alemlerin aslı hayaldir
Reiki, aikido, bonzai,… bunlar size birşey ifade ediyor mu? Reiki elle iyileştirme sanatı, aikido bir savunma sanatı, bonzai en fazla yarım metrelik minyatür bir ağaçla aklını yeme sanatı vs. vs.
Bunlar hep uzakdoğu kültüründen gelen kavram ve uygulamalar. Ancak biz bunları batıdan öğrendik. Nedeni, batının doğu kültürlerinin sofistike bilgisine tecavüz edip onları kendi mutfak robotlarında rahat yenebilir hale getirme çabaları. Bizim gibi batılılar için yani.
Burada, bu kez, batı deyince ben Amerika Birleşik Devletleri’ni anlıyorum. Avrupa pek bahsettiğim kategoriye girmiyor çünkü bu bağlamda Amerika, Avrupa kültürünün de kanını emdi.
Batının doğu kültürüne tecavüz etme biçimlerinden biri özetlemek. Binlerce yıl içinden gelişe gelişe gelmiş, belli bir kristalizasyona ulaşmış bir bilgeliği özetlemeye kalkıyorlar. Bunu bazen cep kitabı yayınlamak amacıyla yapıyorlar, bazen kısa bir eğitim satabilmek için yapıyorlar. Bazen de salt o öğretileri ortadan kaldırmak için yapıyorlar.
Birşeyi özetlemek, ana hatlarını ortaya çıkarmak, bir ana fikir belirlemek… bunlar bir kavramın özünü naaparım da kaçırırım sorularının en doğru yanıtlarıdır. Çünkü özellikle kavramsal metinlerde, yani öğretiler gibi, romanlar gibi, vs., esaslar satır aralarında gizlidir ve bunlardan bir ya da iki tane değil çok çok sayıda vardır. Üstelik, bunları özetlemeye kalkarsak yorum sokarız işin içine.
Bir başka tecavüz etme biçimi doğu mutfaklarını fast food olarak ele alıp kendilerine benzetmeye çabalamak, benzetememek, rezil olmak.
Bir başka tecavüz etme biçimi doğunun çağdaş yaşamını ele alıp bunu arkaik ve ilkelmiş gibi göstermek; sensin ilkel!
Son zamanlarda yazarken sinirlenmek gibi bir huy geliştirdim, sezgilerim bunun iyi birşey olduğunu söylüyor. Sevgiler.
Burcu Sezer bugün bir yazısında önemli konuya değinmiş.
Son günlerde gündemimize getirilen birkaç kelime var: malezya, iran, anayasa, demokrasi, sivil.
Bu kelimelerden hiçbiri gerçek anlamıyla kullanılmıyor. Sivil, medeni anlamına geldiği halde biz onu “asker olmayan” anlamında kullanıyoruz.
Bu konuda söyleyeceklerimi Amerikan usulü toparlayamıyorum. Nedeni konunun tabiatı itibariyle dağınık olması.
AKP’ye yükleniyoruz ama türban ve laiklik konusunda yükleniyoruz. Bu AKP’nin bizlere, iktidarda olduğu ülkenin halkına karşı oynadığı bir oyun.
Eğer şimdi başbakanlık koltuğunda Erdoğan yerine Erbakan oturuyor olsaydı; türban, laiklik gibi konularda içten ve samimi bir tavır sergileyecek, büyük ihtimalle; “değerli vatandaşlar, en doğru yol şeriattır, yerseniz” diyecekti. O zaman da bizler halk olarak “yemeyiz” diyecek ve böyle konuşan bir hükümet yetkilisini medeni yollardan ofisinde bulup yaka paça makamından aşağıya indirecektik.
Ancak şimdi AKP hükümetinin ne türbanla bir derdi var, ne laiklikle bir derdi var. AKP hükümeti daha ziyade şunu yapıyor; üç beş arkadaş sohbet ediyoruz diyelim. İçlerinden Recep, Mehmet’e dönüp “abi senin kızkardeşin de çok geziyormuş” diyor. Mehmet’in kan beynine sıçrıyor. Mehmet sinir içinde bu konuyu tartışırken Recep çaktırmadan Mehmet’in pantolonunun cebinden bütün nakit parayı araklıyor, bununla da kalmıyor, Mehmet’in oturduğu koltuğu da George’a satıveriyor.
