Osman S Börütecene

alemlerin aslı hayaldir

Korku, suçluluk, endişe

5 Ekim 2007 Cuma 14:59, Osman Seyit Börütecene

Yeni cross-post, Hayatkisa.com, 9 Nisan 2007

Bundan birkaç yıl önce büyük alışveriş merkezlerinden birinde cep telefonumu kaybettim. Alışveriş merkezindeki bankamatiklerden birinden para çekerken telefonumu bankamatiğin üst kısmına koydum. İşimi bitirdiğimde telefonu almadan gitmişim. Farkına vardığımda çok geç olmuştu.

Biryerlerden bir telefon bulup buluşacağım kişiyi aradım. Telefonumu kaybettiğimi, toplantımıza biraz gecikeceğimi haber verdim ve ofise döndüm. Ofiste arkadaşlarım cep telefonumu kaybetmiş olmama rağmen hala çok sakin olmamı şaşkınlıkla karşıladılar. Onlara telaşa kapılmamın bana neler kazandıracağını sorduğumda iyi bir cevap veremediler.

Bu, herkesin başına gelebilecek, hep gelen bir cep telefonu kaybetme öyküsü. Sadece bir örnek. Örnekler çoğaltılabilir. Yemeğin altını yakmak, yolda yürürken para düşürüp kaybetmek, arabayla saçma sapan ufak bir kaza yapıp bir miktar maddi hasara yolaçmak, ve benzeri olaylar.

İnsanoğlu, böyle olaylar başına geldiğinde hemen kendini suçlama eğilimi içinde olur. Eğer ortada bir suç varsa bir de bu suça karar verecek bir otorite ve onu cezalandıracak bir makam gerekir. Bu durumda bireyin kendisi ve toplum hemen bireyin yardımına koşar ve onu gerektiği gibi suçlar. Hal böyle olunca kişinin sakinliğini koruması şaşkınlıkla karşılanır. Sakin kalmak sanki suç seviyesini artırır. Kişi eğer yeteri kadar telaş ve öfke gösterirse suçun hafifleyeceğini ve toplumun göstereceği öfkeye daha az yer kalacağını düşünür.

Ne oldu şimdi? Bir önceki paragrafta bir telefon kaybetme olayını savaş alanına çevirmiş olduk. Gerçekte durum bundan çok daha kötüdür. Bu sadece benim yazarak anlatabilidiğim kadarıdır.

İnsanoğlu maalesef suçluluk duygusuyla elele yaşıyor. Bir çok insan bilinçaltının derinliklerinde sadece hayatta olduğu için bile bir suçluluk hissedebilir. Bunun kaynağını tam olarak bilemiyorum ve kestiremiyorum. Ancak sebepler her zaman önemli değildir ve durumu düzeltmekte bir işe yaramazlar. Tıpkı bir cinayet vakasında katili bulmanın öldürülen kişiyi diriltmeyeceği gibi, hangi konuda kimin suçlu olduğuna karar vermek ve öfke gösterisi zamanı geri döndürmez ve olanların üstünü örtmez.

Bu nedenle, başınıza gelen herhangi tatsız bir olayda, olayın büyüklüğü ne derece olursa olsun başınızdan kaynar sular dökülecekken o sulara dur deyin ve yaşamaya devam edin. Bunu yapmak sizin en kazançlı çıkacağınız seçenektir. Ne kadar üzülürseniz üzülün kaybettikleriniz geri gelmeyecek. Üzüntünüz sizin suçlu olduğunuzu zannettiğiniz olayda var olmayan hatalarınızı affetmez. Zaten olmayan bir şey ortadan kaldırılamaz.

Elinizdeki tek fırsat şimdiki zamandır. Geçmişte ne olduğunun ya da gelecekte ne olacağının şu an üzerinde düşündüğünüz kadar etkisi yoktur.

