alemlerin aslı hayaldir
Ali Saydam Akşam gazetesindeki köşesinde ilginç bir yazı yazmış. “Benim blogum da yok facebook üyeliğim de” başlıklı yazısında internet ortamının iletişim aracı olarak ne kadar etkili olduğunu tartışmış.
Ali Bey bilgi sahibi olmadığı çoğu konuda “bu konuda bilgim yok” diyecek olgunluğu hep göstermiş biridir. Ama konu internete gelince kişilerden bağımsız olarak neredeyse herkesde bu özellik değişebiliyor.
Bu kez kullandığı üslup Ali Bey’e yakışmamış:
Son zamanlarda hem iş ve iletişim sektöründe hem de popüler kültür alanında sıkça tartışılır oldu… Internet ortamı iletişim aracı olarak ne kadar etkili? Moda üslupla söyleyelim: Blog’lar, Facebook’lar falan yânı(!)… Internet yazarlığı falan yânı(!)…
Ben ilk stajımı Ali Saydam’ın kurucusu ve ortağı olduğu Bersay‘da yaptım. 15 yaşındaydım o sırada. Ben Bersay’ın ilk yıllarına ve gelişimine şahit olurken Bersay ve Ali Bey de benim ergenliğime şahit oldular. Dolayısıyla ben Ali Bey’e dair ne yazsam mutlaka bir duygusallık işin içine girecektir. Ancak yine Ali Bey’in bana öğrettiği üzere böyle tanıdıktır, büyüğümdür, üzerimde emeği vardır gibi nedenlerle de yanlışa doğru diyemem.
Tüm dünyada aşağı yukarı 45 yaşını geçmiş insanların çoğu interneti kapsamlı biçimde takip etmekte zorlanıyorlar. Dolayısıyla internetteki iletişim dinamiğini anlayabilmek için de ellerinde yeterli veri olamıyor.
Ali Bey de sanırım böyle bir hataya ya da böyle bir kör noktaya yenik düşüyor.
Bloglarla ilgili olarak medyada sunulan genel görüşten öteye gidememiş.
Bir noktayı es geçmemek lazım. Ali Bey bu yazısında interneti eleştirirken kendi mesleği doğrultusunda noktalara değinerek eleştirmiş. Yani internetin markalar için, kurumlar için sağlıklı bir iletişim ortamı olmadığını ve bir saygınlığı bulunmadığını söylemiş.
Ancak yine de burada çok sık tekrarlanan bir hataya düşüyor. İnterneti bir bütün olarak algılama hatası. Birkaç bloga ya da facebook’a bakarak böyle şeyler söylemek açıkçası sadece wikipedia okuyarak internete bilgi hazinesi demek gibi bir şey. Ya da tam tersi interneti üç beş porno sitesinden ibaret zannetmek ya da sadece satanistlerin kullandığı chat odalarından ibaret sanmak gibi.
Son yıllarda otomotiv (general motors, ford), finans, tekstil (diesel, levis, adidas, nike) başta olmak üzere birçok sektör interneti marka iletişimi amacıyla kullandı ve çok da başarılı oldu. Bunları görmezden gelemezsiniz.
Bir diğer yandan da yine tüm dünyada internetin ve sadece internette var olan gazetelerin haberciliğe ve iletişime katkıları da yok sayılamaz derecede çok. Birçok ülkede basın toplantılarına blog yazarları da davet ediliyor artık.
Ali Bey kendi alanı olan iletişim konusunda dünyada yaşanan tüm bu gelişmeleri görmezden gelecek biri değil. Demek ki mesele yukarıda da belirttiğim gibi internete özel bir “internetin ne olduğunu algılayabilmek, bu çoklu mecrayı kapsamlı olarak takip edebilmek” noktasında düğümleniyor.
Bu durum da bana şunu hatırlatıyor. Dünyada üretilen ilk otomobiller saatte 5 km. hıza ulaştıklarında bu insanlara çok fazla gelmiş ve bunun çok tehlikeli olabileceğini söylemişler. Günümüzde ise Almanya gibi otobanlarında hız sınırı olmayan ve sürücülerin ortalama 200 - 300km arası hızlarla yol aldıkları ülkeler var.
İşte bu böyle bir şey, insan algısı, yenilikleri tanıyabilme, bunları bir bütün olarak değil de parçalarıyla görebilme, parçaların birbirinden farklılığını kavrayabilme, alışılmışın üzerinde bir hıza ayak uydurabilme. Bunlar herhalde üstün dikkat gerektiren ve zaman alan şeyler. Ben Ali Bey’in internetin saygınlığı ve iletişim değeri üzerine yazdığı bu yanlış yazıyı böyle yorumluyorum.
Az evvel Youtube’da gezinirken çok güzel bir kayıt buldum. Bir Ortodoks Hristiyan parçası. Videoyu bir izleyin, daha doğrusu izleyecek bir şey yok da esas dinleyecek bir şey var, dinlerken okuyun diyeceklerimi.
Şimdi efendim, ben bu yazıyı İstanbul’dan yazıyorum. Fazla değil yaklaşık 100 yıllık İstanbul’luyum ben. Ama burası benim. Burada doğdum büyüdüm. Annem babam da burada doğdu büyüdü. Dedelerimin, anneannemin, babaannemin çocuklukları da burada geçti. Onların annelerinin babalarının mezarları da burada. Bir kısmı Eyüp’te, bir kısmı Kasımpaşa Kulaksız mezarlığında. Bir istisna olarak babaanneminki Aşiyan’da, boğazı izliyor rahmetli.
Neyse onlara allah rahmet eylesin, ben konumuza döneyim.
Geçenlerde yine gündeme geldi, çok sık kurcalanan bir konu, Yahoo’da İstanbul yazmıyormuş da Constantinople yazıyormuş. Bazı yerlerde de Byzantium yazar. İkisi farklı şey ama bunların. İkisi de İstanbul’un farklı isimleri ama çıkış noktaları farklı.
İstanbul (bence) Roma İmparatorluğu’nun merkezidir. Burada parantez içinde “bence” yazmam ve böyle bir iddiada bulunmam öylesine bir iddia değil. Ben Osmanlı İmparatorluğu’nun çocuğu olduğum kadar Roma İmparatorluğu’nun da çocuğuyum. Günümüzde birçok insan futbol takımları arasından ölümüne taraf tutarken ben bu konuda da taraf tutmayı kendime hak sayarım. Burası Roma İmparatorluğu’dur. Öbür taraf ise Batı Roma İmparatorluğu’dur. Dünya tarihçilerinin hangi motivasyonlarla ne dediklerini dinlemem ben bu konuda. Kendimi taraf hissettiğim bir konudur bu. Burayı Roma İmparatorluğu olarak görmek istemeyen tarihçiler buraya Bizans der. İstanbul’a da Byzantium derler. Yalandır. Burası Constantinopolis’tir. Hatta daha evvelsinde de sadece Polis yani “şehir” adıyla anılmıştır ve bir tanedir dünyada. İstanbul’u seveceksen böyle seveceksin.
Gelelim diğer isim olan Constantinopolis’e. Bu isim de İstanbul’un isimlerinden biridir. Bunda çekinecek hiçbir şey yok. İstanbul’a sahip olmayanlar buraya Byzantium da dese, Constantinopolis de dese, İstanbul da dese, Abuzittin de dese burası zaten bizim. Yani farklı bir isimle hitap ediliyor diye ortalığı ayağa kaldırmanın hiçbir anlamı yok. Benim için ise Constantinopolis de geçerlidir isim olarak, İstanbul da geçerlidir. Zaten biri eski ismi diğeri yeni ismi ve ikincisi eskisinden gelme. Biraz gözünüzü açıp harflere, tınıya, fonetiğe bakarsanız aynı kelime olduğunu anlarsınız ama tabi beyni açık tutmak lazım. Örümcek ağları falan varsa onları silmek lazım.
Bu zihniyete, bu derinliğe sahip olmayan kafalar “baklavamızı, lokumumuzu, karagözümüzü Avrupa Birliği’nde Yunan kültürünün parçası olarak tescil ettiriyorlar” diye kıyamet koparır. Oysa herkes her şeyi kağıt üstünde kafasına göre tescil ettirebilir, bu benimdir diye iddia edebilir. Ne olmuş yani? Böyle kağıt üstünde tesciller vs. hayatın, tarihin, ve kültürlerin gerçeklerini değiştirmez. Ama sen kendi kültürüne ve kültür mirasına sahip çıkmazsan da başına her şey gelir.
