alemlerin aslı hayaldir
Serinin ilk yazısı için: Zannedişler 1.
Zannedişlere dair örneklere hızlıca devam etmek istiyorum. Bundan oniki yıl kadar önce çiçeği burnunda bir reklam yazarıyken reklamcılık ve yaratıcılığa dair acı gerçeklerle karşılaşmıştım. Reklamcılık şüphesiz yaratıcılık gerektiren bir meslek ancak bir diğer yanda yaratıcılıktan daha önemli olan ve bunun tam tersi olan bir şey daha var: Bir ürünün, bir hizmetin ya da bir kurumun mutlaka diğerlerine benzemek zorunda olması.
Günlük yaşamlarımızda zannederiz ki büyük şirketler satışlarını ve işleyişlerini yaratıcılık üzerine kurarlar ve bu sayede büyük kârlar lede ederler. Oysa birçok başarılı şirketin en büyük kazancı ortalama olabilmekten, standart algıya uyabilmekten ve herkese en çok benzeyen olabilmekten geçer.
Yeni bir bankanın, yeni bir makarnanın, yeni bir otomobilin insanlara güven verebilmesinin en kestirme yolu kendinden öncekilere benzeyebilmektir. Çok yeni bir şey olmadıklarını anlatabilmelidir.
Bu konuda internet işe 1-0 yenik başlamıştır çünkü herkese çok yeni çok acayip bir şey olarak tanıtılmıştır. Oysa internet böyle değil de bir nevi elektronik gazete ve elektronik posta olarak tanıtılsaydı bugün internet karşısında daha az insan acı çekiyor olacaktı. Burada acıdan bahsederken yabancılık duygusundan, ben bilmiyorum, ben yapamıyorum duygusundan bahsediyorum.
Bir öncekine benzememek konusunda bir örnek de ixir olarak gösterilebilir. İxir bir internet servis sağlayıcısıydı ve diğer servis sağlayıcılarından çok farklı görünüyordu. Muhteşem bir reklam kampanyası vardı. Kendini her yerde tanıtmaktan çekinmiyordu, muazzam bir reklam bütçesine sahipti. Ve iflas ettiğinde onu tanımayan yoktu. Ayrıca ixir’in reklam kampanyalarının başlı başına yaratıcılık denemeleriyle dolu olduğunu bilmem hatırlatmama gerek var mı?
Kendi yaşamlarımıza dair bir yaratıcılıktan bahsetmiyorum burada. Ben bunları anlatırken aman ha siz böyle zannediyor olmayın. Benim bahsettiğim büyük ticari başarıların ardında yaratıcılık yattığını zannetmek.
Buradan hızlıca kurumsallık kavramıyla ilgili zannedişlere geçmek istiyorum. Bir şirketin kurumsallaşması; yapılan işlerin, makamların, ünvanların, pozisyonların kişilere bağımlı olmaması demektir. Yani; kurumsallaşmış bir şirkette bilmemkim bey hastalanır da bir gün işe gelemezse onun işleri yarım kalmaz. Kurumsallaşmanın en üst düzey göstergesi budur. Şirketin en üst düzey yöneticisi aniden ortadan kaybolursa (istifa eder ya da ölürse mesela), işler 24 saat içinde hiçbir şey olmamış gibi devam etmelidir. Yani kurumsallaşma kuramı budur.
Ancak kurumsallaşma da kapitalizm gibi, feminizm gibi, sosyalizm gibi, komünizm gibi bir idealdir ve asla gerçekleşemez. İlginçtir, kurumsallaşma kavramının en iyi anlaşıldığı ve en çok hayata geçirilebildiği yer Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Genelkurmay Başkanı şu anda hayatını kaybetse TSK’nın işleyişinde hiç ama hiç bir şey değişmez. Aynısı generalinden erine kadar tüm rütbelerdeki TSK görevlileri için geçerlidir. Bir de askerlikte mantık yoktur derler ama TSK birçok dev uluslararası şirketten çok daha mantıklı bir organizasyondur. Ayrıca bence süreç yönetiminde dünyada bir numaradır.