Bu nedenle kendinizi şimdiki zamanda yaşamaya ve yaşadığınız şimdiki zamanda sakin kalmaya alıştırmalısınız. Böylelikle endişeden, stresten ve bunların tetikleyeceği depresyondan uzak durma şansınız artar.

orijinali için: Korku, Suçluluk, Endişe

Nedenlerde kaybolmak

2 Ekim 2007 Salı 17:23, Osman Seyit Börütecene

9 Nisan 2007′de Hayatkisa.com’a yazdığım bir başka kişisel gelişim yazısı:

İnsan, içinde bulunduğu şartların getirdiği sıkıntılara anlam aramakla zaman kaybeder. Maalesef bir çok şeyin altında nedenler arıyoruz ve bu nedenleri ararken olayların kendisinden uzaklaşıyoruz. Oysa odaklanmamız gereken daima şimdiki zamandır.

Hayatın ne kadar kısa olduğunu söyleyip duruyorum bu yüzden yine yaşam ve ölüm üzerinden örnek vereceğim. Bir tanıdığınız evinize geldi, ayağını burkmuş ya da bacağını kırmış ya da kafasına bir şey düşmüş ve kanıyor. O sırada önemli olan bunun arkadışınızın başına niçin geldiği midir yoksa kanamaların durdurulması veya kırılan kemiğin sabitleştirilip hastaneye gidilmesi gibi şeyler midir?

Sizce hangisi daha öncelikli?

Evinize hırsız girdi diyelim. Salonun ortasında göz göze geldiniz. O sırada sizin için önemli olan ne olmalı? Hırsızın neden evinizde olduğu mu? Yangın çıktı diyelim. Ateşlerin ortasındasınız. Önemli olan yangını kimin ve neden çıkardığı mı yoksa sizin dumandan boğulmadan ya da yanmadan olay yerinden uzaklaşmanız veya elinizde ise yangını söndürmeniz mi? Yangının neden çıktığını bilmeniz üzerine sıkacağınız suyu ya da atacağınız toprağı mı değiştirecek?

Burada verdiğim örneklerin ölümcül örnekler olduğunu sanmayın. Bir önceki yazımda bir cep telefonu kaybetme vakasından bahsettim. Orada da durum farklı değildir. İnsanoğlunun kendisini suçlu hissettiği, endişeye kapıldığı, strese girdiği durumlarda umumi tuvaletlerdeki gibi büyük küçük ayrımı yoktur. Sıkıntı sıkıntıdır. En sevdiğimiz kalemi kaybettiğimizde verdiğimiz tepkiyle bir yakınımızı kaybettiğimizde verdiğimiz tepki arasındaki fark aslında çok ince bir çizgide yatar.

Bu yüzden, sizi sıkan şeyin nedenleriyle uğraşmayı bırakıp sıkıntıyı ortadan kaldırmak için bir an evvel harekete geçmeniz davranışların en güzelidir. Yangının neden çıktığını sorgulamayı bırakıp olay yerinden uzaklaşmalı ya da elinizde imkan varsa suyu sıkarak yangını söndürmelisiniz. Bunun dışında iki dakika önce bile olsa geçmişte ne olduğunun şimdiki zamandan daha fazla önemi yoktur.

Orijinal yazının linki: Nedenlerde Kaybolmak

Kişisel değişimin itici gücü istek

2 Ekim 2007 Salı 16:08, Osman Seyit Börütecene

Bir cross-post daha, yine Hayatkisa.com‘dan. 3 Nisan 2007′de yazdığım bir yazı.

Ne dersek diyelim, kişisel gelişim ve ilerleme içinde değişimi barındırıyor. Bu, çeşitli kişisel gelişim programları için de geçerli, yaşam koçluğu için de geçerli, hatta okuduğumuz bütün okullar için geçerli. Eğitim psikolojisinde bir şeyi öğrenmek, bir konudaki davranışların değişimi biçiminde tanımlanır.

Bir diğer yandan da tüm bunları hiç söylemesek bile en azından şunu biliyoruz ki insanlar zaman içinde hem değişirler hem de değişmeyi isterler.

Ancak sıklıkla karşılaşılan sorunlardan biri, değişim karşısında isteksiz olmaktır. Bu nedenle kişisel değişim ya çok yavaş ilerlemekte ya da hiç ilerlememektedir.