Bugün yediğimiz simit, bir İstanbul yiyeceğidir. Nereden baksan 2000 yıla yakın bir tarihi vardır. Bu nedenle de İstanbul ve bilemedin Marmara bölgesi diyelim, buraların dışına çıktıkça o simit bir değişir başka bir şey olur. Çünkü belli bölgelerde kültürler canlıdır. Binlerce yıl hayatta kalırlar. Biri bir tesbih kültürü oluşturur. Ardından hristiyanı alır onu eline sonra da müslümanı alır. Biri de çıkıp tesbih bizimdir filanca niye kullanıyor diye kıyameti koparmaz. Diğer bütün kültürel miras için de bu sakinliği, bu derinliği göstermek gerekir.
Bugün kendine milliyetçi diyen, bizlere sokaklarda, tv’lerde ya sev ya terket diye ahkam kesen adamlara ve kadınlara diyeceğim bir çift lafım da budur. Arkadaşım, kardeşim, Türkiye’nin böyle de büyük bir kültür mirası var. Esas sen otur bunları külliyen sevmeye başla. Adam Hrant Dink’i öldürüyor, sonra adama anlatmaya çalışıyorlar: Fatih’in (2. Mehmed, Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’u fethetmiş ve Roma İmparatoru olmuştur) annesi hristiyandı, Fatih de buna çok saygı gösterirdi demişler. Adam da bilseydim yapmazdım valla diye tepki göstermiş. Neden anlatıyorlar adama bunu? Çünkü adam cinayet işliyor ve ardından “biz Fatih’in torunuyuz” diye geziyor ortalıkta, bunu işlediği cinayete destek olarak görüyor.
Ülkemizin kültür mirası, azınlıklarımız, yahudi vatandaşlarımız, hristiyan vatandaşlarımız, kürtler, aleviler, lazlar, çerkesler, daha adını burada sayamadıklarım, çok çeşitli dinlere ve çok çeşitli kültürlere mensup vatandaşlarımız… Bunlar hep en üst düzeyde saygıyı hak eden milli unsurlarımızdır. Biz kendimize Türk diyorsak, burası da Türkiye Cumhuriyeti ise bu insanlar da buradaysa onlar artık bizimdir ve onları sevmeyenlere, onları hor görenlere “ya sev ya terket” demek de bizim öncelik vermemiz gereken bir davranıştır.
Bu nedenle de biri gider Ermeni diye doğma büyüme Türkiye’de yaşamış, askere gitmiş bir gazeteciyi öldürür, bir diğeri gider matbaa basarak dini yayın yapıyor diye insanların kafasını keser falan, bu suçlular hiç hafife alınmamalıdır. Böyle olaylar olduğunda bu olayların üzerinde titizlikle durulmalıdır. Herkes kültürel çeşitliliğimizi Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında titizlikle korumaya özen göstermelidir.
İyi haftasonları dilerim herkese, Hannuka’yı da kutlarım ayriyeten.
Yaz civarı bir Secret çılgınlığı kaplamıştı dört bir yanı. Biraz da tam sahilde güneşlenirken okunacak bir kitap olmasından ötürü belki. O zamanlarda parçacık fiziği ve atom çekirdeğini oluşturan parçacıkların ilginç davranış biçimlerinin sosyal yaşama uyarlanması üzerine bir şeyler yazacağımı söylemiştim. Buna ancak sıra geldi.
Efendim günümüzde medyada kuantum fiziği olarak anılan bilim dalının Türkçesi parçacık fiziği. Burada parçacıktan kastımız atomu oluşturan parçalar. Çekirdeği oluşturan parçalar, çekirdeğin etrafında dönen parçalar vs.
Konuya sağlıklı bir giriş yapabilmek açısından atomu tanıyalım, atomu öğrenelim. Atom, uzun süre maddeyi oluşturan en küçük yapı taşı olduğuna inanılan şey. Sonradan onun da parçaları olduğu öğreniliyor. Parçacık fiziği ise neredeyse yüz yıllık tarihe sahip bir bilim dalı.
Medyada bu kadar ilgi odağı olmasının nedeni ise bu parçacıkların varlıkla yokluk arasında gidip gelmeleri. Bunun ne demek olduğunu fiziksel terimler kullanmadan anlatabilmek kolay değil. Yine de deneyelim.
Parçacık fiziğinin en yaygın kabul gören yorumu Kopenhag yorumudur. Kopenhag yorumu bu ismi 1927 yılı civarında Kopenhag’da bir üniversitede çalışan fizikçilerin çeşitli görüşlerinden oluşması nedeniyle alıyor. Kopenhag yorumu atomu oluşturan parçacıklar hakkında şöyle der: Atomu oluşturan parçacıklar ve nihayetinde madde, ancak onu gözleyen, araştıran özneyle beraber var olabilir. Bunun dışında madde hakkında kesinliği olan bir bilgi elde edemeyiz.
O günden bugüne araştırmalar geliştikçe ortaya çıkan bulgular da bu yorumu doğrular gibidir. Son birkaç on yılda parçacık fiziği ve maddenin bu belirsiz, varla yok arasında gelir gider hali birçok sosyal bilim dalını etkilemiştir. Bilimin bu alanda kendini çaresiz hissetmiş olması disiplinlerarası bir çalışmayı gündeme getirmesi dolayısıyla belki de biz dünyalıların başına gelmiş en tatlı çaresizliktir.
Madde var olmakla var olmamak arasında gelip gidiyor derken ne demek istiyoruz? Bir atom çekirdeği parçacığı, biri onu gözlemediği müddetçe olasılıklar halinde bulunur. Şu anda bildiğim kadarıyla bir parçacık 3000 - 3500 kadar değişik konumda dalga halinde varlık gösterebiliyor. Biri kendisini gözlediği anda ise bu olasılık dalgaları parçacığa dönüşüyor ama tek bir parçacığa dönüşüyor. Diğer olası konumlar ortadan kalkıyor.
Bu konuda Dr. Quantum olarak tanınan, benimse kuantum amca demeyi sevdiğim Fred Alan Wolf’a bir e-mail attım ve şunu sordum. Madem böyle bir gözlem ve gözlemle varlığa dönüşme hadisesi var, o zaman ben bir elmaya bakarak onun atomlarında değişikliğe neden olabilir miyim? Cevabı şöyleydi: Gözleyerek bir maddeyi, daha doğrusu bir elmayı değiştiremezsin. Ancak o elmanın üzerinde henüz parçacık haline dönüşmemiş ve olasılık dalgaları halinde gezen bir şey varsa, senin bu gözleminle bir parçacığa dönüşür.
Fred Alan Wolf başka bir yazısında madde üzerinde neden gözlem yaparak değişiklik yapamayacağımızı anlatıyor. Çıplak gözle bunu gerçekleştiremiyoruz çünkü gerçekleştirebilmemiz için çok çok kısa bir zaman aralığı içinde milyarlarca atomu gözleyebilmemiz gerekirmiş.
Bu durum sosyal bilimlere, new age düşüncelerine, çekim yasası gibi fikirlere yansıdı ve belki onların belkemiği oldu. İnsanın gözlem yaparak madde üzerinde ya da sosyal ve ekonomik olaylar üzerinde düşünce gücü ile değişim sağlayabilmesi ihtimali insanları doğal olarak ilgilendiriyor. Zaten böyle bir konuyu merak etmiyorsanız (böyle bir konuya körü körüne iman etmiyorsanız, inanmıyorsanız demedim, ilginizi çekmiyorsa dedim) o zaman size şunu söylemek lazım, bizim balkondaki saksılarda yaşayan çiçekler de bunu merak etmiyor.
Açıkta kalmış bir bağlantıyı kuralım ve gözlem yapmak ile sosyal ve ekonomik yaşam üzerinde bu yoldan etkili olmak arasında nasıl bir ilişki olabilir, Secret gibi kuramlar bunu neyle açıklıyor oraya gelelim. İnsana bir obje gösterdiğinizde ve beyninde faaliyete geçen noktaları ölçüp belirlediğinizde çalışan yerlerle; aynı kişiye o objeyi hayal etmesini söylediğinizde beyninde faaliyete geçen ve çalışan yerler aynı. Buradan yola çıkarak bir şeyi gözle görmekle onu hayal etmek arasında fark olmayabilir deniyor. Tabii bu nörolojik anlamda doğru, yani şimdiki bilgimizle aksini ispat edemiyoruz. Zaten ortamda fiziksel olarak bir kadın bulunmadan bir erkeğin sadece hayal dünyasında gördükleriyle erekte olabilmesi bile bunun bir ispatı. Ya da limon veya limon suyu gibi kelimeler telaffuz edildiğinde ortada bir limon olmadığı halde ağzımızın suyunun akması da bunun bir ispatı. Nörolojik anlamda bana son derece anlamlı ve doğru görünüyor o yüzden bu kısmını tartışmıyorum.
