Osman S Börütecene

alemlerin aslı hayaldir

Türkiye Cumhuriyeti Türk Halkı’na sesleniyor

14 Ocak 2008 Pazartesi 13:20, Osman Seyit Börütecene

Gündeme bakıyorum, bir şeyler yazmak istiyorum. Yazamıyorum midem kaldırmıyor. Onun yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk Halkı’na ithafen bir şarkı söylediğini hayal ettim aniden. Buyrun şarkı burada, sözlere dikkat, özellikle de şu bukleye: “Neyin bildin ki değerini benimkini bileceksin bunu da tabii mahvedeceksin.” Düşünün bakalım.

Yaşam işe bulaşmalı, iş yaşama değil

14 Ocak 2008 Pazartesi 10:13, Osman Seyit Börütecene

Oldum olası yadırgarım. Amerikan kültürü kaynaklı bir dizi söylem der ki, profesyonellik bir yaşam tarzıdır. Profesyonel tarz ve tavırlarınız sadece iş saatleriniz için geçerli olmamalı, bütün yaşamınızı kaplamalı.

Peki kaplasın, eyvallah. Ama neden ustaca bir yaşam değil de profesyonel iş hayatının 24 saate yansıması? Neden kişinin hedefi mutlu ve verimli bir hayat değil de profesyonel bir iş yaşamı olsun? Daha doğrusu neden küçük kalması gerekenden büyük olması gerekene doğru bir “bulaştırma” var da aslen esas olması gerekenden daha küçük olana bir yansıma biçiminde düşünülmüyor bu?

Güncel bir örnek olarak bu alandaki yanılsamayı maalesef en çok Ali Saydam’da gözlüyorum. Son günlerdeki iki yazısından örnek vereceğim. Bu örnekler aynı zamanda konumuzu da aşan örnekler, böylelikle yaşama ve ticarete bakış açısı üzerine de bir şeyler söylemiş olacağız.

Bunlardan birincisi Eyşan Özhim’in Ayşe Arman’a verdiği bir röportajla ilgili.

“Eyşan Hanım kendi ayağına nişan almış” başlıklı yazıdan iki paragraf alıyorum:

Babası İsviçre’deki öğrencilik yıllarımızdan arkadaşımız ve ağabeyimizdir… Onun için Ayşe Arman’ın benim nezdimde ayrıcalıklı bir yeri vardır. Yaptığı işlere fazladan bir puanı da bu sübjektif gerekçeden veririm. Ancak Ayşe’nin benim hiçbir torpilime ihtiyacı yoktur. Örneğin yılın son günlerinde Eyşan Özhim ile yaptığı röportaj beş yıldızlıktı. Başlık her şeyi söylüyordu aslında: “Ne CEO’nun sevgilisiyim ne lezbiyenim!”

Röportajın içeriğini internetten bulup okuyabilirsiniz, ama başlık yetiyor… Ben Eyşan Özhim’in ne CEO’su ile yattığı yolundaki dedikodudan haberdardım ne de lezbiyen olduğu yönündeki söylentilerden… Şimdi haberim oldu. Kimin sayesinde? Eyşan Hanım’ın sayesinde…

Ne yapacaksınız peki böyle usta röportajcılar karşısında? Yanıt çok basit ama yapması zor: Sadece susacaksın! Hepsi o…

Ali Bey bu yaklaşımı Fazıl Say’ın Türkiye’nin güncel sosyal durumuna ilişkin sarfettiği sözlerle ilgili de göstermişti. Ben de onun bu yaklaşımını şöyle değerlendirmiştim:

Ali Saydam olayı yine iletişimci kimliğiyle ele almış, itibardan bahsetmiş. Güzel de bahsetmiş. Ancak Ali Bey’i artık bir konuda uyarmak lazım. Ali Bey, gerek şahıs gerekse tüzel kişilikler - yani şirketler - bazında ticari menfaat anlamına gelen itibarla, bu kavramla alakası olmayan evrensel itibarı birbirine karıştırıyor. Yani konuyu öyle bir ele almış ki Ali Bey’in yazdıkları “Fazıl Say bu söyledikleriyle gelecekte daha az para kazanır maalesef” biçiminde özetlenebilir. Dolayısıyla bu yaklaşım çarpık. İtibar çok önemli evet ama itibarın işletme bilimindeki anlamıyla evrensel anlamı aynı değil. Hatta bu başlı başına bir makale konusu aslında.

Şimdi aynı şeyi yine savunacağım, söyleyeceğim. Kimse Eyşan’ın yeni atılımlarından haberdar değilim sanmasın. Gayet de iyi biliyorum ama inanın bana farketmez. Hatta belki Eyşan bu röportajda olması gerekeni yapmış ve bütün amaçlarına da ulaşmıştır. Yine de bu ticari durum bir yana yukarıda kendi yazımdan yaptığım alıntıdaki görüşlerim burada da aynen geçerli.

Hele de son paragrafta söylediği “Ne yapacaksınız peki böyle usta röportajcılar karşısında? Yanıt çok basit ama yapması zor: Sadece susacaksın! Hepsi o…” sözlerini çok acıklı buluyorum.

İkinci örnek ise Zara ile İletişim Danışmanlığı Şirketleri Derneği İDA’nın Başkanı Necla Zarakol arasındaki bir ihtilafla ilgili. Ali Bey’in köşe yazısından alıntımızı yapalım:

Şaka bir yana, bence iyi bir ders oldu Zara’ya. “Ben iletişime falan para harcamam; ürün koleksiyonumu sık sık değiştiririm, fiyatları makul düzeyde tutarım, varsa yoksa lojistiğimi sağlama alırım, gerisi sorun değil!” stratejisini belki sorgularlar.

Evvela şunu söylemem gerekir; bahsedilen ihtilafı, konuyu bilmiyorum. Ali Bey de konunun ne olduğunu yazmamış. Belli ki bugünkü yazısının bu ikinci bölümünde kendi sektörüne hitap ediyor, olabilir ziyanı yok.

