Osman S Börütecene

alemlerin aslı hayaldir

Uzun bir yılın ardından aşure niyetine bir yazı

30 Kasım 2007 Cuma 17:36, Osman Seyit Börütecene

Dün bu blog bir yılı geride bıraktı. Yazdığım ilk yazı 29 Kasım 2006 tarihli. Daha önce de bahsetmiştim, blog yazarlığım bu blogdan öncesine dayanıyor. İlk blogum kendi adım yerine bir nick (mahlas) kullandığım Jefe’nin Yorumları idi.

Birinci yılı doldurunca bir değerlendirme yapmak, geçmiş yazılardan beğendiğim ve önemli bulduğum birkaçına link vermek gibi şeyler yapmak istedim ama sonra vazgeçtim. Hangi birini seçeceksin? İrili ufaklı 465 yazı olmuş, bununla 466 olacak.

Aslında bu yazıyı da dün yazmak gerekirdi ama bir akrabamızı kaybettik 28 Kasım Çarşamba günü o nedenle o gün ve takip eden 29 Kasımda aklım başka yerlerdeydi. 28 Kasım gecesi bir şeyler yazdım ama tamamlayamadım o yüzden de yayınlamadım. Ölüm ve diğer etiketler başlıklı yarım kalmış bu yazıyı burada yayınlamak istiyorum:

Bugün öğleden sonra programlarım zorunlu olarak değişti. Bir akrabam vefat etti. Sürpriz bir ölüm değildi, yaşlıydı ve bir hayli rahatsızdı. Yine de her ölüm erken ölümdür tabii, ne kadar beklenen bir haber olsa da insanı üzüyor, tersi elde değil.

Öğleden sonra başsağlığı için kuzenimin evindeydim. Dikkatim ister istemez 5 yaşındaki yeğenime takıldı. Sınırsız bir enerjiyle evin içinde oradan oraya koşturuyor. Evde bir farklılık var tabii farkında çocuk, üzülen, göz yaşı döken insanlar var. Sabah anaokuluna giderken babaanne evde, döndüğünde babaanne yok. Ancak belirgin bir üzüntüsü yoktu. Düşündüm de zihnindeki algı sanırım bu varlık / yokluk farkından ibaret ve bu yokluk adlandırılmamış tam olarak. Tamam, ölüm diye bir kelime biliyor ama ona atfedilen “bu iyi bir şey” ya da “bu kötü bir şey” veya “buna sevinilir” ya da “buna üzülünür” gibi bir etiket yok.

Hem ölüm yaklaşırken (bilinen hastalıklar, ilerleyen yaş vs.) hem de ölüm gerçekleştiğinde çoğu faaliyet o kişi için değil etrafındakiler için yapılıyor. Nedeni de “bu iyidir” ve “bu kötüdür” etiketlendirmelerimiz. Bazen insanları salt bu nedenle acılar içinde yaşatmayı sürdürüyoruz, kendi bencil özelliklerimiz nedeniyle adına ümit diyerek sürdürüyoruz bunu. Elbette her durum için geçerli değil ama var böyle bir şey.

Yarım kalmış da olsa buradaki anafikir önemliydi o nedenle olduğu haliyle koymayı uygun görüyorum.

Geçmişe baktığımda geride bıraktığım bir yıl galiba kişisel blog yazarlığı hakkında daha fazla ve daha doğru fikir edinmemi sağladı. İlk altı ayın sonlarına doğru yazdıklarıma bakarsanız konu dağılımı hakkında bir hayli bocaladığımı görebilirsiniz. Dikey olarak tek bir konu hakkında yazıp başka konularda başka bloglar mı açayım, kategorileri nasıl kullansam vs. gibi aslında kişiyi tutarlı bir blog yazarlığı sergilemekten ziyade kafa karışıklığına ve tutsaklığa götüren düşüncelerle ilgilendim. Zaten adresi akıllarda kalan bir blog yazarı olmak konulu yazı dizisi de bunun ardından yaratılmış çözümlerle gelmiş oldu.

Son bir haftadır yazdıklarıma ve yakın geleceğe baktığımda bir yılın ardından yazabilmek özgürlüğüne yeni yeni kavuşmuş birini görüyorum. Bunun nedenini anlarken bunu salt blog yazarlığına dair veya salt yazmaya dair bir şey olarak algılarsak herhalde eksik algılamış oluruz. Bir insanın ruhen özgürleşme süreci gibi bir şeyden bahsedersek o zaman edindiğimiz bu deneyimin ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz. Şahsen; “erdim, aştım, olayı bitirdim, ben her şeyi anladım hoca” gibi bir hava içerisinde olmadığımı ve bu saatten sonra asla böyle bir naiflik sergilemeyeceğimi de anlamanızı bekliyorum bunları yazarken. O nedenle “ruhen özgürleştim ben” gibi bir ifade kullanmadım dikkat ederseniz. Bunun yerine “ruhen özgürleşme süreci” gibi bir ifade kullanıyorum.

Şimdi aşurenin üzerine fındık fıstık ekleyerek bu yazıyı burada sonlandırsam en güzeli olacak sanırım. Benim de klişe kullanmaya hakkım var diyerek bloguma bir “happy birthday” hediye ediyorum.

Engin Ardıç ve bilmeden, düşünmeden köşe yazısı yazmak

28 Kasım 2007 Çarşamba 13:25, Osman Seyit Börütecene

Engin Ardıç yazdıklarıyla ve ardındaki hayran kitlesiyle beni hayretlere düşürüyor diyeceğim ama düşürmüyor aslında. Düşürmüyor çünkü kendisi tam bir cahil Türk aydını portresi çiziyor. Eleştirdiği konulara dikkatle eğilmeden, dünyanın ne halde olduğunu bilmeden, birkaç ezberlenmiş dogmatik fikirle yazılarını didaktik bir biçimde eninde sonunda eleştirdiği kitlenin haksız olduğunu çünkü çirkin olduğunu vurgulayarak yazılarına nokta koyan tipik bir Türk köşe yazarı.

Bugün de batılı olmak doğulu olmak üzerine inciler döktürmüş, yazdıklarının tamamı baştan sona yanlış, çarpık, cahil bakış açılarından oluşuyor. Şimdi bunlardan örneklerle ilerleyerek gidelim.

Evvela ana konuyu ele almak lazım tabi, Engin Ardıç diyor ki “Türkiye hiçbir zaman batılı olmadı, yalnızca üzerine bir batılılık yaldızı sürüldü”. Doğrudur, bir bakıma haklıdır, Türkiye hiçbir zaman batılı olmamıştır ama Engin Ardıç’ın 100 gram sosyoloji bilmek bir yana dursun batılılığı nasıl ele aldığına ve batı diye niyelendirdiği toplumlarla Türk toplumu arasında neleri cahilce karşılaştırdığına bakmak istiyorum ben.

Alıntı:

Türk seçkinleri, şapka giyip kravat takınca, namaz kılmayıp rakı içince, alfabeyi değiştirip tatili de pazar gününe alınca Batılı olacaklarını sandılar.

Burada ilk sorumu soruyorum: Avrupa ve Amerika, şapkasını değiştirip kravat takınca, kiliseye gitmeyip dini reddedince batılı olacağını sanmadı mı?

Alıntı:

Tek parti diktası mı Batılılıktı, besleme basın mı?

“Münhal bulunan falanca vilayetin mebusluğuna Ankara’dan şair ya da yazar aday göstermek” mi Batılılık oluyordu?

Yoksa seksen yıl içinde dört darbe, beş de darbe girişimi mi yazıyordu Batılılık kitabında?

