alemlerin aslı hayaldir
Şarjım zayıf, hemen konuya giriyorum.
Gümüşlük Meydanı’ndaki büyük tahta iskele etrafında belediyenin 30 Ağustos kutlamaları var. Herkes sahilde.
30 Ağustos Zafer Bayramı kutlu olsun. Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını koşullara bağlamak isteyenlere de kapak olsun.
Herkese güzel günler dilerim.
Hayatın neredeyse her alanında görebileceğimiz ama kendisini en çok kadın erkek ilişkileri, evlilikler gibi noktalarda gösteren bir özelliği var kadınların. Kadınlarda bir sabır zembereği var.
Kendilerinde gördüğümüz bütün bu özveri, idare etme, sabır vb. erkeklerin sonsuza kadar süreceğini zannettikleri özellikler. Oysa bunların genelde kurulu bir saati olur ve geriye doğru sayar.
Bazı ilişkilerde kadınlar erkeklerin “adam olabilme ihtimali”ni sever.
Erkekler ise bu ihtimali sevme durumunu kadının kendilerine sonsuza dek katlanacakları, mazoşist bir yapıda oldukları, sevdikleri şeyin şimdiki zamandan ibaret olduğunu düşünürler.
Sonrasını hepimiz biliyoruz. Bir kasa rakı ve bir leğen alıp en yakın arkadaşlarının evine kapanan adamlar.
Örnekler çoğaltılabilir. Bu tür ilişkilerde erkekler genellikle işsiz, halk arasında sanatçı olarak tabir edilen zanaata sahip, major depresyon rahatsızlığından muzdarip vs. olabilirler. Tabii kavramı daraltmamak lazım, bunlar sadece örnek olarak ilk anda benim aklıma gelmiştir, zibilyon ayrı kombinasyon olabilir ama sabır zembereği ve duracağı, atacağı tarih değişmez.
Eşlerinin gösterdikleri anlayışı sonsuz zannederler. Onun kendilerine sunulmuş bir destek, bir toparlanma imkanı olduğunu göremezler. Gözlerine bir perde inmiştir.
Elbette burada kadının yaptığı da doğru mudur değil midir, sorgulamak lazım. Umut fakirin ekmeğidir diyerek kendisini her gün döven (kelime anlamıyla da olabilir mecaz anlamıyla da) bir adamın bir gün aniden aydınlanacağını beklemek ne kadar gerçekçi bir yaklaşımdır?
Bu gerçekten erkeğe yapılan bir iyilik midir? Yoksa adamın kafasına düşecek saksıyı geciktirmek midir? Bunlar hep sorulması gereken güzel sorulardır.
Kısa ya da uzun bir hayat yaşamak sizin elinizde.
2006′da yayınlanan kitap ve dvd’den sonra çekim yasası üzerine yazılmış yüzlerce kitaptan biri olan The Secret üzerine yankılar sürüyor. Toplumun herhangi bir konuda çalıştırdığı yargılama sistemi bu kitap içinde geçerli.
Son günlerde en çok konuşulan şeylerden biri de kitapta yer alan David Shirmer’ın dolandırıcı çıkmış olması. Böylece toplum düşünmek istediği şeye bir pekiştirici daha bulmuş oldu ve dedi ki:
Deniz Baykal çok beceriksiz bir politikacı. Demek ki Atatürk ilke ve inkılapları gerçekten safsatadan ibaret.
Ben bu arkadaşlara sormak isterim; yıllardır bir sürü sahte doktor insanları tedavi ediyorum diyerek onbinlerce kişiyi dolandırdı o zaman neden hala tıbba ve doktorlara güveniyorsunuz?
Daha da önemlisi, çekim yasası gibi temel olarak felsefi bir alanda değerlendirilmesi ve tartışılması gereken bir konuda neredeyse hiç kimsenin bir argümanla ortaya çıkmaması.
Bir başka yanılsama ise çekim yasasının Kuantum fiziğinden etkilenen kısmı hakkında bilgi sahibi olmadan akıl yürütmek.