Ancak Ali Bey’in alıntı yaptığım bu paragrafta sunduğu eleştirinin boş bir eleştiri olduğu Zara’nın herhangi bir satış krizi yaşamıyor olması nedeniyle ortada. Hal böyle olunca da Ali Bey’in özenerek anlattığı pazarlama iletişimi hakkında insanda soru işaretleri uyanıyor. Bu durumda da bence Ali Bey’in iletişim hizmetlerinin yararını anlatma biçimini değiştirmesi gerek.

Ben bir büyük patron olsam, işlerim de yolunda gitse (Zara’nın dönem dönem nasıl da tıklım tıklım olduğunu hatırlayın) bana iletişim hizmetleri satmak isteyen biri de bu cümlelerle konuşarak bir şeyler anlatmaya çalışsa ben hala satın alacağım iletişim hizmeti bana ne gibi bir fayda sağlayacak sorusunu cevapsız bırakılmış hissederim.

Nedeni ise basit. Ticarette davranış tarzı bir pazar sabahı bakkala yolladığınız ergenlik çağındaki oğlunuzun saçını başını iyice düzeltmeden evden çıkamaması gibi değildir. Satın aldığımız birçok ürün ve hizmetin ambalajına pazarlama bilimcilerinin zannettiği kadar itibar etmeyiz. Burada ambalaj derken ezcümle diyorum, yığınla reklam pazarlama ve ‘iletişim’ çabası da buna dahil.

Bu durum apaçık ortadayken sapasağlam bir insanın kulağına “dikkat et seni yaralı iken görmesinler” diye fısıldamak neden?

Son olarak bir şeyin altını çizmek istiyorum. Bu eleştirilerim Ali Bey’in şahsında toplandı bugün. Ama esas mesele pazarlama iletişimi sektörünün varlığındadır. Bu varlığın sorgulanması gerekiyor.

Liderlik doğruyu söylemek ve yapmak değildir

13 Ocak 2008 Pazar 10:54, Osman Seyit Börütecene

Zaman zaman aklımıza takılır: Hükümetler, başbakanlar, bakanlar, parti liderleri, patronlar, takım kaptanları, şefler ve benzeri pozisyonlarda bulunan birçok insan yalan söyler ve doğru olmayan işler yapar.

Bu söz ve eylemlerin ne kadarı yalan olarak adlandırılabilir, ne kadarının yanlışlığına hükmedilebilir orası çok tartışmalı bir konu. Benim gündeme getirmek istediğim kısmı ise bu durumun toplum tarafından nasıl kabul gördüğüdür.

Birkaç bin yıl geriye gidelim, avcılık ve toplayıcılık zamanına geri dönelim. Amacımız karnımızı doyurmak ve etrafta dolaşan türlü çeşitli vahşi yaratığa yem olmamak. Böyle bir durumda et yiyebilenler ancak etraflarındaki hayvanları öldürebilenlerdir. Bu durumda bir başka canlının hayatına son verebilme cesaretini gösterecek birileri lazım. Yoksa et yiyemezsiniz. Bir başka canlıyı öldürmek ise kolay değil. Bu bahsettiğimiz hayvanlar insanın ayağına kadar gelip hadi beni kes de karnını doyur demiyor.

Günümüze dönelim.

Ülkemizin büyük tarihçilerinden İlber Ortaylı diyor ki: Dünyaca büyük liderlerin her yerde aynı şeyi söylediği ve aynı şeyi yaptığı görülmemiştir. Liderlik adına her yerde aynı şeyi yapmak ve aynı şeyi söylemek bir marifet değildir.

Örneğin Atatürk, Selanik’i, Batı Trakya’yı, Musul’u (eyalet olanı kastediyoruz, burada Musul dediğimizde Musul, Erbil, Kerkük anlaşılmalı) Türk topraklarına katmayı düşünmüştür. Ancak bunu uluslararası platformlarda dile getirmek yerine kendi kişisel notları arasına yazmış, okuduğu bazı kitapların sayfalarına not düşmüştür (”Ömrüm vefa ederse Musul’u geri alacağım”, “bir gün bizim olacak”).

Yani Atatürk gibi dünya çapında büyük bir lider dahi her şeyi her yerde söylememiş, her zaman tek bir doğru parçası üzerinden hareket etmemiştir.

Bunun nedeni hayatın yapısıdır. Hayat tek bir doğru üzerinde şekillenmiyor. Hayat çoklu doğruluk işidir. Birden fazla doğru vardır. Hatta yerine göre zamanına göre bile değil; aynı anda birden fazla doğru olabilir hayatta.

Hal böyle iken liderler yerine ve zamanına göre farklı davranabilen ve hatta aynı anda birden fazla doğruyu birbirlerine zıt olduğu halde uygulayabilen kişiler arasından çıkarlar.

Demokratik sistemlerde bu durumun değişmesi beklenir ama yine değişmez. Örneğin Cem Uzan gibi, Recep Tayyip Erdoğan gibi politik arenada çelişkileri olan, devlet tarafından suçlu bulunup cezalandırılmış kişilerin bugün siyasi yaşamda aktif olmaları bu durumun demokratik sistemlerde de değişmediğini bizlere açık seçik anlatır.

Recep Tayyip Erdoğan’ı şimdilik bir yana bırakalım çünkü devlet onu ticari yolsuzluk nedeniyle değil düşünceleri nedeniyle cezalandırdı. Biz konumuz açısından çok mühim bir örnek teşkil eden Cem Uzan’a dönelim.

Cem Uzan, uluslararası bir şirket olan Motorola’ya halk tabiriyle söylemek gerekirse “borç takmış”, İmar Bankası üzerinden haksız kazanç sağladığı söylenen ve mahkeme tarafından bu suçu sabitlenmiş bir iş adamı. Bu kişi siyasete atıldı ve Genç Parti’yi kurarak birçok yeni siyasi partinin hayal bile demeyeceği kadar oy aldı. Bu durum ilginçtir ve Cem Uzan’ı bir lider olarak kabul etmek ve onu seçmek açısından değerlendirilmesi gereken bir şeydir.