Avrupa hiç mi askeri iktidar görmedi? İtalya’ya Mussolini, Fransa’ya Charles de Gaulle, Almanya’ya Hitler Ortadoğu’dan ithal edilerek mi geldiler? Onları Avrupa kültürünün ta kendisi lider yapmadı mı? Bugün hala Avrupa’nın birçok ülkesi aşırı milliyetçiliğin ve faşizmin pençesinde kıvranmıyor mu? A.B.D. ekonomisi muhafazakar milliyetçi irredantist politikalara para harcamaktan batmanın eşiğine geldi mi gelmedi mi? ALOOO?

Alıntı:

Medeni Kanun korkusuyla içerki odaya ikinci, üçüncü eş saklamak mı Batılılık sayılırdı, hu çekme ayinlerinin polisten gizli tertiplenmesi mi? Tarikatlar ortadan mı kaldırılmıştı?

Avrupa’nın dört bir yanında ve Amerika’da faaliyet gösteren Opus Dei oraya uzaydan mı geldi? Batının din çatışmasını (hayır geçmiş yüzyılları kastetmiyorum, bizzat geride bıraktığımız 20. yüzyıl boyunca yaşananları kastediyorum) Doğu mu yarattı?

Alıntı:

Batılı olduğunu sanan kızla oğlan, tango yaparken birbirlerine değmeye bile çekindikleri zaman mı Batılı gibi yaşıyorlardı? Yoksa hükümet nikâhının ardından ya da önünden bir de imam nikâhı kıydırmadan içi rahat etmeyenler mi?

Peki batıda tango yapan kızla oğlan birbirine değdiğinde kıyamet kopmuyor muydu yakın zamana kadar? İlköğretim ve liseler bazında erkek lisesi kız lisesi ayrımı yapmayı kim daha önce bıraktı? Bu konuda batı on yıllarca geriden gelmedi mi Türkiye’ye kıyasla?

Alıntı:

Bürokrat egemenliği, memur üstünlüğü mü Batı standartlarına uygundu?

Burjuva sınıfının da işçi sınıfının da yok denecek kadar cılız olduğu bir Batı ülkesi mi görülmüştü yoksa üç yüz yıldır?

Özelleştirme tartışmalarının hızlandığı 2000, 2001, 2002 yıllarında gazeteler Avrupa’daki memur sayısının Türkiye’den nasıl da kat kat fazla olduğunu yazarken Engin Ardıç herhalde başka bir ülkenin gazetelerini okuyordu. Burada tabi memur üstünlüğünden ne kastettiği de açık değil Engin Ardıç’ın. Yarın bu yazıyı okuyup da bir şey söylemek isterse rahatlıkla kıvırabilir de, o yüzden es geçeyim burayı. Yalnız 80′li yılların İngiltere’sinde işçiyi adam akıllı ezmek için ne yapacağını şaşırıp sonunda Falkland Adaları’nı işgale soyunan İngiltere’yi de burada hatırlatmak istiyorum.

Alıntı:

Ticaret ahlakının oluşmadığı, ilişkileri müşteri kazıklamak ve ödeme yapmamak üzerine kurulu, fatura bilmeyen, vergi tanımayan ülke mi Batılıydı, yoksa faşist ceza kanunumuz mu?

Peki A.B.D. de ardı arkası kesilmeyen tüketici davalarından naber? Engin Ardıç’a göre yeteri kadar batılı olan A.B.D.’de ticaret ahlakı mı var?

Alıntı:

Yurttaşlarının pasaport alamadığı, yılda bir kere yurt dışına çıkabildiği ülke mi Batılı sayılıyordu, yoksa döviz bulundurmanın suç olduğu, bankalarının ölüyorum desen on kuruş tüketici kredisi vermeye yanaşmadığı ülke mi?

Dışişleri bakanının masraf olmasın diye yurt dışına çıkmaya çekindiği ülke mi yoksa?

Hah, bir bu eksikti işte. Batı olarak nitelendirdiğimiz Avrupa ve Amerika hiç ekonomik sıkıntı yaşamadı. Oralarda devletlere gökten zembille para yağdığından ya da topraklarından maden ya da buğday yerine para yetiştiğinden onlar batılı da biz değiliz. Bu nasıl bir akıl yürütmedir yahu?

Burada sonrasını ellemiyorum yalnız yazısının sonunda bir soru sormuş Engin Ardıç:

Bir tek soru soracağım, yanıt verebiliyorsanız veriniz: Niçin, o yerlere göklere sığdıramadığınız, vara yoğa dönüp dönüp çaldığınız “Atatürk’ün sevdiği şarkılar” arasında Rumeli türküleri, Safiye Ayla’dan, Münir Nurettin’den Osmanlı müziği vardır da, otuzlu yılların gözde Batı şarkıcıları, örneğin bir Carlos Gardel, bir Maurice Chevalier falan yoktur?

Buna ben yanıt verebiliyorum ve vereceğim. Gerek Atatürk, gerekse “Atatürk’ün sevdiği şarkılar” tanımları Engin Ardıç tarafından yapılmadığı için bu şarkıların seçiminde ve ifade edilmesinde içten ve samimi, bilgiye, geleneğe, göreneğe dayalı bir yaklaşım sergilenmiştir. Bu arada Rumeli türküleri de öyle Engin Ardıç’ın dem vurduğu gibi hiç de doğulu değildir gayet de batılıdır. Osmanlı müziğinin önemli bir bölümü Roma İmparatorluğu’ndan kalmadır (İlber Ortaylı’nın da ifade ettiği gibi bizim için Roma burasıdır).

Bakın problem Engin Ardıç’ın ne olduğuna anlam veremediği batılılık sevdasını ve doğulu olma korkusunu eleştirmesinde değil. Eleştirecek tabii ki, kimsenin bir diğerinin “falanca şunu neden eleştiriyor” demeye hakkı yoktur. Ancak Engin Ardıç’ın argümanları da eleştirdiği zihniyetin bağrından kopup geliyor. Şuursuzluğu görüyor adam ve bunu eleştirmek istiyor ama kendisi eleştirisini yaptığı konudan ve insanlardan daha şuurlu daha bilgili değil. Kendisi de eleştirdiği toplumun ta göbeğinde yaşayan, tamamen eleştirisini yaptığı davranışların örneklerini sergileyen biri. Hal böyle olunca da buna değinmemek imkansız.

Üstelik de kendisine eleştiri yöneltenlere kişisel saldırılar yapmaktan da geri durmuyor. Buna ad hominem denir. Adamın biri size gelir bir argümanı savunur siz de karşılığında aksini iddia edecek akıl ve bilgi yoksa “tamam böyle böyle diyorsun ama kıyafetin düzgün değil, üstün çamurlu” falan dersiniz.

Benzer bir hataya Ali Saydam da sıklıkla düşer. Ama onun bir farkı var, dönem dönem de olsa kendisine bir şuurluluk hali uğrar ve der ki, ben falanca tarihte şöyle şöyle demişim ama olmamış bu, bana yakışmamış, şöyle demeliydim ya da bir şey dememeliydim der. İnsan da böyle olunur.

Engin Ardıç gibi yüzlercesi var. Hatta binlerce Engin Ardıç var ve hepsini değerlendirmek lazım aslında ama en azından bir tanesini seçip onun üzerine giderek bu görünmeyen ya da zor görünürmüş gibi gelen hataları ayıklarsak bunun vatana millete gençlere bir hayli faydası olacak diye düşünüyorum.

Ve evet, Türkiye batılı olmamıştır ama bunun nedeni Engin Ardıç’ın üretmeye çalıştığı yapay argümanlarla açıklanamaz. Esas mesele tarım toplumundan endüstri toplumuna geçiş aşaması meselesidir. Sosyoloji biliyorum diye gezen adam olayı bu açıdan ele almasını bilir, tek tek insanların hezeyanları, argümanları, zayıflıklarıyla saz çalmaz.

Engin Bey’e saygılarımla.