Kişisel değişimin en büyük itici gücü istektir. İsteyince her şey olur gibi sözler söylenir fakat bu sözlerin hepsi eksik, yarım bırakılmış sözlerdir. İstek, bakkallarda marketlerde satılan bir şey değildir. Kişinin kendi içinden geldiği sürece değişime itici güç sağlar. Tam bu noktada, ben bir çok şeyi çok istediğim halde değiştiremiyorum diyenleri duyar gibi oluyorum. Bu gibi durumlarda isteğinizin gerçekten çok olup olmadığını irdelemek lazım. Bir şeyi gerçekten istemenin benim gözümde ölçüsü şudur: En çok sevdiğiniz yemeği yerken zorlanıyor musunuz? Yanında en çok zaman geçirmek istediğiniz kişilerle beraberken yaşam nasıl? En sevdiğiniz iş/hobi ile ilgilenirken yoruluyor musunuz? Mesele burada. Gerçekten çok istediğimizi zannettiğimiz bir çok şeyi gerçekte hiç istemiyor olma ihtimalimiz bile vardır. Bir şeyi gerçekten çok isteyip istemediğinizi anlamak için bunu çok sevdiğiniz başka şeylerle karşılaştırabilirsiniz. Odun taşımayı çok seven ve çok isteyen biri ancak çok uzun zaman sonra yorulur.

Eğer bir futbol fanatiği iseniz taraftarı olduğunuz takımın maçına giderken ayaklarınızın hiç de geri geri gitmediğini gözleyebilirsiniz. Maç için bileti almak koymaz, hava durumu sizi engellemez, stadyumda iyi bir yer bulamamak sizi etkilemez. Çünkü işin içinde gerçekten istediğiniz bir şey vardır.

Hayatınızda değiştirmek istediğiniz şeyler üzerine çalışabilmek için de doğal arzu ve istekleriniz üzerine yoğunlaşmalısınız. İstemediğiniz bir şeyi zorla isteyebilmeniz söz konusu olamaz. Kendinizi ne kadar zorlarsanız zorlayın bir süre sonra hem ruhunuz hem de bedeniniz size bu zorlamadan çok daha şiddetli biçimde cevap verebilir.

Başlangıç için kendinizi kendinizin akışına bırakın. Şu anda en çok yapmak istediğiniz şey ne ise onu yapmaya çalışın.

Gelecekte bir gün değişeceğim

2 Ekim 2007 Salı 05:21, Osman Seyit Börütecene

Hayatkısa.com‘dan bir cross-post. Altı ay önce kişisel gelişim üzerine yazdığım bir yazı.

Değişimi arzulayan bir çok insanın gönlünde yatan bir cümle. Hiç bir zaman gelmeyen bir gelecek. Bir gün değişimini gerçekleştireceğini bilmenin rahatlığıyla uyuyan ruhlar. Tanıdık geliyor mu?

Sahibini şimdi hatırlayamadığım bir Kızılderili sözü vardı, “aptallar yaşam ve ölüm için uzağa bakarlar ama her ikisi de onların yanıbaşındadır” diyordu.

Dünyadaki bütün kişisel gelişim kitaplarını okuyup bitirseniz de, varolan tüm teknikleri kapsayan her türlü psikoterapiye yıllarınızı verseniz de, dünyanın en gelişmiş antidepresan ve anksiyolitik ilaçları ile çalışsanız da, değişimin onayı ve uygulaması size çok yakın bir makamın ellerinde. Bu makam sizsiniz.

Evet biliyorum bütün rejimler yarın başlar (o da bugün pazar olduğundan, yoksa aslında hepsi pazartesi başlar) ama o yarın hiç gelmez. Dosyalarınızı düzene sokmaya karar verişiniz yılbaşından birkaç gün öncesine rastlamıyorsa üzerinden rahat rahat bir altı ay geçmiştir.

