alemlerin aslı hayaldir
Önce Ali Saydam’ın Cin’lik taslayanı cinler çarpar başlıklı yazısını okuyun lütfen.
Efendim konu şu; Gucci bir organizasyon düzenliyor, belli hedefleri var her şey yolunda gidiyor lakin bir noktada sorun çıkıyor:
Bir anda her şey Gucci’nin ve Madonna’nın aleyhine dönüyor… BM yetkilileri geceye katılmıyorlar. Gucci’nin kendilerini ‘kullandığını’ düşünüyorlar.
Bu sefer sözüm Ali Bey’e değil, onu eleştirmiyorum. Kendisi az sonra eleştireceğim sektör içerisinde gayet tutarlı. O kendi profesyonel gözlükleri ile olaylara bakıp görüşlerini belirtiyor. Sistem içerisinde tutarsız bir şey yok.
Ben eleştirim reklam / pazarlama iletişimi / halkla ilişkiler ve sonu gelmeyen isimlere sahip olan o meşhur sektöre. Bir pazarlama iletişimi konusu ele alınıyor. Bir şeyler olmuş. Olan şeyler kötüymüş, iletişime tersmiş falan filan. Lütfen Ali Bey’in üstte linkini verdiğim yazıyı okuyun tekrar söylüyorum, çok taze bir örnek her zaman dile getirmek istediğim yanlışlığa.
Ne olmuşsa olmuş, peki Gucci’nin satışları mı azalmış bunlar olduktan sonra? Gucci marka ürünler satın alan insanlar bu olay yüzünden gidip başka markaları mı tercih etmişler?
Patronlara, üst düzey yöneticilere sesleniyorum: Pazarlama iletişimi sektörü sizi ayakta uyutuyor. Milyon dolarları boş laflara harcıyorsunuz. Bunun başka hiçbir açıklaması yok ve olamaz da.
Sözü fazla uzatacak bir konu da değil bu ama ben yine de bekliyorum pazarlama sektörüne gönül vermiş arkadaşların savunmalarını.


17 Şubat 2008 00:28
teşekkürler güzel bir yazı
18 Şubat 2008 17:14
Yazınızın sonunu, “Sözü fazla uzatacak bir konu da değil bu ama ben yine de bekliyorum pazarlama sektörüne gönül vermiş arkadaşların savunmalarını” şeklinde bitirmişsiniz. Aslında “pazarlama sektörüne gönül vermekle” kalmayıp uzun bir süredir bu sektörün içinde profesyonel olarak yer almış biri olarak, benim için de uzatılacak bir konu değil bu? Bu yanıtı yalnızca, yazınızı okuyup tek taraflı ve oldukça yanlış bir fikir edinebilecek bilgisiz okurlarınız için yazmaktayım izninizle…
Pazarlama İletişimi alanında yapılan kimi zaman başarılı kimi zaman başarısız, kimi zaman etik kimi zaman da gayri ahlaki işlerin farkında biri olarak, yazınızı “pazarlama iletişiminin hataları” üzerine kurmuş olsaydınız size büyük bir mutlulukla hak verirdim. Ama; patronlara, üst düzey yöneticilere seslenip, Pazarlama iletişimi sektörünün onları ayakta uyuttuğunu haykırmak mı?… Milyon dolarları boş laflara harcamak mı?.. Bunun başka hiçbir açıklaması yok ve olamaz mı?…
Lütfen beni affedin ama, bu düşüncenin bir şaka olduğuna inanmak istiyorum…
Eğer fikriniz bu ise, tabi ki size bu birkaç paragraflık yanıt içinde pazarlama iletişimini anlatamam. Ama o seslendiğiniz patronların ve firmaların, sizin sesinizi bile ulaştıramayacağınız kadar çok uluslu olanlarının bir kuralı vardır. Bu firmalar sattıkları her üründen elde ettikleri gelirin 1/3’ünü pazarlama iletişimine harcarlar. Bu da öyle kafadan uydurulmuş bir oran değildir. Aksine dünya ekonomistlerinin ve iş geliştirme uzmanlarının ortak kanısıdır. Ki bu insanlar asla pazarlama iletimcileri değillerdir. Tarafsızlardır…
Tüm üst düzey yöneticilerinin mi, yoksa sizin mi haksız olabileceğinizi tekrar düşünmenizi, ya da hiç değilse “Gucci’nin satışları mı azalmış bunlar olduktan sonra? Gucci marka ürünler satın alan insanlar bu olay yüzünden gidip başka markaları mı tercih etmişler?” gibi (kusura bakmayın ama) sığ bir yorum yapmadan önce konuyu daha detaylı incelemenizi tavsiye derim naçizane.