Komplo teorisi sözünün yeni tarifi ne olacak?

27 Kasım 2007 Salı 19:23, Osman Seyit Börütecene

Tarih boyunca komplo teorileri hep varoldular. Geride bıraktığımız 20. yüzyıl herhalde komplo teorilerinin ayyuka çıktığı bir dönem olmuştur. Elbette matbaanın en çok, en yoğun kullanıldığı ve artık çoğunluk tarafından erişilebilir hale geldiği bir yüzyılda herhangi bir fikrin geçmişe oranla çok daha hızlı yayılması kaçınılmaz bir gelişim. Kendi parasıyla bir matbaaya gidip kendi kitabını bastırıp dağıtan insanların da varolabildiği bir dünyada fikirler daha da hızlı yayılır. 21. yüzyılda ise artık buna bile gerek yok zaten internet var her türlü fikrin filizlenmesi ve yayılması için.

Günümüzde komplo teorisi dediğimiz şeylere yeni bir tarif getirmek gerekiyor çünkü komplo teorisi adı altında ele alınan birçok düşüncenin gerçekliğini ayan beyan görebildiğimiz bir dünya düzeninde yaşıyoruz artık.

Mesela eskiden insanların yaptığı alışverişlerin, sohbet ettiği arkadaşlarının, hayat görüşlerinin vs. fişlenmesi fikri bir komplo teorisiydi. Yani bunlara sadece belli insanlar inanırdı, aklı başında olarak nitelendirilecek işi gücü olan insanlar bunlara inanmazdı.

Peki şimdi bugün biz bu fikre hala komplo teorisi diyebilecek miyiz? Kredi kartlarıyla yaptığımız tüm alışverişlerin kaydının tutulduğu ve paramızı en çok harcadığımız şeylerin neler olduğuna bakarak bizlere hesap ekstresi yanında bu şeylere dair yeni ürünlerin broşürlerinin yollandığı bir ortamda bu fikirleri hala komplo teorisi olarak mı nitelendireceğiz? Bunları söyleyen insanlara deli gözüyle mi bakacağız?

Ben Elvis Presley’in ya da Hitler’in bugün hala yaşadığına inanmıyorum. Bazı hükümetlerin başka gezegenlerden canlılarla iletişimde olduğu ve ama bunu sakladığı yolundaki söylentiler de bana çok inanılır gelmiyor. En azından başka gezegenlerden bizimle iletişim kuracak teknolojiye erişmiş herhangi bir topluluk iletişim kurmak için liderlerinin George Bush olduğu bir ülkeyi seçmezdi herhalde.

Ama bu tür teorilerin yanına gerçeklikleri gün gibi ortada olan başka konuları da paketleyip silsilesine komplo teorisi muamelesi yapmanın anlamı nedir onu da çözebilmiş değilim. Sosyolog şapkamı takarak konuşursam elbette bu konuda söyleyeceklerim var. Sizi yönetmek isteyen ve sizi yönetmekten vazgeçmek istemeyen sınıflar tabii ki aklınızı başınızdan almak için her türlü yöntemi denerler ama ben yine de belli bir zümreyi zan altında tutmayı hedeflemeyerek yazmak istiyorum bunları.

Biraz daha açayım. Şimdi ben desem ki kredi kartıyla yaptığınız alışverişlerin kayıtları tutuluyor ve bu kayıtlar bankalar tarafından pazarlama şirketlerine satılıyor. Ayrıca internette yaptığınız yazışmalar da kolaylıkla takip ediliyor. Buna ek olarak da Hitler hala hayatta ve Avustralya yakınlarında bir adada yaşıyor. Son söylediğim cümlenin palavra olduğu açık, demek ki öncekiler de palavra diyebilir miyiz?

Diyemeyiz ama bugün tam da bunu yaşıyoruz. Birileri çıkıyor, komplo teorileri adı altında son derece doğru şeyler anlatıyor ama bunu öyle bir anlatıyor ve yanına öyle akıl almaz şeyler ekliyor ki biz bu kişinin anlattığı hiçbir şeye inanmamayı tercih ediyoruz.

Komplo teorisi dediğimiz şey hiç şüphesiz günümüzde kitleleri kontrol etmek isteyenler tarafından kullanılıyor. Çoğu komplo teorisi bu insanlar tarafından yayılıyor ve içlerinde kendilerinin de ortaya çıkmasını istemedikleri gerçekleri barındırıyor. Ama yanına çok tuhaf söylemleri de ekledikleri ve bunu söylettikleri kişileri de halkın deli olarak görebileceği insanlar arasından seçtikleri için biz gözümüzün önüne, burnumuzun dibine kadar getirilen gerçekleri elimizin tersiyle itebiliyoruz.

Ben burada tek tek örnek vermek istemiyorum ama bundan sonra etrafınıza bir de bu gözle bakın. Komplo teorisi adı altında bizlere hangi gerçekler yalanmış gibi anlatılıyor? Hangi ortaya çıkarılması artık kaçınılmaz hale gelmiş gerçeklerin yalan olduğunda inandırılmak üzere kandırılıyoruz?

Komplo teorisi dediğimiz şeyin anlamını tekrar düşünmeliyiz, biraz da uyanmalıyız.

Ek$i Sözlük yazarlığı üzerine

27 Kasım 2007 Salı 17:58, Osman Seyit Börütecene

Birkaç gün önce ek$i sözlük’ün yazar alımı üzerine bir şeyler yazmıştım ama bu yazı sözlük yönetimine hitap eden bir yazıydı, sözlüğün yazarlarıyla alakası yoktu. O yazıya yapılan bir yorumda da bunu belirtmek zorunda kaldım. Aynı yorumda yazarlara hitap eden, onları konu alan bir şeyler yazacağımı da söylemiştim.

Ek$i Sözlük yazarlığını incelerken ön plana çıkan sözlük başlıklarını da hesaba katarak sözlüğün hakim yaş ortalamasına dair bir tahminde bulunmadan bu konuda bir şeyler söylemek doğru olmaz diye düşünüyorum. Bu yaş ortalaması hakkında kesin bir veri olmadığı için tahminlerle idare etmek gerekiyor. Benim tahminim ağırlıklı ortalamanın 18 yaş +-2 olduğu yönünde, yani lise ve üniversite çağında insanların çoğunlukta olduğu bir platform ek$i sözlük. Bu yaş grubu her zaman sözlüğe hakim olmamış olabilir tabi ama benim gözlediğim kadarıyla özellikle son üç yıldır hakim grup bu.

Bu tahmini yaparken bazı popüler başlıklarda incelenen genel geçer ucuz felsefi yaklaşımları göz önünde bulunduruyorum. Örneğin aşık olduğu kadını unutmak için onu tuvalette düşünmek tavsiyesi. Bu tavsiye belli bir yaş grubunu açıkça ortaya koyuyor çünkü insan yirmili yaşlarının ikinci yarısını geçtikten sonra tuvalette dişlerini fırçalarken aynı anda sevgilisi de gelip tuvaleti çeşitli amaçlarla kullanabilir. Dolayısıyla yaş hakkında yakayı ele veren bir anlatım bu.

Elbette bu olaya bu noktadan yaklaşırken bir ölçek daha çıkacak ortaya ki o da şöyle bir şey: Yaşları yirmilerin sonu da olsa otuzların başı da olsa aynı anda tuvaleti kullanmayacak yaş olgunluğunda insanlar da varolabilir. O zaman yaş aralığı hakkındaki tahminimizi de düzeltelim. Bedensel yaş olmasa bile, sözlük yazarlarının akıl olgunluğu, hayat tecrübesi, ilişkiler deneyimi, genel kültürü gibi ölçekler açısından ağırlıklı yaş ortalaması 16 - 22 arasındadır. Yani sözlük yazarı otuzlarında hatta belki kırklarında olsa bile akıl ve hayat deneyimi olgunluğu bu seviyede kalmış olabilir. Bu aşağılanacak ya da yargılanacak bir durum değil elbette, ya da en azından ben şahsen bunu o insanları yargılamak ve bir yere koymak adına yazmıyorum bunları. Bir tespittir bu, yanlış da olabilir, doğru da olabilir. Yine de bir kitleyi irdelerken bazı konularda neyi baz aldığımızı, neleri gerçekten bilmek yerine tahmin ettiğimizi yazarsak okuyanlar açısından da o tahliller daha sağlıklı olur. Böyle konularda barış içinde olmamız lazım.