Bugün dünyanın dört bir yanında doktora sahibi fizikçiler bu parçacıklar nereye gitti diye saçını başını yolarken kimse bir şey okumadan etmeden “bu nasıl bir palavradır” diyerek yaşama karşı duydukları öfkeyi karşılarına çıkan ilk “toplum tarafından aşağılanması destek bulacak nesne” ye boşaltıveriyorlar.
Bir diğer yanılsama: “Bunları Mevlana zaten söylemiş” gibi bir savunma oluştururken ne demek istiyoruz? Mevlana’nın sahtekar olduğunu mu ima ediyoruz yoksa Mevlana’nın düşüncelerini bize dvd olarak satıyorlar buna kılız gibi bir yaklaşıma mı sahibiz?
Hangisi doğru? The Secret ve Çekim Yasası’na en sakin yaklaşanlar ise temel felsefe bilgisi tam olan, çağdaş bilimi sürekli takip eden, içinde bulunduğumuz evrende ne olup bittiğine dair merak duyan önyargısız insanlar.
Herkese tavsiyem şu: Karşınıza çıkan herhangi bir fikir için, eğer o fikir aklınıza yatıyor ve size kendinizi iyi hissettiriyorsa gidin bunu anlayacak, paylaşabileceğiniz insanlarla konuşun, yazışın. Eğer o fikir size kendinizi kötü hissettiriyor, yaşama karşı öfkenizi büyütüyorsa bunun üzerinde durmayın. Arkasından küfür yağdırmayın, ne kadar berbat bir palavra olduğunu bağırarak zaman kaybetmeyin. Keyfinize bakın.
Sosyolojik bir konuda açıklama: The Secret’ın toplumdaki gelir dağılımının dengesizliği üzerine anlattıkları hakkında birşeyin altını çizmek istiyorum.
The Secret’ta belirtilen sebeplerle, sosyolojik sebepler çelişmemektedir (illa toplum tarafından onaylanmış makamların verdiği belgelerle rahat eden insanlara not: resmi olarak sosyoloji hakkında konuşma yetkisine sahibim).
Çelişmemektedir çünkü sosyoloji Ahmet, Mehmet ayırdetmeden toplumun nasıl tabakalaştığını inceler.
The Secret ise konuya kişisel perspektiften bakıyor, bir nevi toplumu baskı altında tutan insanların bu baskıyı nasıl oluşturup geliştirdiklerinden ziyade, bu otoriter konumu kişisel olarak kendi hayatlarına nasıl çektikleri gibi esasen sosyolojik olmayan bir noktadan bahsediyoruz. Sosyoloji doğa kanunlarını kabul etmez. Sosyolojinin babalarından olan Durkheim’a iklimlerin insan toplulukları ve yönetim biçimleri üzerindeki etkisinden bahsetseniz sizi sopayla kovalar. Çünkü sosyoloji sosyal bilimdir. Sosyoloji bir bilim değildir. Hiçbir zaman psikoloji gibi bir bilim olma iddiasını taşımamış ve bunu aramamıştır. Bu nedenle okuduklarını henüz unutmamış olan herhangi bir sosyoloji mezunu, “the secret” ta geçen sosyal tabakalaşma açıklamasına sosyolojik nedenlerle karşı çıktığınızda size en iyi ihtimalle bıyık altından gülecektir. Biri birini sevdiğinde bireysel seviyede sevenle sevilenin kimler olduklarını ve niçin o kişiler olduklarını açıklamak bariz biçimde felsefenin alanına giren bir iştir.
İyi pazarlar dilerim.
Biliyorum, bazılarınız diyecek ki yeni mi farkettin. Hayır yeni farketmedim. Sadece şuna takıldım. Geçen yıllarda Bodrum’da gece sokakta yürürken hala oraya senin benim gibi tatil yapmak amacıyla gelmiş kadınlar vardı. Bugün yoklar. Şaşkınlığımı gizleyemiyorum.