Ancak aynı şeyi sosyal ve ekonomik yaşama uyarlamak, titreşim kavramı, bir şeyin hayalini kurarak onu kendine çekmeye çalışmak falan bunlar farklı şeyler. Yaratıcı düşünceler olduklarını kabul ediyorum. Ancak nörolojide gördüğüm kesinliği henüz burada görebilmiş değilim.
Bir yandan da böyle konuları herkes kendisi düşünsün, beyin cimnastiği yapsın isterim. Birçok konu; soyut ya da somut, bu biçimde daha çok anlaşılır ve algılanır.
Biz bir süreliğine atom parçacıklarına geri dönelim. Atomu incelemek, onu tanımak, üzerine oturduğumuz sandalyeyi, bilgisayarımızı üzerine koyduğumuz masayı, yediğimiz yemekleri, bedenlerimizi oluşturan atomların büyük ölçüde boşluktan meydana gelidiğini bilmek hem ilginç hem heyecan verici. Aklınıza gelen herhangi bir madde; kalem, kağıt, araba, bardak, don, gömlek, vs. büyük ölçüde boşlar. Elle tutulur madde kısımları birçok matematik probleminde kaale alınmayacak kadar az yer tutuyor (insignificantly small). Dokunduğumuzu zannettiğimizde sadece iki madde arasındaki elektron yükünü hissediyoruz. Yani hiç kimse hiçbir şeye dokunmuyor. Hem de hiçbir zaman! Çünkü gerçekte dokunabileceğiniz bir madde yok (alemlerin aslı hayaldir).
İşte bunu idrak etmek, anlamak, üzerine düşünmek kolay değil çünkü alışkanlıklarımız çok değişik, çok farklı yönlerde. Şimdi biraz ara verelim bu durumu zihnimizde canlandırmaya zaman ayıralım.
Okuyanlar hatırlar geçen hafta Engin Ardıç’la ilgili iki eleştiri yazısı yayınladım. Bir süre önce de o iki yazı kadar ciddi olmayan, alay tarafı biraz daha ağır basan ama bana göre yine de son derece haklı bir yazı daha yayınlamıştım.
Bu konuda yakın arkadaşlarımdan bazı sorular ve eleştiriler geldi. Onlara hem hak veriyorum hem de vermiyorum. Bu sorulara yanıtlarımı sizlerle de paylaşmak istedim.
Bir arkadaşım diyor ki “neden Engin Ardıç’a bu kadar takıldın?”. Bir başka arkadaşım da “yazdıklarında haklısın ama o adamın seviyesine inmene, onunla aynı dili kullanmana da gerek yok” diyor.
Bir yandan hak veriyorum, gerçekten hayatta daha önemli işleri olan bir insanım ve Engin Ardıç’ın yazılarını okumak da açıkçası benim gibi biri için vakit kaybıdır. Üniversite yıllarımda tek ayak üstünde düşünebildiğim birçok şeyi köşe yazısı olarak neden okumak zorundayım? Bu gerçekten haklı bir eleştiri beni yakından tanıyan biri için.
Bir diğer yandan da Türkiye’nin hem okullarda okumuş hem de kendini eğitmiş bir vatandaşı olarak bazen dayanamıyorum köşe yazarlarının cehaletine. Hem de ben şahsen bir şey bilmesem bile bir başka bir şey bilmeyen koca adamın “ben çok şey biliyorum, hepinizi avucumda oynatırım” anlamı taşıyan bir üslupla yazması insanın sinirlerini oynatıyor. Bir de gerekli gereksiz ağzına aldığı her kişi, kurum ve kavramı bir şekilde aşağılama ihtiyacı hissetmesine de dayanamıyorum bu kişinin.
Dolayısıyla ne kadar zaman harcamaya değmeyecekse de, birinin ortaya çıkıp bu gibi insanlara ağzının payını vermesi gerek. Hem de bilgiyle ve düşünceyle. Bir yandan da kendisine Müslüm Gürses’e taparcasına tapan kitlenin de uyanması lazım o derin uykudan. Engin Ardıç’ın yazılarında sergilediği cahillik en hafifinden yaptığı işi ciddiye almamasıyla açıklanabilir.
Tabii burada şuna da değinmek isterim ki bu arkadaş türünün tek örneği değil. Bunun yanında buna benzer ama daha sinsi, içten pazarlıklı davranan ve cehaletini saklayan yazarlar da var. Ahmet Altan bunlardan biridir mesela. Cahil biri olduğunu çok iyi saklar. Gerçek bir yazar olmadığını da çok iyi saklar, kamufle eder. Kendisi ciddi edebiyat çevrelerinde hiçbir zaman kaale alınmamıştır. Ama edebiyat otoriteleri tarafından tanınmak ayrı bir şey, süpermarketlerde kitap satmak ayrı bir şey evet.
Neyse, bu konuya da değinmek istedim. Arkadaşlarıma hak veriyorum. Engin Ardıç’ın köşe yazılarına iki dakika zaman ayırıp okumak bile fazladır, israftır, ziyandır. Ama oluveriyor, insanın karşısına çıkıveriyor.
Budur Engin Ardıç eleştirilerimin ardındaki durum.
Bu konuda eninde boyuna düşündükten sonra vardığım son karar bu. Tabii ki benim kararımla bir şey değişmeyecek. Ama ben yine de fikrimi söylemek isterim.
Üniversitelerde olsun, kamusal alanda olsun türban yasağı ile bir yere varamadığımız gün gibi ortada. Bu bir yere varamama durumu da siyasi kültürümüzü zedeliyor, ilerlememizi engelliyor.
Hükümet sayısız defalar türban yasağını kaldırmayı vaadetti ama bu konuda bir çaba göstermiyor. Başbakanın bir kızın ailesine telefon etmesiyle bu iş çözülmüyor.
Evvela hükümete vaadettiği şeyi neden yerine getirmediği konusunda hesap sormak lazım. Burada AKP’ye oy vermiş olan seçmene büyük görev düşüyor. Gidin bir zahmet sorun lütfen bu meseleyi neden hala çözemediler.
Türban konusu, şeriat korkusun bir sembolü haline geldi. Ama görüyoruz ki bu hükümetin şeriat getireceği falan da yok. Sadece mecliste hükümet olmak değil, bütün bir yasama, yargı ve yürütmeyi ele geçirmeye çalışıyor AKP. Ama seçmenlerine vaadettiği türban sorunu çözümü ortalarda yok.
Efendim ordu karşı çıkıyormuş. Ben göremiyorum öyle bir şey. Demokrasimiz aşırı derecede zayıflatıldı. Gerek laiklikten gerekse diğer Atatürk ilkelerinden aşırı derecede taviz verildi. Bunlara ses çıkarmayan ordu türbana mı ses çıkaracak?
Üstelik bu türban / şeriat edebiyatı dönerken arka planda çok tuhaf işler olup bitiyor. Bakın bugün atv-sabah grubu Recep Tayyip Erdoğan’ın damadına satıldı. Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı ihaleye tek başına girdi. Recep Tayyip Erdoğan’ın ihaleye girmek isteyen şirketlerle tek tek görüştüğüne dair söylentiler var. AKP Mesut Yılmaz’ı tamı tamına aynı nedenden önce yüce divana sevkedip ardından da kendi eliyle kurtarmıştı.
Türkiye üzerinde oynanan oyunlar diye ağzımıza sakız ettiğimiz bir tabir var. Kim ne oyun oynuyor burada onların hepsini ben bilemem. Ancak AKP’nin Türkiye üzerinde oynadığı oyunları net bir biçimde görebilmemiz için evvela görüşümüzü buğulandıran türban sorunundan bence artık kurtulmamız lazım.
Yaşar Nuri Öztürk türbanın bir hristiyan kıyafeti olduğunu söylüyor. Doğrudur. Bizzat bir rahip tarafından özel olarak dizayn edilmiştir. Müslümanlıkla da yakından uzaktan alakası yoktur. Ancak burada da altını çizmek istediğim bir husu var ki zaten müslümanlık anlamında Kuran’dan çok çok uzaktayız. O nedenle de müslüman kadınların bir hristiyan kıyafeti giymesinde ben sakınca görmüyorum. Tabii ben kim oluyorum burda o ayrı mesele. Alakam yok konuyla yakından uzaktan. Neyse, türbana gelene kadar konuşulması gereken ne yahudi ne hristiyan gelenekleri var şu anda müslümanlık adı altında uygulanan. Dolayısıyla o da bir mazeret değil. Hristiyan kıyafetidir doğrudur ama müslüman kadın bunu giymek istiyor ne yapalım yani?
