alemlerin aslı hayaldir
Web sitelerinin görsel tasarımı, web tasarımcısı olmak, tasarıma duyulan ihtiyaç ve benzeri kavramlar tartışma konusu olarak her zaman üst seviyelerde durdular. Ben konuyu biraz farklı bir açıdan ele almak istiyorum.
Bana öyle geliyor ki, bugün ziyaret ettiğimiz çoğu web sitesinin görsel tasarımına bundan 10 yıl sonra baktığımızda kendimizi bugün yetmişli yılların bol paça pantolonlarına bakıyor gibi hissedeceğiz.
Az önce wikipedia’da 18. yüzyıl kıyafet tasarımlarına baktım. Bu sırada bugünkü blog ve web sitesi tasarımlarında alışılmış “üstte kalın bir başlık kısmı” klişesini düşündüm. Bunu tüm dünyada hepimiz tabancalarımızın kabzasına oyma süsleme yapar gibi yapıyoruz. Amacımız, zaten birbirine çok bezneyen blog ve web sitesi tasarımları arasında bir nişan, bir farklılık göstergesi yaratmak.
Bu kadarla kalmıyor tabii ki. Öyle olsaydı herkes aynı fontu kullanmazdı. Webde herkese aynı görünebilecek fontların sayısı belli, bir elin parmaklarını geçmiyor. Ama font büyüklüğü ve kullanım yeri düşünülürse bu konuda neredeyse tüm dünya aynı şeyi yapıyor. Başlıklar çoğunlukla 36 piksel Georgia, metinler de genelde 12 piksel civarı serifsiz bir font.
Photomatt.net, WordPress’in yaratıcısının blogu. Onun başlık kısmına bir bakın. Ben mi çok uçuyorum hayallerimde bilemem ama bana 19. yüzyılın şekilli şemalli aşırı süslenmiş at arabası modellerini çağrıştırıyor. Konuyu saptırmamak için eklemeliyim ki o tasarımı ben beğeniyorum. Yani bu yazdığım o başlık kısmına bir kritik, bir negatif eleştiri değil. Burada işlemek istediğim konu insanoğlunun tasarım zevki ve bunun görsel ya da işlevsel alanlarla sınırlı kalmadığı gerçeği. Daha doğrusu bunun salt bir zevk meselesi olmadığı gerçeğini ele almak amacım.
Web sitelerinin, blogların tasarımlarındaki birbirine benzerlik sadece bu alana özgü değildir. Aynısını günlük gazetelerin tasarımlarında, otomobil tasarımlarında da görmek mümkün. Bu benzerlikler, alışılmışı aramanın yanısıra işlevselliğin tasarımı yönetmesinden de kaynaklanıyor.
Eğer 10 yıl öncesi ile bugünü karşılaştırmayı bir kenara bırakır da 500 yıl öncesi ile bugünü karşılaştırırsak dünden bugüne tasarımın ne kadar sadeleştiğini görürüz. 500 yıl önce üretilmiş bir at arabasının ne kadar detaylı kıvrımları olduğuna, üzerindeki küçük heykelciklere, kullanılan kumaşların desenlerine bakın; bir de bugünün ortalama bir binek otomobilinin ne kadar detaysız bir tasarıma sahip olduğuna bakın. Burada karşılaştırma yapıp biri diğerini döver diye bir sonuç çıkarmak peşinde değilim. Az evvel de dediğim gibi, sadece bu farkları hissetmek ve bu zihinsel gezintiyi yapmak hoşuma gidiyor.


4 May 2007 21:03
Yazı çok hoşuma gitti. Son cümleni de okuyunca ben de keyiflendim.
Tasarımın sadece bir zevk meselesi olmadığı ve tarih boyunca işlevselliğin tasarımı yönlendirdiği görüşüne katılıyorum.
Yalnız dikkatini çekmek istediğim bir konu var: genelde müzelerde ya da yayınlarda görebildiğimiz çok süslemeli ürünlerin bir özelliği de (at arabası diyelim!) büyük çoğunluğunun kaynağı saray ya da benzeri sınıflara ait olması. Mesela Ankara Anadolu Med. Müzesindeki Hititlere ait gündelik yaşam nesnelerine bakarsak (sıradan insanlara ait ürünler) basitlik ve işlevsellik arayışının onlarda da çok öne çıktığını görüyoruz. Tabii ki tek aradıkları da o değil. Bazı ürünlere kültür ya da inançlarına dair eklerde yapmışlar. (vazo, ibrik vs. gibi nesnelerde bazı hayvanlardan ya da sembollerinden ilham aldıkları ya da kopyaladıkları belli oluyor) Ya da Antik çağ heykellerinden anladığımız kadarıyla giyim konusunda insanlar daha pragmatikmiş . Ya da şarap falan taşınan amforaların form ve işlev olarak ne kadar yalındırlar! Konuyu bu yalın o değil diye de dağıtmanın anlamı yok.
Sanayileşme/seri üretimle ve bugün ürünlerin yaşam döngüsünün inanılmaz kısa olması ile de çok ilişkili bir vaziyet bu. (Örneğin Apple’ın ürünlerinin 180 günlük bir döngüyle değiştiğini okumuştum.) Malzemelerin seri üretimde nasıl işleneceği vs. bir sürü faktör pek çok ürünü ve tasarımcıyı (web tasarımcı da olabilir bu) koşullandırıyor. Pekiyi, Akdeniz’de mal taşıyan gemilere yetiştirmek üzere amfora üreten Likya’lı bir seramik ustasının endişeleri acaba iPod un tasarımcılarından J.Ive ile benzer miydi? Derin bir soru oldu ama muhtemelen paylaştıkları çok şey vardı.
Bugün farklı olan belki saray ürünü diyebileceğimiz prestij nesnelerinde görsel süslemelerin azlığı olabilir. Mesela Bang&Olufsen ürünlerinin hali… Yine de ben o tür tercihlerin dönemsel olarak değiştiğini de düşünüyorum.
Yazını okuyunca bir de İstanbul’da Pera Müzesindeki “Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Kolleksiyonu” sergisini hatırladım. Tamamen işlevsel bir nesne olan ağırlıkların değişik dönemlerdeki dönüşümünü görünce “değişerek gelişmek” demek öyle değil böyle oluyormuş diyor insan.
Selamlar…