Baykal’ın istifası, toplumların değişimini anlayabilmek için büyük fırsat. Ben konuyu bu düzlemde değerlendiriyorum.
Çok uzun zamandır Türkiye’nin ahvali üzerine bir şeyler yazmak bir zorunluluk. Eli kalem tutan herkesten bu yönde büyük bir beklenti var. Ben şimdi bu beklentiyi kısmen karşılamaya çalışacağım. Ancak evvela bu beklentinin nitelikleri ve insan doğası üzerine konuşmamız lazım.
Bugün siyaset gündemini etkileyen günlük yazılar genellikle belli bir patronun, liderin, kendini ideoloji gibi gösteren bir gelir modelinin etrafında kümelenmiş durumda. Bu yazılardan bir kısmı, toplumu ileri götürebilecek bir başkaldırı içeriyor.
Bu başkaldırının anakonusu, Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut haliyle artık yürümediği, devletin kurucu ideolojisinin doğru bir ideoloji olmadığı üzerine kurulu. Bu durumu örneklerle, akıl yürüterek, yerine bir şeyler koymaya çalışarak anlatma çabası bir yere varmayınca bunun yerini kurucu kişi ve kurumlar hakkında yerici ve aşağılayıcı sözler söylemek aldı.
Bir kurumu meydana getirmiş olan kişilerin ve unsurların kötülenmesi, değişim için kaçınılmaz gibi görünebilir. Aslında buna gerek kalmamalıydı. Örneğin; harf devriminin iyi bir şey olmadığını söylemekle Atatürk’ün alkolik olduğunu söylemek arasında bir fark var. Ama günümüzde biri diğerinin öncülü olarak kullanılıyor: “Atatürk alkolikti, dolayısıyla harf devrimi kötü bir şeydir” gibi. Bu davranış tarzının nasıl kendi içine çökeceğini önümüzdeki bir yıl içerisinde göreceğiz o nedenle biz şimdiki zaman üzerinden düşünelim.
Yukarıda bahsettiğim davranış tarzı bir moda, toplumsal bir akım halini alınca, sıra kaçınılmaz olarak dini konu ve figürlere de geldi. Farkındaysanız son birkaç aydır gerek peygamberler olsun gerekse başka dini kutsallık atfedilen figürler olsun, tartışma konusu oldular. Eğer bu akım bu şekilde devam ederse ki etmesi kaçınılmaz (son 10 yıl bunun örnekleriyle dolu, yola bir kez çıkılınca geri dönüş mümkün olmuyor), gelecek 10 yıl içinde bu dini figürlerin acımasızca aşağılandığına şahit olacağız. Emin olun, son 10 yılda halkın bir kısmının hukuk değerleriyle ilgili fikri nasıl değiştiyse aynı biçimde halkın büyük kısmının din ile ilgili fikri de değişecek.
Bu sürece dayanamayan, bunu kaldıramayan, tolere edemeyen yapıların ayakta kalabilmesi mümkün değil. Benzer biçimde, bu sürece tahammül edemeyecek insanların da bunalıma girmesi kaçınılmaz olacak.
Neden böyle oldu?
Türkiye için 1920 – 1980 arası bir tez zamanıydı. Aslında bu tarih 1920′den çok daha geriye gidiyor, 19. yüzyılın fikir alanındaki değişimler söz konusu olmasaydı, 1920 sonrası da mümkün olmayacaktı ama biz şimdilik kapsamı çok genişletmeyelim yoksa dünya tarihi üzerinde kaybolur gideriz. 1920 – 1980 arası Türkiye için; kadın erkek eşitliğinin ön plana çıkarıldığı, Türkiye’nin güçlü bir ulus devlet olarak gelişmesinin üzerine çalışılması gereken en önemli şey olduğu, Avrupa’nın geri kalanı ile beraber dinden hukuğa geçişin yaşandığı bir dönemdi.
