Osman S Börütecene

alemlerin aslı hayaldir

Tansu, Reşat, Barış ve Ölüm

10 Temmuz 2007 Salı 20:41, Osman Seyit Börütecene

Tansu kısa bir aradan sonra blogunu yeniden açmış. Açar açmaz da Barış Akarsu’nun ölümünden sonra yaşananlara dair çok güzel bir kritik yazmış.

Ben Barış Akarsu’yu kaybetmiş olmamız üzerine hemen bir şey yazmak istemedim çünkü ortam çok kalabalıktı. Bazı konuları ilk darbeden arda kalan tortular dibe çöktükten sonra yazmakta fayda var.

Tansu’nun yazdıklarına Barış’ı tenzih ederek katılıyorum ki zaten o da Barış’ı tenzih ederek yazmış bütün bunları.

Konuya girmeden evvel söylemek istiyorum; Tansu’nun yazısı beni çok sevindirdi. Yazdıklarına katılıyorum ama katılmasam da bu tarzına sevinecektim zaten. Bu sevincimin de özel bir sebebi var. Ben Türk gençliğini uyandıracak, bilinçlendirecek, kaybettiği ruh sağlığına yeniden kavuşturacak olan üç temel yazar görüyorum Türk blog dünyasında. Bunlardan biri kaçınılmaz olarak benim çünkü insanoğlunun şuursuzluğu nedeniyle kendine zarar veriyor olmasına dayanamadığımdan bu zararın bende yarattığı manevi acıyı dindirmek için bu işin peşinde hep koşturacağım. Diğer yazarlardan biri Tansu. Tansu’nun Latin kültürünü Türk kültürüne tanıtmış olma ve dolayısıyla samba, rumba, tango, mango öğretmiş olması bir yana kendisinin son derece kararlı olduğu dünya barışı, dünyanın ruh sağlığı, tarihe olan merakı ve bilgisi gibi gün ışığına çıkmamış konularda yazacaklarını hissediyor olmam ona bu kadar değer atfetmemin nedenleri arasında.

Yine de, Tansu da ben de nisbeten insaflı insanlar olduğumuz için aramıza bir de gerçeği keskin hatlarıyla sunacak bir beyin gerekiyor. O kadar keskin hatlar ki neredeyse hayatın pornosu diyebileceğimiz kadar çıplak gerçekleri insanları rahatsız etme pahasına ve o acı gerçeklerle özdeşleşme pahasına yazmaktan vazgeçmeyen biri. Tanıyanlar için tahmin edilmesi zor olmayan bir isim: Reşat Çalışlar.

Reşat da Türkiye’yi kurtaracak olan Süpermen benim ve Türkiye’de satın almak güzeldir başlıklı yazılarıyla beni haklı çıkartıyor.

Barış Akarsu’ya dair ise yaşam koçluğu yapan bir arkadaşım olan Nazlı Çetinok’dan esinlendiğim bir yorum getireceğim. Barış Akarsu’nun ölümü nedeniyle Türkiye bir hafta boyunca ekranlarda dolu dolu “Barış” kelimesini gördü. Bunun vatana millete kesin bir fayda getirdiğinden adım gibi eminim.

Evet, devam edelim.

Pazarlama Hurafelerini Blog Yazarlığına Uyarlamak

10 Temmuz 2007 Salı 20:19, Osman Seyit Börütecene

Seçimlerin yaklaşmasıyla beraber pazarlama uzmanlarının da partilerin (ülkenin nasıl yönetilmesi gerektiğine dair fikirlerin) pazarlama yöntemleri ile ilgili eleştirilerini de artırdılar.

Ben de bu bağlamda pazarlamanın nasıl bir hurafe olduğunu, özellikle pazarlama iletişimi uzmanlığı adı altında yürütülen toplumsal dolandırıcılığı bir kez daha gözler önüne sermek istedim.

Şimdi efendim pazarlama iletişimi, insan algısı üzerine kurulu bir iletişim biçimi. Buradan yola çıkarak pazarlama iletişimi anlatmak adına piyasada hatırı sayılır, adı bilinen, çok para kazanan üç beş soytarının söylemleri üzerine kurulu ufak bir analiz yapalım. Bu söylemler genelde binlerce yıldır bilinen birçok insani gerçeğin, çalınan minarelere kılıf uydurmak suretiyle değişik kelimelerle süslenerek satılmasıdır.

Hepinizin çok iyi bildiği bu hurafelerden bir tanesi ilk izlenim hurafesidir. İlk izlenim, son izlenimdir derler. Özellikle iş görüşmelerinde ya da yeni müşteriler edinme çabaları çerçevesinde ilk izlenime önem verilmesi gerektiği anlatılır. İnsanların karşılarına çıkan diğer insanlar hakkında kararlarını genelde ilk saniyelerde verdikleri söylenir. Blog dünyası ve blog yazarlığı açısından ise savunulabilecek en son şey ilk izlenim olsa gerek. Bunun en büyük sebebi, blogların çoğunlukla başka bloglardaki linklerden aranıp bulunmasıdır, bir de arama motorlarından belli konularda bilgi edinmek için yaptığımız aramaların sonuçları içerisinden bulunması. Bu durumda içerik had safhada ön plandadır. Belli bir konuyu arayarak blogunuza gelen ziyaretçi ona verdiğiniz bilgiden tatmin olur veya olmaz, olay orada biter. Bu durumda algının büyük ölçüde görsel özelliklerden kaynaklanıyor olduğu inancı kuyruklu yalandır.