İnsanların satın alma davranışları üzerinde, firmaların sosyal sorumluluğa verdikleri önem günümüzde yadsınamaz bir ekonomik gerçektir.
Belki şu örnekler size bir parça fikir verebilir. Sosyal sorumluluk ve sponsorluklar, pazarlama iletişimin önemli araçlarından bazılarıdır. Bugün eminim beğenerek takip ettiğiniz festivaller, sinemada izlediğiniz bağımsız filmler, olimpiyat oyunları ve tuttuğunuz takım hep bu yollarla finanse ediliyor. Patronlara bunlardan vazgeçmelerini söylerken biraz daha düşünmenizi öneririm. Bunların olmadığı bir dünya hayal edebiliyor musunuz?
18 Şubat 2008 17:25
yorumunuz için çok teşekkür ederim, tam da bahsetmek istediğim hayale parmak basmışsınız. “gucci’nin satışları azaldı mı” diye sormak hiç de sığ bir yorum değildir. buna çok dikkatinizi çekerim. pazarlama iletişimi adı üzerinde satabilmek ve daha çok satabilmekle alakalı bir konu. eğer değilse biri bana neden böyle bir sektör olduğunu anlatmalı.
ben yıllarımı geçirdim reklam sektöründe. dışardan bakıp söylemiyorum bunları.
pazarlama iletişimi sektörü, sunduğu şeyin boş laf olduğunu bildiği için hayatını film, organizasyon vs. gibi somut, reel şeyler üzerinde kurmak zorunda.
bugün halkla ilişkiler şirketlerinin sattığı şey fikir değil üründür. çikolatadan tutun da sandalye süsüne kadar geniş bir yelpazede bir tür perakendecilik yaparak ayakta kalabiliyorlar. çünkü benim o uyandırmak istediğim patronlar uyanalı çok uzun zaman oldu. kimse bir pazarlama iletişimi firmasına gidip biz ne yapalım diye sormuyor.
şimdi bakın bazı konularda insanlar “olması gereken” bazı şeyler üzerine konuşup “neden olamadığı” üzerine de veryansın eder. bu konu da böyle bir şey.
bence uzun uzun tartışılması lazım.
“gucci’nin satışları azaldı mı” diye sormak ise sığ bir yaklaşım değil bir ölçümlemedir ve pazarlama iletişimi sektörünün göbeğindeki sorudur. pazarlama iletişiminin görevi bu değilse nedir?
18 Şubat 2008 19:32
Aslınsa son dönemde pazarlama iletişiminin tüm enstrümanları satış odaklı bir gelişim göstermekle birlikte, bu entrümanlardan, ki burada Gucci’nin kullandığı halkla ilişkiler, bugün geldiği nokta itibariyle daha çok “algılama ve itibar yönetimi” üzerine odaklı. Elbette bu da satışa yönelik bir çaba, fakat asla reklam kadar “bugünden yarına” satışa odaklı değil. Halkla İlişklerin ya da Algılama & İtibar Yönetimleri’nin hedefi daha uzun vadelidir. Sanırım aslında bu açıklama sizin “Gucci’nin satışları azaldı mı, ne oldu” sorunuza cevap olabilir. Gucci bugün evet satışında gözle görülür bir sorun yaşamıyor gözükebilir ama bu tür iletişim kazaları hızlıca tedavi edilmezlerse ileride o bahsettiğiniz satış ve pazar kayıplarına yol açabilir.