İşte bu nedenle bütün öfkemize, bütün anlayamamazlığımıza rağmen sakin olmamızda büyük fayda var.
Böyle düşündüğüm için de ben şimdi geçmişteki gibi “anayasadan atatürk ilke ve inkılaplarını çıkartırsanız tsk ülke yönetimine tabii ki el koyar, ne bekliyordunuz ki?” demeyeceğim. Aklım orada değil.
Ben daha ziyade herkesi şu konularda uyarmak istiyorum.
Başbakana hükümetin yanlışları ve dolandırıcılıkları üzerine soru yöneltildiğinde şu yöntemi kullarak cevap veriyor: “Bakın ülkemiz güzel yerlere gidiyor, siz neler soruyorsunuz. Bu yaptığınız yanlıştır. Aklınızı bunlara takmayın. Başka şeyler konuşalım.”
Böyle bir savunma yok. Böyle cevap verilmez. Halk bir konuda hesap sorunca adam gibi efendi gibi cevap vereceksin.
Ayrıca; Asaf Savaş Akat, Deniz Gökçe, Ertuğrul Özkök, Engin Ardıç,… hepsini burada tek tek yazmayacağım. Akat ve Gökçe seçimlerden bir hafta önce televizyonda halkın gözünün içine baka baka ekonomi çok iyi gidiyor diyerek yalan söylediler. İşsizlik azaldı dediler. Birkaç ana konuda daha ekonomik göstergeleri övdüler. Seçimlerden sonra ağız değiştirdiler. Yalan söyledikleri ortaya çıktı.
Ciddi bir sorun yaşıyoruz. Ekonominin iyiye gittiği falan yok. Bu hükümetin şeriat getireceği falan da yok. Getirebilir evet. Türkiye İran da olur, Malezya da olur hatta daha beter bile olur.
Benim altını çizmek istediğim en önemli şey bunun esas konu olmadığı. Bakın ben ne demek istiyorum:
Bugün Irak üçe bölünüyor. Kaçarı yok. Ok yaydan çıktı. Peki Irak petrollerine hakim olmak istemekle bir ülkeyi üçe bölmek arasında ne alaka var? Bunu bana açıklar mısınız? Bir ülkeyi bölmek o ülkenin petrollerini yönetmeyi neden kolaylaştırır? Ne alakası var? Bunun izahatını yapabilecek birini arıyorum.
Arkadaşlar benim midem kaldırmıyor bu yazıya devam etmeyi, enerjimi tamamen tüketiyor bu konu. Çok konuşasım da yok. Sonra belki devam ederim. Her şey o kadar ortada her şey o kadar belli ki…
Bu sefer de halk arasında paçavra hastalığı olarak bilinen, gerçekte ne grip ne de nezle olmayan, ateş yapan, kırıklık yapan, meşhur ve belki de dünyanın en eski hastalığı nedeniyle bloga elimi süremedim. Bilirsiniz; bu hastalık ilaçsız 7 gün, ilaçla bir hafta sürer.
Bu süre içerisinde kendi yaşamımı dönüştürürken öğrendiklerimi ve tecrübe ettiklerimi de zihnimde gezindirip durdum. Daha önce de yazdığım gibi, bu dönüşüm çerçevesinde ilgimi verdiğim alanlardan biri de koçluk.
Koçluk; zorunlu olarak çok sistemli, zorunlu olarak kendini sınırlayan ve bu sayede başarılı hedeflere ulaşan, koçun müşterilerinin hedefe yürüyüşünü izlediği yeni bir alan.
Zorunlu kelimesini kullanmamın nedenleri var. Bunlar sadece her disiplinde olduğu gibi kendi diskuru (bunun Türkçe’sini çıkaramıyorum şu anda, discourse demeye çalıştım) dışına çıkmadan tüm evreni tanımlama yönteminden ibaret zorunluluklar değil. Aynı zamanda koçluk alanlarından biri olan bireysel yaşam koçluğunun bazı hukuki ve etik sınırları da var.
Koçluk eğitimlerinde, koçluğun ne olduğu anlatılırken çoğu kez evvela ne olmadığı anlatılır. Koçluğun olmadığı şeylerden biri de terapidir. Burada terapiden daha ziyade psikoterapi kastediliyor. Bu ayrım, meslekte uzun yıllar geçirmemiş biri için veya psikoloji eğitimi aldıktan sonra yaşam koçluğu eğitimi almakta olan biri için zor bir ayrım.
