alemlerin aslı hayaldir
Öncelikle belirtmek gerekir ki New Age teriminin Türkçesi Yeni Çağ düşüncesidir. Ancak günlük dilde yeni çağ düşüncesine ilgi duyanlar arasında yeni çağ dendiğinde akla bir çırpıda new age gelmiyor. Kaldı ki 1453 tarihinde İstanbul’un fethiyle başladığı kabul edilen bir Yeni Çağ daha var. Bu da tarih biliminin bir terimi. Bu nedenle new age’i anlatmak için new age kelimesini kullanmayı daha doğru buluyorum.
New age düşünceleri, benim gözümde ikiye ayrılıyor. İnsanın değerini kavramış new age ve insanın değerini kavramamış new age.
İnsanın ne kadar değerli bir varlık olduğunu kavramış new age düşünceleriyle bir alıp veremediğim yok. Takdirle, saygıyla karşılıyorum. Hatta belli platformlarda bu new age akımının ateşli bir savunucusuyum.
Ancak insanın değerini bilmeyen, hatta yerine göre insana değer veriyormuş gibi yapıp değer vermeyen new age düşünceleriyle aram iyi değil. Ben bu konuda tarafım. Taraflığım insanın değerinden yana. İnsan değerli bir varlıktır, üstelik tüm olgunlaşmamış yönlerine rağmen evrende şimdiye kadar tanık olduğumuz en güçlü varlıktır. Şimdi izninizle bir kısım new age düşüncelerinin insanın ne kadar değerli olduğunu nasıl görmezden geldiğini ve bu değeri nasıl ortadan kaldırmaya çalıştığını görelim.
New age düşünceleriyle sıkça bağdaştırılan bir kavram var: channeling. Channeling, çoğunlukla bu dünyadan olmayan varlıklarla bağlantı kurmak anlamında kullanılan bir kelime. Türkçesi kanal olmak. Başka bir galakside, başka bir gezegende olan ya da nerede olduğu tam olarak belli olmayan bir yerde olan dünya dışı bir varlık ile iletişime geçen kişiler channeling yapmış oluyor.
Buraya kadar sorun yok. Biz burada internette dünyanın öbür ucundaki insanlarla iletişime giriyoruz, sanal olarak çay, kahve, rakı falan yolluyoruz, bunlar çok güzel şeyler. Dış dünyadan bir varlıkla zaman zaman telepatik iletişime geçip hal hatır sormak, dertleşmek falan bunlar da muhteşem şeyler. Karşı olmak bir yana, sevinçle karşılıyorum.
Ancak kanal olmak böyle kullanılmıyor.
Kanal olan kişi, zavallı insanoğlunun haline acıyan dünya dışı varlıkların insanın kurtulmak için neler yapması gerektiğine dair yukarıdan bakan mesajları taşıyor. Bu mesajların içeriği, sunum biçimi, neredeyse tamamen IMF’nin ya da Dünya Bankası’nın bir üçüncü dünya ülkesine davranış biçimi gibi.
New age düşüncesinin bu kolu, insana değer vermiyor. İnsanı bir nesne, bir kukla haline getiriyor. Dahası var, biz ölümlü dünyalıların yaşamları hakkında çok güzel çıkarımlar yapan metinler olduğunda da, bu bir insanın ağzından çıkamayacak kadar değerli sayılıyor. Yani böyle zekice, işe yarar, anlamlı çıkarımları nasıl olur da bir insanoğlu yapabilir, yapamaz! Dolayısıyla bu mutlaka dış dünyadan birilerine kanal olunarak yazılmış olmalı.
İşte böyle bir yaklaşım var. İnsanın üstün zekasını, becerilerini, düşünsel kapasitesini hiçe sayarak biryerlerde birilerine kanal olmadan üç beş güzel söz söylenemeyecği fikri alttan alta aşılanan bir fikir. Zaten bunun ardından da işin ticareti geliyor. Birilerine kanallık yapanlar, bu kanal üzerinden gelen bilgileri satıyorlar.
Alan memnun satan memnun ise bize ne?
Ben böyle düşünemiyorum çünkü bu işin, bu sektörün gelişiminde insanoğlunun açıkça aşağılandığı ortada. Bu aşağılamayı bir insan olarak kabul etmek benim için olabilir birşey değil.
Bunun acilen masaya yatırılması gerekiyor. İnsanlar anlamalı; diri, ölüden daha değerlidir. Dünyalı bir insan henüz varlığı net olarak belli olmayan dış dünyadaki bir varlığa kıyasla değersiz olamaz. Evrendeki tüm canlılar eşittir ve eşit derecede sevgi ve saygıyı hakederler. İnsan, bu tür kaynağı belirsiz talepler nedeniyle birilerinin karşısında eğilmemelidir.
Bu anlattıklarım şu anda özellikle Amerika’da yoğun biçimde yaşanıyor. Bu sektör Türkiye’de de yavaş yavaş gelişmeye başladı. Daha da gelişecek. Seneye bugünlerde, ortalık dış dünyadan mesajlar aldığını iddia eden ve mesaj alan bir kişi olarak ekstra para ve itibar talep eden insanlarla dolup taşacak.
Böyle bir durumdan korunmanın tek yolu her bir insanın tek tek ne kadar değerli olduğunu anlamak ve kabullenmekten geçiyor.
Cross-post:
Psychology Blog, 7 Mart 2006, Being Presentable
Hayatkisa.com, 27 Şubat 2007, Prezentabl Olmak
İnsan Kaynakları kitaplarında, gazetelerdeki iş ilanlarında sıkça rastladığım birşey bu. Toplumun genel algısında bir yeri var ki hiçbirimiz anlamını sorgulamaya gerek görmeden ne demek istendiğini anlayabiliyoruz. Ancak, günümüz dünyasında birçok konuda olduğu gibi prezentabl olmak konusunda da muazzam aldatmacalar söz konusu.
Kelime anlamı olarak prezentabl olmak, sunulabilir olmak anlamını taşıyor. Ama ben sizi bununla sıkmak istemiyorum. Herkesin kapitalist düzen ve onun organları hakkında lümpenleşmiş tespitler okumaya doyduğuna inanıyorum. Beni esas ilgilendiren şey ise prezentabl olmaya çalışanların zihinlerindeki yanlış ve işe yaramaz izdüşümleri bulup onları yok etmek.