Ben türban serbest bırakılmadan bu sorunun çözülebileceğine inanmıyorum, hatta türban meselesi adam akıllı gündeme gelmeden AKP’den kurtulabileceğimize de inanmıyorum.
Seçmenlerden de ricam lütfen partinizden bu konunun hesabını sorun. Ne oldu türban yasağı meselesi? AKP bunu neden çözüme kavuşturmak istemiyor. Cumhuriyet tarihinin en güçlü hükümetlerinden biri neden bu konuyu çözemedi?
Ben birkaç ipucu vereyim. TSK mensupları türban karşısında diplomatik bir zaafiyet gösteriyorlar. Oysa diplomaside zaafiyet gösterilmez. AKP de TSK’nın türbana gösterdiği bu zaafiyeti kullanıyor. TSK’nın aleyhine kullanıyor. Kamuoyunda TSK hakkında bir imaj yaratılıyor bu sayede. Ben şahsen TSK’nın bu oyuna gelmesi karşısında da ayriyeten dehşete düşüyorum. Genelkurmay Başkanımız Yaşar Büyükanıt’ın gösterdiği soğukkanlı davranışı tüm subayların da göstermesi gerekir.
Türban denen şeyi istemiyorsak bence evvela onu serbest bırakmamız gerekiyor, ben şu anda başka bir çözüm göremiyorum.
Bir önce yazdığım yazı biraz ham fikirleri de içinde barındırdığından ikinci bir yazıyla daha bu konuyu desteklemek istedim.
Az düşünmek derken kastettiğim en önemli şey çok düşünmek yerine nitelikli düşünmek değil. Elbette bu ayrım da doğrudur ama ben daha ziyade insanoğlunun sıkıntıdan, huzursuzluktan kaynaklanan çok düşünme süreçlerini hatırlatmak amacıyla bunları yazıyorum.
Sıkıntı yaratıcılığı da berbaerinde getirir derler ya doğrudur. Cebinizde paranız yokken hepsi de para edebilecek 1500 fikir düşünebilirsiniz. Bunlardan birini ya da ikisini hayata geçirir de cebinize biraz para koyarsanız bu fikirlerin sayısı da 1500′lerden onlara onbeşlere düşecektir. Bunun adı da niteliksiz düşünceden nitelikli düşünceye geçiş değil. Böyle durumlarda sıkıntının getirdiği yaratıcılığın yanı sıra içinde bulunulan kaygı dolu durum nedeniyle de tek bir konuya odaklanamamak fazla etraflıca düşünmeye çalışmak, tedbirli olmaya çabalarken aklını oynatarak paranoyak hale gelmek de mümkündür.
Bizler insanoğlu olarak sıkıntılı zamanlarımızda bir yandan bize sıkıntı veren konuyu ya da konuları düşünürken bir yandan da tamamen sıkıntının boyutlarıyla orantılı biçimde sıkıntımızla alakası olmayan şeyleri de düşünmeye başlarız.
İnsanoğlunun sorunları boyu aştığı zaman gerçekle bağlantısının da kesilme tehlikesi çıkar ortaya. Örneğin 17 Ağustos depreminin tanrının bir uyarısı olarak gösterilmesi salt bağnazlıktan yobazlıktan kaynaklanan bir davranış değildir. Hakim dinimiz İslam olmasaydı başka inançlara mensup olsaydık bunlarla alakalı gerçek dışı söylemler söz konusu olacaktı. Oldu da zaten; bağnaz, yobaz olmayan kesimlerden de bu depremi Amerikalılar yaptı gibi görüşler çıktı ortaya. İstanbul’un fethi sırasında da halk kendilerini Meryem Ana’nın kurtaracağına inanırmış. Osmanlılar şehirden içeri girdiklerinde bile hala bir meleğin ortaya çıkıp halkı savunacağına ve askerleri geri püskürteceğine dair beklenti içinde olanlar varmış.
Yani bu durum zaman, dil, din, ırk, millet, boy, kilo tanımayan; bütün bir insanlık için geçerli olan bir durum.
İster aşk olsun ister sağlık, istisnasız her konuda insanların gerçekle bağlarını kopararak rahatlamaya duydukları ihtiyaç kolaylıkla tamamen hayalden oluşan bir dünyaya itebilir kişiyi.
Az düşünmek derken tarif etmek istediğim şey de bu. Sıkıntı içindeki bir insanla daha az sıkıntı içinde olan bir insan arasında bir türk kahvesi yaparken bile davranış farkları belirgindir. Sıkıntılı kişi zihnindeki düşüncelerin bolluğu nedeniyle kahveye odaklanamaz. Kahveyi fazla koyar ya da suyu ölçemez veya fazla pişirir taşırır, hatta bazen de oturduğu yerden kalkıp mutfağa gidene kadar ne yapacağını unutur.
Bir şeyin altını çizmek istiyorum her zamanki gibi, burada yazdıklarım sıkıntılı insanları aynı zamanda sorunlu olarak ilan etmek adına yazılmış şeyler değildir. Tıpkı yaşam koçluğu yaparken görüştüğüm insanları yargılamadan dinlediğim gibi burada da bahsettiğim insanların hallerini yargılamadan yazıyorum. Yani çok düşünen az düşünenden daha kötüdür, hastadır falan gibi fikirler içinde değilim ve siz de böyle yaklaşmayın lütfen. Bunlar dönem dönem hepimizin yaşadığı, yaşıyor olduğu ve yaşayacağı şeylerdir.
Az düşünmek bir anlamda da detaylarda kaybolmadan bir olayın ana hatlarını görebilmektir.
Bugünlük de burada kesiyorum bu konuyu. Anlatmak kolay değil çünkü hayatta bazı kavramları konuşma diline, yazı diline çevirmek zor. Bazı şeyleri anlıyorsun ama anlatabilmek zor, başka bir şey. Elbette bu konuda da anlatabilmenin peşini bırakacak değilim.
Goddess Artemis mimlemiş, yazalım. Mimimiz röportaj mimi. Sorularımız şöyle:
1. Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
2. Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?
3. Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?
4. Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal
almaya başladı mı?
5. Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
1. Blog yazmaya 30 Eylül 2005′te güzel bir sonbahar günü başladım.
2. Blog yazılarımın belli bir çizgide olmaması için çaba gösteriyorum. İçimden geldiği gibi yazmaya çalışıyorum. Ama zor iştir bu. Bu konuda çok debelendim. İnsan öyle hemen içinden geldiği gibi yazamıyor. Sanki blogun görünmez kısıtlamaları varmış gibi. Ama o kısıtlamaların senin blogunda değil de beyninin içinde olduğunu zamanla anlıyorsun.
3. Hiç hatırlamıyorum blog yazmak için bir şeylerden feragat ettiğimi. Öyle olmuyor. Feragat etmeyi denediğim olmuştur sadece ama sonuca ulaşmamış demek ki. Ulaşsa hatırlardım.
4. Bunun cevabı da üçüncü sorunun cevabıyla bağlantılı. Bazen zor durumlar oluyor mesela gündem kaynarken bazı konulara değinmeyi hem istiyorum hem de istemiyorum. İşte o zaman bu zor bir şey. Bir de değindiğim konularda açılım yapmamı bekleyen okurlar oluyor, onların bu taleplerini yerine getirmek istiyorum ama her zaman tamamen yerine getiremiyorum bundan rahatsızım. Okurlarımın ne düşündüğümü merak ettiği neredeyse her konuda bu merakı giderebilmeyi isterdim.
5. Bittiğinde ve gitmem gerektiğinde blog da sona ermiş olacak. Allah gecinden versin.
Tansu bir yazı yazmış, kendimi Angola’lı hissediyorum demiş. Kimseyi de mimlememiş ama ben buradan kendime homoplatonik bir mim çıkardım ve Namibyalılık hislerimi açmaya karar verdim.