Lütfen bugün gelişen sosyal sorumluluk bilinci yüksek gençlerin yarın birer tüketici olacaklarını göz ardı etmeyin…
Ayrıca reklam sektöründe yıllarınızı geçirmiş olmanızı saygıyla karşılıyorum ama bugün bütünleşik pazarlama iletişimi adıyla akademik olarak da dünyanın bütün büyük üniversitelerinde okutulan bilim dalı, tek başına reklamdan çok daha komplike bir alan.
Halkla ilişkilerin bugün fikir değil ürün sattığıyla ilgili olarak da şunu söyleyebilirim, evet halkla ilişkiler bugün daha fazla satış odaklı bir evrim göstermekle birlikte, aslında her zaman ürün odaklıydı. sattığını söylediğiniz fikirlere gelince, onlar da hayal değil her zaman somut ve sonuç odaklı olmuştur. (Tabi aralarında hatalı olanları olmuştur ama bu sanırım bütün bir bilim dalını ve iş kolunu işe yaramaz ilan etmemizi gerektirmez)
Tabi ki pazarlama iletişimi uzun uzun tartışılmalı, ki zaten gerek akademik alanda gerekse sektör içinde nasıl daha iyiye gidileceği sürekli tartışılıyor. Ama siz bu sektör ve sundukları tamamen gereksiz derseniz ben o noktada kendimi bir parça bu tartışmadan geri çekerim. Çünkü sunduğunuz Gucci örneği (halkla ilişkilerin iddiasının asla bugünden yarına satış amaçlı olmaması nedeniyle) kanıtlanmış değil ve aksine kanıtlayan örnekler mevcut. Evet Gucci 2 sene boyunca hiç reklam yapmasaydı, bunun satışa etkisi olup olmadığını ölçümleyebilirdik ama Gucci’nin yaptığı tarzda bir çalışmanın etkileri bu kadar basit ölçümlenemez. Çünkü case’i ayrıntılı olarak incelememekle birlikte anladığım kadarıyla Gucci orada basit bir satıştan daha fazlasını hedefliyordu.
Bu arada daha somut olarak tartışmak adına sözünü ettiğiniz, pazarlama iletişimi yalanını artık farkeden ve reklam & halkla ilişkiler kullanmayan firmalara bir iki örnek verebilir misiniz? Bu, uyanan patronlar kimler?.. Bu patronlar, dışarıdan bir firmadan danışmanlık almamalarının yanında, bünyelerinde de pazarlama iletişimi birimine yer vermiyorlar ve reklam & halkla ilişkiler yetkilileri kullanmıyorlar mı?
Not:Yazınızdaki şu kısmı anlamadım: “pazarlama iletişimi sektörü, sunduğu şeyin boş laf olduğunu bildiği için hayatını film, organizasyon vs. gibi somut, reel şeyler üzerinde kurmak zorunda.” Sponsorlukların da mı önemli olmadığını iddia ediyorsunuz? Hayatımızdan sponsorlukları çıkardığımız hayal edebiliyor musnuz?…
18 Şubat 2008 19:50
tamam ben de şimdi biraz daha iyi anladım. evvela şunu söyleyelim, ali saydam yukarıda linkini verdiğim yazıyı yazmasa bu konu açılmayacaktı belki de. buna ek olarak, fazıl say gibi bir sanatçı memleket meseleleriyle ilgili bir demeç verdi ve ali bey bunu da sanki fazıl say bir gucci imiş gibi değerlendirdi. yani buradan gelen henüz sönmemiş bir öfkem var. aslında öfke demeyelim de daha ziyade bir aklımın almayışı biçiminde değerlendirmek istiyorum bunu.
bunları açıkladıktan sonra benim derdim nedir oraya geleyim.
pazarlama iletişimi kavramına saygım yok değil, bu kızgınlıkla duygusal bir yaklaşım sergileyerek böyle anlaşılmak istemem. ancak şu nokta beni üzüyor; hayatta bazı kavramlar var mesela futbolda ‘fair play’, sosyolojide ‘feminizm’, vb.