En basit anlamıyla prezentabl olmak; göze hoş görünmek, etkileyici bir görünüme sahip olmak anlamında kullanılıyor. Yine de, bunun yaygın tarifi ve prezentabl olma yolları şık takım elbiselerle, kıyafetlerin ütülü, ayakkabıların cilalı olmasıyla, her sabah traş olmakla/fön çekmek-çektirmekle, vb. gerçekte sizi prezentabl olmaktan ziyade fazlalıkları budanmış bir ağaç kadar düzgün, kabul edilebilir fiziki görünüme sahip olmak yönünde ikna etmeye çalışarak yapılıyor.
Hayatınızın herhangi bir döneminde, etrafınızdaki herhangi birinden daha fazla dikkat çeken, göze çarpan, yanında olmak istenen, söylediklerine herkesin söylediklerinden daha çok inanılan, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin birçok kişinin etkilendiği insanları düşünün. Örneğin Fidel Castro, Seth Godin (evet, şu mor inek kavramının yaratıcısı), ssg, vs. Ayrıca bu kadar uzaklardan örnek aramanın yanısıra yakın çevrenizi hatırlayın. Ailenizde, işyerinde, okulda, sokakta diğerlerinden daha güvenilir görünen, sözüne daha çok inandığınız, herhangi birinden daha fazla beraber çalışmak, zaman geçirmek istediğiniz insanları hatırlayın. Bunlardan hangileri günümüz dünyasının presentabl olmak düzmecesi ile uyumlu? Kaç tanesi? Kaç tanesi “sunulabilirliğini” günlük traşı, fönü, kıyafetlerinin ütüsü üzerine kurmuş? Kaç tanesinin sizi çeken özellikleri bunları kapsıyor?
Cinsel tercihinize göre zihninizde canlandırın: Sizin için çekici bir bedeni/yüzü olan ve ama saçları darmadağınık, kıyafetleri ütüsüz biriyle mi zaman geçirmek istersiniz yoksa sizin için itici bir bedeni/yüzü olan ve ama saçları bakımlı, kıyafetleri ütülü, ayakkabıları pırıl pırıl olan biriyle mi? Bu görsel imgeleri gözünüzde canlandırın.
Bu söylediklerimi, tüm bu düzmecenin bir parçası olan uzun saçlı, motorsikletli alfa erkek masalı ile de karıştırmamanızı rica ederim.
Halit Kıvanç bir gün stüdyoya üzerine bir çuval geçirmiş olarak gelse, ben onun ustalık dolu program sunumunu yine de dinlerim. En sevdiğiniz yazarın yeni romanını, tuvalet kağıdına yazılmış olsa bile seve seve okursunuz. En sevdiğiniz yemeği, tabakta nasıl sunulursa sunulsun, temizliğinden ve sağlıklı olduğundan şüphe duymadığınız müddetçe yemekten çekinmezsiniz. Çok hoşunuza giden bir melodi varsa bu melodinin hangi enstrümanla çalındığı sizin için melodiyi duymak kadar önemli değildir.
Sizlere “önemli olan ruh güzelliğidir” demiyorum. Günümüzün genel geçer kurallarına göre prezentabl olmak yanlış yorumlanmakta ve anlatılmaktadır diyorum.
Renkliblog’un yazarı Erman beni mimlemiş. Bir sürü mim kaçırdım koca yaz, şimdi en azından zamanında davranayım bari. Mim konusu en yakınımızdaki kitabın 186. sayfasını açıp ilk cümleyi yazmak.
Kitap, Hoimar Ditfurth’un. Adı “Başlangıçta Hidrojen Vardı”. Konusu evrenin, galaksilerin, güneş sistemimizin, dünyamızın nasıl oluştuğu, hayatın nasıl başladığı. 186. sayfanın ilk cümlesi şöyle:
Çünkü bu yanmanın, ya da öteki deyişle birleşme tepkimesi sonucunda ortaya çıkan artık maddenin, daha doğrusu küllerin adı “su” dur.
Evet biraz ilginç bir mimmiş.
Ben de hemen paslara geçeyim: Tansu Günay, Goddess Artemis, Burcu Sezer.
Bayram ziyaretleri sırasında Ender Saraç’ın Ruhsal Gelişim ve Kader adlı kitabına göz gezdirme fırsatım oldu. Kitabın alt başlıklarından birini çok beğendim: Ferrari’sini geri almak isteyen bilge.
Ender Bey bu kısımda yeni çağ düşüncelerinden etkilenerek maddi dünyadan elini eteğini çekmek için çaba sarfeden, ancak bu hayatın geneli açısından dengesiz bir davranış olduğu için bu konuda çok zorlanarak maddi dünyaya geri dönmeye çabalayan insanların içine düştükleri yanılsamadan bahsetmiş.
Özetle diyor ki; yaşadığımız dünya bir biçimde maddi yaşamı da içeriyor. Bu alandan tamamen uzak durmak imkansız. Bazı istisnai örnekler açısından imkanlı olsa bile, içerdiği dengesiz davranış biçimi nedeniyle insana acı veriyor ve bir çıkmaza sürüklüyor.

Ender Bey’e bu konuda katılıyorum. Günümüz dünyasının işe yaramayan ekonomik sistemlerinin getirdiği bunalımla insanlar paradan, maddiyattan nefret etme noktasına gelebiliyorlar. Ben de bir dönem para ve ekonomi ile ilişiğimi tamamen kesmeye çalışmıştım. Gerçi benim inzivam 360 dereceydi; salt parayı ve ekonomiyi değil yaşamın her alanını içeriyordu, hakkını da verdim bu inzivanın ama Ender Bey’in bahsettiği şey farklı.
Çevreme baktığımda bir süre parayı ve ekonomiyi görmezden gelmek için elinden geleni yapmış olan ama şimdi aç kurtlar gibi para kokusu aldığı her yere saldıran, hatta olmadık yerlerden bile para kokusu alır hale gelmiş insanlar görüyorum. Ender Bey’in bahsettiği tam da bu. Bu insanların çaresizlikleri ve içinde bulundukları cehennem gerçekten düşündürücü. Hepsi, Ferrari’lerini geri almak isteyen birer sahte bilge gibiler. Saldırganlar, öfkeliler, sabırsızlar.
Bu acıyı dindirmenin yegane yolu ise yine dengeli davranışlardan geçiyor. Tıpkı dengeli beslenme gibi. Bunu bir tür açlık grevi olarak düşünebilirsiniz. Açlık grevinden çıkmış insanlara ya da uzun bir süre bir nedenden aç kalmış insanlara hemen yemek verilmez. Önce az şekerli açık bir çay verilir mesela. Daha sonra da kontrollü olarak normal, dengeli bir beslenmeye doğru geçilir.