Dünyanın dört bir yanından getirilmiş kadınlar (evet insan ticareti var, kanlı canlı, şu anda yaşanıyor bu) barlarda pazarlanıyor. İnanmanız için gözlerinizle görmeniz lazım. Ben gördüğüm manzara karşısında hala kendime gelebilmiş değilim.
İster Türk olsun ister yabancı, tatil amacıyla gelmiş insanlar genelde ya burada sahip oldukları evlerdeler ya da all-inclusive otellerde kalıyorlar. Bunların dışında son iki gecedir gözlediğim Bodrum Merkez ve Gümbet seks ticaretinden başka neredeyse hiçbir şey yapmıyor.
Barların kapılarında zeka testinden geçirilmiş güvenlik görevlilerinin (IQ maksimum 30 olmak zorunda) yanında duran çoğunlukla İngiliz ya da Avustralyalı kızlar gel bedava bira içelim şeklinde kolunuza yapışıp sizi içeri çekmek istiyorlar.
Klasik tartışmalara girmeyceğim. Elbette dünyanın dört bir yanında her zaman varolan, cinselliği yüzeysel değeriyle gören insanlar için muhteşem bir tuzak.
Allah islah etsin, Allah arkadaşlara acil şifa versin.
Geçen yıldan bu yana değişen bir şey belediyenin kablosuz ağ bağlantısı sağlaması olmuş. Sahildeki çay bahçesinden maillerimi takip edebiliyorum. Bu aynı zamanda bloga da sık sık yazabilirim demek.
Akdeniz’i çok özlemişim. Belki de Akdeniz’li olduğumdandır. Dünyanın neresinde olursa olsun gittiğim heryerde herkes akrabam, kardeşim gibi gelir bana ama bu durum Akdeniz’de iyice belirginleşiyor.
Herkese harika bir hafta dilerim.
Öncelikle zihnini ve kalbini açarak kişisel gelişime adım atmış olan arkadaşlarıma içten teşekkürlerimi sunarım.
Okuduğum e-maillerin çoğunda gözlediğim ortak noktalar var. bunlar aynı zamanda yıllardır kişisel gelişim, psikoterapi, danışmanlık alanlarında yüzyüze çalıştığım arkadaşlarımda da gözlediğim ortak noktalar.
Bu kadar baskın bir yaygınlık gösteren bu ortak noktalar hakkında genel açıklamalar ve tavsiyelerde bulunmak istiyorum.
Geçmişte ve şimdiki zamanda çevrenizin size yaklaşımı sizin kim olduğunuzu anlatmaz. Size saygı göstermeyen insanlar olabilir. Siz insanların size saygılı davranmadığını düşünüyor da olabilirsiniz. Durum ne olursa olsun, çevrenizin size nasıl davrandığı kişisel gelişiminize engel değildir.
İster yaşam koçluğu biçiminde olsun, ister psikoterapi biçiminde olsun; kişisel gelişim aşamalarını yaşayan neredeyse herkes, öncelikle çevresinin kendisine nasıl davrandığından bahsederek şikayetlerini dış dünya üzerinde odaklandırır. Oysa değişim içten gelir, içeride başlar, dışarıya yansır, içeride devam eder. Bu olurken de çevreniz değişmek zorunda değildir. Bırakın kişisel danışmanlık ücretini, servet dökseniz çevrenizi uzaktan kimse değiştiremez. Kaldı ki buna hamle etmek, buna çaba sarfetmek aslında sizi kişisel gelişim yolundan alıkoymaktır.
çevrenizle ilgili atmanız gereken ilk adım onlara katlanmayı öğrenmek de değildir.
Açık konuşmak gerekirse, kişisel gelişiminizin çevrenizle bir ilgisi yoktur. Tıpkı yaşam koşullarınızla da ilgisi olmadığı gibi.