Şimdi yaş aralığı tahminimiz burada bitti, diğer konulara geçelim.

Ek$i Sözlük, içinde bulundurduğu çok değişik sosyal ve ekonomik ve kültürel kökenden gelen yazarlar nedeniyle üretebildiği içerik açısından özeldir. Dijital bir platform olması nedeniyle onun bütün bir Türkiye’yi temsil ettiğini söyleyebilmek imkansız. En azından internet erişimli bir bilgisayara ulaşabilmek, yazarlığa kabul için bazı basit sözlük kurallarını anlayabilmek, bu kurallarla on entry girebilmek gibi elekler var oraya ulaşana kadar. İşte bunu becerebilen kitle açısından Türkiye’nin bir neslinin bir kısmını rahat rahat temsil edebildiğini söyleyebiliriz ek$i sözlük’ün. Bir anlamda eli kalem tutan ve internet kafeye verebilecek parası olan ya da evinde bir bilgisayarı ve internet erişimi olan bir kitle.

Şimdi kitleyi tanımlamaya biraz daha yaklaşmış olduk. Belki de diyebiliriz ki Türkiye’deki internet kullanıcılarının gündemi iyi kötü belirleyebilecek kapasiteye sahip olan insanların yazar olabildiği bir yer.

Bundan sonrası ise, insanlık değerlerinin gözlenebildiği bir ortam olarak kabul edilebilir artık. İnsanlık değerleri derken de insanların birbirleri ile hırlaşmasının nasıl da bir bilgi alışverişi kisvesine girebileceğinden tutun da, internette cinsel av peşinde koşturan kitlenin bilgiyi nasıl buna alet edebileceğine kadar geniş bir yelpazede analize açık bir durumdan bahsediyorum.

Ek$i Sözlük bu bağlamda insan evladının haberlere nasıl tepkiler verdiği, kendisine sunulan birçok şeyi nasıl da hiç incelemeden kabul edebildiği ve bununla yaşayabildiğine dair örneklerle dolu. Gazetelerin internet sitelerinden verilen linkler ve bunların altına girilen entrylerden oluşan yorumlarda genelde dikkatimi çeken şey bu. Bu bir anlamda sürü psikolojisinin internete yansımış hali aynı zamanda. Biri bir şeyi eleştirmek için bir gazete haberine link veriyor, ardından insanlar artı ve eksi yönlerden birbirlerine de çamur atmayı ihmal etmeyerek neredeyse tamamı araştırılmış bilgi yerine dogmatik inançlara dayanan cümlelerle yorum döşeniyorlar.

Bu olumsuz nitelemeden sonra bir de ek$i sözlük’ün en azından benim gayet olumlu ve komik bulduğum, gerçekten mizah değeri taşıdığına inandığım yönlerine de bakmak isterim. Bundan iki yıl kadar önce bir otel lobisinde yalnız başıma sözlük okurken etraftaki insanlardan utanma raddesine gelecek kadar çok güldüğüm bir başlık var: namaz kılarken takla atmak.

Bu başlıktaki tüm entry’leri okumanızı öneririm. Bu açıdan bakıldığında, salt mizah amaçlı açılmış başlıklarda da değil aynı zamanda gündelik olaylar ya da çok ciddi bilgi konuları altında da görebileceğiniz bu mizah, belki de başka hiçbir yerde örneğine rastlayamayacağımız bir kollektif mizah külliyatının varlığını gösteriyor bize. Bunu da es geçemeyiz, yokmuş gibi davranamayız. İnternette hiçbir forumda, hiçbir blogda, hatta mizah amacıyla açılmış herhangi bir sitede bile böyle uyumlu bir kollektif mizah göremeyiz. Bu ek$i sözlük’ün belki de en büyük gücü, en önemli marka vaadidir ziyaretçileri açısından.

Marka demişken altını çizmek istediğim başka bir hususa gelelim. Marka kavramı konusunda ortodoks yaklaşımları olan yani marka kavramını tamamen marka kavramı üzerinden yorumlayacak kadar minimalist olabilen pazarlama uzmanlarına sorsanız Türkiye’nin gerçek markaları nedir diye, alabileceğiniz cevap muhtemelen Boğaziçi Üniversitesi olacaktır. Bunu bir uzman söylemişti, kim olduğunu hatırlamıyorum şimdi. Ben bunun yanına artık ek$i sözlük’ü de eklemek isterim. Pazarlama bilimi açısından incelemeye değer bir konudur. Birçok sözlük kopyası oluştuğu halde ki bu kopyalar sanırım 150 civarında şu anda, hiçbiri ek$i sözlük’ün yerini tutamadı. Bu açıkça marka kavramıyla açıklanabilecek bir şeydir çünkü ben asla bunun ek$i sözlük’ün ilk olmasına bağlayamıyorum.

Sözü burada keseceğim. Elbette yeterli olduğundan değil. Ama bu tarz değerlendirmeleri soluklanarak yazmakta fayda var.

Serbest piyasa ekonomisi, Cem Uzan, TMSF, Hülya Avşar

27 Kasım 2007 Salı 14:35, Osman Seyit Börütecene

Bugün gazetelere yansıyan bir haber var. Uzan, devlete 40 Milyar dolar tutarında bir tahkim davası açıyormuş. Dava BM ve Dünya Bankası nezdinde açılıyormuş. Ben basına pek güvenmiyorum o nedenle miş, muş ekleriyle yazdım ama ortada Uzanlar’ın devleti mahkemeye vermeye hazırlandığı gibi bir haber var, bunu böyle anlayalım bence, büyük ihtimalle bu seviyede bilgi gerçektir.

İnternette çeşitli çevrelerde günün yorumlanan olaylarından biri bu. Doğal olarak insanlar eleştiriyor Uzan’ı. TMSF Başkanı Ahmet Ertürk demiş ki “bu sadece TMSF’nin değil tüm Türk halkının davasıdır, herkes bu konuya özen göstermeli, bu dava aleyhimize sonuçlanırsa 40 Milyar dolar hazineden ödenecek”. Ödenir tabii, hazineden ödenir başka nereden ödenecekti? Aydın Doğan ödemeyecek ya bu parayı. Elbette hazine ödeyecek. Ama ben buradan sormak istiyorum Ahmet Ertürk’e ve diğer TMSF yetkililerine hatta TMSF’yi gaza getiren hükümet yetkililerine de sormak istiyorum: Türk halkına sordunuz mu siz Uzan grubuna el koyalım diye? Ben mi söyledim size Uzan grubuna el koyun, çalışan şirketlerin faaliyetini durdurun diye? Uzan grubuna el koyarken aklınız neredeydi?

Bence Uzan bu davayı açacak tabii ki, ama sonucu ne olur bilemem çünkü Uzan Grubu “sütten çıkmış ak kaşık” değil. Yani ben şimdi burada TMSF’yi eleştiriyorum diye Uzan’ı savunacağımı sanmasın kimse, Uzan’ın da savunulacak ne kadar yönü var onu da bilemiyorum.

Benim esas dikkatleri çekmek istediğim nokta başka.