Dolayısıyla konu ister yeni çağ (new age) düşünce biçimleri olsun, ister Uzak Doğu’da bir manastıra kapanma arzusu olsun, kişi kendini iyi tartmalı ve mümkün olduğunca dengeli kararlar vermeli. Karar vermek insanoğlu için öylesine acımasız, öylesine sıkıntılı bir süreç ki genelde çoğumuzda kararları ertelemek, kararlara bir sorumlu aramak, sorumluluğu atacak bir kişi, kurum ya da düşünce sistemi bulmak çoğu kez karar verebilme yetisinin yerini alıyor. Sonuç ise kararı kendisi vermemiş gibi hissetmeyi başarmış bir insan evladı ve sonrasında saldırganlaşıp yedi mahalleye zarar veren bir deliye dönüşmek.
Kişisel gelişim açısından benzer önyargılar psikoterapi için de geçerlidir. “Analise This” adlı filmde Robert DeNiro’nun oynadığı mafya babası karakteri, filmdeki psikoloğa şöyle bir uyarıda bulunuyor: “Beni iyileştir ama sakın ibneleştirme!”. Söylemek istediği şey, ruh sağlığımın yerine gelmesini istiyorum ama yumuşamak istemiyorum. Böyle diyor çünkü çoğumuzun zihninde, kişisel gelişim sonrası rahatlamış, berrak bir zihnin yanısıra; kendini koruyup kollamayan, tokat atana diğer yanağını uzatan, “vur ensesine al lokmasını” tarzı bir insan tezahür ediyor. Bu hayal nereden kaynaklanıyor gerçekten bilmiyorum. Büyük ihtimalle bu hatalı hayalin kaynağı kişisel gelişimin böyle bir yönü olması değil de, değişime direnç gösteren kişinin yaratıcı bahanelerinin içinde böyle bir hayal oluşturabilmiş olması. Hayalgücü söz konusu olduğunda bazı imgelemlerin gerçekten kaynağı yoktur.
Hazır laf Robin Sharma’nın kitabından açılmışken (Ferrari’sini satan bilge) her ne kadar konumuzla birebir alakası olmasa da değinmek istediğim bir nokta daha var. İnsanoğlunun zihni, günlük yaşam streslerinden dolayı o kadar bulanık ki, karşısına çıkan her şeyi yüzeysel değeriyle ya da kelime kelime zihninde canlandırarak anlama yolunu tercih edebiliyor. İnsanların karşısına “Ferrari’sini satan bilge” kavramını çıkardığınızda yorgun insan zihni “bilge olabilmek için bir Ferrari sahibi olup onu satmayı arzulayacak noktaya gelmek gerekiyor” gibi bir düşünce oluşturabiliyor. Bu gibi yanlış çıkarımlara engel olabilmenin tek yolunun gün içinde sık sık kişinin kendini durdurması ve o sırada gerçekten ne yapıyor olduğunu kontrol etmesi olduğunu düşünüyorum. Kişi o sırada ezbere bir iş mi yapıyor? Gerçekten kendisinin ve toplumun çıkarlarıyla örtüşen bir faaliyet içinde mi? Yoksa tamamen bulanık bir zihinden gelen, içi boşluktan başkalarının fikirleriyle rastgele dolup taşmış bir beyinle hedefsiz biçimde sağa sola ateş mi ediyor? Bunlar önemli sorular. Bunlar kişinin berrak bir zihin kazanmasına giden yolda yapılması sağlıklı olacak kontroller. Bunlar kişinin çevresine ve kendisine vereceği zararı azaltacak alışkanlıklar.
Herkese mutlu ve sağlıklı bir hafta dilerim.
fotoğraf: Cappelmeister
Arkadaşlar gmail’in spam klasörü günde 500 maili aşmaya başladı o nedenle artık o klasörü elleyemiyorum. Dolayısıyla “ben Osman’a mail attım dönmedi bana eşşek” gibi tepkilerinizi bu bilgi ışığında değerlendirirseniz sevinirim. Gerçi olmaz böyle bir sorun biliyorum ama e-mail yuvarlak birşey bazen nasıl davranacağı belli olmuyor.
Tekrar hayırlı bayramlar.
Bazen olgunluğu, huzuru insanlara hap gibi verebilecek birşeyler olmasını temenni ederim. Bir simyacının ütopyası gibi bunları düşünürüm. Elbette, öncellikle herkes birbirinden farklı olduğu için böyle bir hap bilgisi, iki sayfalık bir broşür oluşturup kişinin kendini birkaç saatliğine iyi hissetmesini sağlayarak gerçeği yakalaması ve sorunlarını bizzat kendi başına çözecek enerjiyi bulması mümkün olmayabiliyor.
Yine de; yemek, içmek, seks kadar ortak olabilen özellikler de yok değil. Bunlar kadar ortak olmasa da, günümüz dünyasının benzer streslerini paylaşan insanların bazı ortak takıntıları var. Bunlardan yola çıkarak hayal ettiğim hapın yarısına bile yaklaşmasa da benzer etkiyi verebilecek düşünce yapılarını aktarabilmek mümkün.
Gözlemlerimde ortak nokta olarak gördüğüm bir konuyu açmak istiyorum. Günümüz insanının karar verme stresinde etken olan iki önemli unsur gözledim hep: Diğer insanlar ve zaman.
Karar verirken; toplumun, başkalarının, arkadaşlarınızın, ailenizin, çevrenizin kararlarınız hakkında ne düşüneceği, nasıl tepkiler vereceği meselesi insan hayatında isteklerin önüne engel koyabilecek büyüklükte bir stres oluşturabiliyor. Dahası, bir yandan bazı insanlar gerçekten yanlarındakinin işine umarsızca burnunu sokma huyuna sahipken, bunlar dışında kalan bütün herkesin de aynı huya sahip olduğu yanılsamasına kapılabilirsiniz.
Nasreddin Hoca birçok konuyu güzelce anlattığı gibi bunu da anlatır. Hoca bir gün ufak oğluyla beraber yola çıkıyor. Yanlarında eşekleri de var. Çocuk küçük, yürürken yorulmasın diye eşeğe çocuğu bindiriyor, kendisi de yanlarında yürüyor. O sırada yoldan geçen biri diyor ki “ayıp değil mi ufacık çocuk eşeğin üzerinde gezerken senin gibi yaşlı başlı adam yürüyerek gidiyor?”. Hoca da bunun üzerine çocuğu eşekten indirip kendisi biniyor. Bir süre sonra başka biri “hoca hoca yakışıyor mu sana ufacık çocuğu yürütüp kendin eşeğe binmek?” diye serzeniyor. Hoca bu kez çocuğu da yanına, eşeğin üzerine alıyor. Bir süre sonra başka biri, “Hocam yazıklar olsun eşeğin üzerine iki kişi birden binmişsiniz günah değil mi eşeğe yaptığınız eziyettir” diyor.