Cem Uzan’a oy veren birçok seçmenin bu kişinin kanun karşısında suçlu bulunduğu faaliyetleri “yapabilmiş” olmasından etkilendiğini biliyorum. Birçok seçmen onun bunları yapabilmiş biri olmasından yola çıkarak “kendi için bunları yapan vatanı için neler yapmaz” diyerek Cem Uzan’a oy verdiler.

Bu safhada işin içine “kandırıkçılığı becerebilmek” gibi bir unsur giriyor. Halk için liderden beklenen bir özellik bu. Bu safhada ilk satırlarda verdiğim binlerce yıl öncesi örneğine dönelim. Halk burada et yiyebilmek için kendisi adına bir başka canlıyı kandırıp öldürebilecek lideri seçiyor. Bu benzetme çerçevesinde bunun günümüze uyarlaması şöyle yapılabilir; Türkiye’yi kendisini kandırmak isteyen düşman ülkelerden koruyacak ve onlara “kandırıkçılık yapabilecek”, tufaya düşürecek, pabuçlarını ters giydirebilecek bir lidere ihtiyaç var. Bütün hayatını dürüstlükle yaşamış biri bir ülkeyi yönetemez ve o ülkenin düşmanları karşısında, o ülkeyi tehdit eden unsurlar karşısında zaafa düşer. Halkın lider seçerken yürüttüğü akıl, mantık büyük ihtimalle budur.

Bu nedenledir ki kanuna ya da vicdana göre apaçık suç işleyen birçok “büyük adam” el üstünde tutulur ve etrafındakileri koruyup kollaması beklenir. O kişinin bunu “yapabilecek”, “becerebilecek” kişi olduğuna inanılır.

Bu liderin göreve gelebilmesi de zaten benzer mücadele süreçleriyle bezeli olduğundan lider genellikle milyonlarca sperm arasından birinci gelen sperm gibidir. Amaca giden yol boyunca birçok “katakulli” ile karşılaşmış, birçok rakip onun ayağını kaydırmaya çalışmıştır. Ancak lider bunların altından kalkabilmiş ve kendisi kayıp gitmek yerine diğerlerinin ayağını kaydırabilme becerisine sahip olduğunu kanıtlayarak liderlik koltuğuna oturmuştur. Hal böyle iken de bu kişinin üç beş yolsuzluk ya da kanunsuzluk nedeniyle koltuğunu terketmesini beklemek abesle iştigalden başka bir şey değildir. Hatta böyle bir beklenti içinde olmak sizi istenmeyen kişi yapar.

Hayatın gerçeklerinden birini daha ele aldığımız bu pazar sabahında herkese esenlikler dilerim.

Baklayı ağzımdan çıkarıyorum; yaşam koçu bir tür terapisttir

12 Ocak 2008 Cumartesi 04:35, Osman Seyit Börütecene

Bir süredir bunu açık seçik yazmak istemiyordum. Mesleğe başlayalı bir hayli zaman oldu benim için. Yeteri kadar birikim ve vizyon geliştirdim. Başlangıçta vardığım kanı ise aynen doğruluğunu koruyor benim için.

Daha evvel yaşam koçluğunun tekniklerini kaçınılmaz olarak ‘cognitive psychotherapy’den aldığını söylemiştim (bilişsel terapi). Koçluk kuramı son derece Rogerian (kişi odaklı terapi, kısa terapi), son derece bilişsel (Aaron Beck, David Burns) bir terapi türünü anlatır.

Yaşam koçluğunun psikoterapi olmadığını anlatmak içinse malzemesini geçmişte aramadığı söylenir. Oysa çalışma materyalini geçmişten alan tek psikoterapi türü psikanalizdir. Psikanaliz de psikoterapi tekniklerinden yalnızca biridir. Bu konuya daha önce başka bir yazımda değindim.

Yaşam koçluğu teknik ezberleyerek yapılamaz. Bir yaşam koçunun gelişiminde süpervizyonun yeri büyüktür. Başkalarının gelişimine katkıda bulunmak kişisel bir derinlik gerektirir. Bu derinlik kitabi bilgiyle sağlanamaz. İnsanların gelişimine katkıda bulunma mesleği salt diplomalara ve sertifikalara dayandırılırsa ortaya üfürükçü hocalar benzeri tipler çıkar.

Gelelim bana göre gerçek olan ayrım noktasına. Klinik psikolojinin alanı psikolojik rahatsızlıkları olan insanlarla çalışmayı içerir. Ancak psikolojik destek alma ihtiyacı sadece psikolojik bir rahatsızlık yaşayan kişilerde ortaya çıkmaz. Çan eğrisine göre normal kabul edebileceğimiz birçok insan psikolojik bir destek alma ihtiyacı hisseder. Hissetmese bile daha verimli ve daha sağlıklı bir yaşam için buna ihtiyacı vardır. İşte bu noktada klinik psikoloji belirgin bir başarı göstermekten çok uzaktır.

Bu alanda başarılı olabilen psikiyatrist ve psikologlar bu dallarda eğitim gördükleri için değil, bu konuda sahip olunması gerektiğini iddia ettiğim kişisel derinliği edindikleri için başarılı olabilmişlerdir. Yoksa belirgin bir psikolojik rahatsızlığı olmayan birine kuşların çiftleşme zamanındaki davranışlarını çok iyi ezberlemiş biri olduğunuz için yardımcı olamazsınız. Hayat üzerine çalışmalar yaptığınız ve düşünceler ürettiğiniz için başarılı olabilirsiniz.

Bu nedenledir ki günümüzde birçok sıkıntılı insanın bir faciaya dönüşmüş ve kendilerine fazladan sıkıntı sağlamış psikoterapist öyküleri mevcuttur. Psikoterapistlerin insani ilişkiden kaçınmalar, kendilerine danışmak üzere başvuran milyonlarca “normal” insanı terapi nosyonunun güzelliklerinden faydalanmak bir yana, olmadık yeni bunalımlara sürüklemiştir.