1980 – 2010 arası ise Türkiye için bir antitez zamanıydı. Dinden hukuğa geçişin yanlış bir şey olduğunun savunulduğu, kadınların erkeklerle eşit ya da denk olabilmesinin çok önemli olmadığının altının çizildiği bir dönemdi. Hukuk ve kadın erkek eşitliğinden bahsederken, bilinmeli ki üzerinde durulacak örnekler bunlardan ibaret değil. Bunlar sadece benim konu üzerine konuşabilmek için seçtiğim keskin örnekler.
Bu 1980 – 2010 arası dönem, kendi aktörlerini yarattı. Bu aktörlerden bazıları PKK, AKP, Abdullah Öcalan, Recep Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, İbrahim Tatlıses, Seda Sayan, MGK, Turgut Özal, Mehmet Barlas, Cengiz Çandar, Zaman ve Taraf gazeteleri gibi kişi ve kurumlardır. Burada herkesi sayamadım, özür dilerim ama fikir vermek açısından bu isimler yeterlidir.
İşte şimdi Deniz Baykal’ın ani istifasını ve sonrasındaki hızlı gelişmeleri anlayabilmek için bu dönemleri anlamak gerekiyor. Çünkü 2010 ve sonrası, öyle görünüyor ki bir sentez zamanı olacak.
Taraf’ın Baykal’ın “kasedi” konusunda Vakit ile birbirine girmesinin nedeni, Taraf’ın antitez döneminin sona ermekte olduğunu farketmesi ve bu dönemi uzatmaya çalışmasıyla alakalıdır. Benzer biçimde, Baykal’ın CHP Başkanlığı’na geri dönmeyeceğini anlayan Erdoğan’ın telaşlı tepkileri de yine antitez dönemini uzatma arzusuyla anlaşılabilir.
Bu noktada, bir antitez zamanı aktörü olarak Deniz Baykal’ın AKP’nin yükselişinde ne kadar aktif bir rol oynadığını hatırlamamız lazım. Bu rol, 1994 yerel seçimlerinde kasıtlı olarak sol oyları bölme çabasıyla başladı denebilir. Öncesi de bundan daha parlak değildi ama 94 seçimleri, büyük ölçüde Baykal sayesinde Türk halkının Recep Tayyip Erdoğan ile tanışmasına vesile olmuştur. Erdoğan, çalışkanlığı ile hizmet açısından çok başarılı bir belediyecilik örneği sergilemiş, daha önce çözülmemiş sorunları çözmüş ve akabinde onu başbakanlığa kadar yürütecek bir yola girmiştir. Hikayenin geri kalanını zamanın gazetelerine, dönemle ilgili yazılmış kitaplara bakarak öğrenebilirsiniz, burada bunları anlatmak sadece yazımızı uzatır.
Kılıçdaroğlu, bir sentez zamanı aktörüdür:
ABD’deki gelişmeler gösteriyor ki, Obama büyük ihtimalle ABD’nin Gorbaçov’u olacak. Çünkü az evvel bahsettiğim tez-antitez-sentez zamanları meselesi salt Türkiye’yi ilgilendiren bir şey değil, bütün dünya için geçerli. Obama bir sentez zamanı aktörü. Kılıçdaroğlu da öyle.
Kılıçdaroğlu büyük ihtimalle bu Pazar CHP’nin yeni başkanı olacak. Bu AKP için çok büyük bir sorun çünkü hem AKP hem de Recep Tayyip Erdoğan birer antitez dönemi aktörü. Antitez dönemi aktörleri, sentez aktörleri karşısında çok fazla duramazlar. Bu, akıntıya kürek çekmekle aynı şey olur.
Dolayısıyla, AKP’nin şu anda atabileceği en sağlıklı adım, yeni bir başkan seçmesi olacaktır. Bakın dikkat edin, böyle olacak demiyorum, olsa çok sağlıklı olurdu diyorum. Ama olmayacak. Çünkü AKP bir antitez zamanı aktörüdür ve bu hamleyi gerçekleştiremez. Bu nedenle de 2011′de Türkiye’de başbakanlık (ya da başkanlık) koltuğuna oturacak kişi büyük ihtmalle Kılıçdaroğlu olacaktır. Bunun ne CHP ile ilgisi var, ne de AKP ile. Bunun sadece dönemin toplumsal değişim ve sentez dönemi olmasıyla alakası var.