Kişisel gelişiminiz; yanlış bir ülkede, yanlış bir aileye doğmuş olduğunuz, aldığınız eğitimin karşılığında hakettiğiniz parayı kazanamıyor olmanız, eğer şartlar farklı olsaydı nasıl da başarılı olabileceğiniz üzerine fikirlerinizi anlattığınız ve karşılığında da “hmmm evet muhteşem bir insanmışsınız hakikaten” biçiminde onay alıp yaşamınızı değiştirmeden yolunuza devam edeceğiniz bir alan değildir.
Yaşam danışmanlığı size; şartlarınız ne olursa olsun, çevrenizde insanlar da olsa, maymunlar da olsa, kötü yönetilen bir toplumda yaşıyor da olsanız, bir aileyi birkaç yıl geçindirecek miktarda borcunuz da olsa, sakat da olsanız, evden çıkamıyor da olsanız, 150 yaşında da olsanız hayatınızı istediğiniz yöne çevirmeniz ya da gerçekten ne istediğinizi anlamanız için size ışık tutar.
Yaşam danışmanlığının size tuttuğu ışık kesindir, bu ışığın aydınlatamayacağı bir karanlık yoktur. Bu ışığın kaynağı sizsiniz ve bu potansiyel aklınıza gelebilecek herkesde var.
George Bush da kendisini doğru yönlendirecek biriyle çalışarak hayatını düzene sokabilir, Ciguli de yaşamını değiştirebilir, zeka geriliği onlarca doktor tarafından tescillenmiş biri de yaşamını istediği yönde değiştirebilir.
Bu değişimlerden hiçbirinin çevrenizin size nasıl davrandığıyla, nasıl bir ailede yetiştiğinizle, elinizdeki imkanlarla alakası yoktur. İsteklerinizin önünde duran bir engel hissi veren çevre koşulları sadece önünüzdeki üç beş ağaç yüzünden ormanı görememek deneyimini yaşamanızı sağlar.
Kendinize güvenin. Kendinizi sevin. İçinde bulunduğunuz şartlar size nasıl görünürse görünsün, bunların değişiminiz için bir engel teşkil etmediğini bilin. Gücünüze inanın.
Az sonra Mardin Havaalanı’na doğru yola çıkıyorum. İstikamet aktarmalı olarak İstanbul üzerinden Gümüşlük, Bodrum. Mardin’de çektiğim fotoğraflar iki yerde yüklü. Flickr‘da 200 foto sınırlaması nedeniyle (Yahoo’ya kuruş vermem!) sadece o kadar Mardin fotoğrafı var. Gerisi Ipernity‘de.
Akşam saatlerinde bağlantım olursa blog macerasına Gümüşlük’ten devam edeceğim.
Harika bir Pazar geçirmenizi dilerim.
Arkadaşlar, son zamanlarda birden fazla mim furyasını kaçırdım. Yalanlar ve dandik teknolojiler konulu mimlerde birden fazla blog yazarı beni mimlemiş. Bu mimlerle ilgili yazamadım, şimdi bir not düşüyorum ki yanlış anlaşılmasın diye; 1. mimlendiğimi gördüm, olayın farkındayım. 2. doğru düzgün yazacak bir şey bulamadım ve geçiştirmek istemedim.
Mimleyen arkadaşlara gönülden teşekkürlerimi iletiyorum.
Haberleri takip etmeme inadıma rağmen bir arkadaşımın yolladığı bir link, bir kahvenin önünden geçerken gözlerimin televizyona takılması ve benzeri nedenlerle dünyada ne olup bittiğinden haberdar olmak zorunda kalıyorum.
Geçenlerde Semih Saka bir yazısında Hz. Muhammed karikatürlerinden duyduğu rahatsızlığı anlatmış, olayın karikatürle sınırlı kalmadığını ve terbiyesizliğin ayyuka çıktığını belirtmiş. Kendisine katılıyorum, bir yandan da verdiği linke kendisinin uyarılarına rağmen göz atmadan edemedim.
Orada beni çok rahatsız eden bir durumla yeniden karşılaştım: Bir erkeği aşağılamak amacıyla ona kadın benzetmesi yapmak.