Efendim şimdi Angola’lı hisseden Tansu arkadaşımız önemli hususlara değinmiş, ben Namibya’dan toprak istesem ne olur demiş falan. Kendine benzer birkaç akıllı bulup Namibya’ya saldırmayı bile düşünmüş. Ben bir Namibya münevveri, aydını, entelektüeli olarak memnun olurum böyle bir renklilikten, farklılıktan. Özellikle kendini Angola’lı hisseden arkadaşlar gelsin çoluğumuzu çocuğumuzu öldürsün, anamızı bacımızı kessin. Bir şey olmaz. Eğer Namibya silahlı kuvvetleri karşılık vermeye başlarsa da bir aydın olarak hemen barış için gösteriler başlatırım silah bırakalım derim. Ama bunu demek için evvela Angola’ların bizi öldürmesini kesmesini falan beklerim ki demokrasi yerini bulsun.
Kaldı ki bizler Namibya olarak tarihimizde gerçek devrimler yaşamadık, devrimler hep tepeden indi o yüzden de bir an evvel çözülüp ulus devletten vazgeçip federe devlet haline gelmemiz lazım ki bilimin fenin ışığında yürüyelim, modern olalım, demokrat olalım. Bakın Avrupa’ya, Amerika’ya, onlar sürekli bölünüyorlar. İtalya, Fransa, Almanya, İspanya, İngilitere falan hep demokratikleşerek parçalanmış durumda hepsi ulus devleti terkediyor demek ki bir bildikleri var (Avrupa Birliği ne o zaman salak!).
Nitekim Tansu’yla Osman kardeştir demek ki Namibya’nın bölünmesi gerek. Hukuk devleti olmak, demokratik olmak bunu gerektiriyor.
Şimdi ben bu yazdıklarımdan fazla bir şey anlamadım ama bir şeyi merak ettim böyle yazarken. Ahmet Altan, Mehmet Altan, Çetin Altan, Ali Bayramoğlu, Engin Ardıç, Yasemin Çongar, Mehmet Barlas, Baskın Oran, Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Fehmi Koru, ve daha adını burada saymaya üşendiğim birçok ama birçok kişi böyle şeyler söylediğinde neden çok normal, çok doğal, çok hukuki, çok medeni şeyler söylüyorlarmış gibi dinliyoruz onları çok merak ettim.
Tansu, bilader, orda mısın? Gel horon tepelim, halay çekelim, bir düğün bulalım da gidip kurşun sıkalım falan.
Az evvel blogumda postmodern kelimesini arattım, iki yazı çıktı karşıma ama hiçbirinde bu kelimenin anlamına dair bir şey yazmamışım. İlginç, bir yılı geride bıraktım ve normalde bu kelimenin kullanımına, anlamına önem veririm. Etrafımda yanlış kullanıldığını görünce düzeltmeye çalışırım.
Postmodern, kelime anlamıyla tam olarak “modern sonrası”, “çağdaş sonrası” anlamına gelir. Biz dünyalılar belli ki endüstriyel çağı çok benimsemişiz, ona çağdaş ve modern diyoruz tarihteki çağlar sıralamasında. Ondan sonra artık bir şey değişmez diye düşünüldü belki ama hala bir şeyler değişmeye devam etmiş. Dolayısıyla da bir kere etiket olarak kullandığımız için içinde bulunduğumuz zaman dilimine, sosyal döneme, düzene, yapıya çağdaş diyemiyoruz da çağdaş sonrası (postmodern) diyoruz.
Adına postmodern dediğimiz bu döneme verilen başka isimler de şöyle: Uzay çağı, post-endüstriyel (endüstri sonrası) çağ, post-capitalist era (kapitalizm sonrası çağ), hyper-capitalism (hiperkapitalizm), vahşi kapitalizm, vb.
Biraz ayrıştırmak adına çok kaba da olsa modern zaman ve postmodern zaman arasında ne tür belirgin ayrımlar yapılabilir biraz buna değinelim. Modern dönemde başarının tanımı bir şirkette işe girip orada yükselebildiğin kadar yükselmekti. Yani modern zaman, aynı şirkette on yıllarca çalışıp orada yükselmeyi övüyor ve ödüllendiriyoruz. Postmodern dönemde ise kişiler belli uzmanlık alanlarında proje bazında çalışıyorlar. Şirketten şirkete geçiyorlar ve kimse ömrünü tek bir kurumda tüketmiyor. Bir başka açıdan bakarsak günümüzde sadakata ve kıdeme para ödenmiyor da işini iyi bilen insanın işini iyi biliyor olmasına ve ortaya ustalıkla bir iş koymasına para ödeniyor. Son on-onbeş yıldır iş, ekonomi, para konulu dergilerin işletme bilimi sayfalarında da bu durum verimlilik adı altında değerlendirilmiştir. Sürekli bir çalışmanın beklendiği fabrika işçiliği gibi alanlarda da Volkswagen gibi devler haftada 5 yerine 4 gün çalışmak gibi uygulamalarla ister istemez bu postmodern dönemin içinde oldular.
Postmodern dönem aynı zamanda refah devleti kavramının, yani Keynes kaynaklı sosyal ekonomi politikalarının devletlerin belini büktüğü ve yerini Milton Friedman’ın vahşi kapitalizmine bıraktığı bir zaman dilimidir. Yani sadece cebinde parası olanların eğitim ve sağlık imkanlarına sahip olabildiği sistem postmodern dönemde yaşam alanı bulmuştur kendine.
Feodal sistemde ağa, derebeyi, toprak sahibi vardı otorite olarak ve din vardı. Modern zamanlarda din ve toprak ağaları yerlerini ulus devlete ve hukuğun üstünlüğüne bırakmak durumunda kaldılar. Günümüzde ise etrafımızda toprak ağasından ya da allah’tan korkmayan ama devletten ve hukuktan da korkmayan bir kitle var. Barış ve kardeşlik içinde yaşayabilmemiz için insanoğlunun hukuğun üstünlüğünü kabul etmesi, hukuktan ve devlet otoritesinden çekinmesi gerekir en azından. Ancak artık bu bağların da gevşediği, kuralların hepten yok olmaya yüz tuttuğu bir dönem aynı zamanda postmodern dönem. En basitinden büyük şehirlerde artan kapkaççılık, hükümetlerin karıştığı yolsuzluklar, yani genel olarak her kesimden işlenen suçlarda görülen artış da bu postmodern dönemin bir başka resmidir.
Türkiye’de gözlediğim ise postmodern kelimesinin bu anlamlarından ziyade çoğu kişi tarafından bu kelimenin bir sanat akımını tarif etmekte olduğunun zannedilmesi. Yani postmodern dediğin şey olsa olsa resim olur, heykel olur, sinema olur, plastik sanatlar olur. Postmodern kelimesi ile tarif ettiğimiz alanın genişliği ve çeşitliliği üzerine ya pek fikir yok ya da bu konuda fikirler zayıf. Kelimenin anlamını bilmek konusunda çoğu insan kendine güvensiz o nedenle de pek konuşulmuyor bu konu. Oysa postmodern kelimesi bir dönemi, bir sosyal yapıyı (ya da biraz kara mizah yapmak gerekirse sosyal yapısızlığı), yeni bir ekonomi anlayışını, yepyeni işçi - işveren ilişkilerini (bilirsiniz ekonomi konuşurken bir şitketin genel müdürü de işçidir, kapıcısı da işçidir. şirketin, işletmenin sahibi patrondur, işverendir ve geriye kalan çalışanların alayı işçidir terminoloji olarak), yeni nüfus politikalarını vs. yi temsil eder.
O nedenle gündeme ve postmodern bir kültürel çürümeden payını bolca alan medyaya bakıp “Hmmm, Hande Yener, çok postmodern bir sanatçı” demek günümüz dünyasının şartlarını hafife almaktır.
Benim gibi “zeki ama tembel” bir blog yazarından okuyabileceğiniz en derli toplu postmodernizm yazısını okudunuz. Faydalı olmasını temenni ederim.
Tansu yine hoş bir iş yapmış ve Yılmaz Özdil’in bir yazısından bir mim uydurmuş. Konumuz şu: Sizce dünyanın en ünlü insanı kimdir?
Bence dünyanın en ünlü insanı Hz. İsa’dır. Onun üzerinden indirildiği kabul edilen İncil de zaten dünyanın en çok satan kitabıdır. En azından şimdiye kadarki istatistikler böyle. İncil, bütün zamanların en çok satan kitabı.
Hristiyanlar (çoğunlukla katolikler), dünyanın neresine giderlerse gitsinler yanlarına tanışacakları insanlara hediye etmek üzere fazladan İncil almışlar, gittikleri her yerde de bıkmadan usanmadan İsa’yı tanıtmışlar. Bu nedenle günümüz dünyasında ayna, radyo, gazete falan gibi şeyleri bile daha görmemiş ama İsa’yı tanıyan kabileler var.
