Adım adım geldi.
Ama biz o adımlarda gerekeni yapmadık.
Bugünlerde, geçen haftaya nazaran ortalık daha sakin. Ben de oturup düşünme imkanı buldum. Gerginlik AKP’nin cumhurbaşkanı adayını zorla kabul ettirmeye çalışması ve işi oldu bittiye getirmesi ile tırmanmıştı. Eşi türbanlı olan birinin cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tek aday olması bardağı taşıran damla oldu ve sokaklara döküldük. Her şey türbanlı bir first lady‘de sembolleşti.
Bu işte bir terslik var. Sokaklara dökülüp demokratik ve yasal yollardan sesimizi duyurduk, bu yanlış değil. Yanlış olan geç kalmış olmamızdı. Türkiye’de ülkenin yönetiminde en üst düzey söz sahibi olan kurum Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir.
AKP 2002 yılında tek başına iktidar oldu. Meclisin çoğunluğunu oluşturdu. Halkın %35′i AKP’ye oy verdi, AKP meclisteki sandalyelerin %63′ünü aldı. Hadi seçim sistemimizin sapkınlığını kabullendik diyelim. Belediyeler evlilik ilmihalleri yayınlarken neredeydik? Devlet eli ile “9 yaşındaki kadın evlenebilir” diyen ilmihaller yayınlandı ve dağıtıldı. Sokaklara dökülmemiz gereken, “hükümet istifa” diye bağırmamız gereken günler o günlerdi. Bazı şehirlerde belediye otobüslerinde, devletin sosyal kurumlarında haremlik selamlık uygulaması yapıldığı günün ertesinde sokaklara dökülmeliydik. Yapmadık.
AKP, meclisteki gücü ile her türlü anayasa değişikliğini gündeme getirme şansına sahipti. Zaten Recep Tayyip Erdoğan’ı da anayasayı değiştirerek milletvekili ve başbakan yapmadılar mı? İstedikleri ilde seçimi tekrarladılar. Biz Recep Tayyip Erdoğan’ın laik rejim karşıtı olduğunu o zaman bilmiyor muyduk halk olarak? O zaman sokaklara dökülmeliydik.
Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı hukuk hakkında ulema’ya danışılmasını istedi. Bunun için çağrı yaptı. Ben o gün buna tepki göstermediğim için kendimden utanıyorum.
Sivil Toplum Kuruluşları! Sizce de geç kalmadık mı? Hayır ben eminim ne laiklik elden gider ne de bu ülke yobazlara kalır. Bundan şüphem yok. Ama daha erken davranmalıydık.
AKP’nin siyasi babası olan Refah ve Saadet partileri başkanı Necmettin Erbakan resmi evrakta sahtecilik suçundan yargılanıp suçlu bulundu. Söz konusu evrak sahteciliğindeki maddi bedel 11 Milyon YTL. Eski hesapla 11 Trilyon TL (Necmettin Erbakan 6 mart 2002 tarihinde, Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Türk Ceza Kanunu’nun “özel belgede sahtecilik” hükmünü içeren 345. maddesi uyarınca, 2 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. Yargıtay 11. Ceza Dairesi, 2 aralık 2003′de, kapatılan RP’nin genel başkanı ve halen Saadet Partisi’nin genel başkanı Necmettin Erbakan’a ”özel belgede sahtecilik” suçundan verilen 2 yıl 4 ay hapis cezasını oybirliğiyle onadı). Ardından AKP Mesut Yılmaz ve Mesut Yılmaz Hükümeti’ni yargılayacağına söz verdi. Ama sözünü tutmadı. Suçlu bulunacakları anda yasa değişikliğine gidildi. Bizler, halk olarak yine yerimizde oturduk.
Milletin egemenliğinin en büyük sembolu ve kurumu olan T.B.M.M.’de laik rejim karşıtı bir partinin çoğunluğu oluşturup tek parti iktidarı kurmasına ses etmedik. Aklımız başımıza cumhurbaşkanlığı seçimlerinde geldi.
Geçmişin telafisi zor, zaman makinası icadedilmedikçe bazı şeyleri değiştiremeyiz. Ancak bundan sonrasında laik cumhuriyeti korumak için demokratik ve yasal yollardan tepkilerimizi zamanında vermeliyiz.
Bence Türkiye’de demokrasinin ve yargının işlemesi açısından iki şey çok önemli. Birincisi, milletvekilliği seçimlerinde %10 barajı kalkmalı. İkincisi, milletvekili dokunulmazlığı kaldırılmalı. Kürsüde konuşma özgürlüğü şart, elzem. Ama bunun bazı temel kuralları olmalı. Kürsüde Türkçe konuşulmalı. Kürsüde, kendisini kürsüye getiren sistemi lanetleyen konuşmalara izin verilmemeli.
Bu ülkenin her vatandaşı elini taşın altına koymalı. Karanlığı aydınlatmalı, her söze kanmamalı.
Benzer yazılar:
Doğru söze ne denir?!
“Halkın %35′i AKP’ye oy verdi”
“laik rejim karşıtı bir partinin çoğunluğu oluşturup tek parti iktidarı kurmasına”
bu cumle bir oncekine gore elde edilmiş bir haktır. Kendi başlarına yaptıkları birşey değil.
http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=76491,10,2
Evet söylediklerine katılmamak elde değil ama hepsine de değil.
Laikliği korumak için hiçbir zaman geç kalınmayacağını Ankara’da gördük, İstanbul’da gösterdik. Ve bu bizim en doğal demokratik hakkımızdı. Ancak bizimle birlikte bu demokratik fikirleri benimsediğini söyleyen partilerin de (ki kendilerini de biz seçtik, bizi temsil etsinler diye) son dönemlerde demokratik tutumlardan uzak olduğunu gördüğümde demokrasinin de korunmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Beni temsil edecek kişilerin meclise girmemesi, asker gelsin darbe olsun demesini doğru bulmuyorum. Bu demokrasi değil kaypaklıktır, kendine yontmaktır. Ama asla demoktarik bir tutum değildir.
Hoşuma gitmiş olsa bile, A. Gül’ün cumhurbaşkasını olmasını böyle engellemeye çalışmak doğru değil.
Cumhuriyet elden gidiyor diye bağırıyoruz ancak elden giden demokrasi, cumhuriyet değil. Bu ülkede rejim başbakanın, cumhurbaşkanının yada askerin istemesiyle değişmez. Rejimi halk belirler. Ama bu üçlü demokrasiye ve bürokrasiye müdahele edebilir. Bence rejimden önce korumamız gereken değerler farklı.
@eloy: aynı şeyleri söylüyoruz gibi geldi bana. ben de özetle diyorum ki halk olarak tepkimizi Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığından sonra göstermiş olmamız biraz komik oldu. bundan çok önceleri çok daha çirkin şeyler oldu bitti. ama herhalde cumhurbaşkanlığı seçiminin de tek bir partinin devletin bütün organlarına hakim olmasına ramak kalmış olmasının etkisi var.
Hepsine değil derken karşı durmak anlamında demedim, ekleyeceklerim var demek istedim.
Yine aynı düşüncedeyim tek parti konusunda ama işte yapılan bir şeyi meşru kılmıyor bu olanlar.