Çok kurumsal olması gerektiğini zannettiğimiz Intel’de, reklam kampanyalarına dair ince detaylarda bile son kararı şirketin CEO’ları ve patronları veriyordu. Yaşları yetmiş civarında iki üç amcadan bahsediyoruz. Intel’den bahsediyoruz. Bütün çokuluslu dev şirketleri bugün gelinen nokta bundan farklı değildir. Kurumsallaşma sadece bir zannedişten ibarettir. Günlük yaşamda işler öyle yürümez. Bunu yürütebilmek elbette bir başarıdır. Ancak hayata geçirilememiş olması yine her zaman olmayacağını zannetmek nedeniyledir. Bu zannedişin ardı arkası kesilmeyeceğinden hayata geçirilmez. Çünkü farklı insanların aynı işleri aynı kalitede yapamayacakları zannedilir. Bu elbette bazı işler için doğru olmayabilir ama birçok iş için geçerlidir.
Peki neden bu dev şirketler hala başarıyla ayakta duruyor? Çünkü bir şirketin yaşamını sürdürmesi için kurumsallaşması gerektiği fikri de bir zannedişten ibarettir. Ticarette başarılı olmak kurumsallaşmayı gerektirmez. Patron ya da aile şirketlerinin durumuna bakın. Üç beş istisna dışında hepsi ayaktadır, işler yolunda gitmektedir. Böyle bir durumda farklı bir yapının var olması gerektiğini zannederek bunun üzerine inşa edilmiş zannedişlerle “bu aslında böyle başarılı olmamalıydı çünkü şöyleyken şöyle” gibi konuşulur işletme ve ekonomi dergilerinde. Ama sonuçlar değişmez. Kurumsallaşmanın hem kavram olarak kendisi hem de mutlaka gerekli olduğu inancı bir zannedişten ibarettir.
İlerleyen günlerde zannedişleri incelemeyi sürdüreceğiz.
Böyle bir konuyu tek bir yazıda toparlamak mümkün değil. O nedenle birkaç yazıya bölerek uzun soluklu bir seri yaratmaya karar verdim.
Kişisel değişim alanındaki yazılara en son “bahara doğru koruyucu yaşam koçluğu” başlığında üç yazıyla devam etmiştim. Burada bu konuya da yeniden değineceğim.
Zannedişler başlığına dikkatinizi çekmek istiyorum. Hayatta başarabildiklerimizi ve başaramadıklarımızı etkileyen en önemli şeylerden biri bazı şeyleri olduğu gibi bilmekten ziyade öyleymiş gibi zannetmekten ileri geliyor. Başarıdan ya da başarısızlıktan daha önemlisi ise hayal kırıklıklarımız. Hayal kırıklıklarımız, üzüntülerimiz ve bunların bizi yönelttiği depresyonda da zannedişlerin oynadığı rol çok çok büyük.
Bu zannedişlere bir örnek, gerçekçilik adı altında kötümserlikmiş gibi görünen ama aslında kötümserlik maskesine bürünmüş aptal bir iyimserlik olabilir. Ne demek istediğimi örneklerle açıklamaya çalışacağım.
Bundan bir ay kadar önce bahar aylarında aşk meşk konularını ele alırken gelen yorumlara özellikle önem verdiğimi belirtmiştim. Bugün gelen bir yorumda da aynı şey oldu. Yorumda deniyor ki, bir erkek bir kadına “seni görünce aklım başımdan gidiyor” derse onun gözünde ezik bir hale bürünürmüş. Dolayısıyla o kadını da elde edemezmiş.
Ne kadar iyimsersiniz farkında mısınız? Ne kadar şuursuzca bir iyimserlik barındırıyor bu yorum? Görünürde gerçekçilik kisvesine bürünmüş bir kötümserlik gibi duruyor. Çünkü ardındaki fikir hayatta sert olmak, dik durmak gibi gerçekçi yaklaşımlara dayanıyormuş gibi. Ezik gibi durmayacaksın ve kadına seni görünce aklımı kaybediyorum demeyeceksin. Ha sen bunu demezken de, kadın senin içinin içini yediğini bilmeyecek anlamayacak… Ne kadar iyimsersiniz farkında mısınız? Hayatta sertlik rolü yaparak bir yerlere varılabileceğini zannetmekten daha aklı bir karış havada bir iyimserlik söz konusu olabilir mi?
İşte bunlar hayattaki zannedişler. Sürekli güleryüzle dolaşan bir insanın içindeki şeytanı görememek, size iyi hatta çok çok iyi davranan birinin ezik biri olduğunu ve ondan hiçbir zarar görmeyeceğinizi düşünmek kadar büyük bir iyimserlik olabilir mi?