Geçen gün de Hülya Avşar’ın TMSF’ye, dolayısyla kamuya borçlu olduğu çıktı ortaya. Kadıncağızın daha TMSF el koymadan evvelki zamanlardan bir özel TV kanalına 300.000 dolar borcu varmış. TMSF kanala el koyunca tabii ki bu borç kamu borcu haline geliyor. Yani Hülya Avşar, kendisinin haberi bile olmadan bir anda sana bana, halka borçlu hale geliyor.

TMSF’nin bu yönü affedilir gibi değil. Bu ve benzeri tuhaflıklar dava konusu olursa TMSF bu davayı kaybeder, biz de halk olarak “TMSF yenilince biz de yenilmiş sayıldık” der boyun bükeriz, hazineden de 40 Milyar dolar Uzanlar’a paşa paşa ödenir.

Serbest piyasa ekonomisinde ticaret pamuk ipliğine bağlıdır ve serbest piyasa kuramı gereğince böyle de olması gerekir. Girişimci bu riski üstlenecek, belirsizlikleri yüklenerek gelecekte ne olacağını yüzde yüz bilmeden yapacak ticari operasyonlarını. Eğer girişimci önünü tamamen görebiliyorsa ve risk sıfıra yakınsa bu serbest piyasa ekonomisi olmaz başka şey olur onun adı. O zaman da dünyada yaşayan herkesin girişimci olabilmesi gerekir.

Hal böyle iken TMSF diye bir kurum çıkıyor ki dünyada başka örneği yok, girişimciyi bir bakıma kurtarıyor. Aslında cezalandırmış da oluyor çünkü Türkiye girişimci cenneti ve adamın buradaki operasyonlarına son veriyorsun. Olay kısaca bu. Başka da bir önemi falan yok bunun. Ama yarıdan fazlası hata.

Mesela Pamukbank’a el konması büyük bir hataydı. Nitekim TMSF Pamukbank’a el koyduktan yaklaşık altı ay sonra bu hatayı geri almak ve bankayı Karamehmet’e geri vermek istedi ancak altı (6) ay atıl bırakılmış işletmeyi Karamehmet doğal olarak geri almak istemedi.

Ben özellikle TMSF’nin el koyduğu işletmelere olan borçların bir anda kamu borcu haline gelmesi meselesine son derece karşıyım. Kendinizi Hülya Avşar’ın yerine koyun. Özel bir şirkete 300.000 dolar borcunuz var ama gerçekte borç olarak kabul edilmiş mi edilmemiş mi bilmiyoruz bunu biz. Belki de alacaklıyla sözlü olarak anlaştı bu kişi, belki bu borç çoktan silindi. Belki de Hülya Avşar bu borcu; bir davayı sonuçlandırması mevsimler süren Türk mahkemelerinin insafına bırakmak istiyordu. Bunlar olur. Serbest piyasa ekonomisinde bu bir stratejidir sen adamı suçlayamazsın birilerine borcu var ve ödemiyor diye. Alacaklı ancak bu konuda bir şey yapacaksa yapar. Onun dışında bu iki kişiden başka kimse ağzını açıp bir laf söyleyemez onun buna, bunun ona borcu var diye. Evet bu durum etik değildir ama böyledir bu. Serbest piyasa ekonomisi zaten etik olmaktan çok çok uzaktır ve bu uzaklık herkes tarafından kabul edilmiştir daha baştan. O nedenle bu durumu tartışacaksak bile serbest piyasa ekonomisinin saçma kurallarından başlayarak tartışmamız gerekiyor ki bunlar hem yazılı olan hem de yazılı olmayan kurallardır.

Bir başka konu daha var, Uzan Grubu kendisine atfedilen suçlar açısından Türkiye’de tek değil. Başka medya gruplarının, başka holdinglerin yaptıkları Uzan’la yarışabilir derecede olmasına rağmen bir hükümet bir gruba TMSF tarafından el koydurtabilirken diğer bir gruba yürü (hatta koş) ya kulum diyebiliyor. Belki o grup bir siyasi parti sahibi olduğu için belki başka nedenlerden ama zaten temelinde adalet olmayan bir stratejiden bahsediyoruz.

Yani kuralları adil olmayan bir platformda adil olmayan davranışlar vuku bulurken TMSF başkanının da “bu hepimize açılmış bir davadır, devlet buna bişey yapması lazım” tarzı çıkışlarını hiç doğru bulmuyorum. Böyle davalar açılır, açılmaya da devam eder, Türkiye’de devlet olarak cezalandırılması gerekiyorsa da cezayı yer bu gayet doğal, hiç de ağlamamak lazım böyle durumlarda.

Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü

26 Kasım 2007 Pazartesi 00:56, Osman Seyit Börütecene

Tansu’nun “ve kadınlar” başlıklı yazısı sayesinde böyle bir günden haberim oldu. Günün bitmesine dakikalar kaldı şu anda, o yüzden bugün içine sıkıştıramayabilirim yazıyı. Dolayısıyla belirtmek isterim ki söz konusu gün 25 Kasım.

Kadına yönelik şiddetin sadece kadına yönelik, kadına özel bir şiddet olduğuna pek inanmıyorum. Kadına şiddet gösterebilen biri hayatın her alanında rahatlıkla şiddet gösterebilir. Şiddet başlı başına bir sorun. Ha sokaktaki köpeğe şiddet uygulamışsın ha evdeki çocuğa, kadına pek farketmiyor. Ha maçta hakemin kafasına taş atmışsın ha savaşta çocukları öldürmüşsün bunların birbirinden farkı yok.

Benim böyle bir gün üzerine söyleyebileceğim en önemli şey budur.

Bu nedenle genel olarak şiddete karşı mücadele ve dayanışma söz konusu olmalı, salt kadınlara karşı şiddete değil.

“politik” ve “dini” kelimelerinin çeviri kullanımı

26 Kasım 2007 Pazartesi 00:50, Osman Seyit Börütecene

Geçenlerde bir yazıda rastladım aklıma geldi; “politically correct” ifadesini “siyaseten doğru”, “politik olarak doğru” gibi ifadelerle Türkçe’leştirmeye çalışıyorlar. Bu çok ama çok yanlış bir çeviri.

İngilizce’de politik kelimesi her zaman siyasi anlamına gelmez. Hatta şimdi ben politik kelimesine tam olarak karşılık gelecek bir kelimeyi bir çırpıda bulamıyorum. Politik kelimesi İngilizce’de “içten pazarlıklı”, “resmi”; yani samimi ve içten olmayan gibi anlamlara da gelir. Bu tam olarak siyaseti karşılamıyor. Dolayısıyla “politically correct” ifadesinin gerçek Türkçe çevirisi “görgü kurallarına göre” gibi bir ifadeye karşılık gelmelidir. Yani; kör kelimesinin “politically correct” hali “ama” veya “görme özürlü” kelimesidir. Bu karşılık hiçbir siyaset unsuru taşımamaktadır. Türkçe’de siyaset günlük dilde ülke yönetimi anlamında kullanılan bir kelimedir. Oysa “politically correct” ifadesi hayatın tüm alanını kapsar.

Benzer biçimde “dini” veya “dindar” anlamına gelen “religious” kelimesi de sadece bu anlamları taşımamaktadır. Mesela ben desem ki “arkadaşlar ermeni sorunu hakkında bir tartışma açacağım ama dindar (religious) kişiler katılmasın”, bunun anlamı “sabit fikirli insanları bu tartışmada görmek istemiyorum”dur. İngilizce’de dindar kelimesi “sabit fikirli”, “dogmatik düşünce sahibi”, “fanatik” gibi anlamlarda kullanılır. Sadece dini, yani dine dair, dine ait gibi anlamlarla kullanılmaz. Hayatın sadece din alanında değil, bütün alanlarında muhafazakar ve tutucu davranan kişileri tanımlamak için kullanılır.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Naomi Klein ve Felaket Kapitalizmi

24 Kasım 2007 Cumartesi 12:40, Osman Seyit Börütecene

Naomi Klein‘ı takip etmenizi öneririm. Kendisi dünyamızın içinde bulunduğu durumu son derece açık, net ve duru bir dille yazıyor.