Hoca’nın bu hikayesindeki hisse şudur ki, herkesi mutlu etmeniz mümkün değildir. Daha da önemlisi, tamamen sizi ilgilendiren konularda bile insanların çeneleri kapanmak bilmez, her zaman konuşacaklar ve birbirlerinden farklı şeyler söyleyecekler. Bunları kaale almamalısınız ve bu sığ düşünce kırıntıları bir kulağınızdan girip ötekinden çıkmalı. Yoksa yaşam boyu yerinizde sayarsınız.
Hayatın amacı her önünüze çıkan insanın sizi sevmesi ve takdir etmesi için yaşamınızı kabul görmüş merkezi bir otoriteye bağlamak değildir. Böyle zamanlarda, kimseyi dinlememek en büyük erdemdir.
Bir gün içinizden gelen ses, zihninizdeki düşünceler, dışarıdan gelen sesler ve fikirleri bastırıyorsa, kendi yaşam koçunuz oldunuz demektir. Kendinize güvenin, içgüdülerinize, birikimlerinize, sezgilerinize güvenin ve bunların doğrultusunda yaşayın.
Bu, işin “diğer insanlar” kısmıydı. İkinci stres kaynağımız ise dikkatimizi zamanın akıp gidiyor oluşuna vermek. Herhangi bir iş yaparken, yemek yaparken, spor yaparken, kitap yazarken, film izlerken, mailleşirken, her ne yapıyor olursanız olun; dikkatiniz zamanın akıp gidiyor oluşundaysa ve bundan endişeleniyorsanız ne yaptığınız yemek birşeye benzer, ne yazdığınız kitap kitaba benzer, ne de geçirdiğiniz zamanın kalitesinden söz edilebilir.
Zamanın akmasını engelleyemedeğimizi peşinen kabul ederek dkkatimizi başka biryere vermek zorundayız. İnsanın değiştiremeyeceği üç beş şeyi değiştirmek uğruna yaşamını harcaması kadar büyük bir hata düşünemiyorum. Kişi böyle şeylerle uğraşıp sonuç alamadıkça kendine olan saygısını yitirir ve bu saygısızlığı tüm dünyaya bulaştırır.
Bırakın zaman aksın. İster uyuyor olun, ister eğleniyor olun, ister çalışıyor olun; insanoğlunun bu ölümlü bedeni için bazı fiziksel sınırlar var. İnsanın birçok alanda sonsuz kabiliyet sahibi olduğuna inanan biri bunu söylüyorsa herhalde bir bildiği vardır.
Çevrem ben şöyle yaparsam ne der, nasıl davranır düşüncesi ile eyvah zaman akıp gidiyor düşüncesi arasında kalmış bir yaşamla; bunların arasına sıkışmamış bir yaşam arasında farksız bir nokta neredeyse yoktur. Neredeyse tamamen farklı iki yaşamdır bunlar. Sağlıklı olan elbette ikincisidir.
Herkese iyi bayramlar dilerim.
İnsanoğlundaki merkezi idare aşkı bambaşkadır. İnsanoğlu bir put yapar, kendi yapar kendi yapar kendi tapar. Peki evrensel enerjiyle merkezi idarenin alakası ne, evrensel enerji ne demek, kimler bu durumdan nasıl ekmek sağlıyor?
Şimdi efendim evrensel enerjiyi burada bir sembol olarak kullanıyorum ben. Yerine başka şeyler koyabilirsiniz. Dini inançları koyabilirsiniz, new age düşünce sistemini koyabilirsiniz, siyaseti koyabilirsiniz.
Biz dinden girelim, İslam’dan başlayalım. Allah’la kul arasındaki en kısa yol en doğru yoldur. Düz bir çizgidir. Araya şeyhler, dervişler, ermişler, hocalar, yani kısaca bilimum ruhban sınıfı girdikçe bu yol dolambaçlı bir hal alır, uzar. Zigzag yapan virajlı bir yol haline gelir. Allah evrensel enerji ise, halifelik onu merkezi idareye bağlamaya çalışmaktır.
Bazı insanlar sevgiyi de bir evrensel enerji olarak merkezi idareye bağlamaya çalışabilir. Biri çıkar der ki, hem herkes beni sevsin, hem de benim izin vermediğim insanlar birbirini sevmesin. Birileri gelsin birilerini sevmek için benden olur alsın. Böylece ben de o insanların kötü, hasta, zavallı, tedaviye muhtaç, sevgisiz insanlar olmadıklarını bileyim, bunu cümle aleme duyurayım. Böylelikle evrensel bir enerji olan sevgiye merkezi idare olayım da bütün sevgi benim üzerimden geçsin. İnsanlar ne de olsa salak, şanssız, anlamazlar.
Evrensel enerjiyi merkezi idareye bağlamak diye bir şey elbette yoktur. Sadece bunu yapmaya çalışan insanlar vardır. O insanları tanımakta zorlanmazsınız, biraz dikkat etmeniz yeterlidir. Sizi Eyüp Sultan’a bağlarlar. Sizi Mevlana’ya bağlarlar. Sizi başka galaksilere bağlarlar. Herkes her yere bağlanabilir arkadaşlar, herkes herkesi bir yerlere bağlayabilir, birilerinin bir kaynağa bağlanmasında bazıları diğerlerine destek olabilir, öğretebilir falan ama kimsede bu işlerin tapusu yoktur, olamaz. Böyle şeyler kimsenin tekelinde değildir, bu konuda hiçbir merkezi idare yoktur. Ancak bazı öğretileri sizden daha önce öğrenmeye başlamış ve zaman aralığı olarak bir an sizden daha fazla şey bilen birileri vardır. Bunlar içerisinde samimi ve içten olan hiç kimse elinde bir tapu varmış gibi davranmaz. Biraz dikkatli biri bunu hızlıca yakalayabilir.