Madem öyle zannediliyor peki neden o zaman tarihteki en büyük savaşçılar düşmanları bir karınca olsa bile onları ciddiye almışlardır? Neden en büyük liderler en ufak bir terslikte fevri çıkışlar yaparak yılanın başını küçükken ezmeye çalışırlar?
Zannedişlere bir başka örnek ise insanların yaşam koçluğu, psikoterapi, ve buna benzer konulara karşı sergiledikleri yaklaşım ve çizdikleri toz pembe tablodur. Önemli rollerinden birini Robert de Niro’nun oynadığı Analyse This adlı filmden bir replik bunu çok iyi anlatır. Mafya babası rolündeki Robert de Niro psikoterapistin karşısına oturur ve der ki: Beni iyileştir ama sakın bir ibneye dönüştürme! Burada ibne derken bir yumuşaklıktan, bir toz pembelikten, bir çiçek böceklikten bahsediliyor. Sonra gerçekten psikoterapinin ya da yaşam koçluğunun ya da benzeri bir çalışmanın içine girenler bu çalışmaların ne büyük sertlikler (hem de zannederek falan değil, porselen sertliğinde gerçek sertlikler) içerdiğini anlarlar. Zaten bu aşamada gerçekçilik adı altında kötümsermiş gibi görünüp ve ama aslında aptalcasına iyimser olanlar bu sürece dayanamazlar. Genelde çeşitli bahaneler uydururlar ve bu tür süreçlerden kaçarlar.
Zannedişleri ben salt bireysel bazda ele almıyorum. Toplumsal bazda da anormal zannedişlerle yaşıyoruz. Örneğin din alanında, İslam’ın Kuran’a göre yaşanmıyor olduğu gerçeğinin farkında mısınız? Bir örtünmenin, bir kurbanın, bir sadakanın Kuran’ın anlattığı din yerine insanların zannettiği İslam üzerine kurulu olduğunun farkında mısınız? Bu konuda ne kadar gerçekçi, ne kadar iyimser, ne kadar kötümser olduğunuzun farkında mısınız? Neleri gerçeklere göre ve ayaklarınız yere basarak kabul ettiğinizi, neleri aşırı iyimserlik ve zannedişler içinde kabullendiğinizi biliyor musunuz?
Bir doğu felsefesi dendiğinde mesela, aklınıza neler geliyor? Hiçbir şeye zarar vermeyen, kılını kıpırdatmamaya yemin etmiş Budist rahipleri mi hayal ediyorsunuz? Yoksa ikinci dünya savaşında A.B.D. nin donanmasını neredeyse yok etmek üzere saldırıya geçen Japonların da bir savaş tanrıları olduğunun ve tam bir uzak doğu felsefesi sertliğinde saldırdıklarının farkında mısınız?
Bir sonraki yazıya kadar, kendi zannedişlerimiz etrafında düşünmeye davet ediyorum sizi.
Aralık Derneği’nde verdiğim internet becerileri konulu eğitimin ilk kısmı dün sona erdi. Şimdi haftaya ikinci kısma başlayacağız. Yine Perşembe 11:00 13:00 saatleri arasında 4 hafta boyunca internet becerilerimizi geliştireceğiz.
İlk seminer toplanan küçük grubun bilgi seviyesi doğrultusunda şekillendi ve programı biraz daha basitleştirdim. Dolayısıyla ileri düzey internet becerileri konusunda bir şey kaçırmış sayılmazsınız.
Hal böyle iken haftaya Perşembe başlayacağımız seminer ve eğitim hem ilkinin devamı niteliğinde olacak hem de ilk planladığım ileri internet becerilerini içeren bir eğitim niteliğinde olacak.
Bu tür konularda herkesin merakını gideren bilgiler vermek zordur hatta bazen imkansızdır o yüzden merak ettiğiniz ve ilgilendiğiniz konularda bana bir mail atmanızı rica edeceğim: osmanborutecene@gmail.com
Atacağınız mailde “ben şu konuyu öğrenmek istiyorum bu eğitim benim işime yarar mı?”, “youtube’a video yüklemek istiyorum beceremiyorum bu eğitimden sonra bunu yapabilir miyim?”, “bu eğitimden sonra kendi web sitemi yapabilecek miyim?” gibi sorular sorabilirsiniz, daha burada benim aklıma gelmeyen sorular da sorabilirsiniz. Adım atmanız önemli
Bir süredir kendi sürekliliğimden şikayetçiyim. Blog yazarı olmak konusunda özgür tutumları savunmakla tanınıyorum ama kendi içimde blog yazarlığının sürekliliğine önem veriyorum ve sürekliliği o özgürlük kapsamında tutmuyorum.