Görüşlerinin özeti:

Dünyada gücü elinde bulunduranlar, hem kendi ülkelerinde hem de dünyadaki birçok ülkede ihtiyaçları olan değişimleri gerçekleştirmenin yolunun felaketlerden geçtiğini anladılar. Bir ülkede herhangi bir kriz olduğunda (ulusal sel felaketleri, deprem, iç savaş, savaş, ekonomik kriz, vs.) halka istenen şeyi kabul ettirmek çok daha kolay oluyor. Bunu anlayan güç odakları, dünyanın herhangi bir bölgesinde doğal olarak belirecek krizleri beklemeyip kendileri kriz oluşturmanın yollarını aramaya başladılar (11 Eylül 2001 gibi).

Felaket kapitalizminin özeti bu. İnsanların, toplumların kendilerini en zayıf hissettiği anları yakalayıp, hatta artık bu anları yaratıp, onlara kabul ettirmek istedikleri şeyleri kabul ettirmek.

Bu sabah Tansu‘nun beni mimlemesiyle yazdığım kitlesel cinnet yazımın da bu bağlamda değerlendirilmesi gerekir. Yani 21. yüzyılda artık kitlesel cinnet konusu felaket kapitalizminden bağımsız olarak değerlendirilemez.

Konunun güncel bir olayda örneklenmesini de Naomi Klein’ın California yangınlarında olan bitenle ilgili yazdığı makalesinde bulabilirsiniz.

Bu konunun kapsamlı olarak anlatılabilmesi için verilebilecek örnek ve arkaplan bilgisi o kadar geniş ki, daha fazla bilgi vermek için soruları yanıtlamayı tercih edeceğim.

Ek$i Sözlük yazar alır gibi yaptı

24 Kasım 2007 Cumartesi 12:25, Osman Seyit Börütecene

Ek$i Sözlük 4 Kasım 2007′de yazar almaya başladı yeniden. Şu anda başvuruda bulunup onay bekleyen yazar sayısı 13622. Bu sayı her geçen gün artıyor. Son bir haftadır sözlükte yazarlığı onaylanan kişi sayısı günde ortalama 10 civarında. Yani şu andan itibaren yazar alımı artık kapansa bile herkesin yazar olması için aşağı yukarı 3 yıl geçmesi gerekiyor.

Anlaşılan o ki ilk birkaç günden sonra yazar onayı moderatörlerin eşlerine dostlarına kaydı yine. Sekiz moderatörün sadece günde ortalama 10 kişinin yazarlığına onay vermesi akıl alır bir şey değil, ya da herhangi bir algoritma ile açıklanabilecek gibi değil.

Bu yeni durumda sözlük yönetimi de herhangi bir açıklama yapmadı, yani şu anda günde 10 bilemedin 15 yazara ancak onay veriyoruz çünkü şöyleyken şöyle gibi bir şey söylemedi.

Herhalde geçerli bir sebepleri vardır.

Serdar Turgut yeniden

24 Kasım 2007 Cumartesi 11:29, Osman Seyit Börütecene

Bir iki haftadır Serdar Turgut’u günlük olarak takip eder oldum. Ne yazık ki yıllardır Serdar Turgut ve Engin Ardıç gözümde aynı seviyedeydi. Serdar Turgut’a haksızlık ettiğimi çok geç anladım.

Şimdi onun yazılarını okurken bu adamın ne kadar komplekssiz ve ne kadar usta bir yazar olduğunu anlıyorum. Türkiye’de gazetelerde köşe yazısı yazan birçok yazarın yanında inci gibi parlıyor adam. Özgür bir kalemi var. Yaratıcı bir yazar. Üstelik anlayana, okuyana entelektüel bir değer katıyor, yeni şeyler öğretebiliyor.

Burada ister istemez Engin Ardıç’ı yine mesele yapacağım. Engin Ardıç’ı ne zaman eleştirsem, fanatik taraftarları beni Engin Bey’in eğitimli, kültürlü, entelektüel, herşeyibilenadam özelliğini görmemekle suçlarlar. Ben de onlara anlatmaya çalışırım ve derim ki: Arkadaşım, kardeşim; biliyorum Engin Ardıç’ın cebinde afilli diplomalar var ama adamın tarzı bu diplomaları ve sahip olduğu kültürü yansıtmıyor. O kadar rezil bir tarzı var ki ha her gün camdan sokağa bakıp birbiriyle laflayan kadınları dinliyorum ha Engin Ardıç okuyorum çok bir şey farketmiyor. Çünkü adam bir nedenden beğenmediği herkesi acımasızca aşağılıyor. Mesela birileri blogunda ya da bir forumda Engin Ardıç’ı eleştiren bir yazı yazdığında bu kişi internete Anadolu’nun ücra bir köşesinden bağlanan biri olarak tanımlanıyor. Buradan anlıyoruz ki Engin Ardıç tüm o derin kültürüne rağmen Anadolu’dan genç insanların interneti kullanmasını kabullenemiyor, hor görüyor. Bunun gibi yığınla örnek sayabilirim. Adamın sürekli birileriyle kavgası var nedendir bilmiyoruz.

Serdar Turgut ise görünürde Engin Ardıç kadar eğitimli değil gibi çünkü Engin Ardıç gibi okuduğu okullardan ve değerli dostlarından dem vurmuyor yazılarında. Ben bilmiyorum mesela Serdar Turgut hangi liseden mezun olmuş, ne yer ne içermiş. Arkadaşları arasında üniversite rektörleri var mı yok mu?

İnsan ister istemez yapıyor bu karşılaştırmayı, elimde değil.

Serdar Turgut’u günlük olarak takip etmenizi öneririm, ahan da son yazısının linki mesela: http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=99432,10,104

32 Yaşımda tarağı keşfettim

24 Kasım 2007 Cumartesi 11:20, Osman Seyit Börütecene

Biliyorum şaka gibi bir başlık ama ciddiyim ben. Kendimi bildim bileli, ilkokul dördüncü sınıf civarında yaz tatilinde kısa birkaç gün hariç elime tarak almışlığım yoktur. İnsanların saçlarını niçin taradıklarını anlamazdım, buna bir anlam veremezdim. Bana hep zaman kaybı gibi gelirdi. Üstelik ben saçlarımı dağıtana kadar anam ağlıyor, insanlar niçin ellerine tarak alıp düzeltmekle zaman kaybediyorlar diye düşünürdüm.

Meğer tarak lazımlı bir şeymiş. Bunu anlamak için saçlarımın omuzlarımı geçmesi gerekiyormuş. O zaman tarak elzem hale geliyormuş. 32 yaşında bir erkek taraksız yaşarsa cadı gibi görünme potansiyeline sahipmiş.

İçinde bulunduğumuz tuhaf dönemin günde birkaç kez mide bulantısı yarattığı şu günlerde böyle de taraktan kürekten bir yazı yazmamış olmak istemedim, o nedenle bütün içtenliğim ve samimiyetimle bu konuda da tarihe not düşüyorum: Tarak lazımdır.

Tabii bu yazıyı yazarken yine zaman zaman aklıma gelen “Türk köşe yazarlarını taklit etsem amma da komik olurum” düşüncesi de aklımı meşgul etmiyor değil. Ama yine de tarak diyorum, boş geçmemek lazım diyorum.