Zor olmasının nedenlerinden biri şu ki, yaşam koçluğu, tekniklerini kaçınılmaz olarak bilişsel davranışçı psikoterapi ekolünden alıyor. Elbette birileri bir diğerini görmeden aynı şeyleri düşünebilir, ben burada öyle bir tartışmaya girmeyeceğim çünkü bu bizi bir yere götürmez.
Bu ayrımdaki ilk açık şurada: Koçluk kendisini psikoterapiden ayırırken “koçluk çalışmaları, verilerini kişinin geçmişinden almaz” kanıtı kullanılıyor. Psikologların tırnaklarını çıkardıkları ilk yer burası. Çünkü verisini kişinin geçmiş yaşantısından alan psikanalitik terapi yöntemleri, psikoterapi tekniklerinden sadece bir tanesi.
Yine de Amerika Birleşik Devletleri’nde bir mahkeme (Colorado) kararı bu bilgiyi kullanarak koçluk disiplininin psikoterapi yapmadığına karar vermiş. Kararın gerekçesi koçluğun veri olarak kişinin geçmişini kullanmadığı ve çalışmalarını kişinin şimdiki zamanı ve geleceği üzerine yaptığı.
Bilimsel açıdan mahkeme kararlarına göre hareket edebilseydik şimdiye kadar Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın yerini defalarca değiştirebilmiş olurduk.
Çağdaş psikoterapi teknikleri kişinin bırakın geçmişteki yaşamını, yarım saat önceki deneyimini bile dikkate almadan ve ilgilenmeden kişinin gelişimine katkıda bulunacak çalışmalar yapabilmemize olanak tanıyor. Yani yaşam koçluğu ve psikoterapiyi birbirinden ayıran şey, “çocukluğunuzdan bahsedin” kısmı değil. Bu sadece psikanalizi diğer psikoterapi tekniklerinden ayıran şey.
O zaman sınır nerede?
Sınır, yaşam koçunun psikoterapinin ne olduğundan haberdar olmasında. Yaşam koçu, neyin psikoterapi olduğunu bilir ve bunu uygulamaz. Bir başka sınır karakolu ise zaman. Koçluk ekollerinin çoğunda, müşteri ile çalışmalar bir hedef üzerinde ve 12 seansta tamamlanır. Bir başka sınır noktası ise duygusal alan. Duygusal alan piskoterapinin işidir. Bir başka sınır noktası ise psikolojik savunma mekanizmaları. Psikolojik savunma mekanizmaları da psikoterapinin işidir. Bu sınır özellikle önemli çünkü bilinçsiz bir koçluk, müşterinin psikolojik damarlarından birine basabilir ve seansta onun bu kan kaybını durduramazsınız.
Bu örneklerin yanısıra, vicdanınız da size sınırınızı belirlemekte yardımcı olacaktır. Herhangi bir anda müşterinize yaşam koçluğu yerine psikoterapi yapıp yapmadığınıza dair vicdanınız rahat değilse Uğur Dündar ve ekibi ofisinizin kapısına doğru yaklaşıyor olabilir.
Dürüst olun. Yaşam koçluğu artık yeni bir şey değil. Oluşturduğu disiplin, çalışma konularının sınırlılığı, ağır seviyede metodik olması sizi koruyacaktır.
Elbette bu arada bir yaşam koçuyla çalışmış ve hedeflerine daha rahat ulaşmış insanların bir değişim yaşamaları, eskisinden daha mutlu olmaları doğaldır. İşte burada sonuçlar açısından ayrılık gayrılık yapmaya gerek yok. Bu da belki yaşam koçluğunun sınırıdır. Bunu çok zorlarsanız, bir sabah neşeyle uyanıp yeni güne başlayan birine “hanımefendi çok neşeli uyandınız ama klinik psikoloji yüksek lisans belgeniz var mı ki ruh sağlığınız yerinde?” demek zorunda kalırsınız. Bu da açıkça akıl dışıdır.
Dışarıda neler olup bittiği insandan insana değişiyor. Mustafa Altıoklar da bir tıp doktoru, hastalandığınızda size tıbbi müdahalede bulunmaya ve tedavi uygulamaya hem bilimsel ve akademik olarak hem de kanunen yetkisi var.