pazarlama iletişimi de bu tür bir ütopya gibi görünüyor çünkü çok insan tanıyorum ki büyük bir saflıkla ve tertemiz duygularla pazarlama iletişimine kendini vermiş ama sonra öyle bir noktaya geliniyor ki “bu müşteri böyle olmamalı” denebiliyor. yani jakoben bir yaklaşım var. bu da pazarlama iletişiminin önemli bölümü hayal içinde yüzüyor demek.
bakın bence pazarlama iletişimini (buna kızacaksınız biliyorum ama yine de buradan yaklaşacağım) şu anda en iyi haliyle doğan medya grubu yapıyor. hürriyet ve milliyet gazetelerinin gerek haber olarak ürünleriyle gerekse tv reklamlarıyla yaptığı takiyye ve sergilediği tavır, tutum, söylediği yalanlar muhteşem. akıl alır gibi değil. ve o kadar başarılı ki bunlara inanan kitle çoğunluğu oluşturuyor.
bunlar varken pazarlama iletişimini çoğunluğun gözünde bunlar temsil ediyor. bunun tersini söylemek ise iran ya da suudi arabistan aslında müslüman değildir demek gibi bir şey olur, uyguladıkları kuralları beğenmediğimiz için.
burada bir parantez açıp şunu da söylemek isterim ki bir pazarlama iletişimi işim olursa belki de oturup sizinle çalışırdım. ancak siz ne söylerseniz söyleyin ben bir ali saydam’ın, bir ali atıf bir’in bu işleri temsil eden kişiler olarak bir şey bilmiyor olduklarının tersini düşünemeyeceğim.
ben pazarlama iletişimi işini fiilen yürütenlerin korku unsuru kullanarak reklamverenlerinin ve işverenlerinin yani b2b müşterilerinin obsesif bozukluklarına hitap ettiklerini düşünüyorum ister istemez.
bu bağlamda bakınca bu işler mide bulandırıcı.
ben eminim siz o köşenin sahibi olsaydınız ali bey’in yerinde, bunu böyle yazmazdınız. bu haliyle çoğunluk tarafından hiçbir şey anlaşılmıyor açıkçası.
18 Şubat 2008 20:57
Şu söylediklerinizin tamamına harfiyen katılıyorum. Hiç değilse büyük bir çoğunluğuna. Öncelikle Ali Saydam’ın kendi yaptığı işte, meslektaşlarını günlük bir gazetede eleştirmesi kesinlikle etik değil. Ve Ali Saydam’ın savunduğu fikirlerin arkasında da durmak aklımın ucundan geçmez. (Yine de son yazdığı “Algılama Yönetimi” adlı kitabın oldukça başarılı olduğunu düşünüyorum.)
Ali Atıf Bir için de, doğrudan herhangi bir firmanın temsilciliğini yapmamasına rağmen, onun yaptığı işleri de çok doğru bulmuyorum kimi zaman. Fakat onun da hakkını teslim etmek gerekir ki, böyle medyatik olmadan önce kendisi çok saygın bir bilim adamı olarak anılırdı…
Doğan Grubu konusunda da elbette haklısınız. Üstelik inanın sadece Doğan Grubu değil, Türk basınındaki hemen her kurum ticari ilişkileri ve menfaat için türlü yayınlar yapıyorlar. Gerçi bu durum Türkiye ile de sınırlı değil. Şu an Fransa’nın birkaç köklü gazetesi hariç tüm dünyada durum farklı değil. Ben artık basına tarih boyu kazandığı etik değerle bakamıyorum. Basının artık bir banka, bir benzin istasyonu gibi ticari bir şirket olduğunu kabullendim ve yaptıklarını yadırgamıyorum galiba.