Bunu aklım almıyor o yüzden yazarken de şaşkınlığımı gizleyemiyorum, bir erkeğe kendisinin kadın cinsel organına sahip olduğunu söylediğinizde onu aşağılamış oluyorsunuz.
Çok ama çok ilginç. Galiba bu konuda sözü ve özü bir olan en dürüst toplum eski Yunan toplumuydu. O toplumda kadın ikinci sınıf bir varlıktı ve söylenenlerle yapılanlar tutarlıydı. Mesela erkekler bir kadına aşık olmayı kendilerine layık görmüyor ve erkeklere aşık olmayı yüceltiyorlardı. Hal böyle iken eski Yunan’da yaşayan biri bana hakaret amaçlı olarak kadın benzetmesi yapsa şaşırmayacağım. Derim ki sözü özü birdir, o gerçekten kadını insandan saymıyor, aşık olacağı zaman da bir erkeği seçiyor.
Çok merak ediyorum, günümüz toplumlarındaki bu gizli ibnelik nereden çıktı? İbne demişken bu kelimeye de değineyim. İbne, Arapça’da kız çocuğu anlamına geliyor. Yani bugün birçok yerde küfür olarak kullandığımız bu sözcük de kadının aşağılık ve bir erkeğe asla yakışmayan özelliklere sahip olduğunu vurguluyoruz küfür ederken. Bırakın eşcinselliği hor görmeyi, biz daha ikinci cinsiyet olarak kabul ettiğimiz kadınlarla barışık değiliz. Bir erkeğe kadın diyerek hakaret etmiş olabiliyorsun. Birçok yerde şuna da şahit oldum, bir kadına erkek muamelesi yaparak onu yüceltebiliyorsun.
Allah inancı olanlara sesleniyorum, Allah bunların hesabını tek tek soracak. Kadını ben yaratmadım mı? Sen kim oluyorsun onu hor görüyorsun diyecek. Bu kişiler bunun hesabını vermekten kaçamayacaklar.
Allah inancı olmayanlara da sesleniyorum: Derdiniz nedir? Kadınlarla sorununuz ne? Anlatın, kurtulun. Derdini söylemeyen derman bulamaz.
Bu yazıdan önce lütfen Yaşam koçluğuna başka ne isim konamaz? başlıklı yazıdaki güncellemeyi okuyunuz.
Yaşam koçluğu adından duyduğum rahatsızlığı belirtmiştim. Şimdilik, gelecekte daha iyi bir tanım bulana dek fiiliyatın yanında artık resmen bir yaşam danışmanı olarak çalışmayı sürdürdüğümü ilan etmek isterim.
Yaşam danışmanlığı (yaşam koçluğu), bilişsel psikolojik yöntemler ve herhangi bir alanda özel ders uygulamalarının bir karışımıdır. Amaç sizi hedeflerinize ulaştırmak, eğer ne olduklarına dair bir fikriniz yoksa hedeflerinizi belirlemek, zihninizi serbest bırakmak, isteklerinizin önündeki engelleri kaldırmaktır.
Bir 15 gün kadar daha İstanbul’da olmayacağımdan benimle çalışmak isteyenler e-mail üzerinden temasa geçebilirler. İster randevu almak için ister aklınızdaki çalışma konusunda yaşam danışmanlığının size neler verebileceğine dair örnek çalışmalar yapmak için mail atabilirsiniz.
Yapmanız gereken tek şey bir adım atmaktır. Bu, işimizin yarısından fazlasını oluşturur.
Kendinizi sevin. Kendinize güvenin. İnsanların size nasıl davranmasını istediğinizi düşünün ve şimdi kendinize öyle davranmaya başlayın.
Arkadaşlar, Mardin’den bildiriyorum. Buralarda halk, Türkiye’nin dört bir yanında da aynı olduğunu tahmin ettiğim gibi devletin tepesindeki uzlaşamama görüntüsünden rahatsız oluyor. İnsanlar kahvelerde sohbet ederken bazen “inkılap olur mu? yok olmaz heralde bu saatten sonra” gibi sözler sarfediyorlar.