Dr. Semmelweis 1847 yılında geliştirdiği bir kuramla doktorların hastalarla temas etmeden önce ve ettikten sonra ellerini dezenfekte etmelerini öneriyor.
Bu öneri tıp otoriteleri tarafından şiddetle reddediliyor. Çünkü zamanın bilimsel görüşlerine aykırı. Hatta görüşün doğru olma ihtimali olsa bile her hastayla ilgilenmeden önce ellerin yıkanması zahmetli bir iş olarak algılanıyor.
Buna rağmen Dr. Semmelweis, çalıştığı / idareci konumda bulunduğu sağlık kurumlarında bu yöntemi hayata geçiriyor ve ölüm oranlarında ortalama olarak %18′lerden %1′in altına inen bir düşüş gerçekleşiyor.
Bilimsel olarak kanıtlanabildiği halde bilimsel gerçeğe bu derece katı biçimde karşı çıkmak Semmelweis sendromu olarak kitaplara geçmiş bir konu.
Günümüzde benzer bir durum parçacık fiziği için de geçerli. Einstein, parçacıkların çeşitli olasılıklar dahilinde tesadüfi hareketlerde bulunduğunu asla kabul etmek istemiyor ve ekliyor: Tanrı zar atmaz!
Einstein bu sözü sarfedeli bir hayli uzun bir zaman olmuş. Gelelim günümüze.
Günümüzde dünyanın dört bir yanında çeşitli fizik laboratuarlarında gözle görülebilir büyüklükte nesnelerin aynı anda birden fazla yerde bulunabildiklerine dair fotoğraflanmış belgeler var.
Buna rağmen, bu olağanüstü ilginçlikteki bilgiye, günlük yaşamın getirdiği yüzlerce kafa karıştırıcı etken arasında yer açamıyoruz. Parçacık fiziğine baktığınızda ne alıştığımız anlamda maddenin bir anlamı kalıyor, ne lineer zamanın, ne de mesafelerin.
Elbette tarih tekerrürden ibaret. Parçacık fiziğine alışmamız belki de matbaanın bulunuşu ile Osmanlı’ya getirilişi arasında geçen süre kadar zaman alacak.
Kuantum amca İstanbul’da. Fred Alan Wolf, popüler ismiyle Dr. Quantum, bir fizik profesorü. Ancak onu Dr. Quantum yapan şey fizik adındaki anabilim dalından ibaret değil.
Kuantum, kavram olarak neredeyse tüm disiplinleri etkiledi. Biyolojiden, nörolojiden tutun da taa sosyal antropolojiye kadar tüm bilgi odakları, birçok bilim dalı, fizikte son 100 yıldır yaşanan gelişmelerden etkilendi.
Bugün artık Kuantum psikoloji gibi isimlere sahip alt dallar var.
Fred Alan Wolf’u sıradan bir Kuantum fiziği uzmanı olmaktan çıkarıp Dr. Quantum yapan şey sosyal bilimlere balıklama atlamış olması.
Son kitabı “Dreaming Universe” (Rüya Gören Evren)’de Avustralya yerlilerinin telepati yetilerini bile inceliyor.
Dr. Quantum’un Türkiye’deki seminerine katılım ücreti 800YTL. Bir gün için fazla gibi görünüyor. Herkesin ha deyince çıkarıp ödeyeceği bir rakam değil.
Ancak Dr. Quantum olmanın bir bedeli var. Kaba tabiriyle de söylenebilir; o saçlar, o sakal değirmende ağırmamış. Bu adamın meraklarını tatmin edebilmek için bilgiye ulaşabilme sürecinde nasıl bir servet harcadığını hayal edin (örnek: bilgi üniversitesi’nde basit bir klinik psikoloji yüksek lisans programının bedeli peşin ödendiği takdirde 28.000YTL). Bunun karşılığını cebinden ödemeye çabalaması ilginç olurdu.
Başlığımıza dönersek, Dr. Quantum’u Dr. Quantum yapan; kendisinin yeni bilgiyi paylaşmaya karşı yaşadığı heyecandır. Kuantum fiziği, daha doğrusu tam Türkçe adıyla Parçacık Fiziği, insanoğluna yepyeni bir bakış açısı getiren bir bilim dalı. Parçacıkların dünyasında olup bitenlerin bizlere anlattığı inanılmazmış gibi gelen herşeye alışmamız zaman alacak.