Ama bir noktada size katılamayacağım, şu bahsettiğiniz jakoben tavır aslında kötü niyetten kaynaklanmıyor ve tam da sizin o cümlenin başında sözünü ettiğiniz gerekçelere dayanıyor. “çünkü çok insan tanıyorum ki büyük bir saflıkla ve tertemiz duygularla pazarlama iletişimine kendini vermiş”.. evet ne yazık ki böyle bir durum var. Yıllarca bir meslek üzerine yoğunlaşıyorsunuz, tüm literatürü ve dünyayı günü gününe takip edip, mümkün olan en yetkin donanımı sağlıyorsunuz ve bunu birikimi birlikte çalıştığınız müşterilerinize aktarmaya uğraşıyorsunuz. Ve bazen müşterilerinizden aldığınız tepkiler hayal kırıklığı yaşatabiliyor. Haklısınız böyle serzenişler kimi zaman oluyor, ama bunu ben jakoben bir tavır olarak değil, bir hayalkırıklığının dışavurumu olarak görmeyi tercih ediyorum. Ya da belki fazla iyimser bakıyorum, bilemem…
19 Şubat 2008 22:43
Kısacası aslında dürüst olursan her zaman kazanırsın sözünü bir kez daha hatırlıyoruz.
20 Şubat 2008 11:32
Güncel bir örnek vermek istiyorum.
Eski bir reklamcı, şu anda da pazarlama müdürü olan bir yakınımla aramda geçen konuşma.
Ben hazır çorbadan tiksinirim. Hazır olduğu için, annemin tarhanasına taptığımdan falan değil. Hazır çorbaların içinde (hepsinin), koruma maddesinden midir yoksa başka birşeyden mi bilmediğim bir tat ve koku alıyorum. Bu sebeple de sevmiyorum. Yıllardır da içmemiştim.
Ancak ne var ki, geçen gün markette knorr’un, “yeni” (muhtemelen yeni değil ama ben yeni farkediyorum) çıkarttığı enteresan çorbalar gördüm. Doğal lezzet, annenizin çorbası vs sloganlı çorbalar ve öyle bildiğimiz kremalı mantar falan da değil. Geleneksel isimleri olan çorbalar. Aldım, eve gittik yaptık ve çok beğendim. Zira o tat (herneyseydi artık) ve koku yoktu.
Pazarlamacı ve eski reklamcı arkadaşım ise, benim bu çorbayı almamı, 5 yıldır knorr’un yaptığı “doğal lezzet”, “annenizin çorbası” vs temalı reklamların sağladığını iddia etti. tıpkı knorr’un pazarlamacıları ve reklam ajansı gibi. Ve muhtemelen milyon dolarlar döndü.
Ben akıllı bir adamım (bkz: Osman Seyit Börütecene), kendi adıma rahatlıkla söyleyebilirim ki, ben o gün markete çorba almaya gitmiştim zaten. Hiçbir şey değişmese de, ben geleneksel 5 yılda bir çorba alıp nefret etme seansını yaşayacaktım. Ne reklamlarını hatırlıyorum knorr’un ne bişeyini. Aldım tattım ve beğendim. Şimdi almaya da devam ediyorum. Hatta internet sitesinden de tarif falan alır oldum.
Ha, işte bunu yapan pazarlama diyecek, pazarlamacı varsa hala, ya kendisi de çok inandırılmıştır bu saçmalığa ya da bizi yiyodur.
20 Şubat 2008 23:30
Hadi bu örneğin de üzerine ben atlayayım o zaman…
Aslında bunu yapan evet pazarlamadır. Şu anlamda pazarlamadır. Evet Knorr’un muhtemelen ürün geliştirme bölümünde çalışanlar da çok iyi bir ürün yaratmışlardır. Ve sizin bu ürünü 2. defa almanızı sağlayacak olan da ürünün kalitesidir.
Fakat dünya üzerinde binlerce hazır çorba markası var. Türkiye’de bile sayıları onlarla ifade edilebilecek kadar fazla sayıda marka mevcut. Ve artık üretim kalitesinin ve teknolojisinin bu kadar geliştiği bir dönemde, herkes belirli bir kalitenin üzerinde ürün üretebiliyor. Bu noktada Knorr’u ve bir iki diğer markayı bunlardan ayıran özellikler var elbette.
Öncelikle süpermarketlerin markalara raflarında yer verme kriterlerinden bahsedeyim. Bir süpermarket rafına her ürünü koymaz. Koyması için o markanın öncelikle belirli bir reklam harcaması yapmasını şart koşar, ondan sonra da “raf hava parası” alır.