Mardin’de darbenin adı inkılap. Özellikle belli bir yaşın üstündekiler askerin yönetime el koymasına “inkılap” diyorlar.
Haberleri izlemiyorum. Ancak bir arkadaşım, ailemden birileri bana ne olup bittiğini anlattıklarına şaşırıyorum. Emin Çölaşan’ın işine son verilmiş. Emin Çölaşan’ın eleştirdiği, Atatürk’e, Anıtkabir’e, Türkiye’nin bütün politik manevi değerlerine hakaret eden siyasi islamcı Baran Dergisi’nin yöneticileri sokaklarda elini kolunu sallaya sallaya geziyor. Gören anlamaz vatana verdikleri zararı, o derece.
Ben Türkiye’nin değerlerine küfür edeceğim, bu ülkenin savcısı, polisi bana dokunmayacak, ne günlere kaldık vah vah yazık yazık. Olay bununla da kalmıyor. Bu insanlar Türk halkını şiddetle tehdit ediyorlar; sıkıysa şöyle yapın, sıkıysa böyle yapın diye…
Oysa haberleri yok, Türkiye bunları bir kaşık suda boğar. Kimse de bilemez akibetlerinin ne olduğunu, soramaz da!
Her neyse, ben siyasetten çekildim. Siyaset arenasını gençlere teslim ediyorum. Uyarı dönemi de bitti.
Ancak siyasetten çekilirken vatandaş olarak birkaç talebim olacak:
1. Cumhurbaşkanı yeni hükümeti onaylamayı niçin bir sonraki cumhurbaşkanına bıraktığını halka açıklasın.
2. AKP’li hukukçular lafı kıvırmadan icraatlarını açıklasınlar, örneğin: “Anayasa’dan Kemalizm’in kalkması lazım” yerine, “Biz, yeni anayasadan Kemalizm’i kaldıracağız” desinler.
3. Siyasi islamcı yayınları koruyup kollayan makamlar bunu daha açık yapsın. Desinler ki, şu şu konulara dokunamazsınız, şu şu konuları eleştirenlere birşey diyemezsiniz.
Örnekler çoğaltılabilir. Anlatmak istediğim şu ki gerçekler konuşulsun. Gerçekleri konuşmaktan kimse çekinmesin. Herkes ne olduğunu ortaya koysun. Kimse korkmasın ya da korkuyormuş gibi yaparak korkunun ardına saklanmasın.
Bu arada wordpress.com’ a erişim kapatılmış. Ben kanunlardan doğan hakkımı kullanarak sebebini bilmek istiyorum. İlgili makamlara buradan duyurulur: neden kapattınız?
Mardin’den herkese kucak dolusu sevgiler, selamlar.
Genelde pazarlara özel yazı yazmayı sevmiyorum ama üye olduğum bir mail grubuna bir pazar yazısı yazdım, buraya da koymak istedim onu azıcık oynayarak:
arkadaşlar,
nasreddin hoca bir gün hayallerindeki eşeği satın almış. ancak kendisini çok iyi hissetmemiş. zaten eşeği satın alabileceğini anladığı andan beri heyecanının yanında sönük kalan bir iç huzursuzluğu, bir tutsaklık hissi varmış.
eşeği almak için yolda giderken, bu tutsaklık hissi biraz daha artmış.
yine de uzun zamandır hayalinde canlandırdığı bu eşeği satın almaktan geri durmamış.
eşekle çok güzel günler geçirmişler. eşek nasreddin hoca’nın manevi enerjisine enerji katmış. nasreddin hoca içinde büyüyen tutsaklık duygusuyla ikileme düşmüş. bir yandan kendini iyi hissetmesi gerektiğine karar veriyor ve iyi hissediyor, bir yandan da içinde beliren tutsaklık duygusuna mana veremiyormuş.