Şimdi konu başlığını nasıl oluşturduğuma geleyim biraz da, A.B.D.’nin onyıllardır bir planı var, küreselleşmeyi örfi idareye bağlamak adı altında özetleriz biz bu planı. Yani globalleşeceğiz ve dünya büyük bir köy gibi olacak herkes birbirini sevecek, halklar kardeş olacak ama hepimizi Amerika yönetecek. Başka türlü küreselleşilmiyor. Başka türlü globalizm olmuyor. Dünya yerle bir olsun, bir avuç insan kalsın farketmez, yeter ki Amerika yönetsin.
Arkadaşlar, aramızda gezen Amerika’lara dikkat edelim. Onlar birer enerji vampiridir. Her türlü manevi güç onlarda olsun, onlar herkesin hayatta ne yapacağını ve ne yapmayacağını belirlesin ama onlardan aman ha hesap sorulmasın çünkü sizde böyle bir kapasite yok, nasıl olabilir ki? Elinizde evrensel enerjinin tapusu mu var?
Bırak Allah aşkına yaaaa.
Cross-post günleri tam gaz: Hayatkisa.com, 11 Mart 2007. İyi okumalar.
Lisedeki psikoloji derslerinde kısaca anlatılan, beynin işleyiş biçimine dair bir konu vardı. Hatırlatmak gerekirse; özellikle yaratıcılık gerektiren işlerde kişi belli düşünce süreçlerinden geçer, dışarıdan bakıldığında hatta kendi kendine düşündüğünde birşey yapmıyormuş gibi görünür ancak bir süre sonra aniden üzerinde çalıştığı sorunun çözümü kişinin aklına gelir.
Aslında aniden gelmez. Sadece aniden gelmiş gibi görünür. Oysa arka planda zihniniz söz konusu olay / kavram / sorun üzerinde çalışmaktadır. İnsan beyni, kendisi farketmeden de kafayı çalıştırabilir.
Günümüzün hızlı iş temposu içerisinde ise gerek kişisel sorumluluk gerekse toplum baskısı nedeniyle zihinsel süreçlerimize gereken önemi vermiyor, gereken zamanı tanımıyor ve kendimize / başkalarına hiçbir şey yapmıyormuşuz / yapmıyorlarmış gibi davranıyoruz.
İster yolda olun ister yatağınızda uykuda, beyniniz sürekli çalışıyor. Siz bu çalışmanın sadece belli bir kısmını bilincinizde hissedebiliyorsunuz.
Benzer bir örnek insan beyninin sürekli veri kaydediyor olması ile ilgili de verilebilir. Yine klasik lise psikoloji derslerinden hatırlayabileceğiniz bir konudur; şimdi size işyerinizin yakınlarında bir eczane sorulsa cevabı şu anda hatırlayamayabilirsiniz ama eczane gerektiği anda eğer o çevredeyseniz eczaneyi elinizle koymuş gibi bulursunuz.
Sihir gibi ama değil. İnsan zihninin işleyiş biçimi bu.
Bu nedenle, önünüzde bir yığın iş varken gözleriniz dalıp gidiyorsa paniğe kapılmayın. Beyniniz çalışıyor ve muhtemelen önünüzdeki işleri gerçekleştirme aşamasına geldiğinizde neler yapacağınızı sıraya koyuyor. Zaten bu nedenle üç beş kez dalıp gittik diye hayatımız sona ermiyor. Diğer türlü halimiz vahim olurdu.
Zihninizin planlamalar yapmasına önem verin ve buna zaman tanıyın. Hayat kısa. Bu kısa hayat içerisinde bedenimizin bize verdiği olanakları reddetme lüksümüz yok.
orijinali: Düşünce Süreçlerine Gereken Zamanı Tanımak
Cross-post haftası coştu. Hayatkisa.com, 14 Mayıs 2007.
GIRGIR dergisini hatırlayanlarınız vardır diye tahmin ediyorum. Zamanında dünyada en çok satılan ikinci mizah dergisiydi. Orada çok sevdiğim, üzerinde yirmi yıl geçmiş olmasına rağmen hala dün gibi aklımda olan bir karikatür var. İdam cezası almış bir mahkuma ipi boynundan geçirmeden evvel “son arzun nedir” diye soruyorlar. O da “tıp okumak istiyorum” diyor.
İnsan birşey yapmak istediğinde, birşey yapması gerektiğinde direnir, önce yapacak başka işler bulur. Bu konuda en çok anlatılan örnekler ders çalışmaya oturmadan evvel yapılanlardır sanırım.
Başlarken verdiğim örnek biraz tuhaf kaçtı biliyorum ama insan psikolojisinde de böyle muazzam bir tezat var. Hadi o adam ölüme gidiyor ve bunu ertelemek arzusu karikatürize edilmiş. Ama çevrenize bir bakın, hayatı ertelemek için master üzerine master, doktora üzerine doktora yapan çok sayıda kişiye rastlarsınız.
İnsanoğlu, sadece gündelik işlerini değil; yaşamayı, bir yetişkin olarak kendi kararlarını almayı, özgürlüğünü kullanmayı da erteler.
Irvin Yalom bir kitabında karar vermeden beklemenin karar verme acısını hafifletmeye çalışmak olduğunu anlatıyor. Harekete geçmeyip beklemek, karar vermekten kaçınmak sanki “yeteri kadar zaman geçerse kararlar kendiliğinden ortaya çıkacakmış” hissi nedeniyle ortaya çıkar diyor.
Bir diğer yandan “carpe diem”, yani günü yakala gibi deyimler, bugünün işini yarına bırakma gibi öğütler ile bir yere varılamıyor. Bu öğütlerle çevrelenen insan karar verme becerisini sorgulamak yerine kendini güçsüz ve hasta olarak görüyor. Bu bir anlamda toplumun bir suçu. Henüz çocuk yaştan itibaren neler yapabileceğini değil neler yapamayacağını öğrenen insan gelecekte de bu olmazlarla yaşamaya devam ediyor.
Bazen de insan eğer kendi kararlarını kendisi verir ve bağımsız davranırsa çevre için yıkıcı olacağını ya da başkalarının hakkını yiyeceğini düşünür. Geleceği gözümüzün önünde canlandırarak bunun da aslında boş bir düşünce olduğunu, beklemek ve ertelemek için zihnin uydurduğu yeni duraklar olduğunu farkedebiliriz.