Kitlesel cinnet

24 Kasım 2007 Cumartesi 10:55, Osman Seyit Börütecene

Tansu Günay beni güzelce mimlemiş. Ruanda’nın nesi meşhur başlıklı muhteşem bir yazı yazmış. Beni okumadan evvel onu okumanızı öneririm. Beni de o yazının sonunda mimlemiş, belki de hayatımda aldığım en iyi zamanlanmış mim bu, çünkü benzer konularda yazmaya hazırlanıyordum ve birinin ittirmesine biraz ihtiyacım vardı.

Kitlesel cinnet başka birçok isimle daha anılır. Kitlesel histeri (mass hysteria), kitlesel paranoya (group paranoia), toplu delilik, toplumsal takıntılı davranış, kitlesel davranış bozukluğu gibi.

Konuya derhal girmek adına, Tansu gibi Afrika kadar uzağa gitmeyip hemen kendi ülkemizden bir örnekle başlamak isterim. Zamanda biraz geriye gidelim, fazla değil, bundan sadece 52 yıl önce bugünlerde bakalım neler olmuş:

1955 yılında “Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve bomba atıldı” şeklindeki yalan haberle başlayan olaylar. Olayları düzenleyenlerin, kimsenin öldürülmemesi yönündeki telkinlerine rağmen, 6 Eylül akşamı başlayan ve yaklaşık 9 saat süren olaylar boyunca ve sonrasında (aralarında iki Ortodoks papaz da olmak üzere) 13 ile 16 arası Rum ve en az bir Ermeni vatandaşı hayatını kaybetmiş, 32 Rum da ağır yaralanmıştır. Fiziksel zarar, 4.348 Ruma ait işyeri, 110 otel, 27 eczane, 23 okul, 21 fabrika ve 73 kilise ve mezarlıklar ile 1000′in üzerinde Rumlara ait evin tahrip edilmesi ya da yakılması şeklinde ortaya çıkmıştır. (kaynak: wikipedia)

Tarihe 6-7 Eylül olayları olarak geçen bu kitlesel cinnet, Tansu’nun beni anlatmam için mimlediği konuda orta şiddette güzel bir örnek oluşturuyor. Orta şiddette olduğu için hazırlığı 50 yıl falan sürmemiş. Sadece birkaç gün yeterli olmuştur.

Tansu belki beğenmeyecek ama ben yine de üstüme düşen görevi yerine getirerek 21 Ekim 2007 günü ve gecesi de halkımızın üzüntü ve sinirden kitlesel cinnet geçirerek geceyarısını da geçen geç saatlere kadar bir siyasi partinin yurdun çeşitli yerlerindeki ofislerini basarak mobilyaları camlardan dışarı attıklarını, dini bir konu mevzu bahis olmamasına rağmen “ya allah bismillah allahüekber” sloganları attıklarını, hatta bu sloganların İstanbul’da Fatih’ten falan değil Bağdat Caddesi gibi sosyetik olarak anılan semtlerden yükselen sesler olduğunu belirtmeliyim.

O geceyarısına kadar, yani 22 Ekim 2007 sabahına kadar yaklaşık yirmiden fazla şehirde halk evlerine girmedi ve Dağlıca’daki hain saldırıyı protesto etmeyi sürdürdü.

Bu hem başlı başına bir kitlesel cinnettir, hem de hükümetin halkın bu sesini duymaması, gelecekteki kitlesel cinnetlerin garantisidir.

Günümüzde kitlesel cinnetler nasıl üretiliyor buna da bakalım. A.B.D.’de faaliyet gösteren düşünce üretme merkezleri olarak Türkçe’leştirebileceğimiz think tank‘ler, savaş endüstrisi sahibi ağır sanayi firmaları tarafından finanse ediliyor. Çoğu think tank’in patronu silah üreticisi. Bu kuruluşların en önemli görevleri; IMF, Dünya Bankası gibi örgütlerin tuzağına düşmeyen ülkelerde sorun yaratmak. Daha doğrusu nasıl sorun yaratılabilir diye kafa patlatmak. Belki de Türkiye gibi IMF ile bağları az bile olsa zayıflamaya başlayan ülkeler de bu kuruluşların sorun yaratma alanına giriyordur.

Bu noktada önemli bir soru, açıklanmamış bir yer kaldı. Neden kriz yaratılıyor? Neden bir ülkede sorun çıkmak zorunda? Bunun tek nedeni bir ülkede iç savaş çıkartıp oraya silah satmak değil. Bugün uygulanan yöntemler içinde “böl ve yönet”, “iç savaş yarat ve silah sat” gibi yöntemler çok ilkel kalıyor. Artık daha fazlasına ihtiyaç var. Bunun ne olduğunu, nasıl işlediğini Naomi Klein çok güzel anlatıyor. Bir sonraki yazımda Naomi Klein’a ve “felaket kapitalizmi”ne (disaster capitalism) değineceğim (değindim).

Küçük Ağa gibi hissetmek

18 Kasım 2007 Pazar 08:48, Osman Seyit Börütecene

Son günlerde bloga yazma hızı olarak planladığımın / arzuladığımın gerisindeyim. Bunun birkaç sebebi var.

Sebeplerden biri, 21 Ekim 2007 Pazar günü yaşanan Dağlıca olayı sonrası aylardır başarıyla uyguladığım “haber takip etmeme” kuralını bozmuş olmak. Bu kuralı bozunca akabinde psikolojim de bozuldu açıkçası. Zaten haber takip etmeme kararım “kişinin kendi ruh sağlığını koruma sorumluluğunun yine kişinin kendisine ait olması” inancım çerçevesinde verdiğim bir karardı. Yani dünyada olup biteni miden kaldırmıyorsa haberleri takip etmeyeceksin. Ruh sağlığını koruyacaksın, tıpkı dişlerini koruduğun gibi.

Bir başka sebep, ki aslında bu çok da bu yazının konusu değil ama madem sebep sayasım gelmiş söyleyeceğim; masamdaki kitaplar. Şu anda masamda otuzdan fazla klinik psikoloji kitabı var. Çoğu da terapi türleri ve uygulamalarıyla alakalı. Okuyorum, notlar alıyorum falan, gören de sınava hazırlanıyorum zanneder ama bu benim hayatımda rutin bir “iş”, altı ayda bir bunu yaparım. Alanda ne oluyor diye bakarım. Yeni ne var? Freud hortlamış mı? Ne kadar hortlamış? Falan filan.

Neyse, pek hoşuma gitmeyen “son zamanlarda bloga pek yazamadım, ehem kem küm” konulu girizgahı geride bıraktıktan sonra şu kendini “Küçük Ağa” gibi hissetme meselesine dönelim.

Otuzlarında olan okurlar bu diziyi anımsayacaktır. Belki de bu diziyi birçokları için başrol karakteri olan Küçük Ağa’dan daha çok tanınmış Çolak Salih’le hatırlatmalıyım. Bu karakteri de Fikret Hakan oynuyordu.

Küçük Ağa, bir köy imamı (daha doğrusunu hatırlayan varsa mail atsın, yorum yazsın düzelteyim). Cuma vaazlarında memleketin içinde olduğu duruma karşı halkı yatıştırmaya çalışıyor. Zaman Birinci Dünya Savaşı’nın sonları civarı. İstanbul’daki hükümet memleketi maddi ve manevi olarak satışa sunmuş, kendi kıymetli kaidesini kollamanın yollarını arıyor, dolayısıyla da ülkeyi kurtarmak amacıyla yollara düşen Mustafa Kemal’e de gıcıklar. Küçük Ağa ise hükümet yanlısı bir cami hocası olarak Devlet-i Ali Osmaniye’nin büyüklüğünden dem vuruyor.

Sonra bir gün Küçük Ağa mevzuya uyanıyor ve İstanbul’daki yönetimin artık hiçbir şeyi umursamadığını anlıyor. Sonra da memleketi kurtaranların safına katılıyor, silahlı mücadeleye dahil oluyor.

