Osman S Börütecene

alemlerin aslı hayaldir

Hrant Dink Suikastı ve Değişmeyen Şuur Seviyemiz

22 Ocak 2007 Pazartesi 13:51, Osman Seyit Börütecene

Hrant Dink’in insanlık dışı bir eyleme maruz kalarak hayatını kaybetmiş olması birçoğumuzu derinden yaraladı. Bir yandan da hem basına göz gezdiriyorum, hem de sağdan soldan sohbetlere kulak misafiri oluyorum. Arkadaşlarımla, tanıdıklarımla ve tanımadıklarımla da bu konuyu konuştuğum oluyor.

Saddam’ın idamı sonrası yazılan ve konuşulanlara değindiğim gibi bu konuyu da bireysel ve toplumsal bilinç (şuur) düzeyimiz hakkında birşeyler söylemek üzere çıkış noktası olarak değerlendirmek istedim.

Ülke nüfusumuzun çoğunluğu Hrant Dink’i tanımıyor ve bilmemek elbette ayıp değil. Ancak buna rağmen, insanoğlunun genel davranışlarından biri olan “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak” davranışı bu konuda da değişiklik göstermiyor. Örneğin “Ne işi varmış ki adamın zaten Türkiye’de?” diye soranlar var. Oysa Hrant Dink 1954 Malatya doğumlu, ömrünün tamamını Türkiye’de geçirmiş, Türk vatandaşı olan, askerliğini yapmış vs. biri. Yani Hrant Dink çoğunluk tarafından tanınmadığı gibi Türkiye’ye göreve gelmiş yabancı bir gazeteci olarak algılanıyor. Bu durum, insanların bilmedikleri konularda dahi mutlaka sahte de olsa bir bilgi üretmek ve bu bilgi üzerinde kendisini emniyette hissetmek biçiminde açığa çıkan bir insanlık durumu.

Bir başka şuursuzluk seviyesi ise şiddet içeren, şiddeti öven, şiddetin bir erdem olduğunu savunan şuursuzluk seviyesi. Bunun şuurla olan alakası konusunda da bir parantez açmalıyım. Burada asla “Hrant Dink’in ölümüne sebep olan kişiler şuursuzdu, bilmeden yaptılar vah vah yazık” gibi bir görüş savunmuyorum. Hrant Dink’in bilinçli, kasıtlı bir cinayete kurban gittiği çok açık. Sözünü ettiğim şuursuzluk ise bundan daha derinde bir yerlerde. Bu şuursuzluk, Hrant Dink’i halkın gözünde hakkında hiçbir şey bilinmeden düşman yapan şuursuzluk. Ayrıca anlaşmazlıkların çözümünü taraflardan birini ortadan kaldırmaya bağlayan zihniyet de aynı şuursuzluğun eseri.

Maalesef bunun insani bir özellik olduğunu söylerken de kuşkuluyum. Bu derece şiddet savunuculuğu ne insanlarda ne de hayvanlarda kolay kolay ortaya çıkmamalıydı. Sanki karnımız aç, soğuk kış günlerinde ülke olarak sokakta yatıyoruz ve üstüne üstlük de buna sebep olan dış mihraklar, canavarlar var. Buna da çok fazla inanmıyorum. Bunun yerine, içinde bulunduğumuz şuursuz halimizin sosyal bilimlerden, sosyolojiden, psikolojiden ve bunların pratik uygulamalarından bizden daha fazla anlayan; bu disiplinleri kullanarak toplumları nefrete sürüklemeyi amaç edinmiş ve bu amacı uğrunda yol alırken de gözü hiçbir şeyi görmeyen kişi ve kurumların faaliyette bulunduklarına inanıyorum.

Bazen görsel tasarım konularının obsesif kompülsif bozukluktan etkilendiğini düşünürüm. Birçok meslekte olduğu gibi görsel tasarımda da bazen insanlar neyi nereye yerleştireceğini bilemez. Hatta bazen halk arasında buna mükemmeliyetçilik denir ama bu ciddi bir ruhsal rahatsızlıktır ve kişi bundan kurtulabilir.

Bir işi şiddetle çözmek, taraflardan birinin diğerini imha etmesi gerekliliğine inanmak, iletişimin sonuç getirmeyeceğine inanmak, aynı obsesif kompülsif bozuklukta olduğu gibi kişinin yolda yürürken çizgilere basmak istememesi ile aynı şeymiş gibi geliyor bana. Takıntılı toplumlar, sabah uyanıp kendilerini sevdiklerine, işlerine, hobilerine vermek yerine; sevmediklerine, yapamadıklarına, beceremediklerine veriyorlar ve vurguyu hep bu yönde yapıyorlar. Aksini savunacak olursanız da size “kıllı Pollyanna” derler. Bardağın yarısının dolu olduğunu söylemek, fazla iyimser olmak vs…

Tüm bunlar kendini ve toplumu geliştirmek yerine toplumu da kendini gördüğü o aşağılarda bir yerlerde olan seviyeye çekmeye çalışmak gibi. Aşağı çekecek ki rahatlayacak. Toplumla eşit hale gelecek.

Belki bir gün toplum bu arkadaşlarla aşağılara inmek yerine onları yakalarından çekip yukarttırır.

Siz de fikrinizi belirtin

Merhaba!

osman

Site İçi Arama

Sayfalar

Arşiv

RSS

Site Map

Sosyal Mevzular

Standartlar