alemlerin aslı hayaldir
…yolun bundan sonrasına katırlarla devam edeceğiz… biçiminde süren bir sinema klişesi vardır. Ben bugün bunu kullanmayı uygun buldum.
Kendi kendime host ettiğim bu WordPress blogda yolun sonuna geldik. WordPress daha fazla ilerlemek istemiyor. Yolun bundan sonrasına Blogger (BlogSpot) ile devam edeceğiz.
Too old to rock’n roll, too young to die! Yani diyor ki, WordPress’in nazıyla işvesiyle zaman geçirmek için çok yaşlıyım ama yazmayı bırakmak için ise çok erken.
Detaylarla kafa ütülemeyeceğim. Yeni blog adresim: http://osmanborutecene.blogspot.com/
Burayı da donduruyorum ve böyle olduğu gibi kalacak. Belki gelecekte bir gün WordPress’in ızdıraplarıyla uğraşacak enerjiyi bulursam yola yine buradan devam ederiz ama Google’ın beni buna mecbur bırakacağını hiç sanmıyorum.
Siz yine de alıcılarınızın ayarıyla oynamayın, burada da zaman zaman tuhaf şeyler olabilir
Şu çılgın atom çekirdeği parçacıkları başlıklı yazımda parçacık (kuantum) fiziğinden kısaca bahsetmiştim. Yine geçenlerde yazdığım düşünce hızında bloglamak başlıklı yazıya gelen yorumlardan birinde de kuantum hakkındaki düşüncelerimi yazmama dair bir istek vardı. Bunu bir an evvel gerçekleştireyim istedim.
Bazı konuları bekletmemin bir nedeni var. Kuantum fiziği de bu konular arasında. Bekletme nedenim ise zihnimde konuyu yeteri kadar anlatabilir hale getirmek. Okurlarım, arkadaşlarım, danışanlarım, müşterilerim, öğrencilerim her zaman insanların zihninde yeni kapılar açabildiğimi ve birçok konuyu çok kolay anlatabildiğimi söylerler ve ben de bununla pek gururlanırım. Ancak bunun arka planında yatan bir zihinsel süreç var. Yani bir şeyi algılamasını arzuladığımız insanların zihnini onikiden vurabilmek belli bir konsantrasyonu gerektiriyor ve bu konsantrasyon zaman alan bir şey.
Ancak şimdi hazır hale gelmeyi beklemeden yazmayı seçeceğim (belki de hazır hale gelmiştir bile de, aması var) çünkü anlatabilmek huyumun ve kabiliyetimin içerisinde hitap ettiğim kişi ya da kişilerin önyargılarından arınması aşamasına yardımcı olmak da var ve ben bu aşamaya eskisi kadar önem veremeyeceğim.
Yani anlattıklarımı ve anlatacaklarımı uzun uzun ispat etmekle, kaynaklar vermekle uğraşmayacağım demek istiyorum. İnternet çağındayız, bilgiye ulaşmak önceki dönemlere nazaran çok çok kolay ve ulaşmak, teyid etmek isteyen herkesin elinde çağdaş bilim okuyabilme imkanı var.
Konumuza dönersek, ben kuantum fiziğini sosyal düzeyde ele alıyorum. Yani bu açıkça demek oluyor ki; nasıl ki atom çekirdeği parçacıkları olasılıklar halinde gezinirken bizim gözlemimizle maddeye dönüşüyorlarsa aynı biçimde insan zihni, insanın içinde yaşadığı koşullar, diğer olasılıklara dönüşebilme imkanına sahip.
Biraz daha açalım. Kuantum fiziği bize açıkça diyor ki; zihin, bilinç olmadan madde varolamaz. İçinde yaşadığımız fiziksel dünya, şimdiye kadar alıştığımızın aksine tamamen kavramlardan, fikirlerden, düşünceden oluşuyor. Şimdiki zamanda yaşadığımız, algıladığımız fiziksel gerçeklik içerisinde size inanılır gelmeyecek derecede payımız var. Bu pay bizim irademizden, isteklerimizden, düşüncelerimizden oluşuyor.
Hal böyle olunca bizim bunları isteğimiz doğrultusunda değiştirebilmemiz de olanaklı. Böyle bir olanak karşısında insanın şaşırmaması, afallamaması imkansız, bunu kalbul ediyorum. Ama galiba buna kendimizi alıştırsak iyi olacak.
Aslında olaya tersinden bakacak olursak; üzerinde hiçbir etkide bulunamadığımız bir fiziksel dünyaya alışmak da kolay bir şey değil. Yani bir önceki aşamada gerçekliğini kabul ettiğimiz durum da bir alışkanlık; şimdi benim size artık buna alışalım dediğim şey de bir alışkanlık.
Ben mesela denizin üzerinde yürüyemem çünkü bunu yapabileceğimi aklım almıyor. Ama bunu yapabileceğini aklı alan biri denizin üzerinde yürüyebilir.