Bu konudaki yanılgılardan biri de kişinin birşeyi istediği halde yap(a)madığını zannetmektir. İnsanın istediği şeylerin peşinden nasıl koşturduğunu gözlersek bunu da kolaylıkla çürütebiliriz. Mesela çok istediği halde yüzmeye gidemediğini iddia eden biri maça gitmek için yüzmekten çok daha yorucu bir yolu büyük bir hevesle katedebilir. Benzer biçimde insanlar isteyip de yapmadıkları birçok konuda seve seve yaptıkları şeylerle karşılaştırma yaparak aslında birer seçim yapmakta olduklarını farkedebilirler.
Önemli olan şu kısa hayatı olup bitenin biraz daha farkında olarak, acısıyla tatlısıyla kaçmadan yaşamaktır.
orijinali: Beklemek ve Ertelemek: İki Dipsiz Kuyu
Cross-post, Hayatkısa.com, 26 Mayıs 2007
Kişinin kendisini sabote etmesi, kendi yıkımını hazırlaması açısından hatırı sayılır çabalardır.
Örneğin bir dersten asla geçemeyeceğini düşünen birinin o dersten geçmek için bir çaba göstermemesi bu alanda sık rastlanan örneklerden biridir.
Toplum içinde dışlandığından şüphelenen birinin herkese ters ve soğuk davranarak bunu garanti altına alması da örnek olarak gösterilebilir.
Sevgilinizin sizi sevmediğini düşünüp onun karşısında itici olabilmek için elinizden geleni yapıyorsanız bilin ki sebebi şüphelerinizi gerçek kılmak için elinizden geleni yapıyor oluşunuzdur.
Kişinin kendi kendini yıkmak isteyişinin tarihi kısa değil. Uzun bir zaman hem kişiler hem de toplumlar kendilerini yıkıcı faaliyetlerde bulunmuşlardır. Tam bir fenomen.
Elbette ben yine pratik davranarak zaten kısa olan hayatımızı çekilmez bir konser, sıkıcı bir parti haline getirmemek için zaman kazandıracak, bir an evvel şuur açacak cümleleri kurmaya çalışmak derdindeyim. Bu nedenle sepebler üzerinde durmak istemiyorum. Böyle davranışların birçok sebebi olabilir. Bu merakı gidermek ve bunlardan kurtulmak için en doğru yol psikologlara danışmak olacaktır.
orijinali: Şüpheleri Gerçek Kılmak İçin Harcanan Çabalar
Cross-post: Hayatkisa.com, 28 Mayıs 2007
Bu başlık geliştirilebilir, varyasyonları üretilebilir. Mesela sürekli geleceği beklemek, sürekli bir hafta sonrasını beklemek, sürekli bir gün sonrasını beklemek.
Bir çay içerken tadını almak yerine çayın bitmesini ve bir sonraki çaya geçmeyi beklemek. Yemek yerken bitirmeyi beklemek, öpüşürken sevişmeyi beklemek, kitap okurken sonunu beklemek.
Her geçen gün daha da sonuç odaklı bir hal alıyoruz. Sonuç odaklı olmak o kadar kötü birşey değil ancak süreçleri bir kenara atmak yaşama zevkini de bir kenara atmak demek.
Aslında bu düpedüz bitse de gitsek, bir an evvel ölsek de kurtulsak şu yaşamdan demek gibi bir şey. İnsanı çileden çıkaran noktası da tam olarak burası zaten.
İnsan başı ağrıdığında bunun bir an evvel bitmesini ister bu çok doğal, sağlıksız bir yönü de yok. Ancak her bekleyiş sağlıklı olmayı beklemek gibi değil.
İnsan sürekli içinde bulunduğu dönemin sonlanmasını bekleyerek aslında hiçbir zaman yaşamamaya çabalıyor.
orijinal metin: Sürekli Bir Dakika Sonrasını Beklemek
Aylardır yığınla mimi atlattım, son günlerde screenshot mimi için birkaç kişi birden beni mimlemiş. Kolaya kaçıp hemen mimi yerine getiriyorum:
Ancak siz de takdir edersiniz ki son dönem mimleri takip etmek hususunda neredeyse arka ayağımı köpekler kapacak kadar yavaş davrandığımdan mimleyecek kimse kalmadı
affınıza sığınıyorum.
Günün cross-post’u, Hayatkisa.com‘dan, 30 Mayıs 2007′de yazdığım bir yazı.
Bazı insanlar iletişim kurmakta güçlük çekerler. İletişimsiz yaşanamayacağı için de kurulamayan iletişimin yerine birşeyler koymak gerekir. İşte bu bazen kıskançlık olur. Bazı insanlar kıskançlık üzerinden iletişirler.
Kıskançlığın özünde kıskanan kişinin karşı tarafın zihnindeki değerini görme çabası vardır. Üzerinde ikiden fazla canlının yaşadığı bir gezegende bulunduğumuzu unutarak kıskanan kişi, kendi varlığını kıskandığı insanın varlığında yaşar.
Konunun biraz derinine inerseniz şaşkınlıkla görürsünüz ki kıskançlığa konu olan nesne ya da canlı genelde önemli değildir. Önemli olan kıskançlık sürecinin nasıl yaşandığı, kişilere ne gibi gizli faydalar sağladığı, sürekli şikayetçi görünen kıskanılan kişinin bu durumu sürdürmekten sağladığı manevi menfaatlerdir. Bunlar herkesi şaşırtmaya yetebilir.
Sürekli kıskançlık yapan kişinin davranışlarında bir mantık silsilesi aramak yerine gerçekte bununla size ne anlatmaya çalıştığına yönelirseniz daha sağlıklı bir yaklaşımda bulunmuş olursunuz. Tam tersi, siz ısrarla kıskançlık yapan biriyseniz, bununla karşınızdakine ne anlatmaya çalıştığınızı oturup düşünmelisiniz. Bilinçdışınız birşeylere isyan ediyor ve bu kıskançlık olarak günyüzüne çıkıyor.
Bunun bir kanıtı da kıskanılan nesne ya da canlının ortadan kalkmasına rağmen aynı frekanstaki rahatsızlığın devam ettiğinin açıkça görülmesidir.
Sözün özü, olayların içinden göründüğü haliyle problemleri çözmeye çalışmak bizi daha da derinlere itecektir. Kelimelere sözlükten bakmayı bir yana bırakıp onların tek tek herkes için ne anlama geldiğini araştırmak bizi daima daha sağlıklı yarınlara götürür ve şu kısa hayatı daha dolu yaşamamızı sağlar.
orijinali: Bir iletişim biçimi olarak kıskançlık
Yaşlılar yapabilse gençler bilebilse diye bir laf var. Çok doğru bir söz aslında bu ama yaşlıların bilebilirliği yine bizzat kendi bunaklıklarıyla örselendiğinden gençlere bilgilerini aktarmaya çabaladıklarında çoğu kez saçmalarlar. Saçmaladıkları için de söz fiiliyatta geçerliliğini yitirir.