Bu gerçekleri açık açık anlatan meşhur psikiyatrist Irvin Yalom ise meslektaşları tarafından eleştiri yağmuruna tutulmuş ve neredeyse akademik-klinik dünyalarda aforoz edilme noktasına gelmiştir. Bu örnek “doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” sözünün birebir örneğidir.

Bu bağlamda; işine önem veren, özen gösteren, kişisel derinliğe sahip olan, objektif olmayı becerebilen, klinik psikoloji literatürünü içine düşmeden belli bir uzaklıktan takip etmeyi başaran bir yaşam koçu, o çan eğrisinde normal kısımda kalan milyonlarca kişiye yardımcı olabilir hatta açıkça söylüyorum birçok ruhsal rahatsızlığı, sıkıntıyı “tedavi” edebilir.

Bu konuyu her platformda tartışmaya hazırım.

12 Eylül darbesinin suçunu 80 kuşağına yıkmak

12 Ocak 2008 Cumartesi 04:06, Osman Seyit Börütecene

75 doğumlu bir ademoğlu olarak 80 kuşağı sayılıyorum. Özal Türkiye’sinde büyüdüm. 12 Eylül 1980 askeri darbesinin bütün olumsuzluklarını, bunların birer olumsuzluk olduğunu bilemeden büyüdüm. CHP geleneğiyle yetiştim, Amerikan gelenekleriyle yoğrulmuş bir topluma itildim. Önüme Amerika’nın tüm dünya için belirlediği yoldan başka bir yol konmadı. Ancak yıllar sonra, otuzlarıma gelince hanyayı konyayı, amerikayı avrupayı, osmanlıyı romayı anlayabildim. Hem de tüm ‘kaliteli’ eğitimime rağmen.

Bu süreç boyunca bir şey beni fena halde taciz ve rahatsız etti. Bizden önceki kuşak, bizim kuşağımızı ‘apolitik olmakla’ suçladı ama ne suçlamak. Bizler kitap okumuyorduk, siyasi fikrimiz yoktu, aklımız kısa yoldan köşeyi dönmekteydi. Cumhuriyetin değerini bilmiyorduk. Amerikan kültüründe boğulmuştuk.

Evet öyleydi ne var? Nolmuş yani? Ben mi yaptım 12 Eylül darbesini? Benim kuşağım mı yaptı? Benim kuşağım kendisine aşılanan kültürü ve hayat tarzını dünyaya gelirken özellikle mi seçti?

Böyle bir durum var. Biz, hadi adını da koyayım, 90′lı yıllar boyunca “Türkiye’yi kurtarmaya çalışan ama başarılı olamamış” bir önceki kuşak tarafından sürekli ezildik. Sanki 80 darbesi bizim suçumuzdu. Bir tanesi de bize bir şey öğretmeye anlatmaya çalışmadı.

Aynı zihniyet bugün Cumhuriyet gazetesinin internet sitesini para ödeyip üye olmayanlara kapalı tutuyor. Bu sadece bir örnek. Keşke burada biz (80 kuşağı) olmasaydık da bu bizden önceki kuşak olsaydı. O zaman AKP cezası yerini bulmuş olurdu gerçekten.

Acı ama gerçek; 80 darbesini biz yapmadık. Ben o zaman 5 yaşındaydım. 80 darbesini siz yaptınız.

Savaş görmüş bir Türkiye ile savaş görmemiş bir Türkiye arasındaki fark

12 Ocak 2008 Cumartesi 03:49, Osman Seyit Börütecene

Türkiye’de sınır ötesi operasyon konusu üzerine yazılıp çizilenleri gösterge alarak böyle bir şey düşündüm. Türk Halkı savaş görmüş nesil ve savaş görmemiş nesil olarak ikiye ayrılıyor.

Geçmişte savaş görmüş bir nesil vardı ve bu nesil daha kişilikliydi. Dış politikada daha kararlı ve daha ‘assertive’ davranıyordu. Devlet adamları tam anlamıyla devlet adamı gibiydi. Türk Halkı da Türkiye Cumhuriyeti’nin haklarını ve olanaklarını biliyordu.

Oysa bugün farklı bir durum var. Savaş görmemiş bir Türk Halkı ve bu savaş görmemiş halktan gelen tuhaf devlet adamları var. Halkın ülkeye inanç seviyesi gerçekçi değerlere dayanmıyor. Halkın çoğunluğunda tuhaf bir A.B.D. sempatisi var. Ayrıca demokrasi anlayışı da devletin elini kolunu bağlamaya yönelik.

Türkiye dışarıda herhangi bir konuda hakkını aramıyor. Türkiye dış politikada herhangi bir konuda son derece ‘avoidant’ ve muhatap ülkeleri tam olarak memnun etmeye yönelik bir tavır sergiliyor.

İçeride ise halk bu ülkenin gücünün farkında değil. Ülkenin belirgin bir gücü yokmuş gibi bordan toryumdan bahsediliyor. Bunlardan öyle bir bahsediliyor ki sanki Türkiye ekonomisi dünya sıralamasında ilk yirmide değil.

Halkın, Türkiye’nin olanaklarından ve pazarlık gücünden haberi yok. Birçok kişi gelecekteki hedeflerle gaza gelmemiz gerektiğini ve başka da bir şeyimiz olmadığını düşünüyor.

Yazık, çok yazık.

21. Yüzyıl Türkiye’sinde büyük adam olmak

12 Ocak 2008 Cumartesi 03:42, Osman Seyit Börütecene

Günümüz Türkiye’sinde büyüyünce olunacak kişi örnekleri geçmişe nazaran çok tuhaf, kriterleri çok enteresan bir dizi adam ve kadından oluşuyor. Aklıma gelen kabataslak bir liste var, bu isimlerin tamamı olamaz tabii asla ama belirgin örnekler:

Şansal Büyüka, Erman Toroğlu, Ali Atıf Bir, Erdal Acar, Kaya Çilingiroğlu, Sibel Can, Bülent Ersoy, …

Bu yukarıda adı geçenler günümüz Türkiye’sinde en çok itibar gören insanlar. Yani somut kriterleri bir yana bırakıp toplumun neye saygı gösterdiği ve kimlerin en çok itibarla isimlerinin geçtiğine bakarsak alacağımız sonuç budur. Bu durumda Türkiye’nin büyük adamı / kadını olmak bu insanlardan biri olmak demektir. Bunlar ‘role model’dır. Türkiye’nin en elit en seçkin insanları bunlardır.