Ben de kendimi Küçük Ağa gibi hissediyorum şimdi. Hayır bir silahlı mücadeleye katıldığım / katılacağım falan yok. Ben Küçük Ağa’nın “mevzuya ayma” anına gönderme yaparak yazıyorum bunları.

21 Ekim’den beri yazdıklarıma bakıyorum, eğer zaman zaman geçmiş yazılarını silme huyu olan bir blog yazarı olsam heralde bu yazıya girişmeden önce hepsini silerdim (biraz da kızgınlık var evet).

Şimdi buradan duyurabildiğim cılız sesimle devleti oluşturan kurumların yetkililerine seslenmek istiyorum. Bu ülkenin bütün vatandaşlarını sevgiyle kucaklamadığınız sürece bundan sonra benden size gram destek yok. Bu hükümete zaten hiçbir zaman desteğim olmadı o ayrı, ama ben şimdi devletin bütün kurumlarını kastediyorum. Ya Türkiye’nin çapına yakışan işler yapın, öyle hal ve davranışlar içine girin, ya da benden övgü beklemeyin kardeşim. Bir kişi bir kişidir, ben kendimi anlatmış olayım.

Diğer türlü de, ne olacaksa olsun, kılımı kıpırdatmayacağım. Tarihten ders alamıyorsanız o benim derdim değil vatandaş olarak.

Ha bu arada bir yaşam koçu olarak şunu da hatırlatayım: Eğer sorunları sürekli aynı yöntemlerle çözme çabası içindeyseniz ve sorunlar çözülmüyorsa bunun sebebi yeteri kadar çaba sarfetmiyor oluşunuz değil denediğiniz yöntemlerin işe yaramaz yöntemler olmasıdır. Bu “iki kere iki dört” kadar açıktır.

Herkese keyifli pazarlar dilerim.

10 Kasım’ın ardından

11 Kasım 2007 Pazar 16:41, Osman Seyit Börütecene

Dün yazmaya elim gitmedi. Ne yazacaktım? Klişe sözler beni doyurmuyor. Türkiye tuhaf bir yere doğru dörtnala koşuyor ve durması gerek.

Genelkurmay Başkanı bir basın toplantısı yapıyor, gazetelerin internet sitelerinin alt köşelerinde veriliyor haberi. Cuma gününden bahsediyorum. Gecesinden değil. Eskiden böyle olmazdı.

Halka TSK’yı düşman gösteriyorlar. Cumhuriyet tarihimize “80 yıllık zulüm” adını uygun gören zihniyet iktidar partisi olarak mecliste. Medya tekeli haline gelmiş olan Aydın Doğan medyası bu partiyi destekliyor. TÜSİAD bu partiyi destekliyor. A.B.D. bu partiyi destekliyor.

İktidar partisi Türkiye’nin çıkarlarını korumak bir yana, para ile satmak için elinden gelenin en iyisini yapıyor ve bu hedefinde bir bir başarıya ulaşıyor.

10 Kasım’da bayrakları yarıya indirmeyi uygun görmeyen kurumlar, okul yönetimleri, belediyeler var.

Genelkurmay Başkanı yaptığı basın toplantısında “frene basarak konuşuyorum yoksa halk galeyana gelir” diyor. Kasdettiği pek Kürt sorunu değil gibi.

Böyle bir tasarım içerisinde hangi 10 Kasım? 10 Kasım için ben ne yazayım? Hangi alışılmış üzüntü cümlelerini kullanayım? Ben üzgün değilim arkadaş! Ben kızgınım!

Tipik bir psikoterapi seansı nasıl geçer?

9 Kasım 2007 Cuma 00:18, Osman Seyit Börütecene

Cross-post demişken… Hayatkisa.com, 21 Mayıs 2007, Tipik Bir Psikoterapi Seansı Nasıl Geçer?

Bir psikoterapi seansı için tipik sıfatını kullanmak biraz yanlış çünkü herkes birbirine hem benzer hem de apayrıdır o yüzden bir kişinin psikoterapi seansı her zaman bir diğerininki gibi olmaz. Hatta çoğu kez farklıdır. Ama yine de herhangi bir terapi seansından bahsetmek, kısaca özetlemek, konuyu merak edenler açısından merak giderici olabilir. Kişinin aklından geçen soru ise aşağı yukarı başlıkta yazdığım gibi olacaktır.

Eğer sıklıkla uygulandığı gibi haftada bir görüşme yapılan bir psikoterapi süreci uygulanıyorsa bazen seans yaşanan bir haftanın irdelenmesi üzerine gerçekleşebilir. Bazen de danışan kişi bir rüyasını ya da özel bir hatırasını ya da özellikle dikkatini çeken ve üzerinde durmak istediği bir olayı masaya yatırabilir.

Burada danışan kişinin terapinin hangi evresinde olduğu da büyük önem taşır. İlk aylar genelde insan zihninin, bilinçaltının garipliklerine, savunma mekanizmalarının yarattığı tuhaf sonuçlara ve kişinin kendisini inkar etmesi sürecine alışmakla geçer.

Sonraki aylarda ise kendi davranışlarını, akıl yürütüş biçimlerini, bilinçaltından gelen mesajları, bunların davranışlarına yansıyış biçimlerine iyi kötü tanımaya başlayan danışan kendi psikoterapisinin ve dolayısıyla kendi yaşamının kontrolunu biraz daha ele almış olur.

Yakın Arkadaşlarınız Terapistinizin Yerini Tutar Mı? başlıklı yazımda da değindiğim gibi psikoterapist danışan kişinin kendi kendisini içine soktuğu çıkmazları görebilmesi için oradadır. Bu nedenle de aslında her psikoterapi seansı danışan kişinin bilincini artırmak ve kendi hayatına daha objektif gözlerle bakarak kendi hayatının sorumluluğunu üstlenebilmesini sağlamakla geçer. Ta ki kişi hayatını kendi tercihlerine göre yaşadığını, özgür olduğunu anlayana ve çevresinde değiştirebileceği etkenlerin sınırlı olduğunu anlayana dek.

Psikanaliz içeren bir psikoterapi seansı yapılıyorsa konu daha çok kişinin geçmiş yaşantısından bahsetmesi üzerinde yoğunlaşır. Burada, sanılanın aksine amaç kişinin geçmiş yaşamı içindeki açmazları, çıkmazları keşfetmek ve çözmekten ziyade kişinin kendi geçmişine nasıl baktığını anlamak, geçmişte gerçekleşip gerçekleşmediği bulanık olan birçok detayın kişinin hafızasında nasıl yer ettiğini anlamak ve kişinin geçmişi serbest bırakmasını sağlamaktır.

Geçmişi serbest bırakmak derken söylemek istediğim şey şu: Danışan kişi genelde çevresindeki insanları değiştirmeye çalışır. Psikoterapistten içinde bulunduğu koşulları değiştirmesini bekler. Zamanla danışan kişi psikoterapistten geçmişi değiştirmesini istediğini de farkedebilir. Bir başka açıdan bakarsak, kişi, “geçmişim değişmedikçe ben de değişmeyeceğim” düşüncesiyle kendi kişisel gelişmini kendi kendine engellediğini farketmelidir.

Uzun lafın kısası, psikoterapi seansı kişinin tarafsız bir göz ve kulak eşliğinde kendini tanıması ve arzuladığı değişimleri gerçekleştirmesi, bazen de ihtiyacı olmadığı halde ihtiyaç duyduğunu sandığı şeylerin gereksizliğini idrak etmesi üzerine kullanılan bir zaman dilimidir.

Tabii ki tek bir yazıya sığdırılarak anlatılabilecek birşey değildir.

Merhaba!

osman

Site İçi Arama

Sayfalar

Arşiv

RSS

Site Map

Sosyal Mevzular

Standartlar