Denizin üzerinde yürümekten bahsettiğim zaman da yazımın başında yaptığım uzun girizgah anlam kazanıyor artık. Çünkü istediğiniz kadar itiraz edin, istediğiniz kadar palavra gelsin, istediğiniz kadar aklınız almasın (ki az evvel açık seçik söyledim benim de aklım almıyor) ama bunun olabilirliğini kabul etmek durumundayız. Yani görüşümüz alabildiğine açık olmalı.
Kuantum fiziğine sosyal açıdan yaklaşan ve benim gibi yaşamınızı şekillendirebileceğinizi söyleyen başka kişi ve kurumların aksine ben alışkanlık fikri üzerinde duruyorum. Bunun altını tekrar tekrar çizmek isterim. Kuantum bilgisine dayanıp bunu atom çekirdeğini oluşturan parçacıklardan kendi yaşamımıza transfer etmek istediğimizde yapmamız gereken ilk şey bu fikre alışmaktır. Çünkü hem yapabildiklerimiz hem de yapamadıklarımız çoğunlukla yapabilmeye alışık olduğumuz ve yapamamaya alışık olduğumuz şeylerden oluşuyor.
Yani kuantum fiziği ve buna sosyal alanda vakıf olabilmek zihni alabildiğine açmayı gerektiren bir şey.
Evvela linki vereyim: http://www.medyatava.com/haber.asp?ID=44812
Sonra da derdimi anlatayım.
Neslihan Acu’nun bazı yazılarını beğenirim, birçok insanın döne dolana anlatmaya çalıştığı birçok şeyi kısa ve öz biçimde anlatabiliyor.
Onun Reşat Çalışlar hakkında yazdığı bu yazıda bir şey dikkatimi çekti. Çok rahatsız oldum, ürperdim. Bunu paylaşacağım.
Neslihan Acu evvela Reşat Çalışlar’ın dünyaya ne kadar yanlış, çürümüş vs. bir perdeden baktığını söylüyor ve Reşat’ın saçmaladığını söylüyor.
Yazısının geri kalan bölümü ise çok çok ilginç. Yazının geri kalan bölümünde Neslihan Acu, Türkiye’nin neden Reşat Çalışlar’ın anlattığı, tespit ettiği hale geldiğini anlatmaya çalışıyor.
Demek ki Neslihan Acu’ya göre Reşat aslında saçmalamıyor. Sadece konuşulmasından aşırı rahatsız olan konulara giriyor. İnsanın içini çok acıtan gerçekleri sunuyor.
Bu haliyle Neslihan Acu’nun bu tavrı hiç hoş değil. Sen önce Reşat saçmalıyor diyorsun, sonra da o saçma dediğin şeylerin nasıl saçma bir hale geldiğini anlatıyorsun.
Tarihte ve sosyolojide biz “olmasaydı”, “olsaydı” gibi laflar kabul etmiyoruz. “Olmasaydı” olmuyor tespitleri değerlendirirken. Bir şeyler olmuş, Reşat da bunu dile getirmiş, bunu görmezden gelemiyoruz maalesef. Onu aşağılamakla, söylediklerinin gerçekliğinden kurtulamıyoruz.
Birkaç gündür birçok yerde çalan, dikkatimi çeken bir parça. Bunu dinlemenizi rica ediyorum.
Bunu dinlerken; gün boyu çalışmış birinin akşam dans etmek için ne kadar basit bir melodiye ve ne kadar basit bir ritme ihtiyaç duyabileceğini düşünün.
Bu şarkıyı dinledim, bu benim hayatımın müziği olamaz. Hiçbir zaman olmadı. Ben müzikal mutluluğu çok başka yerlerde buluyorum. Blog konusunda içinde yüzdüğüm tembellikten bir kurtulabilsem bunları da tek tek paylaşacağım ama şimdi Fatih Ürek zamanı.
Bu parçayı dinleyin ve anlamaya çalışın. Bu parça çok satacak. Bu yaz boyunca bütün Türkiye’de, yazlık yerlerde, gece klüplerinde insanlar bu parçayla coşacak, eğlenecek. Denize girerken bu parçayı mırıldanacaklar.
Hal böyle iken bazı insanlar bunu aşağılayacak ve böylece kendilerini yeniden tanımlayacaklar. Bazıları bu parçayı gizli gizli dinleyecek.
Kişisel değişim adına konuşuyorum; bu parçayı dinleyin, tekrar tekrar dinleyin. Onu yaz boyunca yere göğe sığdıramayacak birçok insanın nasıl da sizin gibi iki kolu iki bacağı olduğunu düşünün.
Ardından AKP’yi düşünün. Halkın birilerini iktidara getirmek için ne kadar basit tınılara, ne kadar basit melodilere, ne kadar basit ritmlere ihtiyaç duyduğunu anlayın. Bunun ne kadar çok işe yaradığını da anlayın. Ayaklarınız şöyle iyice bir yere bassın.