Şu anda Türkiye’nin durumu budur.

Haberler (Yorumsuz)

10 Ocak 2008 Perşembe 02:03, Osman Seyit Börütecene

Az önce yaşanmış bir yazışmadır.

me: audacity ile skype konuşmalarını kaydetme olayna girdim sonuç vermiyo
ya beni kaydediyo sadece ya karşı tarafı
ikisi birden çıt yok
tansugunay: olm
ben düşündüm
düşündüm
biz gtalkdan tezt chat yapıp yayınlasak daha hastası olur
text*
me: arama motorları açısından daha iyi olur tabi
tansugunay: Bence her türlü daha iyi olur
me: evet bana da bi heyecan geldi şimdi
tansugunay: Her zabah 10 da ne dersin?
me: olabilir evet
tansugunay: Konuları akşamdan mailleyelim
me: olur valla
tansugunay: şu konuda konuşalım diye
me: evet evet
tansugunay: hatta varya…
ben blogu kaparım bunu yaparsak
me: ahahahha ne gerek var lan
blogda yayınlamican mı zaten
tansugunay: ne yazcam lan
ha
ikimizde mi yayınlıycaz?
ayrı biyerden değil mi
me: orası önemli değil bi gün sen bi gün ben yayınlasak da olur
tansugunay: tamam la
ama bi akımsal olsun diye hani..
me: ayrı biyer de olur ama şart değil daha doğrusu farketmez esasen de
şimdi hazır kurulu trafik varken ondan faydalanmak lazım
yayınlanmadığı blogdan da announce edilir bugünün metni şurda diye
tansugunay: Tamam rahat olalım.. o zaman yarın konuşuyo muyuz?
me: olur bana uyar
tansugunay: tamam
konu?
me: güncel bişey olsun
tansugunay: ilk muhabbet [smile]
me: ahahahhaha
olabilir evet

Teknik Notlar

9 Ocak 2008 Çarşamba 20:30, Osman Seyit Börütecene

Bir süredir teknik konulara değinmedim, bir özet geçmek istiyorum kabaca.

İşletim sistemini yeniledim, Ubuntu 7.04′ten (Feisty Fawn) Ubuntu 7.10′a (Gutsy Gibbon) geçtim. Herhalde 2007 bilgisayar dünyasının kabus yılı olduğundan olsa gerek Gutsy Gibbon’da irili ufaklı bazı sorunlar var. Bende teknik açıdan ciddi bir sorun çıkmadı. İki önemli meseleyi gözledim. Biri ses sisteminin kendini kapatması. Yaklaşık ikinci günün sonlarında oluyor bu durum. Çaresi ise X sunucuyu yeniden başlatmak. İkinci gün dediğim ‘gnome session’ başladıktan iki gün sonra. Evet biz bilgisayarlarımızı kapatıp açmak zorunda kalmayız genellikle. Ben dizüstü bilgisayarımın bile hafatalarca sorunsuz biçimde açık kaldığını bilirim şişmeden etmeden. Diğer mesele ise gnome logout login yaptıktan sonra nautilus’un bir önceki session’dan kapanmamış süreçleri nedeniyle işlemciden %100′e varan kaynak yemesi.

Bunların her ikisi de benim açımdan sorun yaratmıyor, olmasaydı daha iyi olurdu tabi.

Ancak bazı arkadaşlarım Gutsy ile daha ciddi sorunlar yaşadılar. Bazılarının ekran kartları (ati olanlar) yeterli verim alamadı, bazılarının ise ses sistemi çalışmadı. Feisty Fawn’da böyle sorunlar yoktu. Ne değişti, bunu araştırmadım.

Bu yazdıklarım işin problem kısmı. Gutsy ile gelen ve çok beğendiğim birkaç yeni özellik var bunlara burada değinmeyeceğim.

Teknik bir not olarak yazmak istediğim bana fenalık getiren yazılımlardan biri Firefox. Bir yandan hep söylerim; web’in kendisi bozuk. Bilinçsiz javascript ve flash (actionscript) kullanımı ve hatalı kodlamalardan meydana gelen berbat bir web dünyasını ziyaret etmek zorunda kalıyoruz o ayrı. Ancak ben firefox’un bazı sitelerde bilgisayarımı kilitlemesi yüzünden iki kez reboot yapmak zorunda kaldım. Linux işletim sistemlerinde görülmüş şey değil, ayıp. Bu sorunun çözülmesi gerekir. Tek bir yazılımın grafik ekranı klavye de dahil olmak üzere kilitlemesi şaşırtıyor insanı.

Tüm bunlara rağmen bu kez yeni bir ubuntu kurduktan sonra içindeki yazılımlardan neyi çıkarıp atsam diye kurcalamadım bilgisayarımı. Bu ya bir yaşlılık belirtisi ya da ubuntu günden güne daha hafif bir işletim sistemi olmayı daha iyi beceriyor.

Skype’ın henüz linuxlar için beta olan 2.0 versiyonunda görüntülü görüşme imkanı var. Sorunsuz çalışıyor. Bazen fazla işlemci yiyor diye düşünüyorum ama bu durum başka işletim sistemlerinde de farklı değil.

