuraya ve Buraya Konulu Bloglar. Çünkü kullandığınız linkin metni de Google açısından önem taşıyor. Örnekleyelim:

1. Nezle, bir hafta içinde geçen bir hastalıktır.

2. Nezle, bir hafta içinde geçen bir hastalıktır.

1 numaralı örnekte Google bu sayfayı indekslerken konunun nezle olduğuna kanaat getirecek ve linkin gittiği yerin de nezle ile alakalı bir sayfa olma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünecek. 2 numaralı örnekte ise konu büyük ihtimalle nezle değil de “bir hafta içinde” kelimelerinin geçtiği bir kalıp.

Bu anlattığım şey yüzde yüz belirleyici değil çünkü Google, kullanıcıların bu konuyu düşünemeyecek olmalarını da hesaba katarak endeksleme yapıyor. Yani bu konuda özel olarak anksiyeteye kapılmaya gerek yok. Ama yine de webde bulunma konusunda bir pazarlama stratejisi düzenliyorsanız bunu mutlaka hesaba katmalısınız.

İşte link değişimi yapmıyor olmamın nedeni kabaca böyle. İkinci kısımda lafı biraz uzatmış oldum ama bu bilgilerin faydalı olacağını tahmin ediyorum. Yine de link değişimi talep eden web sitesi ve blogların RSS beslemelerine abone oluyorum ve yazdığım konularla bağlantılı yazılar gördüğümde bunlara da link veriyorum.

Daha sağlıklı bir web ve daha sağlıklı arama sonuçları için hepimizin yapması gereken bu.

Bu arada yeri gelmişken blogun şablonu üzerinde dışarıdan gelen linklere dair yaptığım bir değişikliği de açıklamak isterim. Artık yazılarıma verdiğiniz linkler yorumlardan önce yer alıyor. Techcrunch‘da olduğu gibi. Deneyin görün :)