Hal böyle olunca bence dünyanın en ünlü insanı İsa’dır der, topu fazla ayağımda tutmadan bu güzide mimi Burcu‘ya ve Goddess Artemis‘e paslamak isterim (bir an Goddess Artemis’e yazacak bir şey bırakmadım gibi hissettim kendimi ama o ne yapar eder benimkinden daha iyi bir şey bulur eminim bundan).
Uçak kazalarından bahsetmeyeceğim, konumuz o değil.
Yaşamayı oldum olası uçak kullanmaya benzetirim. Daha doğrusu yaşarken karar alma sürecimizi uçakların manevra yapış biçimlerine benzetirim. Uçaklarda olduğu gibi hayatta da aşırı keskin dönüşler felaket getirebilirler. Elbette hayatta bazen bazı konularda radikal değişiklikler yapmak gerekebilir. Ama bu zaten uçak kullanırken de yine böyledir.
Yaşamlarında keskin dönüşler, ani iniş çıkışları kendi elleriyle yapan insanlar hayatı savaş alanı gibi algılayan insanlar olur genellikle. Uçaklarda da böyle ani iniş çıkışları ve keskin manevraları genelde savaş uçakları yapar. Ama tabii onlar uçak ve hepsi ayrı ayrı belli görevlere göre tasarlanmışlar. Biz ise insanız.
Dolayısıyla hayatımızı yönetmek bir savaş uçağını yönetmek gibi olmaktan ziyade bir yolcu uçağını yönetmek gibi olmalı. Sık uçanlar bilir, bazen hava kuvvetlerinden emekli pilotlar özellikle sivil hayata yeni adım attılarsa ani iniş çıkışları ve keskin manevra alışkanlıkları nedeniyle hemen yakayı ele verirler.
Hayatta çok düşünmek ne kadar yanlışsa aşırı ani kararlar vermek de bir o kadar yanlıştır diye düşünüyorum. Yalnız bu arada belli süreçlerden geçerek verilmiş olan ama dışarıdan bakınca ani imiş gibi görünen kararları kastetmiyorum bu ayrı bir şey.
Özellikle baskının büyük olduğu, stresin, anksiyetenin çok yüksek seviyelerde yaşandığı yaşam dönemleri olur. Böyle zamanlara aniden sosyalistken kapitalist olmak, şii iken sünni olmak, laikken dinci olmak gibi kararlar almamak lazım. Herhangi bir takımı tutarken aniden Beşiktaş’ı tutmaya başlamayı ayrı bir yere koyuyorum (fanatik değilim de işte babamın hatrına aniden aklıma geldi).
Havaalanına yaklaşmakta olan bir uçak hayal edin. Hatta bizzat deneyimlediğiniz uçuşlardaki iniş anlarını, havaalanına yaklaşma zamanlarını hatırlamaya çalışın. Uçak asla hızlı ve ani manevralar yapmaz. Ufak bazı oynamalar olur. Biraz sağa, biraz sola, biraz sağa, biraz sola.
Yaşamda içinden çıkamıyormuşsunuz gibi gördüğünüz olaylara bir de böyle yaklaşmanızı tavsiye ederim. Tabii havaalanına yaklaşırken kafayı gözü dağıtmadan, ağzı burnu elinize almadan sağlıklı bir iniş apabilmek için bir kuleyle irtibat kurma ihtiyacı hissederseniz de ben bir yaşam koçu olarak yanınızda olabilirim mesela.
Teknik konulara değinmedim uzun süredir, biraz değineyim.
Bir iki saat evvel bir yazar bir arkadaşım telaşla beni aradı. Üzerinde çalıştığı kitabının word dosyasını açamıyormuş. Sonradan anladık ki arkadaş Word 2007′de kaydettiği bir dosyayı Word 2002′de açmaya çalışıyor ancak Word 2007′nin default dosya formatı olan docx’i Word 2002 okumuyor. Okumuyorum da demiyor ama açıyor dosyayı, herhalde Microsoft’un zeki yazılımcıları böyle bir geriye dönük uyumluluk eklediler. Dosyayı açıyor saçma sapan şeyler çıkıyor, benim yazar arkadaşım da şok geçiriyor bu manzara karşısında. Tabii bunu anlayan ben değilim, Tansu. Ben Windows işletim sistemini terkedeli artık ikibuçuk yıl oldu. O nedenle insanların Windows’dan kaynaklanan sorunlarına geçmiş yıllardaki gibi çözüm üretemiyorum. Bu rezilliği unutmuş biriyim, kurtuldum, hidayete erdim.
Daha evvel bazı yazılarımda yazdım, çoğu kullanıcı yazılımlardan kaynaklanan sorunlarda kendini suçlar. Microsoft da bu zaaftan faydalanarak para kazanır. Ürüne ve ürünü geliştirmeye yatırım yapmaz, sadece pazarlamaya para harcar. Ortaya çıkan birbirinden rezil, birbirinden kalitesiz, kullanımı birbirinden zor Microsoft yazılımlarının yarattığı facialar karşısında kullanıcı Microsoft’a tüketici hakları mahkemesi’nde dava açması gerekirken “ben bilgisayardan anlamıyorum, hata bende” diyerek konuyu geçiştirir.
Neyse ki biz bu geceki davayı hasarsız atlatmış olduk, anladık ki problem iki Word yazılımı arasındaki versiyon farkından kaynaklanıyor. Arkadaşıma da söyledim, şimdi buraya da yazmak istiyorum; bu yazılımları artık lütfen nolur kullanmayın. Alternatifleri var bunların ve lisansları da ücretsiz. İşletim sistemi olarak da alternatifleri var, ofis yazılımı olarak da alternatifleri var, web tarayıcı olarak da alternatifleri var. Neredeyse her alanda alternatifleri olan yazılımlar bunlar. Adobe için aynı şey söylenemez belki çünkü orada hala çözülememiş bir flash editörü sorunu var. Açık kaynak yazılım dünyasında buna henüz elle tutulur bir alternatif çıkmadı maalesef ama işletim sistemini değiştirmezseniz ve Windows üzerinde mümkün olan en az sayıda Microsoft yazılımını kullanarak yaşarsanız, Adobe’u da hala kullanabilirsiniz. Adobe biraz fazla ihmal ediyor linux/unix dünyasını. Ya da Apple alacaksınız orada yaşayacaksınız bu güzelliği. Ama Microsoft yazılımlarını artık hakikaten terkedin lütfen. Sene 2007 ve bu yazılımların alternatifleri çok çok gelişti. Kullanımları Microsoft yazılımlarından daha kolay.
Tabii bu alternatif yazılımlardan haberdar olmak zor. Bu blogu takip eden arkadaşların bir kısmı biliyorum ki ortalamanın çok üzerinde bilgisayar bilgisine sahip kullanıcılar dolayısıyla onlar haberdar birçok şeyden. Ama dünya nüfusunun çoğunluğu bir alternatifin varlığından haberdar değil. Microsoft özellikle son iki yıldır muazzam bir çaba harcamaya başladı açık kaynaklı yazılımın yayılmasını engellemek için. Bu çabalar, Microsoft çalışanlarına açık kaynak yazılım hakkında eğitim verip müşterilerin soracakları sorulara hazır cevaplar sağlamaktan tutun da basında linux/açık aynak yazılımlara dair haber yapanları çeşitli seviyelerde tehdit etmeye kadar varıyor. Microsoft bütçe ayırmış durumda açık kaynak yazılımla mücadele etmek için.
Microsoft’un Novell’e ait olan linux dağıtımı SUSE ile flört etmesinin nedeni de bu. Stratejik olarak artık çok da uzak olmayan bir gelecekte Microsoft bu mücadeleyi kaybedeceğini gördüğü için bu dünyaya bir yengeç gibi yan yan da olsa yanaşmaya çalışıyor. Bir diğer yandan da, nasıl ki batıda sigara çeşitli seviyelerde yasaklanmaya başladıktan sonra 3. dünya ülkelerine satışı arttıysa Microsoft da kendisi hakkında hala önlem almamış ülkelere bu kalitesiz, düşük teknolojili yazılımlarını satmak için muazzam bir mücadele veriyor. En son bir Afrika ülkesinde açılan ihalede başka bir linux dağıtımı olan Mandriva’ya attıkları bir kazık var öyle böyle değil. Bunları Google’da aratarak hakiki kaynaklarından takip edebilirsiniz.
