AKP’nin kapatılası isteğiyle açılan dava sonrası siyasete ve gündeme dair bir şey yazmadım. Yazmama nedenimi bir iki yerde anlatmaya çalıştım, oralarda kendimi yeteri kadar ifade ettiğimden eminim ancak hem gündeme dair neler olduğunu toparlamak için hem de daha fazla sayıda insana ne düşündüğümü iletmek için şimdi bunu yazıyorum.
Ben detaylarda kaybolmaktan nefret ederim. Kişiyi hiçbir çözüme ulaştırmadığı gibi, yeni sorunların ortaya çıkmasının da en kestirme yoludur bu. O nedenle ben size oturduğum yerden görünen büyük resimden bahsedeceğim.
Günümüzde dünyayı çok uluslu şirketler yönetiyor. Bu yönetimin ortaya attığı ve herkese kabul ettirmeye çalıştığı idare biçiminin adı da globalizm. Bu şirketlerin anladığı globalizm, bütün dünyanın tek bir elden yönetilmesi demek. O tek bir el de çok uluslu şirketlerin büyük hisse sahipleri olan kişiler.
Bu durum bu kadar basit olduğu halde, “dünyayı israil yönetiyor”, “biz amerikan güdümündeyiz (maalesef öyleyiz)”, “çin dünyaya hakim olacak” gibi serzenişler ve akıl yürütmelerin hepsi boş. Çünkü A.B.D.’yi artık Amerikan halkı yönetmiyor. Orası da bir ülke olarak globalizmden nasibini almış durumda. Çok uluslu sermayenin seçtiği başkanlar ve milletvekilleri ile yönetiliyor A.B.D.
Çin’in durumuna gelince; Çin, bütün ülkelerdeki orta büyüklükte işletmeleri vurdu. Ama dikkat edin bir Adidas’ı, Nike’ı, vurmadı. Nedeni Çin’in dönüşümünü sağlayanların da çok uluslu sermaye olmasıydı. Lütfen kimse Çin’in bir süper güç olma yolunda ilerlediğini zannetmesin. Çin, kapitalist sistemin çarkları arasındaki büyük yerini aldığı için dünyanın geri kalan kısmındaki küçük ve orta büyüklükte işletmelerin kanını emiyor. Ama çok uluslu birçok firma bundan etkilenmiyor. Çünkü zaten Çin, çok uluslu firmaların büyük bölümünün arka bahçesi, fabrikası, üretim bölgesi. Bu bağlamda Çin, bağımsız bir ulus devlet olma özelliğinden vazgeçerek global sisteme entegre oldu.
Tüm dünyada çok uluslu sermayeye ait olan medya devlerinin dünyaya “öğrenci olayları” olarak haber verdiği bir işçi hareketi oldu Çin’de. Ödül almış video ve fotoğrafların olduğu sahneyi sanırım hatırlamayanınız yoktur. Genç bir çocuk bir tankın önüne geçmiş ve tankı durduruyor. İşte o günlerde tüm dünyaya büyük medya tarafından “öğrenci olayları” biçiminde yansıtılan hareket bir işçi hareketiydi ve Çin’in bugünkü halini almasını sağlayacak çalışma koşullarını düzenleyen kanun tasarılarının yasalaşmasını protesto ediyordu. Ve bu işçi hareketi de Çin ordusu tarafından tanklarla toplarla tüfeklerle bastırıldı. Çin’i bugün Çin yapan olay budur.
Bunun bir benzerini şu anda Türkiye’de yaşıyoruz. Sosyal güvenlik reformu adı altında Türkiye’yi bir ucuz iş gücü fabrikası haline getirecek bir yasa tasarısının yürürlüğe girmesi isteniyor. Bu aslen tarihi bir konu, tarihe damgasını vurabilecek bir konu ve tüm dünyaya uluslararası dev medya kuruluşları tarafından bu kez belki “öğrenci olayları” değil ama laik islamcı çatışması olarak yansıtılabilecek bir konu.