Bakın, Knorr’un sizin aldığınız reyon içindeki yeri bile, belki şaşırtıcı gelebilir ama ciddi ciddi yapılmış tüketici psikolojik testlerinden sonra kararlaştırılır ve süpermarketten illa ki o nokta istenir. Nitekim marketler de bu durumu çok iyi bildiklerinden, çorba reyonunda her noktanın kiralanma bedelleri birbirinden farklıdır. Ayrıca paket tasarımından, logosuna kadar herşey aynı şekilde ve pazarlama iletişimi ekibinin sorumluluğundadır. Örneğin o “geleneksel isim” dediğiniz bile uzun uzun pazarlama departmanı tarafından düşünülüp sizin alışveriş kriterleriniz ve tüketicilerin satın alma eğilimleri dikkate alınarak konmuştur. Bunlar tamamen tesadüfi gelebilir ama aslında değildir. Pazarlama iletişimi artık günümüzde, üç beş kişinin masa başında oturup kendileri için en doğru gelen fikri hayata geçirmeleri üzerine değil, aksine onlarca farklı araştırma arasında kıyaslamalar yapılarak gerçekleştirilen bir meslek.
Ayrıca aslında çok da güzel bir örnek vermişsiniz. Mesela ürünü beğendikten sonra internet sitesine girip tarifler almışsınız. İşte bu da pazarlama iletişiminin müşteri sadakatini sağlama yöntemlerinden biri. Garip gelebilir ama internet dediğimiz mecra, pazarlama iletişimi departmanlarının oyun alanı durumunda. İnternette gezdiğiniz her sayfada görünür ya da gizli onlarca mesaja maruz kalıyorsunuz ve bunların bir çoğunun hedefi sizin bilinçaltınız.
Sizin için böyledir demiyorum elbette ama, sormaya kalksanız herkes reklamlardan şikayet eder ve satın alma davranışı üzerinde etkisinin olmadığını söyler. Ancak yine burada reklamların aslında bilinçaltına etki eden işlevi göz ardı edilir. Sizin o ürünü seçmenizi sağlayan etkenlerden biri de, ukalalık etmek istemem ama benim inancıma göre elbette, reklamlardı. Çünkü biliyorum ki reklamlar, bilinçten çok bilinçaltını ele geçirmeyi hedeflerler.
Knorr bugün bir marka olduğu, tanınır olduğu için size bir süpermarket rafında ulaşabilmiştir. Onun kadar hatta muhtemelen çok daha iyi olan bir çok ürün, sırf bu nedenle, tanınır olmadıkları için sizin algılama sınırlanırız içinde görünmez, hiçbir perakendeci tarafından size bir alışveriş seçeneği olarak sunulmaz. Bunda da en büyük görev Knorr’un pazarlama iletişimi bölümüne düşmektedir.
O gün markete zaten çorba almaya gitmeniz birşeyi değiştirmez. Zaten o kararı verip evden çıkacağınız an için pazarla iletişimi o güne kadar çalışıyordu. “Ne reklamlarını hatırlıyorum ne birşeyini” demişsiniz ama inanıyorum ki Knorr markasını daha önce biliyordunuz ve bunun nedeni basit bir “geçmişte rafta görmüştüm aklımda kalmış”dan fazlasıdır.
Kısaca söylemek istediğim, o rafta diğer onlarca ürün yerine Knorr varolmasını ve size seçenek olarak sunulmasını sağlayan şey ürün kalitesi ile birlikte pazarlama iletişiminin başarısıydı. Ve aslında Knorr’un bunca yıldır yaptığı tanıtımlarla sizin aklınızda ya da bilinçaltınızda yer etmesindendir. Çünkü bugün ürünü sadece üretmek hiçbirşey ifade etmez. Onu satmalısınız. Ve ürünü (hiç değilse ilk defasında) sattıran da hiç şüphesiz pazarlama iletişiminin başarısıdır.
21 Şubat 2008 13:19
Tabi ki bir çok “case” için geçerli bu söyledikleriniz. Ancak ben özellikle bu örneği verdim ve eminim pazarlama veya reklamlarla alakası olmadığına. Tabi aslında bu benim, o akşam tartışmayı yaptığım pazarlamacı/reklamcı arkadaşıma ithaf.