Doksanlı yıllar, koca dünyanın değişim dönüşüm yıllarıydı ve bu değişim şu anda daha da büyük bir hızla devam ediyor. Eğitim kurumlarının yaygınlaştığı 20. yüzyıl boyunca görülmeyen birşeyle karşı karşıya kaldık son 20 yıldır ve eğitim sistemi değişmedikçe bu gerçeklik de değişmeyecek. Karşı karşıya olduğumuz sahne şöyle; ilköğretim, lise, üniversite gibi eğitim kurumlarında derslerini çalışan, çok iyi notlar alan öğrenciler hayatta sınıfta kaldılar / kalıyorlar.
Bir hatırlayın bakalım sınıf arkadaşlarınızdan notları yerlerde sürünen ve şimdi son birkaç yılda köşeyi dönmüş kaç kişi var?
Biz toplum olarak uzun süre bunu şöyle yorumladık: “Mühendislik mezunu adam televizyon tamir etmeyi bilmiyor, bu ne uçuk eğitim sistemi böyle!”
Elbette daha derin yorumlara ihtiyacımız vardı.
20. yüzyılın ikinci yarısında kısa bir dönem için de olsa kitabi bilginin hayatta bir işe yaradığı bir dönem geçirdik. Ben diyeyim altmışlı yıllar siz deyin yetmişli. Henüz pazarlama sektörünün herkesde mutlaka bir yara açmadığı yıllardı bunlar. Bu yıllarda televizyonlarda reklamlar yayınlanacağı zaman sesi yükseltmek kitabi bilgiydi. Bundan etkilenen seyirci de gerçekten çoktu.
Bir ürünü pazarlarken yanına hoşluk yaparak pazarlamak, mesela süt satarken üzerine “çocuklarınızın sağlığı bizi ilgilendiriyor” yazmak gibi şeyler gerçekten satışları artırıyordu.
İnsan kaynakları çalışmaları yeni yeni hayat buluyor, bir işyerinde çalışan personelin nasıl duygu ve düşünceler içinde bulunabildiği bilgisi kitaplarda yazdığı hali ile gerçek hayatta da izlenebilir, faydalanılabilir haldeydi.
Sonra, tam olarak ne zaman başladığını benim de kestiremediğim bir ara, tıpkı antibiyotiklere bağışıklık kazanmış bakteriler gibi toplum bir malı satın alırken yapılan halkla ilişkilere bakmaz oldu, insan kaynakları çalışmaları gerçek yaşamla bağdaşmaz oldu, televizyon reklamları çok para harcayan 6 - 18 yaş arası tüketiciyi etkilemez oldu.
Ama bir diğer yandan işe yaramadığı halde bunlara hala para harcamayan şirketler aşağılandılar. Medyada onlara özellikle yer verilmedi. Ürünleri hakkında olumsuz haberler yayınlandı vs. vs.
Şu anda da kitabi bilginin, bırakın hayatlarımıza bir faydasının dokunmasını, herşeyi elimize yüzümüze bulaştıran yönünü keşfettik. Bu noktadan bakınca da pratik davrananların hayatta amaçlarına hızlıca ulaştığını, teorik bilgi sahibi insanların ise yerlerinde saydığını görüyoruz. Bunu hüzünlü buluyorum.
Hal böyle olunca, “pratikler bilebilse teorikler yapabilse” diye evirdiğim “yaşlılar yapabilse gençler bilebilse” sözü, pratikler yapıyor teorikler seyrediyor biçimine de sokulabilir. Gerçek yaşam alabildiğine pratiktir. Mesela kuantum teorisi üzerine çalışan biliminsanlarını düşünün. Kuantum fiziği ile ilgili birşeyler okuyup öğrenen herhangi birini düşünün. Bu insanlar “kuantum diye bişey var çok enteresan, atomu oluşturan parçacıklar aynı anda iki ya da daha fazla yerde olabiliyormuş” diyor, başkaları da onlara “hadi ordan olmaz öyle şey, bu bilimsel bir veri değil, kaptırmayın kendinizi böyle safsatalara” diyor. Bizler bunları konuşurken gayet pratik davranan IBM ve HP, kuantum bilgisayarlar üzerine çalışıyorlar ve bu bilgisayarlar şu anda gerçek yaşamda deneniyor, geliştiriliyor vs.
Yani pratik ve teorik ayrımı, aslında ruh ve madde, zihin ve beden gibi gerçekte bir bütün olan ama bizim aklımız ikiliğe daha iyi çalıştığı için ikiye bölerek anlamaya çalıştığımız bir ayrım. Başka türlü söylemek gerekirse, gerçekte varolan bir ayrım değil. Sadece aklımızda böyle bir ayrım yarattığımız için biz teoriyi ve pratiği farklı şeylermiş gibi algılıyoruz ve ardından gerçek dünya için geçerli olmayan bir dizi düşünceyi, argümanı teori adıyla etiketlendiriyoruz.
Pratikler bilebilse diyoruz ama pratikler gayet de iyi biliyorlar ve bildiklerini yapıyorlar. Teorikler yapabilse diyoruz ama onlar da yapıyorlar. Onlar sadece varolamayacak, yapılamayacak, gerçekleştirilmesi içerdiği çelişkiler nedeniyle mümkün olmayan teorileri yapmayıp pratiklerin yaptığının küçük bir bölümünü yaparak hayatlarını sürdürüyorlar.
Belli ki böyle ayrımlar yapmak bizi rahatlatıyor. Böyle ayrımlar yapmayı seviyoruz. Yoksa insanoğlu daha ilk anda farkında olduğu gibi ayrım mayrım olmadığını, herşeyin gayetle bir bütün olduğunu bugün hala biliyor. Sadece işine geldiğinde hatırlıyor, işine gelmediğinde hatırlamıyor.
Olur tabii neden olmasın? Yeteri kadar kurumda kadınlara ve erkeklere ayrı yerler ayrılırsa uzaydan bakıldığında Türkiye umumi tuvalet gibi görünür.
Sene olmuş 2007. Kendimizi külliyen sekse vermemiz gerekirken birçok yerde kadın erkek ayrımcılığı yapıyoruz. Bunu anlamak zor. Kadınlar da erkekler de tanışıp sevişmek istiyor. Neden mevzuyu bu kadar zorluyorsunuz ki?
