alemlerin aslı hayaldir
Tansu Günay beni güzelce mimlemiş. Ruanda’nın nesi meşhur başlıklı muhteşem bir yazı yazmış. Beni okumadan evvel onu okumanızı öneririm. Beni de o yazının sonunda mimlemiş, belki de hayatımda aldığım en iyi zamanlanmış mim bu, çünkü benzer konularda yazmaya hazırlanıyordum ve birinin ittirmesine biraz ihtiyacım vardı.
Kitlesel cinnet başka birçok isimle daha anılır. Kitlesel histeri (mass hysteria), kitlesel paranoya (group paranoia), toplu delilik, toplumsal takıntılı davranış, kitlesel davranış bozukluğu gibi.
Konuya derhal girmek adına, Tansu gibi Afrika kadar uzağa gitmeyip hemen kendi ülkemizden bir örnekle başlamak isterim. Zamanda biraz geriye gidelim, fazla değil, bundan sadece 52 yıl önce bugünlerde bakalım neler olmuş:
1955 yılında “Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve bomba atıldı” şeklindeki yalan haberle başlayan olaylar. Olayları düzenleyenlerin, kimsenin öldürülmemesi yönündeki telkinlerine rağmen, 6 Eylül akşamı başlayan ve yaklaşık 9 saat süren olaylar boyunca ve sonrasında (aralarında iki Ortodoks papaz da olmak üzere) 13 ile 16 arası Rum ve en az bir Ermeni vatandaşı hayatını kaybetmiş, 32 Rum da ağır yaralanmıştır. Fiziksel zarar, 4.348 Ruma ait işyeri, 110 otel, 27 eczane, 23 okul, 21 fabrika ve 73 kilise ve mezarlıklar ile 1000′in üzerinde Rumlara ait evin tahrip edilmesi ya da yakılması şeklinde ortaya çıkmıştır. (kaynak: wikipedia)
Tarihe 6-7 Eylül olayları olarak geçen bu kitlesel cinnet, Tansu’nun beni anlatmam için mimlediği konuda orta şiddette güzel bir örnek oluşturuyor. Orta şiddette olduğu için hazırlığı 50 yıl falan sürmemiş. Sadece birkaç gün yeterli olmuştur.
Tansu belki beğenmeyecek ama ben yine de üstüme düşen görevi yerine getirerek 21 Ekim 2007 günü ve gecesi de halkımızın üzüntü ve sinirden kitlesel cinnet geçirerek geceyarısını da geçen geç saatlere kadar bir siyasi partinin yurdun çeşitli yerlerindeki ofislerini basarak mobilyaları camlardan dışarı attıklarını, dini bir konu mevzu bahis olmamasına rağmen “ya allah bismillah allahüekber” sloganları attıklarını, hatta bu sloganların İstanbul’da Fatih’ten falan değil Bağdat Caddesi gibi sosyetik olarak anılan semtlerden yükselen sesler olduğunu belirtmeliyim.
O geceyarısına kadar, yani 22 Ekim 2007 sabahına kadar yaklaşık yirmiden fazla şehirde halk evlerine girmedi ve Dağlıca’daki hain saldırıyı protesto etmeyi sürdürdü.
Bu hem başlı başına bir kitlesel cinnettir, hem de hükümetin halkın bu sesini duymaması, gelecekteki kitlesel cinnetlerin garantisidir.
Günümüzde kitlesel cinnetler nasıl üretiliyor buna da bakalım. A.B.D.’de faaliyet gösteren düşünce üretme merkezleri olarak Türkçe’leştirebileceğimiz think tank‘ler, savaş endüstrisi sahibi ağır sanayi firmaları tarafından finanse ediliyor. Çoğu think tank’in patronu silah üreticisi. Bu kuruluşların en önemli görevleri; IMF, Dünya Bankası gibi örgütlerin tuzağına düşmeyen ülkelerde sorun yaratmak. Daha doğrusu nasıl sorun yaratılabilir diye kafa patlatmak. Belki de Türkiye gibi IMF ile bağları az bile olsa zayıflamaya başlayan ülkeler de bu kuruluşların sorun yaratma alanına giriyordur.
Bu noktada önemli bir soru, açıklanmamış bir yer kaldı. Neden kriz yaratılıyor? Neden bir ülkede sorun çıkmak zorunda? Bunun tek nedeni bir ülkede iç savaş çıkartıp oraya silah satmak değil. Bugün uygulanan yöntemler içinde “böl ve yönet”, “iç savaş yarat ve silah sat” gibi yöntemler çok ilkel kalıyor. Artık daha fazlasına ihtiyaç var. Bunun ne olduğunu, nasıl işlediğini Naomi Klein çok güzel anlatıyor. Bir sonraki yazımda Naomi Klein’a ve “felaket kapitalizmi”ne (disaster capitalism) değineceğim (değindim).


24 Kasım 2007 12:40
[…] Bu sabah Tansu‘nun beni mimlemesiyle yazdığım kitlesel cinnet yazımın da bu bağlamda değerlendirilmesi gerekir. Yani 21. yüzyılda artık kitlesel cinnet konusu felaket kapitalizminden bağımsız olarak değerlendirilemez. […]