Şimdi kendi kendime aslında nasıl olması gerekir diye küçük bir beyin fırtınası yürüteceğim.
Blog yazarlığı eğer kişiselse ve belli bir konuda yoğunlaşmıyorsa o zaman yazılabilecek şeylerin sınırı yok demektir. Bu durumda okuduğunuz bütün kitaplar, izlediğiniz bütün filmler, gündemdeki tüm haberler hakkındaki fikirleriniz, hatta belki gördüğünüz rüyalar bile bir blog yazısına konu olabilir.
İşin bir paylaşım boyutu var. Dolayısıyla blog yazarlığı kişisel seviyede insanın birikimlerini yansıttığı bir alan. Bu yansıtma salt bilgi paylaşımı biçiminde değil; yorumlar, yaklaşımlar hatta blogun özgün tasarımı bile kişinin birikimlerini yansıtan ögeler. Blog kişinin dünyaya açılan penceresi ve bu pencere üzerinden aldıkları hem verdikleriyle doğru orantılı, hem de verdikleri belki de aldıklarından daha önemli. Hatta belki diyebiliriz ki bu noktada blog yazarı vererek alan biridir.
Önümüzdeki haftalarda zihnimde beliren sürekliliğin canlı örneklerini vermeye özen göstereceğim. Daha sık yazacağımı umuyorum.
AKP’nin kapatılası isteğiyle açılan dava sonrası siyasete ve gündeme dair bir şey yazmadım. Yazmama nedenimi bir iki yerde anlatmaya çalıştım, oralarda kendimi yeteri kadar ifade ettiğimden eminim ancak hem gündeme dair neler olduğunu toparlamak için hem de daha fazla sayıda insana ne düşündüğümü iletmek için şimdi bunu yazıyorum.
Ben detaylarda kaybolmaktan nefret ederim. Kişiyi hiçbir çözüme ulaştırmadığı gibi, yeni sorunların ortaya çıkmasının da en kestirme yoludur bu. O nedenle ben size oturduğum yerden görünen büyük resimden bahsedeceğim.
Günümüzde dünyayı çok uluslu şirketler yönetiyor. Bu yönetimin ortaya attığı ve herkese kabul ettirmeye çalıştığı idare biçiminin adı da globalizm. Bu şirketlerin anladığı globalizm, bütün dünyanın tek bir elden yönetilmesi demek. O tek bir el de çok uluslu şirketlerin büyük hisse sahipleri olan kişiler.
Bu durum bu kadar basit olduğu halde, “dünyayı israil yönetiyor”, “biz amerikan güdümündeyiz (maalesef öyleyiz)”, “çin dünyaya hakim olacak” gibi serzenişler ve akıl yürütmelerin hepsi boş. Çünkü A.B.D.’yi artık Amerikan halkı yönetmiyor. Orası da bir ülke olarak globalizmden nasibini almış durumda. Çok uluslu sermayenin seçtiği başkanlar ve milletvekilleri ile yönetiliyor A.B.D.
Çin’in durumuna gelince; Çin, bütün ülkelerdeki orta büyüklükte işletmeleri vurdu. Ama dikkat edin bir Adidas’ı, Nike’ı, vurmadı. Nedeni Çin’in dönüşümünü sağlayanların da çok uluslu sermaye olmasıydı. Lütfen kimse Çin’in bir süper güç olma yolunda ilerlediğini zannetmesin. Çin, kapitalist sistemin çarkları arasındaki büyük yerini aldığı için dünyanın geri kalan kısmındaki küçük ve orta büyüklükte işletmelerin kanını emiyor. Ama çok uluslu birçok firma bundan etkilenmiyor. Çünkü zaten Çin, çok uluslu firmaların büyük bölümünün arka bahçesi, fabrikası, üretim bölgesi. Bu bağlamda Çin, bağımsız bir ulus devlet olma özelliğinden vazgeçerek global sisteme entegre oldu.
