alemlerin aslı hayaldir
Saatlerdir ne yazsam diye düşünüyorum. Elimde konu olmadığından değil, üzerine yazacak yığınla şey var ama insanların bir Pazartesi sabahı okuyacakları tarzda, haftalarını aydınlatabilecek, Pazartesi sendromunu hafifletecek, anlam ve mesaj değeri gerçekten yoğun birşey yazmak istediğim için düşünmek saatlerimi aldı.
Az önce aniden buldum. Anlatmak istediğim birçok şeyi en iyi yansıtacak başlığı buldum. Yazı başlıkları bazen yazmaya başlayıp gerisini getirebileceğiniz, çözmeniz gereken bir düğüm gibi.
Geçen hafta Maya takvimi ve Maya kehanetleri ile ilgili bir konuşma dinlediğimi yazmıştım. Son bir iki gündür de TSK’nın açıklamaları, artan terör, barışa duyulan özlem, iktidar partisinin paniği ve tüm bu konular hakkında yapılan yorumlar bende birkaç önemli kelimeye dair soru işareti uyandırdı.
Bu kelimelerden bazıları; erdem, etik, maneviyat.
Az önce ise hayvanları düşünmeye başladım. Onları örnek almalıyız. Toplumda geniş bir kitleden ilgi ve itibar gören kişilikleri bir düşünün. Çoğu için hayvan benzetmesi yapılabilir. Bu konuyu belli bir noktaya kadar ironi meselesi de yapabiliriz ama benim aklım orada değil.
Burada hayvana benzetirken bir insanın, bir organizmanın sadece belli birkaç şeye programlı olduğunu ve bu hedeflere ulaşmak için yapması gerekenleri yaptığını, başka da birşey yapmadığını düşünerek yazıyorum bunları.
Örneğin dünyanın en önde gelen, en başarılı iş adamları hayvan gibidir. Belli bir amaçları vardır ve bu doğrultuda çalışırlar. Bu bağlamda şuurları zayıftır, ya da daha doğrusu genel bir algıya sahip değildirler. Genel bir algıya sahip olup etrafta ne olup bittiğini sezebilmek yerine hedeflerine ulaşmak için gereken miktarda algıya sahiptirler.
Bu sayede maddi anlamda başarı kazanır ve zengin olurlar. Ne zaman ki hayvanlıktan çıkıp biraz insani değerlere bulaşırlar, o zaman çoğunun batağa saplandığını görürüz.
İş adamları günümüz dünyasında hala çoğunlukla erkekleri içeren bir örnek. Kadınları içeren örnekler için ise mankenleri, modelleri, ve güzellik yarışmalarında dereceye girenleri ele alalım. Dikkat edin onlar da hayvan gibidir. Hedef ne ise ona yönelirler.
Verdiğim örnekte bahsettiğim insanların ortak özellikleri tıpkı hayvanlar gibi sadece ihtiyaçları olan şeyi almak konusunda hareket etmeleri ve bu uğurda her şeyi yapabilmeleridir. Amaçlarına ulaşmak için şiddete başvurabilirler. Çevreye zarar verebilirler. Ancak onlar da hayvanlar gibi sadece ihtiyaçları doğrultusunda kırar döker ve zarar verirler. Bunu yaparken de sadist bir zevk almazlar. Çünkü bir şey hissetmezler.
Başarılı bir iş adamı sevdiği biri ölünce üzülüp ağlayabilir. Ama önüne gelen kağıt üzerinde 5000 sayısının üstünü çizip yanına 2000 yazar ve sayıyı bu biçimde düzeltirken bu sayının kaç insan sorusunun cevabı olduğunu düşünmez ve bu konuda birşey hissetmez. Böylece 3000 kişi işinden olur, bunların çevrelerindeki ortalama iki üç kişiyi de eklersek en az 10.000 kişiyi etkileyecek bir işten çıkarma kararını verirken titremezler. Titrememe sebepleri kötü insanlar olmaları değil, bu konuda birşey hissetmemeleridir.
Güzellik yarışmasına katılacak olan bir kadın ya da daha çok iş almak isteyen bir manken bedenini ve ilişkilerini bu amacı doğrultusunda kullanmak için elinden geleni yapar ve birşey hissetmez. İçgüdüleri ona başarıya giden yolu gösterir ve o da o yoldan yürür.
Bakın burada bunlar tam anlamıyla birer hayvandır derken ne iyi bir mana yüklüyorum hayvanlığa ne de kötü bir mana. Tek söylediğim şey bu insanların görevleri doğrultusunda yapmaları gereken şeyi yaptıkları. Tıpkı hayvanlar gibi.
Ve buradan çıkartılacak dersler var hepimiz için.
Bunlardan en önemli olanlarından biri, etrafımızdaki her konuda iyi / kötü ayrımı yapıyor oluşumuz. Bu fazla düşünmekten kaynaklanan bir hata. Kendimize ve bize benzeyenlere insan adını vermiş olmamızdan ve bu isme bazı manalar yüklemiş olmamızdan kaynaklanan bir hata bu.
Hem üzerine kalın bir kitap yazılabilecek bir konu seçip hem de bu konuyu bir Pazartesi sabahı birileri okusun da iyi bir hafta geçirsin diye alelacele yazıya dökmek aynı kaba sığdırılabilecek birşey değil elbette ama ben yine de yazdım.
Bu yazıyı empatizedelere ve hayvanlar kadar kusursuza yakın olamayan herkese ithaf ediyorum. Eğer size birşey ifade etmediyse bir de gönül gözünüzle okuyun.


11 June 2007 21:26
yazdıklarınızı okuyunca aklıma daha önce post olarak da girdiğim, metin münir!den şu satırlar geldi Osman Bey;
İki gece önce, gece yarısına doğru, evimin bahçe kapısından içeri girdiğimde tanımadığım bir kedi, bacaklarıma dolandı. Miyavlayarak aş istedi, ama evde yiyecek hiçbir şey yoktu. Ertesi gün bakkaldan bir torba mama aldım. Kedi karnını doyurdu, kabın içinde kalan yemeğe sırtını dönüp uzaklaştı. Mamasını daha sonra yemek için saklamak veya başında nöbet tutmak gibi bir alışkanlığı yoktu. Aynı durumdaki bir insanın yapacağının tersini yapıyordu. Ve bence, insandan daha akıllı davranıyordu.
Güney Amerika’yı 15. yüzyılda kolonize ettikten sonra Portekizliler, şimdi adı Brezilya olan topraklarda şekerkamışı yetiştirmeye başladılar. Yerlileri kullanmak, Afrika’dan esir getirmekten daha ucuz olacaktı. Onları zincire vurup şekerkamışı plantasyonlarında çalışmaya zorladılar. Ama, yerliler birkaç kamış kestikten sonra duruyor, kırbaca rağmen devam etmiyorlardı. Nedenini öğrenmek kolay olmadı, ama sonunda çözdüler. İnsanın kendine yetecek olanından fazlasını kesmesini yerlilerin aklı almıyordu. Yerliler kedi gibiydiler…..