* * * * * *
geçen hafta danışmanlarımdan biri izne çıkacağını bildirdi bana. o gün işte bugün. birkaç saatliğine meditasyon yapacakmış. bizim birkaç saatimiz ona bir iki gündür. akşama meditasyonundan döndüğünde günlerce dinlenip rahatlamış gibi olacak.
ona neden izne çıkmak istediğini sordum. bana dedi ki pusulam birden fazla yer gösteriyor, böyle olmaması gerekir. demek ki pusulama baktığım gözlerimi dinlendirmem lazım.
* * * * * *
dünyaca ünlü üç beş ahçıya, omlet yaparken omleti tavada atıp tutmanın sırrı nedir diye sormuşlar. birçok yöntemin yanında istisnasız hepsinin ortak bir cevabı varmış: omlete konsantre olmamak.
* * * * * *
iki alim karşılaşmışlar; biri demiş ki ben allah’ın varlığını 100 delille ispat ederim. ikincisi demiş ki demek senin 100 şüphen var.
* * * * * *
nasreddin hoca eşekle ilgili huzursuzluğuna bir çözüm bulamamış, rüyaya yatmış. rüyasında karşısına osman çıkmış ve hocaya şöyle demiş: ” aşk; beraber katettiğiniz yoldur, vardığınız nokta değil “.
hoca uyanır uyanmaz eşeğin iplerini çözmüş ve onu serbest bırakmış.
* * * * * *
içinizden harika heyecanların yükseldiği bir pazar günü geçiriyorsunuz, ben de buna çok mutlu oluyorum.
kucak dolusu sevgiler.
Evvela herkesin Mirac Kandili mübarek olsun.
Bu akşam televizyonlarda, radyolarda kandil yayınları vardı. Birşey dikkatimi çekti, düşünmeden edemedim. Biraz odaklanınca farkına vardım ki, neredeyse a’dan z’ye tüm dini yayınlarda aynı arayış var. Dindar ya da dinci olarak nitelediğimiz bütün yayınlar daima aynı sorunun peşinde.
Maalesef, inanca davet eden, inancı kutlayan, Allah inancından dem vuran tüm yayınlar her an Allah’ın varlığına kanıt arıyorlar. O kadar ki, sanki bir türlü Allah’ın varlığına inanamıyorlar.
Siyasi İslam taraftarı olan televizyon kanallarında sürekli evrenin ve dünyanın ne kadar mükemmel olduğu anlatılıp iki paragraf sonra laf Allah’ın varlığına getiriliyor.
Sormak istiyorum; iman nedir? İman Allah’ın varlığını hissetmek ve kabul etmek değil midir? O zaman bu arayış neden? Neden bu kadar şüphe duyuyorsunuz Allah’ın varlığından da sürekli kanıt arıyorsunuz?
Ya da madem iman sahibisiniz neden Allah’ın varlığını sürekli ispat etmek ihtiyacı hissediyorsunuz? O’nun varlığını hissetmek neyinize yetmiyor? Neden sürekli metafizik mucizeler peşindesiniz?
Neden Allah’ım neden?
Çekim yasasına dair çok büyük bir yanılsama gözlüyorum. Bu bir “iste olsun” konusu olarak yorumlanıyor. Dua etmekten örnek veriliyor. Aşırı derecede olumlu olarak yorumlanıyor. Sonra da “bu kadar da pembe görüş olmaz ki canım” diyerek konu kapatılıyor.
Oysa çekim yasası bu değil. Çekim yasası bir şeyi çok istediğinizde onu size verme makamı değil. Çekim yasası, sürekli devrede olması itibariyle yaşamlarımızı mahveden bir yasa aynı zamanda. Nedeni ise siz bilinçlenmedikçe yaşamınızı değiştirmenizi imkansız kılması.
Çekim yasası bir “kullan at” değil. Benim bir eve ihtiyacım var dur ben bir çekim yasasına başvurayım, sırrı kullanayım diye bir şey yok.