Tüm dünyada çok uluslu sermayeye ait olan medya devlerinin dünyaya “öğrenci olayları” olarak haber verdiği bir işçi hareketi oldu Çin’de. Ödül almış video ve fotoğrafların olduğu sahneyi sanırım hatırlamayanınız yoktur. Genç bir çocuk bir tankın önüne geçmiş ve tankı durduruyor. İşte o günlerde tüm dünyaya büyük medya tarafından “öğrenci olayları” biçiminde yansıtılan hareket bir işçi hareketiydi ve Çin’in bugünkü halini almasını sağlayacak çalışma koşullarını düzenleyen kanun tasarılarının yasalaşmasını protesto ediyordu. Ve bu işçi hareketi de Çin ordusu tarafından tanklarla toplarla tüfeklerle bastırıldı. Çin’i bugün Çin yapan olay budur.
Bunun bir benzerini şu anda Türkiye’de yaşıyoruz. Sosyal güvenlik reformu adı altında Türkiye’yi bir ucuz iş gücü fabrikası haline getirecek bir yasa tasarısının yürürlüğe girmesi isteniyor. Bu aslen tarihi bir konu, tarihe damgasını vurabilecek bir konu ve tüm dünyaya uluslararası dev medya kuruluşları tarafından bu kez belki “öğrenci olayları” değil ama laik islamcı çatışması olarak yansıtılabilecek bir konu.
Ha dünyanın bütün bir evrende ne kadar küçük olduğunu konuşmuşuz ha bir parti kapatma davasının dünya ölçeğindeki önemini konuşmuşuz farketmez.
Eninde sonunda göreceğimiz şu olacaktır: Globalleşmeye karşı ayakta durmaya çalışan ve hala kendi halkı tarafından yönetilmekte ısrar eden bir ulus devlet olarak Türkiye ve onu “çağdaşlaştırmaya”, global dünyanın bir parçası haline getirmeye çalışan uluslararası sermaye.
Bakın dikkatinizi çekerim; size işçi haklarından bahsetmiyorum, sermaye düşmanlığı yapmıyorum. Ben size bambaşka bir şeyden bahsediyorum.
Ben size çok uluslu sermayenin hızını alamadığını ve dünyanın tamamını matrix’deki gibi bir pil haline getirmek isteğinden bahsediyorum.
Hal böyle olunca, yani büyük resim bize bunları gösterince; türbanlılar üniversiteye giremezmiş, Atatürk olmasaydı bu topraklarda ezan okunmazmış gibi yaklaşımlar acınası yaklaşımlar halini alıyor.
Bu çerçevede insanlara bir şey anlatmak da pek imkan dahilinde değil.
Ancak işin ulus devlet kısmını anlamakta fayda var. Atatürk’ün bizlere en büyük hediyesi ve bugün korumayı beceremediğimiz en önemli şey ulus devlettir. Tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti, şimdi üzerine titrememiz gereken ve tehlikede olan şey. Bakın burayı tekrar etmek istiyorum; Kıyafet devrimi değil, harf devrimi değil… Ulus devlet, bağımsız Türkiye. Elbette bunun olmazsa olmaz şartları da demokrasi ve laikliktir. Buna diyeceğim yok.
Ancak futbol takımı tutar gibi siyasi parti taraftarlığı yapmayı sürdürürsek bu işin altından kalkamayacağımızı da üzülerek belirtmek isterim.
Takım tutar gibi siyasi parti tutmak ise şöyle oluyor; bir siyasi parti, hukuka aykırı işler yaptığı iddiasıyla incelemeye alınmak isteniyor ancak bu partinin ve taraftarlarının buna tahammülü yok. Yani devlet mekanizmalarının kontrolune tabi olmak istemiyorlar. İsteniyor ki kimse onları denetlemesin. Halka bile hesap vermeden görevlendirildikleri her şeyi yerine getirsinler.
Bunun akabinde bu partiye gösterilen tepkiler de dünyadan ve Türkiye’den habersiz, tamamen kişisel ruhsal sorunlar nedeniyle batacak yer arayan insanın aradığı yeri bulması ve her alandaki öfkesini bu partiye kusması şeklinde gerçekleşince, sorunları çözmek için yapacak hiçbir şey kalmıyor.
Türkiye’nin siyasi alandaki sorunlarının 2008 yılı içerisinde çözülmesini ve 2009 yılına taşmamasını temenni ediyorum.