Önümüzdeki hafta bu konuda yazmaya devam etmeyi istiyorum ama söz veremeyeceğim. Bugünlerde gündemi takip edebilmek daha da zaman alıyor, çok fazla detay var (ABD’de 1930′lardan beri en büyük tüketici koruma kanunları yürürlüğe girmek üzere ve bunlar dünyayı değiştirecek). Bir diğer yandan da okunacak ödevler, sınavlar vs. söz konusu. Ama dünya durmuyor tabii.
Sadece Türkiye’yi değil de dünyayı takip ederseniz, gelecek bir yıl içerisinde Türkiye’de neler olacağını daha iyi anlarsınız.
Benzer yazılar:
- Deniz Baykal İyice Şaşkınlaştı
- Seçimler Yaklaştı Bilgi Kirliliği Arttı
- 2007 Nasıl Bir Yıl Olacak? 1
- 14 Haziran 2010 itibariyla gündem

Bildiğin Yanıldığına Yetmez
Bu Kadar Cahillik Ancak Tahsille Mümkündür
Ben 40′lı yaşlarıma gelene kadar (şimdi 46′yım), bu iki lafın bu kadar doğru olduğunun örneklerini, bugün gördüğüm kadar görmemiştim (karışık oldu ama cümle düşük değil herhalde
.
12 Eylül öncesi abilerin lafına karışan 14-15 yaşında çıyanlardık. Bize sürekli ‘Bildiğin yanıldığına yetmez’ derlerdi. Plekhanov filan derdik. O konuda henüz ‘konsensus’ yok derlerdi. Daha henüz konsensus’un konuşma-sen-sus’un kısaltması olduğunu bilmediğimiz bir çağı yaşıyordu dünya/yaşıyorduk biz. Çoklukla terslenirdik. Kızarırdık, kızardık. Bazen fazlaca ‘ısrarkeş’ olursak, dayağımızı yer oturuduk. Devrim geliyordu, çoluk-çocuğa laf yetiştirmeye zaman yoktu. Bildiğimiz yanıldığımıza yetmiyordu.
Sonra İstanbul, Boğaziçi, iş yaşamı filan derken bu sefer 2. önemli lafla karşılaştım: Bu kadar cahillik ancak tahsille mümkündür. Hep mesafeli olduğum o yıllarda bu lafa. Ya bu yarıcahillere yakıştırılan birşey, tahsilli insana haksızlık var bunda derdim, okumuş adama hınçlı çarıklının uydurduğu bir laf sanki.
Yıllar yıllara eklendi. Artık Türkiye’nin laik-elitist eğitim tornasından geçmiş adamın her iki lafı da fazlasıyla hakettiğine inanır oldum.
Tez-antitez-sentez mi demiştiniz? Oralardan konuşalım bari. Öyle yılları kompartmanlara ayırmak güzelmiş, hadi diyelim öyle olsun. Sosyoloji de 10 ve katlarına göre dizayn olsun. O durumda bile acı gerçek şu: Antitez süreci tamamlanmadı. 10-10 gideceksek bir 20 yılı daha var memleketin. Daha 1918-22 arası gerçekleri, Mustafa Kemal’in İngiliz diplomasisindeki yeri, harf devrimi vb pek çok helalleşmediğimiz süreç var, bugün de etkisi süren. Sonra bi’ 1938-50 süreci var ki ‘dadından yinmez’. Daha oraları ve sonuçlarını toparlayacağız.
Asimile olmuş (Beyaz Kürt diyelim:) bürokrattan lideri, seks kasedi marifeti ile devşiren yapıdansa hiç ama hiç bir şeyin sentezini beklememek lazım. O yapı köksüzlere evsahipliği yapmaya devam edecektir. Bir nevi sosyal yardım kuruluşu gibi. Eh, o da lazım bir yerde. Bu düzen pek çok insanı kültürel olarak kendine yabancılaştırdı, köksüzleştirdi onyıllar içinde. %20 iyidir.
Öperim.