, özellikle böyle konularda pazarlama gurularını bile şaşırtacak seviyede “dingillik” gösteririm.
Ürünü tüketip beğendikten sonraki terar alımlarımı, internet sitesini takip etmeme vs saymıyorum. Ben ürünü “içtim” ve beğendim. Sonrasında pazarlama bölümünün fikirleriyle şekillenmiş araçları, gelecek ürünleri bana sokacakları ortamlara düşmüş olmam elbette pazarlama departmanının başarısıdır.
Ancak şuna hala eminim, beni “knorrcu” yapan yüzde yüz ürünün kalitesidir. Bunu daha iyi anlamak için aslında beni daha yakından tanımanız ve ik seferinde çorbayı aldığım marketi bilmeniz gerekiyor. Ben market diyerek yanlış yaptım sanırım ama bakkalın hallicesinden bahsediyorum. Beni tanımak konusunda da Osman’a başvurabilirsiniz
Bana göre, bu olayda tek nokta şudur. Neden gidip knorr aldım? Örneğin maggie alsaydım (bilmiyorum, atıyorum, maggie de şahane olabilir) geleneksel, beş yılda bir hazır çorba içip nefret etme seanslarıma bir yenisini ekleyecektim belki de.
Bunun cevaplarının da reklam ve pazarlama olamdığına inanıyorum. Birincisi benim çorba alasım gelmişti. Düz şartlarda bakkala gidip çorba versene derdim, o da bana verirdi kafasına göre (Bkz: konuşmadan 21 lira uzattığımda, iki paket pallmall ve 15 lira veren bakkalımı çok seviyorum). Ama yanımda öyle bir şahıs vardı ki, onun bir tuzağına düşmüş olabilirim. Birinci sınıf tüketici mi diyorsunuz, başka birşey mi bilmiyorum. Hani en pahalısı en iyisidir herzaman, mantığında olan biri. O yüzden ben ordan “külünkoğlu” çorbası seçseydim de, iki arada bir derede knorr ile değiştirecekti.
Kısacası, benim knorrcu olmamın, tesadüfen bir arkadaşın evinde içitğim knorr çorbaya hasta olmam ve devamlı almaya başlamamdan bir farkı yok. knorr pazarlama departmanı çok iyi işler ile çok paralar kazandırıyor olabilir ama beni alan ürünün kalitesiydi kesinlikle.
Ha bakın, bardakta içilen, şipşak hazır yapılan türü de var knorrun. Ondan da alıyorum artık. Bunu nereden bulduğumu hatırlamadığıma göre, ürünün kalitesinin yaptığı ortaya iyi bir vole çakmış pazarlamacılar olabilir bu.
21 Şubat 2008 13:22
Acılı domatesi de tavsiye ederim bu arada…
21 Şubat 2008 17:08
Ben yine de, piyasada çorba üreten onlarca yüzlerce firma varken, bakkal ne kadar küçük de olsa orada satılan bir iki çeşit çorba markasından birinin Knorr olmasında, pazarlamanın payı olduğuna inanıyorum. Onca marka varken siz, onların arasından elenen bir iki tanesine ulaşabiliyorsunuz sadece.
Bu size diğer markalar ulaşmadan yaşanan eleme sürecinde pazarlamanın bir başarısı olduğunu düşünüyorum.
24 Şubat 2008 22:56
Aslinda insan biraz kendini ana konudan soyutlayip okuyunca basari pazarlamanindir ya da degildir diye cok komik bir tartisma oluyor. Cunku mevzu bilincalti ve yapilabilecek tek sey iddaa etmek. Bu da pazarlamanin sansi belki. Tansu gibi insanlar pazarlamanin asla kendilerini etkilemedigini her zaman iddaa edeceklerdir kanisindayim, cunku ben de boyleyim. O kadar bilincli bir tuketiciyim ki (ya da oyle olduguma inaniyorum) ve o kadar beynime giren cikandan haberdarim ki bilincaltim bile benden habersiz bir karar veremez benim icin. Tabii ki bu da komik bir iddaa. Pazarlama acisindan da cok komik ve gecersiz bir iddaa eminim ki. Zaten ben bu yuzden pazarlamaci ya da pazarlama iletisimcisi olarak yaratilmamisim diye dusunurum ki bu da ayri bir mevzu.