Ha dünyanın bütün bir evrende ne kadar küçük olduğunu konuşmuşuz ha bir parti kapatma davasının dünya ölçeğindeki önemini konuşmuşuz farketmez.
Eninde sonunda göreceğimiz şu olacaktır: Globalleşmeye karşı ayakta durmaya çalışan ve hala kendi halkı tarafından yönetilmekte ısrar eden bir ulus devlet olarak Türkiye ve onu “çağdaşlaştırmaya”, global dünyanın bir parçası haline getirmeye çalışan uluslararası sermaye.
Bakın dikkatinizi çekerim; size işçi haklarından bahsetmiyorum, sermaye düşmanlığı yapmıyorum. Ben size bambaşka bir şeyden bahsediyorum.
Ben size çok uluslu sermayenin hızını alamadığını ve dünyanın tamamını matrix’deki gibi bir pil haline getirmek isteğinden bahsediyorum.
Hal böyle olunca, yani büyük resim bize bunları gösterince; türbanlılar üniversiteye giremezmiş, Atatürk olmasaydı bu topraklarda ezan okunmazmış gibi yaklaşımlar acınası yaklaşımlar halini alıyor.
Bu çerçevede insanlara bir şey anlatmak da pek imkan dahilinde değil.
Ancak işin ulus devlet kısmını anlamakta fayda var. Atatürk’ün bizlere en büyük hediyesi ve bugün korumayı beceremediğimiz en önemli şey ulus devlettir. Tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti, şimdi üzerine titrememiz gereken ve tehlikede olan şey. Bakın burayı tekrar etmek istiyorum; Kıyafet devrimi değil, harf devrimi değil… Ulus devlet, bağımsız Türkiye. Elbette bunun olmazsa olmaz şartları da demokrasi ve laikliktir. Buna diyeceğim yok.
Ancak futbol takımı tutar gibi siyasi parti taraftarlığı yapmayı sürdürürsek bu işin altından kalkamayacağımızı da üzülerek belirtmek isterim.
Takım tutar gibi siyasi parti tutmak ise şöyle oluyor; bir siyasi parti, hukuka aykırı işler yaptığı iddiasıyla incelemeye alınmak isteniyor ancak bu partinin ve taraftarlarının buna tahammülü yok. Yani devlet mekanizmalarının kontrolune tabi olmak istemiyorlar. İsteniyor ki kimse onları denetlemesin. Halka bile hesap vermeden görevlendirildikleri her şeyi yerine getirsinler.
Bunun akabinde bu partiye gösterilen tepkiler de dünyadan ve Türkiye’den habersiz, tamamen kişisel ruhsal sorunlar nedeniyle batacak yer arayan insanın aradığı yeri bulması ve her alandaki öfkesini bu partiye kusması şeklinde gerçekleşince, sorunları çözmek için yapacak hiçbir şey kalmıyor.
Türkiye’nin siyasi alandaki sorunlarının 2008 yılı içerisinde çözülmesini ve 2009 yılına taşmamasını temenni ediyorum.
Benzer yazılar:
- Kurbağa “devam!” dedi
- Ülke gündemini tartışırken gözden kaçanlar
- Önümüz seçim, sırası mı şimdi Kuzey Irak’a operasyon yapmanın?
- YouTube’a Erişim Yasağı Getiren Olaylar Zinciri
Dünya bu asırda çok büyük değişikliklere gebedir. Bir zamanlar doğunun “kominizm” adı altında yapmaya çalıştığını şimdi batı küreselleşme ya da globalizm adı altında yapmaya çalışıyor. Yalnız birinin temeli ülkenin kalkınmasına dayanırken diğerinin temeli bireylerin sivrilmesine yönelik. İkisinin ortak tek paydası ne yazık ki halkı sömürmeleridir.
@osman
AB hukuk normları senin yasalarının üstünde hangi tam bağımsızlıktan bahsediyorsun. ürettiğin hereyin tohumu dışardan. gıdada kendine yetemez olmuşsun. hayvancılık sinyal veriyor. petrol zaten dışardan. silah üretiminde dışarı bağımlısın.
bu nasıl bir bağımsızlık yahu ?