Açık kaynaklı yazılımlar zor deniyor, az kişi kullandığı için yardım bulunamıyor deniyor falan ama aslında bu argümanlar birkaç yıl geriden geliyor artık. Geçmişte bizler gençtik ve birer açık kaynak fanatiği olarak savunurduk bazı şeyleri ama sene oldu 2007 (hatta 2008, bir ay kaldı artık ne de olsa) ve şimdi Microsoft’un etekleri boşu boşuna tutuşmuyor arkadaşlar.
Tabii onların artık on yıllarla ifade edebileceğimiz bir süre boyunca müşteri cehaletinden faydalanmış olmalarından kaynaklanan bu köşeye sıkışma durumunu biz çözecek değiliz. Ne hali varsa da görsün açıkçası. Siz daha ziyade işinizi sürdürecek yazılımları edinin ve açık kaynağa ya da olmadı Apple’a yönelin. Müşterisinin amaçlarını düşünmeyen, yazılımlarını geliştirmeye bütçe ayıramayan Microsoft’un gelecekte ne olacağı da bence meçhul. Açık kaynak tarafından çok ciddi bir tehdit altında bu bir, ikincisi Vista denen fiyaskodan sonra Microsoft salt cahil kullanıcı açısından değil, bilgisayar ve yardımcı parça üreticileri açısından da güven kaybına uğramış durumda. Bu uluslararası dev şirketin bu güveni yeniden inşa etmesi ihtimalini ben imkansıza yakın buluyorum.
Neyse, siz artık dökümanlarınızı, işinizi gücünüzü bu tehlikeli ve her an saatli bomba gibi patlama ihtimali olan yazılımlara emanet etmeyin. Yazılımlarını geliştirmediği yetmiyormuş gibi bir de BSA gibi unsurları kullanarak son kullanıcının üzerinde çok lüzumsuz bir terör estirmeye çalışan Microsoft’un ekmeğine yağ sürmek/sürmemek kısmını geçiyorum. Siz kendinizi, emeğinizi, verilerinizin bekasını düşünün ve alternatiflere yönelin bunları öğrenin. Bu hiç de zor bir şey değil, alışmak biraz zaman alabilir ama sonradan ne oldu benim dökümanlarım, kullanıcı sözleşmesi sorumluluk kabul etmiyor, dava da edemiyorum adamları galiba gibi soruların peşinden koşturmayın.
Hatta ben sizin yerinizde olsam bunu bir yeni yıl hedefi haline getirir ve 2008′de adım adım tamamen açık kaynak yazılımlarla çalışma modeline geçmek üzere hazırlıklara başlarım. Ben de 2005′in yazında 2006′ya girene kadar tamamlamak üzere açık kaynaklı yazılımlara geçiş planı yapmıştım ama altı aya yaymayı uygun gördüğüm her şey iki ayda halloluverdi. Onu da bir örnek olarak söylemiş olayım.
Efendim iyi pazarlar dilerim
Hayatta birçok yanlış karar, yanlış dünya görüşü, kişinin kendi çıkarlarına aşırı aykırı davranışı vs. gibi şeyler haddinden fazla düşünmekten ileri geliyor. Bu yaşıma kadar gözlediğim en önemli şeylerden biri bu.
Çok bilen çok yanılır lafının yanına bir de çok düşünen çok yanılır diye bir söz eklemek lazım belki de. Tabii ki hayatta birçok konuda karar vermek ince ince düşünmeyi gerektirir bunu reddedecek değilim ama sıkıntılı düşünceler, bir türlü karar verememek ya da birkaç ince ama küçük düşünceden yola çıkarak büyük kararlar vermek bahsettiğim zararlara örnek olarak verilebilir.
Hayatın her alanında ve her gün karşımıza çıkan, hepimizin içinde olan bir yanılsamayı anlatıyorum bunları söylerken. Çok düşünüyoruz. Olmadık konularda çok düşünüyoruz. Sonra da bu düşüncelerimizle kendimizi sıkıntılara sürüklüyoruz.
Bu mantık üzerinden hareket eden ve çok da başarılı olan bir terapi yöntemi var: Bilişsel terapi (cognitive therapy). Bu yöntem insan evladının yanlış akıl yürütme biçimlerini ele alarak bunları kişiye yakalattırıp zamanla daha aklı selim bir düşünce zincirini oturtmak üzerine kurulu ve bir hayli de işe yarıyor.
Böyle bir konuyu birden fazla yazıya dağıtarak ve bazı hususları ısrarla tekrar tekrar yazarak anlatmak lazım. Elbette bu, bizim konuya bir yerden başlamamızı gerektiriyor.
Bilişsel terapide en önemli ve en sık rastlanan yanlış düşünce biçimlerinden biri “ya hep ya hiç” düşüncesi. Buna göre kişi ya milyon dolarlara sahip olacağını ya da fakir, beş parasız kalacağını düşünebiliyor. Bu hata kavramına tartışma tekniklerinde de rastlıyoruz. Yanlış ikilem olarak Türkçeleştirebileceğimiz ‘false dichotomy’ ya da ‘false dilemma’, tam da bu hatalı düşünce biçimini yansıtıyor. Bir başka deyişle buna “olmayan çelişki” de diyebiliriz.
Bu olmayan çelişkiye popüler bir örnek vereyim, yüz yılı aşkın bir süredir yaratılışa inananlarla evrime inananlar birbirleriyle tartışır ve her iki taraf da sadece iki ihtimal varmışcasına konuşurlar. Oysa evrim teorisinin doğru olması bir yaratıcının var olmadığı anlamına gelmez veya bir yaratıcının varlığı evrim teorisinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Bu açık gerçeğe rağmen bu konuyu tartışanlar sadece iki ihtimal varmışcasına tartışırlar: 1) Evrim teorisi doğrudur dolayısıyla bir yaratıcı yoktur. 2) Evrim teorisi yanlıştır demek ki bir yaratıcı vardır.
Bu her iki olasılık da bizleri mutlak bir doğruya götürmez. Sadece az önce anlattığım “ya hep ya hiç” tarzı düşünceye güzel bir örnek oluştururlar.
Bir başka yanlış düşünce biçimi ise her şeyi bildiğini sanmaktır. Bu duruma örnek olarak ülkemizin son aylarda içinde bulunduğu sıcak gündemi gösterebiliriz. Kuzey Irak operasyonunun yapılmasının gerekip gerekmediği, böyle bir operasyon yapılırsa “başımıza neler geleceği” gibi konularda insanlar özellikle basında “biz bunu yapamayız, imkanımız yok, çılgınlık olur, a.b.d. bizi döver” gibi her şeyi bilebildiklerini sanan (tsk’nın askeri gücü, a.b.d.’nin askeri gücü, kürtlerin askeri gücü, türkiye’nin ekonomik koşullarının tamamı vs.) bir tavırla yazılar yazdılar. Benzer bir biçimde önceki gün yaşadığımız uçak kazası faciası hakkında da gerçekte bilgiye dayanmayan ama çok şeyi bilebiliyormuşcasına konuşan insan sürülerine rastladık.
Bu noktaya geldikten sonra tüm bunların az düşünmekle çok düşünmekle ne alakası var diye sorabilirsiniz tabii. Çünkü verdiğim örnekler az ya da çok düşünmekten ziyade doğru ya da yanlış biçimde akıl yürüterek düşünmekle alakalı. Ancak az ya da çok düşünmek arasındaki motivasyon farkı, yani az düşünmenin ya da çok düşünmenin nedenleri arasında anksiyete, yani huzursuzluk seviyesi gibi bir unsur var. Bu anksiyete de yanlış akıl yürütme biçimlerinden kaynaklanıyor. Yani depresyon durumunda çoğu kez depresyonda olduğunuz için yanlış düşünüyor olmazsınız. Daha ziyade yanlış düşüncelerden ötürü depresyona merhaba dersiniz.
Bu anlattıklarımı halka malolmuş haliyle “birine kırk kere deli dersen deli olur” biçiminde özetlemek mümkün. Ancak tek fark, burada kişi kendi kendine sen delisin diyor genellikle.
Yani; herhangi bir olay ya da hedef karşısında “ben yapamam, beceremem, imkanlarım zayıf, filancanın bunu becermiş olması benim de becereceğim anlamına gelmez” gibi düşüncelerin ardından geliyor o anksiyete ve sıkıntı. O sıkıntı arttıkça da kişinin yanlış zihin yollarında düşünmeye devam etme süreci uzuyor. İşte o çok düşünmek dediğim şey de bu çok düşünmek.
Bu konuya en kısa zamanda yeniden değinmeye çalışacağım.