>>Onca marka varken siz, onların arasından elenen bir iki tanesine ulaşabiliyorsunuz sadece.
Yukaridaki yorumdan yaptigim bu alintiyla benim rahatsiz oldugum konuya geleyim. Bence olayin mide bulandirici kismi bu. Kim eliyor, nasil eliyor? Her ne kadar sayin Ahkam Kusu urun kalitesi ana odaktir dese de elenen ve benim karsima getirilen urunlerin sadece markanin yaptigi pazarlama harcamasi ile dogru orantili olarak secildigi asikar. O gun basarili pazarlamayi yapan marka Knorr degil bir baskasi olsaydi Tansu belki bir 5 yil daha sevecegi bir urune ulasamayacakti. Ya da daha kotu kaliteli bir marka basarili olup bakkalin urun katalogunda(!) yer bulsaydi belki Tansu onu alacakti.
Bu baglamda pazarlamanin urun bazli olmasi mumkun degil. Pazarlama para bazlidir. Kim en cok parayi ayirip en iyi pazarlama iletisimcilerini secerse onun uruni tanitilir, raflarda yerini alir, digerleri daha raflara gelemeden elenir. Iste bu benim midemi bulandiran noktadir.
25 Şubat 2008 12:36
“Cunku mevzu bilincalti ve yapilabilecek tek sey iddaa etmek.”
Hayır, aslında evet, pazarlamanın “bir kolu” olan reklam bilinçaltını da hedefler bilinçüstü gibi. Fakat tüm bunlar iddia değil psikolojik testlerle kanıtlanmış bilimsel gerçeklerdir.
“pazarlamanin urun bazli olmasi mumkun degil. Pazarlama para bazlidir.”
Pazarlama ürün odaklıdır. Para sadece aklınızdaki stratejini uygulamanıza yarar. Evet paranız yoksa bunu güçleştirmek daha zordur. Ama dünyada çok düşük bütçelerle kotaraılmış dahiyane pazarlama planları mevcuttur. Üstelik pazarlama bütçeleri havadan inmez. Ürün üzerinden elde edilen karın bir bölümüyle oluşturulur. Dolayısıyla her firma bunu becerebilir isterse. Coca Cola bu noktaya bir yılda gelmedi. Bu bütçe azar azar 100 yıl içinde biriken bir satışın ve pazarlama istikrarının sonucu. “Ha ben Cola çıkarsam, onun kadar bütçem olmadığı için onunla rekabe edemem” derseniz, haklısınız. Ama zaten sektörde böyle bir mantık hiçbir zaman var olmamıştır. Belki 100 yıl sonra, Coca Cola kadar yatırım yaparsanız pazarlamaya sizin de olur bütçeniz derim.
“Her ne kadar sayin Ahkam Kusu urun kalitesi ana odaktir dese de”
Ben aslında tam olarak bunu söylemedim. Dediğim şu, malı ilk kez aldıran pazarlamadır. İkinci kez aldırmaya ürünün kalitesinden başka hiçbirşeyin gücü yetmez.
“O gun basarili pazarlamayi yapan marka Knorr degil bir baskasi olsaydi Tansu belki bir 5 yil daha sevecegi bir urune ulasamayacakti.”
Kesinlikle doğru. Ama eğer kaliteli marka, kaliteli pazarlamayla size ulaşmışsa bunun nesi miğde bulandırıcı?
“Kim eliyor, nasil eliyor?”
Elbette ki tüketiciler eliyor. Dedim ya, malı ilk kez aldıran pazarlamadır. İkinci kez aldırmaya ürünün kalitesinden başka hiçbirşeyin gücü yetmez. Knorr bugüne kadar kaldıysa elbette ki ürünü kaliteli olduğu içindir. Ama burada pazarlamanın gücü yadsınamaz diyorum ben. Miğde bulandırıcı olan birşey burada da göremiyorum.