Spor salonunda, restoranlarda, düğünlerde, cenazelerde, okullarda, kurslarda kadınla erkeği ayrı ayrı yerlere koyarsak bu insanlar nasıl kaynaşacak yahu?
İşin kötüsü, toplumun gelişimine katkıda bulunmak için yeterli sayıda yetişmiş insan yok. Her ne kadar biz burada Türkiye’de yaşadığımız için kendi ülkemizle ilgili şikayetlerimizi dile getirsek de, şikayet ettiğimiz neredeyse her şey; trafik sorunu, bekaretin hala soru işareti olması sorunu, gelir dağılımı sorunu, eğitim sorunu, sağlık sorunları, sosyal ve fiziksel şiddet sorunları, bunların hepsi tün dünyanın başına bela olan dertler. Dünya toplumlarının bazı hastalıkları var ve bu hastalıkların iyileştirilmesi gerekiyor.
Dünyada her toplum ya da her kesim 2007 yılında yaşamıyor. Örneğin biz burada Türkiye’de hala seksenlerin başında yaşıyoruz. Amerika Birleşik Devletleri çoğunlukla doksanlı yılların başındaymış gibi yaşıyor. Avrupa’nın bazı ülkeleri ikibinli yıllara ancak hoşgeldin demiş durumda.
Dünya toplumlarının hastalıklarını iyileştirmek için hepberaber 2007′ye gelmemiz lazım. Şu anda dünyanın dört bir yanında ama sadece az sayıda kişi gerçekten dünyanın medeni birikiminin zihinsel zenginliğinde yaşayabiliyor. Bunlar çoğunlukla okuduğu bölüme tesadüfen değil de ne istediğini biraz olsun bilerek girmiş bir avuç sosyal bilimler mezunu. Bir kısmı da kendini yetiştirme fırsatı bulmuş, okullu olmaya fırsat bulamasa da dünyanın sosyal bilimler birikimini kitaplar, internet, ve benzeri yollarla paylaşabilmiş, açık fikirli, aydınlık insanlar.
Geçenlerde şu mucit yarışmasında komik bir olay yaşanmıştı. Adamın biri dünyanın güneşin etrafında dönmediğini, güneşe belli bir uzaklıkta farklı bir dönüş biçimi sergilediğini idda ediyordu ve elinde jüri üyelerinin bir türlü çürütemediği kanıtlar vardı. Bunlardan biri bazı yıldızların sürekli görünüyor olmasıydı. Reklam sektörünün yıldızlarından ve gerçekten çok başarılı bir reklamcı olduğuna inandığım Hulusi Derici, kutup yıldızının çok uzakta olduğunu, bu kadar uzakta bir yıldızın elbette her zaman görüneceğini söyledi. Yani kutup yıldızı kadar uzakta bir nesne, o kadar uzaktaymış ki sırtını dönsen bile görebileceksin.
Şimdi bakın bu adam Türkiye’nin en değerli adamlarından biridir. En azından bana göre öyle. Hulusi Derici, Türk reklam sektörüne çok değerli, çok zekice katkılarda bulunmuş biri. Ancak onun bu zekası, basit bir fizik sorusu karşısında yeterli olmuyor. Adam bakış açısı olarak yıldızların anormal uzaklıklarının onların heryerden görünmeye yeteceğini ayaküstü iddia ediyor. Bu gerçekten hastalıklı bir durum. Eğer biraz mantıklı bir şey söyleseydi ya da hiçbir şey söylemeseydi, bu kadar şaşırtmayacaktı bizleri. “Arkadaşım söylediklerin bana pek inanılır gelmiyor ama bu iddianı çürütecek bilgim de maalesef yok” demek bu kadar mı zor?
Burada Hulusi Derici’den örnek vermemin nedeni bu kişinin değerli çalışmalarına ve topluma yaptığı katkıya gönülden inanıyor olmam. Ancak demek ki bunlar açık fikirli olmak ya da yeni bir fikri ayaküstü geçiştirmemek için yeterli olmuyor. Daha fazlası lazım.
Dünya açıkça hastadır. Tedavi edilmesi gerekiyor. Bu tedaviyi sosyal anlayışa, vizyona sahip insanlar üstlenmeli ancak bu insanların sayısı yetersiz. Vizyon sahibi insan sayısı çok çok yetersiz. Zeki, vizyon sahibi, sosyal anlayışa yatkınlığı olan birçok insanın vizyonu ya parada tıkanıveriyor ya da sistemin dışına çıkamama noktasında tıkanıveriyor.
Ben günümün büyük bölümünü yepyeni bilgileri, bilimin son dakikasını değerlendirerek geçiriyorum. Sosyoloji bölümünden mezun olduktan sonra bu konuyla birebir ilgili bir iş yapmamış olsam bile sosyolojik literatürü dikkatle takip ediyorum. Kuantum fiziğinden, Maya takviminden, nöroloji bilimindeki gelişmelerden haberim var. Bilimin birçok alanı gelişirken, birçok alanının da nasıl can çekiştiğini ve katı metodoloji içinde nasıl boğulduğunu hüzünle izliyorum.
Her gün birikimlerimi insanlarla paylaşarak onların zihnindeki engelleri kaldırmak için çaba sarfediyorum.
Dünyanın da buna ihtiyacı var, Türkiye’nin de buna ihtiyacı var. Ortalık sabit fikirden geçilmiyor. Sabit fikir insanları ruhen ve fiziken yaralıyor. Sabit fikir insanlara cinayet işlettiriyor, savaş çıkarttırıyor, aileleri yıkıyor, ülkeleri bölüyor.
Arkadaşlar dünya hepimize yeter. Zihinlerinizi açın, yelkenlerinizi açın, antenlerinizi açın. Sadece önümüze konmuş yaşam biçimlerini tüketerek varacağımız yer kocaman bir fosseptik çukurundan başka bir şey değildir.
İnsanlar dünyaya birbirlerini sevmek ve hayatın tadını çıkarmaktan başka hiçbir özel nedenle gönderilmiş / yaratılmış değiller. Eğer dikkatimizi buna vermezsek, yaradan bunların hesabını kesinlikle soracaktır. Yaratılmadığına inananlar için ya da o olasılık için de durum farklı değil. İnsanlar dünya üzerindeki cenneti bir yana bırakıp dünya üzerindeki cehennemi yaşamayı tercih ettikçe, bırakın Türkiye’yi, tüm dünya bir açık hava tımarhanesi olmayı sürdürecektir.