Bir başka teknik not; aklım fena halde debootstrap ve chroot olayında. Konuyu açıklamaya girişmeyeceğim ama ilgilenebilecek arkadaşlar için şöyle desem olabilir; sisteminize bulaştırmak istemediğiniz bir yazılım düşünün. Herhangi bir klasöre debootstrap ile istediğiniz debian tabanlı herhangi bir işletim sisteminin çatısını kurup sonra da chroot klasor_adi diyerek oraya geçiveriyorsunuz. Bu durumda orada yaptığınız bütün işlemler için içinde bulunduğunuz sistemin root’u o klasör oluyor. Orada yine varolan kernelinizi, grafik sisteminizi falan kullanabilirsiniz. Ama install etmek istemediğiniz bir yazılımı install etmeden kullanabilmeniz demek. Denemenizi tavsiye ederim, ben zaman ayırmadığım için fazla yol alamadım ama bundan iki önceki sistemi (Feisty Fawn) kurarken tamamen üzerinde bulunduğum sistemi (Edgy Eft) kullanarak debootstrap üzerinden cd’siz ve sadece internet bağlantısı ile kurmuştum. Tıpkı livecd kavramında olduğu gibi bu da diğer işletim sistemlerinin ancak rüyasında görebileceği bir şey.

Gutsy Gibbon’a dair bir başka not: Centrino 1.6 1300mb ram 5400rpm hard disk olan bilgisayarımda açma düğmesine bastıktan 20 saniye sonra gnome oturumum hazır oluyor. Meraklısına duyurulur. Kapanması daha da kısa. Tabi session boyunca yediğiniz haltlara da bağlı.

Torrent ağlarının hastasıyım ve yeni bir yazılım kullanıyorum. Normalde Ktorrent kullanırdım ama bu kez şimdilik KDE library’si yüklemek istemedim o yüzden GTK tabanlı benzer bir şey aradım ve Deluge’u buldum. Çok memnunum.

Bende haberler şimdilik böyle, mutlaka unuttuğum atladığım bir şeyler olmuştur onları da bilahare eklerim.

İnsana anlayış göstermek, insanı savunmak

7 Ocak 2008 Pazartesi 23:56, Osman Seyit Börütecene

Şimdiye dek bu blogda pek ortaya çıkmamış bir yüzümü göstermek istiyorum. Sakladığım bir şey olduğundan değil, tesadüfen denk gelmediğinden ortaya çıkmamış bir yön.

Arkadaşlarımın çoğu kadınları aşırı savunduğumu söyler. Bu durum okuldayken hocalarımdan Nilüfer Göle’nin de dikkatini çekmiş olacak ki kendisi bana “postmodern feminist” derdi.

Oysa ben sadece insanı savunduğuma inanırım. Bunun içerisinde kadınlar erkeklerden daha fazla yer alıyorsa bu durum ancak çoğu kez erkeklerin savunulacak bir tarafları olmamasından kaynaklanır.

Bazı erkekler bu tavrımla kadınların beni itici bulacağını, kendilerine iyi davranan ve onları savunan erkeklerle ilgilenmeyeceklerini söyler. Ancak hayat bana tersini söylüyor. Akabinde de aynı erkekler bana kadınlar konusunda nasıl bu kadar “başarılı” olduğumu sorar. Ben de onlara onları batıran birincil şeyin bu “başarı” kelimesi olduğunu anlatmaya çabalarım.

İnsanı hoş görmek ve insanı savunmak konusuna geri dönelim. Neden insanları çoğu kez hoş görmeyi tercih ettiğimi Irvin Yalom’un bir kitabından alıntı yaparak anlatacağım. Yalom, Gift of Therapy adlı (Bağışlanan Terapi gibi gerizekalı bir isimle çevrildi Türkçe’ye) kitabının bir bölümünde bir seanstan alıntı yapıyor:

[…]Birkaç aydır gördüğüm ve bana -ofis mobilyalarıma, kötü renklere, masamın genel dağınıklığına, giysilerime, faturalarımın tüm ayrıntıları içermeyişine ve eksik oluşuna- karşı oldukça eleştirel olan Louise yeni bir romantik ilişkiye girdiğini söyledi. Hikayesini şöyle anlattı:

“Eh, istemeyerek kabul etmeliyim ki, daha iyiyim.”

“İstemeyerek sözün beni çok etkiledi. Neden ‘istemeyerek?’ Benim ve birlikte çıkardığımız iş hakkında olumlu bir şeyler söylemek sana zor geliyor gibi. Ne diyorsun bu konuda?”

Yanıt yoktu. Louise sessizce başını salladı.

“Yalnızca sesli düşün Louise, aklına gelen her şeyi söyleyebilirsin.”

“Eh, kibirlenirsiniz. Buna izin veremem.”

“Devam et.”

“Siz kazanacaksınız. Ben kaybedeceğim.”

“Kazanıp kaybetmek mi? Savaşta mıyız? Savaş neyle ilgili? Ya savaşın altında yatan neden?”

“Bilmiyorum, yalnızca her zaman var olan bir parçam bu, hep insanlarla alay ediyor, kötü yanlarını arıyor, kendi pisliklerinin içinde oturduklarını görüyorum.”

“Peki ya benimleyken? Ofisimi ne kadar eleştirdiğini düşünüyorum. Ve yolu. Çamurdan her zaman söz ediyorsun, ama açan çiçeklerden hiçbir zaman.”

“Erkek arkadaşımla da aynı şey oluyor her zaman, bana hediye veriyor ve ben elimde olmadan ambalajın ne kadar özensiz olduğuna odaklanıyorum. Geçen hafta bana ekmek kızarttığında kavga ettik. Ekmeğin hafifçe yanmış köşesi hakkında yorumda bulunarak takılmıştım ona.”

“Hep bu tarafının konuşmasına izin veriyor, diğer tarafını sessiz bırakıyorsun - arkadaşının sana ekmek kızartmasını takdir eden, benden hoşlanan ve bana değer veren tarafın. Louise, bu tartışmanın başladığı noktaya geri dön - daha iyi olduğunu istemeyerek kabul edişine. Söyle bana, olumlu tarafını serbest bıraksan ve dolaysız olarak ‘istemeyerek’ demeden konuşsan ne olur?”

“Köpekbalıklarının etrafımda dolaştığını görebiliyorum.”

“Yalnızca benimle konuştuğunu düşün. Ne hayal ediyorsun?”

“Sizi dudaklarınızdan öpmeyi.”