Peki neden insan kararlarını hayata geçirmez? Çünkü karar almak kişsel sorumluluğun bir parçasıdır. Sorumluluğun olduğu yerde yetki ve cezalandırma söz konusudur. Hata yapmak söz konusudur. Eğer karar sizinle ilgili değilse ve başınızda bir otorite varsa o sizi cezalandıracağı için harekete geçmezsiniz. Belki de cezalandıracak kişinin kim olduğu belli olduğu için daha rahat harekete geçebilirsiniz ama söz konusu olan kişi siz olduğunuzda bu karar verme acınızı hafifletmez.

Kişi daima kendi özgürlüğünden korkar ve bundan kurtulmanın yollarını arar. Daha sonra bu yollara tembellik, depresyon ve benzeri isimler veririz. Bunun akabinde kişi kendini cezalandırmaya başlar; daha iyi olamadığı için. Sonra da daha sıkı bir disiplin altında olması gerektiğine inanır. Böylece kendisini özgürlükten uzaklaştırmak için elinden geleni yapar. Sonra da özgürlükten uzaklaştığı için kendi kararlarını hayata geçirebilme iktidarını göstermekten aciz(miş gibi) kalır.

Bu bir kısır döngüdür. bu kısır döngüyü kırmak için yapılması gereken şey hızla bir daire çizmekte olan bu trenden dışarı atlamaktır. Ancak bu şuur gerektirir.

Bu kısır döngü içindeyken oradan çıkamayasınız diye bilinçaltınız size oyunlar oynar ve şuurunuzu kapatır. Şuurunuz açılmasın diye gündelik yaşam işleriyle dört döner durursunuz. İlerleyebilmek için gerçekte yapmanız gereken ilk şey bir müddet durmaktır. Bir müddet durup dinlenirseniz (gerçekten) o zaman şuurunuz açılmaya başlar ve sizi bir yere götürmeyen bu trenden atlayabilirsiniz.

8 Nisan 2007, Hayatkisa.com / Gelecekte bir gün değişeceğim

Örtünme Çıkmazı

1 Ekim 2007 Pazartesi 16:17, Osman Seyit Börütecene

Kadını saklamak çok zor. Örtünmeye dair, kadınları saklamaya ve gizlemeye dair endişeleri anlıyorum. Bununla empati kurabiliyorum. Bundan ne anladığımı ve bana göre neden çözümsüz bir sorun olduğunu anlatmaya çalışacağım.

Kadın ve erkek… birliktelik için yaratılmışlar belli. Ciddi ruhsal sorunları olmayan her kadın ve her erkek, birbirini beğenmeden duramaz, o keyifli çekim alanından dışarı çıkmak istemez. Bunun tersi türlü çeşitli sağlık sorunlarını beraberinde getirir. Eskiden bu sağlık sorunları filmlerde verem hastalığında sembolleştirilerek anlatılırdı. Kişi aşık olur, kavuşamazsa verem olur. Bu kadar ciddi, bu kadar basit.

Kadın ve erkek birbirini mıknatıs gibi çekebilir normalde. Ama toplum bundan rahatsızlık duyar. Mavi Göl’ü izlemiş olanlarınız belki hatırlar. Hem kadın, hem erkek kendi cinselliklerini keşfe başladıklarında diğerinden utanmışlar ve uzaklaşmak istemişlerdi. Sonrası ise malum. Önce üç beş çekince, ardından seks.

Hal böyle olunca toplumlar birçok konuda olduğu gibi bunu da bir yönetmelik altında tutmak istediler. Ancak nedense son binyıllarda kabak kadının başına patlıyor. Elbette bunun sosyal, kültürel nedenleri var.

Kadın için görsellik erkek kadar yüzeyde değil. Erkekler güzel buldukları bir kadın vücudunda hemen karar kılarken kadınları kandırmaya bir çift güzel bacak yetmeyebilir. Günümüzde bedeni örtülmeye ve gizlenmeye çabalananın kadın olması bununla açıklanabilir.