Anlaşılması gereken şu: Düşünceler gerçekleşir.
Yani bir trafik kazası geçirip aylarca komada kalmayı hayal ederseniz çekim yasası size bunu sunmaktan çekinmez. Ölümcül bir hastalığa yakalanmayı hayal ederseniz çekim yasası sizi kıracağına kafasını kırar; hastalanırsınız.
Bu konuda tek bir kelime bile yazılmadan önce insanlar düşünüyordu. Yolda yürürken, işe giderken, eve gelirken, sevişirken, yemek yerken insan sürekli düşünür. Düşünmeye tek bir an bile ara veremiyoruz.
İşte bu düşünme eylemi sırasında çekim yasası, aklımızdan geçen şeyleri bizlere sunuyor. Şişmanlığımıza odaklanırsak çekim yasası bunu sürdürmemize yardımcı oluyor. Sokakta soyulmaktan, tecavüze uğramaktan çekiniyorsak çekim yasası bizim bu deneyimleri edinmemize yardımcı oluyor.
Bu nedenle sakınan göze çöp batar. Bu nedenle birine 40 kere deli dersen deli olur. Bu nedenle içinde bulunduğunuz gemi için yeteri kadar “ya bu gemi batarsa” diye düşünürseniz çekim yasası size serin sularda debelenme imkanı sunar.
Bu bir kanun. İnsan yapımı bir kanun değil. Doğa kanunu. Adli tatil yok, istirahat yok, ara vermek yok. Kesindir. Dilerseniz, ki dilememenizi tavsiye ederim, çekim yasasını kullanarak hastalanmayı deneyin, kaza geçirmeyi deneyin, okuldan, işten atılmayı deneyin. Sonuçlara inanamayacaksınız.
Hayatımız, kendi elimizle yarattığımız engeller nedeniyle her zaman istediğimiz gibi akmaz. Kendi ellerimizle yarattığımız engellerden biri de öfkedir.
Öfke muazzam bir enerjidir ve insanı, gerçekte istediğini yaşamaktan alıkoyar. Çevrenize bir bakarsanız kendi yaşamını her geçen gün daha güzel bir hale getirmek yerine başkalarının kendisine yaptıklarından, söylediklerinden, hayal kırıklıklarından bahsederek vakit kaybeder.
Babam bana engel olmasaydı şöyle olmazdı, arkadaşım beni sırtımdan vurmasaydı böyle olmazdı gibi düşünceler, kişinin kendisine yarattığı kafesin tellerini oluşturur.
Peki insanın birilerine ya da kendisine öfke duyması yerine bu kişileri içinde affedip yoluna devam etmesinin kişisel gelişim ya da daha güzel bir yaşamla ne ilgisi var?
Öfkelendiğimiz insanları zihnimizde bir hapse atarız. Bu hapis; gardiyanı, yöneticisi, mimarı olduğumuz sanal bir binadır. Elektriğini, suyunu biz sağlarız, orada yatan kalkan insanların her türlü masrafını biz öderiz. Bu masraflar yaşamlarımızdan enerji ve hayat sevinci olarak eksilir.
Bu hapisaneyi kapatın ve içeridekileri serbest bırakın. Onları her gün beslemek yerine salın gitsinler. Bu, hayalinizdeki suçluları beslemek yerine asmak ve onlardan kurtulmaktır. Affedin! Affedin ve zihninizde yarattığınız bu hapisanenin masraflarından kurtulun. Buradan sağlayacağınız artı değerle kendi yaşamınızı güzelleştirin ve daha çok istediğiniz bir noktaya getirin.
Hepimiz kendi bilincimizle sınırlıyız demişti Camus. Tabi kendine engel koymaya alışık insanoğlu bu sözden sadece sınır kavramını anlar. Keşke Camus kendini biraz daha yorsaydı ve şöyle deseydi; Hepimiz kendi bilincimizle sınırlıyız, bilincimiz ise sınırsız.