@Demokan Akkoyun: bahsettiğiniz dönemde sizi çok güzel sindirmişler. özgürce akıl yürütmeye tahammülünüz olmadığını görüyorum. çünkü yazdığınız yorumun dörtte üçü benim neden bir şey yazmamam gerektiğine ayrılmış.
abilerinizi falan unutun da bu yaştan sonra, doğru ya da yanlış, kendi fikirlerinizi oluşturmaya özen gösterin. ortada bir ana akım yokken de bir şeyler söyleyebilmenizi temenni ederim.
Benim anlatabilmemin sınırı karşımdakinin anlamasıyla sınırlı ya. İşte orada söz bitiyor. Yine de, faydalı olmak ümidiyle, vurgu yapayım: Yazının son bölümünde epeyce bir kendimce harmanladığım fikir/hüküm mevcut. Ama ben alınganlığınızı hayırlı bir stimulus olarak değerlendiriyorum yine de
Sonuçta tanımadığım biriyle kişisel çekişme içinde olmak gibi bir lüksüm yok, gerek yok, faydasız bir kaynak tahsisatı, israf bir yerde. Sizi bana öneren Gülden Ohri nedeniyle yazınıza mesai ayırdım ve yorum yaptım. Bu vesileyle O’na da selam göndereyim bari. Kısacası siz benim fikirlerime ne diyorsunuz onu yazarsanız ben de birşeyler öğrenirim bu meyanda (ne meyanda? bu meyanda).
Öperim.
ilk yorumunuzu bir okursanız daha rahat anlaşırız gibime geliyor. gülden’e de teşekkür ederim, vesile ile az önceki yorumumu farklı kelimelerle tekrar edeyim; dünyada şöyle bir şey oluyor, insanlar kendi başlarına fikir telaffuz etmeyi çok büyük tabu olarak görüyorlar. biri bir şey söylediğinde mutlaka bir yere dayandırmak ihtiyacı hissediliyor. ben bu noktada bir engel, bir takılma görüyorum. bunu ifade etmek istemiştim.
yani; yazdıklarımın sorumluluğu bendedir, hatası da öyle
Aslında anlaşmaktan ziyade ben, siz benim antitez bitmedi fikrime ne diyorsunuz, onu anlamak isterdim. Ama nasip değilmiş. Sağlık olsun
1 ek. Küçükken, ‘bizim zamanımızda…’ diye lafa başlayan büyüklere alerji duyardım. Yaşlanmak marifetmiş gibi. Şimdi ara yaşlardayım. Yalanmayı/yaş almayı bir defoymuş ve gençliği bir üstünlükmüş gibi suana her lafı ( ya da satır arasını) aynı dercede alerjik buluyorum. Ben kendi çocuklarıma bile (ki 3 taneler ve elinizi öperler, siz istemeseniz de öperler, biz öyle öğrettik çünkü) ‘benim zamanımda…’ cümleleri kurmuyorum. Bilmem, an-la-ta-bil-dim mi?
(tashih) 1 ek. Küçükken, ‘bizim zamanımızda…’ diye lafa başlayan büyüklere alerji duyardım. Yaşlanmak marifetmiş gibi. Şimdi ara yaşlardayım. Yaşlanmayı/yaş almayı bir defoymuş ve gençliği bir üstünlükmüş gibi sunan her lafı ( ya da satır arasını) aynı dercede alerjik/zalim buluyorum. Ben kendi çocuklarıma bile (ki 3 taneler ve elinizi öperler, siz istemeseniz de öperler, biz öyle öğrettik çünkü) ‘benim zamanımda…’ cümleleri kurmuyorum. Bilmem, anlatabildim mi?
kusura bakmayın o kısmı atlamışım. önce bir önyargımı izah edeyim: sentez zamanı deyince akla sanki yine tez zamanı geliyor. sanki öyle algıladınız gibi seziyorum, yanılıyor olabilirim. antitez zamanı sona erdi. şimdi antitez zamanından kalan faydalı deneyim, sentez zamanı varlığını hem fikir olarak hem de uygulama olarak sürdürecek. bu anlamda siz salt o açıdan bakarsanız, antitez zamanı sona ermemiş gibi görebilirsiniz. ama sona eriyor. örnek vereyim; antitez zamanından gelen, liderleri ve ideolojileri tabu olarak görmeyelim fikri sürecek. ama bu sentez zamanında bütün liderler ve bütün ideolojiler için geçerli olacak. daha da somut olarak: sentez zamanında hem “mustafa” adlı bir film daha göreceğiz, hem de yan sinemada “fethullah” adlı bir film oynuyor olacak. bir süre sonra onun da yan sinemasında “abdülhamit”, bir yan sinemada da “mıuhammed”, yanındakinde de “karl” adlı filmler oynuyor olacak. ve kıyamet kopmayacak.