Ancak kadının fiziksel güzelliği ve çekiciliği o kadar kuvvetli ki örtünme bu duruma çare olabilecek bir çözüm yöntemi değil. Kadın vücut hatlarını belli etmeyen uzun bir etek giydiğinde artık seks sembolü olan şey o etektir. Etek kadındır. Bu durumda eteği de örtmek gerekiyor çünkü kadının cinsel çekiciliği eteğe de bulaşıyor. Yemek yerken sağa sola sıçratmak gibi birşey olsa gerek bu.

Eteğin üstüne başka bir şey örtsen, çarşaf giysen mesela, artık çarşaf da kadın olacak, oluyor. Çarşaf bir kadınlık sembolü oluyor. Çarşaf artık seksi birşey. Kımıl kımıl, kadını andıran, vücudu ne kadar gizlerse gizlesin kadın çekiciliğinden parçalar taşıyan bir kumaş parçası haline geliyor. Tabii ki artık o bir kumaş parçası değil.

Türban için de aynı şey geçerli. Kadın türban takıyorsa artık türban kadındır. Bir süre sonra türban bir çift göğüs kadar bir çift bacak kadar seksidir. Kadının cinsel enerjisini taşır. Saçlarının kokusu türbana siner.

Kadını gizleyebilmenin bir yolu yok. Kadını ancak eve kapatarak ve varlığını yok sayarak gizleyebilirsiniz.

İşte saçmalamak bu noktada nihayete ulaşıyor.

Gerçekte cinselliğin bir zararı, bir ayıbı yok. Sevişirsin, çocuk olur, toplum kendini sürdürür. Ama sevişmenin tek amacı çocuk yapmak değil. Evde kedinizin yanınıza gelip vücudunu sizinkine sürtmesi - bakın cinsel organını demiyorum, vücudunu diyorum - bir sevişme biçimidir. Sevginin dokunma özelliğini yaşarsınız kedinizle.

İnsanoğlu ne kadar salaklık yaparsa yapsın her konuda da o kadar salak değil neyse ki. Bir de insanoğlu güçlü. İnsanoğlunun cinsel çekim enerjisini kumaşların altına gizleyemezsiniz. İnsanoğlunun zihninde yaşadıklarının üzerine örtü örtemezsiniz. İnsanoğlu en nihayetinde her zaman, istisnasız olarak ne isterse onu yapar.

Bir erkek ve bir kadın aralarında çok uzun bir mesafe olsa da dans edebilir ve cinsel doyuma ulaşabilir.

Şimdi sadede gelelim.

Kadınları istediğiniz kadar örtün, kapatın, saklayın, dövün. Erişebileceğiniz nokta kadının beynine erişebildiğiniz nokta kadardır. Yani oraya dokunmadığınız müddetçe - ki ortalama bir erkek kadının beynine dokunamaz - hiçbir kontrolünüz yok.

İnanın bana, kadını öldürseniz bile o şeytanlık devam eder.

Çünkü şeytan sizsiniz. Siz şeytanın ta kendisisiniz. Bu nedenle ufacık kız çocuklarının bile başını örtüyorsunuz. Bizzat şeytan olduğunuz için aklınıza ilkokul çağındaki çocukların cinselliği geliyor. Şeytanlığınızdan ötürü suçsuz kadınları dövüyor, öldürüyorsunuz. İnsan yaratıldığında ona secde etmediniz, kovuldunuz huzurdan. Şimdi de kadınla uğraşıyorsunuz. Kadını ve cinselliği alet ederek insanoğlunu iyinin güzelin yolundan çıkarmaya çabalıyorsunuz.

Ben sizin şeytan olduğunuzu biliyorum. Yolda yürürken göz göze geldiğimizde insan olmadığınızın farkındayım. Bu nedenle zerre tereddüt etmeden kafanızı vücudunuzdan ayırırım.

Türkiye’den elinizi çekin. Atatürk’ten elinizi çekin. Kadınlarımızdan ve onların cinselliğinden elinizi çekin. Allah’ın sopası var ve ensenize inmek üzere, benden söylemesi.

Merhaba!

osman

Site İçi Arama

Sayfalar

Arşiv

RSS

Site Map

Sosyal Mevzular

Standartlar