Birkaç gün önce Engin Ardıç’ın o günkü yazısını eleştiren bir yazı yazdım. Ertesi gün Engin Ardıç daha beter bir cahilliğe imza atarak iğrenç bir yazı daha yazdı. Midem daha fazla kaldırmayacağı için konuyu hiç açmadım burada. Ama ek$i sözlük’te bir yazar (firtinanin gozunden) üşenmemiş benimkine benzer bir üslupla Engin Ardıç’a yine hak ettiği bir eleştiri yazmış. Arkadaşın eline, ağzına sağlık. Buraya alıntılıyorum o entry’yi:
bozuk saat misali arada iki doğru laf eden cahil yazarlardan değildir. daha çok arada bir sapıtan pusulayı andırır, genelde doğru fikirleri öne sürse de bazen saçmalamakta sınır tanımıyor, aynen son yazısında yaptığı gibi.
http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=99973,10,2yazının özetini girizgahta sunmuş; ‘’biz hiçbir şehir kurmadık, hiçbir yer keşfetmedik, hiçbir şey icat etmedik.'’ kendisine yakışan iddialı cümlelerden. sivri bir kalem olmanın olumsuz getirilerinden biri de araştırma ihtiyacının körelmesi sanırım. tam da şöyle artis bir laf bulduktan sonra, acaba gerçekten öyle mi diyerek baktığımızda işin aslının öyle olmadığını öğrenmekten çekiniriz. o zaman yaz gitsin ne uğraşacaksın nasıl olsa millet yutar.
engin bey’in biz hiç şehir kurmadık dedikten sonra istisnalardan saydığı taşkent, buhara, semerkant gibi şehirler yine kendi ifadesine göre ‘’birer çadırlar kümesi'’nden ibaretmiş. bu türk şehirlerinin bir zamanlar nasıl bir medeniyete ev sahipliği yaptığı konusuna girmeden, sadece buhara’nın en az 2500 yıllık geçmişi olduğunu, arkeolojik kazılarda şehrin 20 metre altının idari binalar, askeri müstahkem yapılar ve benzeri kalıntılarla dolu olduğunu belirtip geçelim.
yazıda türklerin göçebe bir kavim oldukları gerçeği öylesine saptırılmış ki mevzunun bizden bir bok olmaz noktasına gelmesi için ipe sapa gelmez iddialar ardı ardına sıralanmış. konya, kayseri, sivas, bursa, edirne, istanbul gibi şehirlerin aslında bizans şehirleri olduğu ifadesiyle nasıl bir anlayış değişikliğine gitmemiz bekleniyor acaba? konya’nın bizans hakimiyetinden önce en az on farklı devlet ve kültürün yaşam alanı olması basit bir ayrıntı mı? çatalhöyük’e kadar geri gitmedik üstelik. ama tabi kendilerinin muhayyilesinde bizanslılar mantar misali yerden pırtlamışlar, sporla ürüyorlar. yazı da spor olsun diye kaleme alınmış anlaşılan.
astronomi, fizik, kimya ve matematik alanlarında latinceye çevrilerek avrupa üniversitelerinde yüzyıllarca temel kaynak olarak okutulan eserlerin sahibi onlarca alimden haberdar olmayan birinin ‘’bu nedenle de hiçbirimizin icat ettiği hiçbir şey yoktur.’’ demesini normal karşılıyorum zira semerkant’ı çadır kümesi zanneden birine semerkant rasathanesinden bahsetmek neo’ya matrix’i anlatmaktan daha zor, her bünye kaldıramayabilir. ali kuşçu da gökyüzü gözlemlerini çadır direğinin tepesine çıkıp yapıyordu zaten, boşverin cahillik erdemdir.
‘’kalkıp bana fatih sultan mehmet’in topundan bahsetmeyin, onu yapan urban adında bir macar.’’ urban usta’dan bahsetmemize hakikaten gerek yok, ortaokul tarih kitaplarında yeterince yer alıyor, o sırada dökülen yüz küsür toptan sadece ikisini döktüğü de türk ve bizans kayıtlarında mevcut. fakat ali usta’yı ve 1464 yılında döktüğü iki parçalı vidalı muhasara topunu, çanakkale’de batırdığı altı ingiliz gemisini ve tower of london müzesine gidiş hikayesini pek bilmeyiz. öyle bir tekniğe sahip ki avrupa’da hiçbir zaman benzeri yapılamadı. fatih’in 8-9 yaşlarında karaladığı defterlerde çıkan havan topu çizimleri gibi konular suyunun suyu artık.
sömürgecilik ne zamandan beri dünyayı keşif gibi romantik hedeflerle açıklanır oldu? osmanlı’nın eksiği olarak sunulan şey avrupanın insanlığın yarısına açlık ve zulüm getiren sömürgeciliği ise bu katlanılabilir bir zafiyet. hint sularında portekiz’le çekişmemiz ise egzotik ortam merakımıza değil sumatra müslümanlarının yoğun yardım taleplerine bağlanabilir ancak.
şu sıra gösterimde bir film var, elizabeth. ingiltere’nin akdenizde ticaret yapabilmek için türklere hediyeler gönderip müsade istemelerine değinilmiyor tabi filmde. elizabeth the golden age, altın çağındaki ingilizler akdenizde gemi yüzdürmek için ağzımıza bakıyor. aynı dönemler hakkında bizi ‘’batı akdeniz’e bile sokmadılar’’ demek cesaret işi, tebrikler.
piri reis, haritasının çeşitli haritalardan kopya edilmiş olduğunu zaten kendisi söylüyor, tarihin karanlık sayfalarından birini aydınlatıyor edasıyla ‘’kopya ulan o’’ denilerek kıymeti azaltılacak bir çalışma da değil üstelik, millet hala çıkamadı işin içinden. kitab-ı bahriye kopya ise ona bir şey diyemem.
sayın ardıç’ın söz konusu yazısı tümüyle bilgi hataları ile dolu değil elbette, içerisinde sapına kadar doğru, hatta üzerimize vazife çıkaracağımız cinsten mesajlar da var. ama kendisi ayarında bir yazarın ancak tahsille mümkün diyebileceğimiz ölçüde ortaya koyduğu seviye üzücü. başkası olsa bu kadar da önemsemezdim sanırım.
Entry’nin ek$i’deki adresi: http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=11835287
Üç gün önce komplo teorisi kavramının yeni kullanımına dair bir yazı yazdım. Anafikir şuydu: Günümüzde halkın er ya da geç anlama / öğrenme riski olan konuları komplo teorisi adı altında bizzat haberi saklamak isteyen kişiler tarafından yayınlanması ve bu bilginin ve yayının sürekli kontrol edilmesi. Okumadıysanız bu yazıdan önce onu okumanızı tavsiye ederim. Şimdi de, o yazıda anlattığım yöntemin taze bir uygulaması ile karşı karşıyayız.
Okumuşsunuzdur ya da dinlemişsinizdir, Isparta’da düşen uçakla ilgili bazı sabotaj iddiaları var. Uçak yolcuları arasında altı bilim adamı vardı. Bunlar nükleer fizik üzerine çalışan kişilerdi. Sabotaj iddiasını savunanlar, Türkiye’nin nükleer enerjiye geçiş yapmak istediği bir zamanda bu altı bilim adamının aynı uçakta bir kongreye giderken öldürülmüş olabileceklerini söylüyorlar.
Ben bu iddiayı savunmuyorum. Savunamam da zaten. Elimde bu konuda veri yok. Ben olayın sunuş biçimiyle ilgileniyorum. Hürriyet gazetesi web sitesinde bu iddiayı anlatırken Dan Brown’ın çok satan romanı Melekler ve Şeytanlar’dan bahsediyor. Bu kitaptaki kurguya dayanarak bu bilim adamlarımızın bir komploya kurban gitmiş olma ihtimallerinden bahsediyor.
Yani Hürriyet, ve aynı iddiayı savunan başka kimler varsa ki o örneklere de bakmak lazım, ben aynı yöntemin kullanıldığından eminim, işin içine bir romanın kurgusunu katmadan bahsedemiyor bir sabotaj iddiasından. Bundan bahsetmek istemiyor. Bunu açık açık yazamıyor. Ya bilim adamlarımız kasten öldürüldüyse diye soramıyor. Olayı mutlaka bir komplo teorisi içinde sunmak zorunda. Zaten o nedenle komplo teorisi sözünü bizzat kullanarak yazıyor bunları.
Gündem kaynıyor. Benzer örnekler bulduğumda yine yayınlayacağım.

