Bahara doğru koruyucu yaşam koçluğu
Baharın yaklaşmasıyla beraber bir “koruyucu yaşam koçluğu” olarak aşk acısı konusuna değinmek istedim.
Aşk acısı bir anksiyetedir. Genellikle aşırı huzursuzluk belirtileriyle aynı belirtileri taşıyarak yaşanır. Su bile içmeyi istememek, boğazınızdan lokma geçmemesi, karın ağrısı, ellerde ve benzer bölgelerde terleme vs. gibi şeyler neredeyse evin ortasında bir hırsızla karşılaştığınızda vereceğiniz tepkilerin aynısıdır.
Bazı insanların dikkatini çekmiştir; insanın korku, sevinç, heyecan gibi konularda bedensel tepkileri birbirine çok benzer. Bunların hangisinin korku hangisinin sevinç olarak algılanacağına ise beyniniz karar verir.
Doğal beklenti aşkın mutluluk getirmesidir. İnsan aşık olur, keyfi yerine gelir, heyecan duyar, onu düşünür, sırıtır, yüzündeki gülümsemeyi ve gözlerindeki parıltıyı gizleyemez.
Ama bazen bu mutluluk yerini eziyete bırakır. Bu aslında karşınızdaki kişinin çok çekici, çok güzel, çok yakışıklı, size çok uygun biri olmasından ziyade sizin bağımlılıklarınızdan kaynaklanmaktadır.
Böyle zamanlarda insanın temel yapısını bir düşünmek lazım. Bazen de konuyu parçalara bölmek işe yarayabilir. Herkesin bu sıkıntıyı yaşama biçimi farklıdır ama gidişat genelde benzerlikler taşır.
Aşkın mutluluk vermesi gereken bir konu iken anksiyete halini almasında iletişimsizliğin rolü büyüktür. Burada aklımıza hemen sadece Cosmopolitan ve benzeri dergilerde yer alan “aradı-aramadı”, “buluştuktan kaç gün sonra araması gerekir” gibi salt dergi satmak için yazılan şeyler gelmesin. Bunlar da işin içinde ama aşk çok temel bazı iletişim becerilerine açık seçik sahip olabilmeyi gerektiriyor.
Kişiler arası ilişkilerde yaşanan huzursuzluklar genellikle söylenmeyen şeylerden oluşur. Biri diğerine bir şey söyler ve öbürü üzülebilir bu ayrı bir konu, söylenmeyenler yüzünden şişip patlamak üzere olan bir kurbağa halini almak ayrı bir konudur.
İletişimsizlik genelde erkeklere atfedilir ancak kadınların da bu konuda erkeklerden geri kalan bir yanı yoktur. Bu noktada neyin iletişimi üzerine konuştuğumuzu örneklemek faydalı olabilir.
Hayal edin; bahar gelmiş, her tarafta çiçekler açıyor, bir sürü organizma uyanıyor vs. ve sizin gözünüze birileri takılıyor, heyecan duyuyorsunuz. Sonra tanışıyorsunuz ve olaylar gelişiyor. Ama bir dakika! Bazılarımız daha tanışmadan yukarıda anlattığım anksiyeteye kapılabilirler. İşte bu tam da “söylenmeyenlerin” anksiyetesidir.
Birini görmüşsün ve hoşlanmışsın. Neyin huzursuzluğunu yaşıyorsun? Burada herhalde toplum ve onun beş para etmez hayal meyal kurallar silsilesi devreye giriyor. Nasıl tanışmak lazım? Burası uygun bir ortam mıdır? “Elli kere göz göze geldik ama tesadüftür herhalde” gibi düşüncelerle insan kendini yer ve sonsuz sayıda ilişki bu biçimde daha başlamadan bitmiştir.
O nedenle yapmanız gereken bir an evvel kendi payınıza düşen işi halledip karşı tarafla tanışmaktır. Kendinizi bir türlü buna hazır hissedemiyorsanız o kişiye “seninle tanışmak istiyorum ama seni gördüğümde aklımı kaybettiğim için bir türlü olmuyor” deyin. Bunu özellikle erkeklere tavsiye ediyorum. Kendisine böyle bir cümle kuran bir adamla tanışmak istemeyen kadınlar sadece filmlerde olur.
(sürecek sürdü)
Benzer yazılar:
- Türkiye Cumhuriyeti Türk Halkı’na sesleniyor
- İnternet çağında meşhur olmak
- Bahara doğru düşünsel önlemlere devam
- Ali Saydam’dan sürpriz bir internet yaklaşımı