kıyamet kopmaması bir yana, bu kritikten bütün tarih payını alacak. sadece bunlara bakarsak antitez dönemi bitmedi gibi görünebilir. oysa bu sadece antitez dönemi kazanımlarının sentez dönemine yanısması hatta faydası olacak.
somut dedim, yine sembolik bir anlatım oldu kusura bakmayın. bir gün bir çay içersek ya da rakı ya da şarap, daha da somut şeyler söyleyebilirim. diğer türlü ancak uçaklarda inişlerde ve kalkışlarda olduğu gibi ışıkları söndürmek zorundayız
millet gereksiz telaşa kapılmasın diye.
Türkiye göz göre bir koalisyon hükümetine doğru gidiyor aslında. Bir on yıl daha kaybettik sayılır.
AKP ve MHP bir lider değişikliğine gitmediği sürece koalisyon olamaz, ancak CHP iktidarı olabilir. Eğer AKP durumu sezer ve zamanında hareket eder de Erdoğan yerine başka bir liderle seçime gitmeyi akıl edebilirse o zaman koalisyon söz konusu olabilir. MHP’nin ise oy oranı ise az bir kayıpla aşağı yukarı aynı kalacaktır diye tahmin ediyorum.
Aslında bunları yazmak bile saçma geliyor bana, hepsini yaşayarak göreceğiz zaten. Ben bundan 10 yıl önce, 2002′de siyasi islam iktidar olacak deseydim, muhtemelen beni kaale almazlar, çok alay ederlerdi. Şu anda da farklı bir şey olmuyor.
Osman senin bu söylediğin tamamen fantezi . AKP lider falan değiştirmez. Anadolu’yu dolaşan insansın, orada hala büyük bir cahil kesim AKP taraftarı. Bizler hep kendimiz gibi sanıyoruz oraları. Hala fanatik bir AKP destekçisi var bu ülkede. Bizim millet tecavüzcüsüne bağlı kalır. En azından uzun süre.
AKP lider değiştirmez. ANAP’ın başına gelenleri iyi biliyorlar.
Not: Siyasal İslam gümbür gümbür geliyordu Osman. Hatırlasana 1998’ler de millet içkiyi yasaklarlar mı diye birbirine sorup duruyordu. Henüz o aşamaya gelmedik tabi. Ne yazık ki Cumhuriyetin sadece tabelası kaldı.
Cem, bak zaten yazının içinde de söyledim: “AKP lider değiştirmeyi akıl etmez, etse bile beceremez”. Anadolu’nun AKP taraftarı olmasının nedenini de biliyoruz. Bunlar geçmişte kaldığı için telaffuz etmeyi doğru bulmuyorum, analizine girmeyelim bence.
Sen şu anda Ege’yi bir görsen, nasıl bir coşku var, anlatamam sana.
İnsanlar dumura uğramasın, biraz daha kalpleri kırılmasın diye yazmıyorum, ne de olsa herkes görecek eninde sonunda: 1990-2010 arası sürdürülen propagandanın üç kat daha zekicesi kapıda. Gündem haline getirilmesi muhtemel konulara inanamazsın. Ben bunları, gündemi sosyolojik bir filtreden geçirerek öngörebiliyorum. Kimbilir benim ayırdına varamadığım daha neler olacak.
Cem; Büşra’yı izle. Takiye Allah yolunda’yı izle.
C.H.P li zengin iş adamlarından bir ricam olacak. Belki duyarlar çağrımı. Fetoşun yolundan gitsinler. Biraz onu taklit etsinler.
Kadrolaşalım birader