Bundan sonraki birkaç seansta yakınlıktan, çok fazla şey istemekten, doyurulmayan, giderilmeyen isteklerinden, babasına karşı hissettiği sevgiden duyduğu korku ve benden ne kadar çok şey istediğini bilirsem kaçacak oluşumdan duyduğu korku hakkında konuştuk. […]

İnsanoğlunun durumu bu. Anlamadıysanız yaptığım alıntıyı yeniden okuyun. İzahata gerek yok, olay gayet açık bence. Şimdi bu durumda olan insanoğluna ben ancak hoşgörü ile yaklaşabiliyorum. Mesela bu blogda şahit olduğunuz bazı abuk subuk okur yorumlarını yayından kaldırmıyor oluşumun nedeni de bu.

Elbette insan bir noktadan sonra kendini de savunmak zorunda. Doğal yaşam ortamının bir sonucunu olarak bunu da yapıyorum ve bu konuda ölçülü olabildiğime de inanıyorum.

Yazının başında kadınları savunmaktan bahsetmemin nedeni de Yalom’dan yaptığım bu alıntı içerisinde ’saçmalayan’ kişinin bir kadın oluşundan yola çıkarak oluşabilecek yanlış anlaşılmaların önünü kesmekti. Cinsiyet ayrımcılığı yapacak ve kadınları ikinci sınıf insan konumuna yerleştirecek biri olmadığımı belirtmek istedim.

Özetlemek gerekirse insana değer vermek gereğinin birçok nedeni var. Bu nedenlerden bazıları da insanoğlunun ruhsal zayıflıkları ve bu ruhsal zayıflıklara saygı ve hoşgörü ile yaklaşarak buradan kaynaklanan saldırganlıkların önünü kesebilmek.

Konunun diğer yönleri ise başka yazılara…

Şimdiki zaman ve gerçeklik

6 Ocak 2008 Pazar 03:11, Osman Seyit Börütecene

Yine şuur (bilinç) üzerine yazacağım.

Bazen hepimizin aklını alan bir soru var; gerçek nedir? Bu soru karşımızda çeşitli formlarda çıkar. Ben kimim sorusu bu sorunun maskelerinden biridir. Tarihe duyduğumuz merak bu sorunun türevlerinden biridir. Fiziğe duyduğumuz merak da bu sorunun türevlerinden biridir. Birçok klinik psikolog, psikiyatrist, felsefeci, sosyolog bu sorunun ardından giderken bu dallara bulaşmıştır.

Gerçeği anlamak için şimdiki zamanın önemini ve gücünü, anlamak ve kabul etmek çok önemli ve elzem. Şart yani.

Çünkü gerçek adına ne oluyorsa şu anda oluyor. Biz zamanı düz bir çizgi olarak algılıyoruz. Üzerinde sürekli tek yönlü (ileri doğru) gittiğimiz bir trende gibiyiz.

Zamana dair çok tanım yapılabilir, hepsi de birbirinden güzel olur tabi. Ancak bu yazının konusu açısından bunu bir yana bırakıp genel kabul görmüş zaman tanımlası ile yetineceğim.

Gerçeğinizi anlayabilmek şimdiki zamanı kabullenmenizden geçiyor. Geçmiş başarılarınız, sevinçleriniz, üzüntüleriniz, iyi günler, kötü günler sizin şimdiki zamanınızı tanımlamaz. Bunlar sizin şimdiki zamanınız üzerine etki sahibi olmuşlardır elbette. Örneğin şu anda bu yazıyı okurken neredeyseniz bir süre önce oraya geldiğiniz için oradasınız. Ancak bu bir süre önce oraya gelmiş olmak eyleminin şu anda üzerinizde orada var olmak dışında bir tanım etkisi yoktur. Bu sizi tanımlayan şey olmak zorunda değildir. Şu anda sizi tanımlayan şey artık orada olmanızdır.

Dolayısıyla pişmanlıkların çoğu da boş zihin işleridir mesela.

Tekrar edeyim; sizin kim olduğunuzu, ne yaptığınızı şimdiki zaman tanımlar. Bizler genelde yakın ya da uzak bir geçmişe takılıp kalırız ve hayatı dönemler biçiminde algılarız. Kendimizi merkeze koymayı akıl edemediğimiz için de böyle olur. Bunu biraz daha açalım.

Diyelim ki boşandınız ya da iflas ettiniz ya da milli piyangodan büyük ikramiyeyi kazandınız. Bunun sonucunda da fiziksel olarak ikamet ettiğiniz adres değişti, başka bir eve geçtiniz. Aradan bir zaman geçti. Belki aylar belki yıllar. Zihin bazen o eve geçme aşamasında takılır kalır. Hayatınız sanki hep o günlerdeymiş gibi devam eder, yani o eve yeni geçtiğiniz zamandaymış gibi. Ama bu sizin zihninizde böyledir.

Bir başka örnek olarak hatırlayın, ikinci dünya savaşı bittikten yıllar sonra bile savaşın bittiğinden haberi olmayan insanların varolduğu filmler izlemişsinizdir mutlaka (Underground, Everything is illuminated [bu ikinci film için Goddess Artemis‘e teşekkürler]).

Bu örneklerin hepsinde zihnen şimdiki zamana gelememek ya da artık “şimdi” adında yeni bir zaman dilimi olduğunu bilememek söz konusu.

Bunun yanında bir de gelecekte yaşama durumu var. Örneğin ne zaman olduğu belli olmayan bir gelecekte bir şeylerin değişeceğini hayal ederek o günü beklemek. Bu da sizin şimdiki zamanın gücünü, kuvvetini kullanmanızı engeller.

Bütün gücümüz şimdiki zamanda etkilidir. Geçmişte ne olmuşsa olmuştur, gelecekte ne olacaksa olacaktır; şimdiki zamanda gücünüzü nasıl kullanacağınızı bunlara bakıp çekinerek kararlaştırmanız yapabileceğiniz en doğru şey değildir.

Gerçek nedir sorusuna cevabı da şimdi vermelisiniz. Çünkü şu anın gerçeği geçerlidir sizin için ve bir an sonra da önemi kalmayabilir bunun.