Ruh sağlığı biraz yerinde olan herkes bu bilgi karşısında zaten ciddi bir paylaşım heyecanı duyar. Bizim kuantum amcanın da belli ki sağlığı yerinde.
Arkadaşlar, son yazımdan bu yana; yani İstanbul’a ayak bastığımdan beri kasıtlı olarak yazmayı kestim. Amacım blogu nadasa bırakmaktı.
Yaşadığım kariyer dönüşümü, genel bir değişimin parçasıydı. Böyle bir süreçte yazmak, ister istemez bazı şeylerin sürekliliğine katkıda bulunmak anlamına geliyor. Değişimi arzulayan biri ise buna yol açmaz.
Koçluk temel becerileri eğitimimi FA Coaching Academy‘de tamamladım. Bundan sonrası her meslekte olduğu gibi ömür boyu sürecek bir eğitim.
Yazmadığım süre içerisinde doğal olarak Türkiye’de ve dünyada birçok gelişme yaşandı. Her birine tek tek eğilmeye imkan yok. Ayrıca sakin ve zinde bir zihnin sürekliliğini sağlamak istiyorsanız neyi takip ettiğinize de özen göstermelisiniz.
Yaşamınızda birşeyleri değiştirmeyi arzularken; Bush şöyle demiş, Euro şu kadar olmuş, tuttuğum takım küme düşecek mi, benzine zam mı geldi gibi bilgiler her ne kadar kişiye gündemin nabzını tutuyormuş yanılgısını yaşatsa da geriye kalan; dikkatimizi bugün ne olduğuna vermek ve yarın olmasını istediğimiz şeyi yaratamadan uykuya dalmak demek.
Oysa bu fiziksel gerçekliğe doğmuş olmamızın nedeni hayat adını verdiğimiz şeyin tadını çıkartmak. Bunun keyfini yaşamak için ise yapılması gereken ilk şey, zihnimizde yarattığımız engelleri ortadan kaldırmak.
Bu engelleri ortadan kaldırmak için ise gerekiyorsa insan perhizi, gerekiyorsa medya perhizi, gerekiyorsa elektronik cihaz perhizi yapabilirsiniz. Eninde sonunda önemli olan ne istediğinizdir.
Başa dönelim. Blogumu nadasa bırakmıştım. Nadas süresi bitti.
Yarın öğleden sonra İstanbul’a inmiş olacağım. Haftasonu toplam 14 saatlik bir yaşam koçluğu eğitimine katılıyorum. Sonbaharın ilerleyen haftalarında başka eğitim programlarım da olacak.
Uzun zamandır blogda süreklilik sağlayamadım. Birden fazla nedeni var ancak en önemli nedeni internet bağlantımın sınırlı olmasıydı.
Bu süre içinde “The Secret” dalgasından başlayarak ulaştığım, sırasıyla; Abraham & Hicks (Jerry ve Ester Hicks), Fred Alan Wolf, Joe Dispenza, Amit Goswami, Jeffrey Satinover (silsilesinin biyografilerine wikipedia’dan ulaşabilirsiniz) gibi değerli isimlerle tanışmış oldum.
Dinlerin, yeni çağ düşüncelerinin ve bilimin birleşimine şahit oldum. Bütün yollar aynı yere çıkıyor. İlerleyen haftalarda dikkatimi en çok vereceğim ve blogda en çok yazacağım şeyler bunlar olacak.
Bu arada “The Secret” demişken bir görüş; bu kitabı okumayın demiyorum, elbette okuyun ama bilin ki anlatılanın özü bir Abraham & Hicks öğretisi olan çekim yasasıdır. Ester Hicks filmde ve kitapta geçiyor ancak sonraki DVD baskılarında “The Secret” içinde yer almıyorlar. Nedeni Rhonda Byrne ile anlaşmazlığa düşmeleri. Yani “The Secret” o kadar da ’secret’ değil.
Bunu da geçelim, kuantum fiziği ve çağdaş nöroloji okursanız çeneniz düşecek ve bilimsel veriler çekim yasasını bile sollayacak. Yeni bilimsel gelişmelere kendinizi hazırlamak için zaman ayırmak durumunda kalacaksınız.