Dün dündür, bugün bugündür sözü de bu nedenle geçerlidir. Bakın dikkat edin; bu söz şimdiki zamanda söyleniyor ve şimdiki zamanda bu sözü beğenmeyenler bu söze karşı çıkamıyorlar. Çünkü onlar şimdiki zamanın gücünü kullanamıyorlar. O nedenle bu lafı duyup sinirlenmek insanda paradoks (çelişki) yaratır ve birçoğumuzu da kilitler. Tutuklaştırır en azından. Biri “dün dündür, bugün bugündür” dediğinde sinirleniriz ama sözün doğruluğu karşısında yapılabilecekler sınırlıdır. O sınır da şimdiki zamandır. Şimdi, şimdiki zamanın gerçekliği geçerlidir ve bu şimdiki zaman çerçevesinde bu söze karşı gelinmelidir, eğer gelinecekse. Diğer türlü hareketsiz kalır insan, kızdığıyla kalır sadece. Nitekim Süleyman Demirel bu sözü söylediğinde de insanlar paralize olmuş ve doğru düzgün bir karşılık verebilen de olmamıştır. Süleyman Demirel burada şimdiki zamanın gücünü kullanmıştır.

Toplum açısından da şimdiki zaman çok önemlidir. Neredeyse herkes sizi şimdiki zamandaki halinizle değerlendirir, farkında olarak ya da olmayarak.

Şİmdilik sözün özü şöyle: Gerçeği ararken onu şimdiki zamanda aramak lazım. Bir önceki ya da bir sonraki “an” a şimdi erişimimiz yok.

Bilgisayar dünyasının kabus yılı 2007

4 Ocak 2008 Cuma 17:30, Osman Seyit Börütecene

Vista’nın piyasaya sürülmesiyle başlayan kabus 2008′e doğru yoluna devam ediyor. Yıl boyunca bilgisayar değiştiren her arkadaşımdan ortalama sekiz gün içinde “bu bana ses kartın yok diyor”, “bu bana network kartın yok diyor” gibi telefonlar alıyorum. Sonra bu arkadaşlarımdan “işi biraz bilenler” xp yüklemeye karar verip oraya yöneliyorlar ama o da bir sorun çünkü xp yeni alınmış bilgisayarın donanımını tanımıyor. Vista’nın sürücülerini de xp’de kullanamıyorsun.

Burada iki dakika duralım, iki yıldır tekrar tekrar söylediğim bir şeyi yeniden söyleyeceğim. Son yıllarda donanım tanıma konusunda en sorunlu işletim sistemleri Windows işletim sistemleridir. Bu nedenle bilgisayarı satarken yanında sürücü cd’si verilir. Linux dağıtımlarının çoğunda böyle bir şey yok! Yok yani. Kör bir iman ile Microsoft’u savunan birçok kişi der ki “bu işletim sistemi benim bilmemne kartımı tanımadı”. İyi ama arkadaşım, zaten windows da tanımıyor senin o bilmemne kartını ve o yüzden sürücü cd’si veriyorlar yanına.

Neyse bu tanıma tanımama işini bir yana bırakalım. Belli ki Microsoft birçok bilgisayar üreticisiyle anlaşmış Vista konusunda. Size bilgisayar satarken birçok marka Vista cd’si/dvd’si vermiyor. Vista yükleme dvd’si bilgisayarın içine gizlenmiş durumda. Ancak bu konuda da çok büyük sorunlar yaşanıyor. Örneğin Acer’larda var bu şu anda. İnternette bir araştırdım yüzlerce forumda Acer’ın içindeki Vista kurulum bölümünün çalışmadığına dair sorunlar yazılmış. Avrupa’da bunu yeniden yükleyemeyip teknik servise gittiğinizde Acer sizden 80 Euro istiyor.

Yani Dell gibi bazı markalar var onlar resti çekti Microsoft’a, Ubuntu yüklü bilgisayarlar satıyorlar. Bunun karşılığında bazıları da Microsoft’un kıçından ayrılmıyor. Ben buradan nazikçe uyarmak istiyorum bu şirketleri; Microsoft’un rüzgarında batarsınız. Savrulur gidersiniz. 2007 yılı Microsoft’un hem satış servislerinde hem de teknik servislerinde müşterilere Vista ile ilgili özrü kabahatinden büyük açıklamalarla geçti. Müşteri memnuyetsizliği çok büyük. Microsoft bu konuda kullanıcının elinden de tutmuyor.

Bu o kadar büyük bir sorun ki şu anda, benim şimdi bilgisayar almaya ihtiyacım olsa ben çekinirim açıkçası. Bir kere Vista’dan allah korusun zaten hayatta görmedim Vista’yı ben görmek de istemem. Zaten ikibuçuk yıldan fazla oldu sadece Linux kullanıyorum hem masaüstünde hem de dizüstünde. Ama eskiden bilgisayar alırken onun içinde gizli, görünmeyen bir bölümlemede (partition) Vista kurulum materyali yüklü değildi. Yani bana zorla Windows yüklü bilgisayar satacaklar, üstüne de kurulum cd’si vermeyecek (parasını ödeyip lisans satın almışım, yuh!) ve onu bana ait bilgisayarın içinde bir yere gizleyecek.

Sevgili Microsoft, bu telaşının nereden kaynaklandığını biliyoruz biz. Ama korkunun ecele faydası yok. Böyle korka korka her yıl yeniden öleceksin ve sonra bir gün senin adını duymayacağız.

Her neyse, böyle de kabus bir zaman yaşanıyor şu anda bilgisayar satın almak isteyenler için. Bence bu kabusun çözümü şimdilik Dell’dir. Türkiye’de de başladı mı bilmiyorum.

Bu arada Pardusçu arkadaşlar da yazsa da dinlesek Microsoft’un nasıl bir baskı yaptığını basın dünyasına.

Merhaba!

osman

Site İçi Arama

Sayfalar

Arşiv

RSS

Site Map

Sosyal Mevzular

Standartlar