Bir de yaşam koçluğu… Şu andaki programda 12 Eylül Çarşamba ve sonrası itibariyle birebir seanslar için randevulaşabiliriz. Bu konuda kamuya açık bir takvimi Google Calendar kullanarak hazırlayacağım, uygun gün ve saatleri herkes takip edebilecek.
Bir de bilişim ve internet teknolojileri koçluğu hazırlıyorum, her ne kadar şirketler bazında değerlendirilmesi daha uygun olacaksa da bu konuda da bireysel çalışma taleplerine hayır demeyeceğim.
Mardin’den Gümüşlük’e geçtikten sonra burada Mardin’deki kadar çok fotoğraf çekemedim, belki de 25 yıldır geldiğim bir yer olduğu içindir, bilemiyorum. Birkaç güzel kare var onları en kısa zamanda biryerlere yükleyip yayınlayacağım.
Çok yoğun bir sonbahar dönemine giriyoruz, herkese hayırlı ve keyifli olsun.
Arkadaşlar iş başa düştü.
Halkımızı eğitmek boynumuzun borcudur. Bu zamanda bilip de öğretmeyen ayıp ediyor demektir. Söylenmekle hiçbir yere varılmıyor. Bilgiyi paylaşmak zorundayız.
Halkevlerini yeniden kuralım.
Halkevlerini yeniden kurmak için kimseyi beklemeyelim. En yakınımızdan başlayalım. Bilgimizi paylaşalım. Okuma yazma bilmeyene okuma yazma öğretelim. Matematik bilmeyene matematik öğretelim. Adab bilmeyene adab öğretelim. Din bilmeyene din öğretelim. Sosyal bilimlerden bihaber olana onu öğretelim.
Zaman dar, yığınla iş var yapılması gereken. Halkevlerini acilen yeniden kurmak gerekiyor. Atatürk ölür ölmez yangından mal kaçırırcasına değiştirilen, yok edilen ilke ve inkılapları geri getirelim. Başımız yerden kalksın.
Tutucu davranmayalım; Atatürk neler yapmıştı diye düşünmekle yetinmeyelim. Atatürk bugün hayatta ve görevinin başında olsaydı neler yapardı onları da düşünelim ve yapalım.
Gündem mide bulandırıyor. Bir saniye daha beklemek günahtır.
Gündemde yine bir heykel tartışması var. Antalya’da biryerlerde bir heykel dikilmiş. Cahil siyasetçiler, cahil belediye başkanları, cahil ilçe başkanları, cahil siyasi parti üyeleri açmışlar ağızlarını yummuşlar gözlerini.
Ama bu iş kavga ederek olmuyor. Bu insanları eğitelim. Anlamazlar diye düşünmeyelim. Bunların hepsinin ilgiye ve sevgiye ihtiyacı var, bir de bilgiye. Hepsi bu. Bu doğrultu dışında herhangi bir yere gitmek bizi tepetaklak felakete sürükleyecek.
Elinde halkevlerini kuracak kadar parası olanlara sesleniyorum. Vergi kaçırmış olabilirsiniz, adam öldürmüş olabilirsiniz, her türlü haltı yemiş olabilirsiniz hiç farketmez. Asla geç değil. Bir ucundan tutun. Bu işi yapalım. Herkes hamle bekliyor. Herkes ne hale gelindiğinin farkında. Hangi parti taraftarı olursa olsun, oyunu kime vermiş olursa olsun herkes yanlış yapıldığının içten içe farkında.
Bu durum değişecek. Aklınıza başka hiçbir şey gelmesin. Değişmemesi mümkün mü? Aklınız alıyor mu? Ne zannediyorsunuz?
Sivil sorumluluk yüklenmemiz gerekiyor. Cumhurbaşkanı davet verince katılmamakla da olmuyor bu işler. Siyasi partilere hiç yakışmıyor. Hukuğun işlemesi lazım. Hukuk üzerinden bir mücadele verilmeli.
Halkevleri yeniden kurulsun. Halk kursun. Biz kuralım. Hala geç değil. Zararın neresinden dönülse kardır.
Tekke ve zaviyeler de kaldırılsın. Allah’a şirk koşan bütün kurumların kapısına kilit vurulsun.
Acilen kadın haklarına da eğilmek lazım. Eğer şimdi harekete geçilirse öyle elimize taş, sopa falan almamız da gerekmiyor.
Güvenmek yeterli. Herşeye rağmen güvenmek lazım.