Eskiden internet yokken arama bulma kavramı da yoktu. link verme kavramı ise sadece akademik makalelerde vardı ama bugün bildiğimiz gibi değil. Burada kitaplardan, basılı malzemeden söz ediyoruz. Bu tür belgelere eklenen referansları düşünün. Ancak o konuda çok önemli işin olan ya da çok ilgi duyan biri o referansları inceleyip orada belirtilen kaynakları okuyacaktır.

Bu ara bilgiyi de geride bıraktıktan sonra şu ilk izlenim hurafesine geri dönelim. İnternet çağı, sonsuz şimdiki zaman çağıdır. Dolayısıyla bu bloga yaptığınız her ziyaret, bir ilk izlenimdir. Bugün çok beğenir hastası olursunuz ama yarın bir çırpıda silebilirsiniz. Yine de üç beş gün sonra başka bir blogda buranın linkini görünce benim blogum yeniden bir ilk izlenim hakkına sahip olur.

Bunu belli bir yaşın üzerindeki pazarlama iletişimi dolandırıcılarına anlatmak zor ki zaten böyle bir çaba içinde hiç değilim, neden kendimi yorayım? Ben daha ziyade bu amcaların sunduğu elma şekerlerinden zehirlenme olasılığı taşıyan genç, körpe bedenlerle ilgileniyorum.

Blog yazarlığı hakkında daha evvel de defalarca yazdım, blogunuzun tasarımı, Google’ın onu sevip sevmeyeceği, konunuzu iyi seçip seçmediğiniz, reklamları nerelere yerleştirdiğiniz gibi detay konular arasında boğulup giderken blogu blog yapacak en önemli şey olan içeriği es (boş) geçtiğiniz için bloglarınız şuradan, buradan, orada, şurada gibi linklerle dolup taşıyor. Tasarımına ve pazarlama iletişimine kafa yormayıp direkt olarak mevzuya giren, içerik üreten blog yazarlarının bu yazılarına link verip duruyorsunuz, doğal olarak.

Burada ilk izlenim hurafesi hakkında yazdıklarımdan yola çıkarak başka pazarlama iletişimi hurafeleri hakkında da evde kendiniz deneyler yapabilir, bu metodu tekrarlayarak zihinsel sömürüden korunmanın yollarını geliştirebilirsiniz.

İlk fırsatta başka pazarlama hurafeleri hakkında da yazacağım. Özel olarak ele almamı istediğiniz pazarlama hurafeleri varsa onları belirtirseniz sevinirim.

Bodrum kül olmak üzere kimse umursamıyor

7 Temmuz 2007 Cumartesi 22:18, Osman Seyit Börütecene

Haber kanalları uykuda. Gelişmelerden haber almak zor. Ekşi Sözlük’te yangına dair başlık açılmamış. Bodrum ciddi biçimde yanıyor. Sabah 11:00 civarı çıkan yangın daha kontrol altına alınamadı. Şimdiye kadar 1000 hektara yakın bir alan etkilenmiş durumda.

Bu yangını neredeyse kimsenin umursamaması ne kadar enteresan. Denizli’de de büyük bir orman yangını var şu anda ama Bodrum’daki daha da büyük.

Herhalde turizme zeval gelmesin diye haber alamıyoruz bölgeden. Yakında turizme zeval gelmesin diye sıcak ülkelere göç edeceğiz.

Bunlar da yangınla ilgili elde edebildiğim videolar:

Ha Mardin Ha Kuzey Irak

6 Temmuz 2007 Cuma 21:07, Osman Seyit Börütecene

Kuzey Irak’la ilgili bir yazı yazmak için nette fotoğraf aranırken birbirinden güzel fotoğraflara rastladım. Bunları ayrıca yayınlayacağım ama şimdi kendimi tutamıyorum artık şunları yazmak için.

Mardin, dünyaya örnek olan bir şehir. Birbirinden farklı dinler, mezhepler, kültürler, milletler birarada barış içinde yaşıyorlar Mardin’de.

Bence Kuzey Irak’ın da aynı barışı tatması ve sonsuza kadar mutlu mesut yaşaması için bu bölgenin bir an evvel Türkiye Cumhuriyeti topraklarına katılması gerek.

Bu fikri Türk blog yazarları olarak sonuna - yani gerçekleşene kadar - hep beraber desteklemeli, gerekirse o bölgeye gidip barış gösterileri yapmalıyız.

Kuzey Irak Türkiye Cumhuriyeti’ne dahil olunca tepedeki birkaç Amerikan hizmetçisi lider namzeti hariç tüm bölge insanlarının mutluluktan göbek atacağına inanıyorum.

PKK denen illet 30 yıldır elinden geleni ardına koymuyor ama dikkat edin yine de Kürt vatandaşların kılına dokunmuyor kimse. İşte bu barış, bu büyüklük, bu sükunet, bu huzur şimdi ancak Türkiye Cumhuriyeti kanatları altında olabilir.

Bu omleti yapmak için ne kadar yumurta kırılırsa kırılsın ortaya çıkacak altından daha değerli barış dönemi için herşeye değer.

Taklitlerimden Sakınınız

6 Temmuz 2007 Cuma 14:13, Osman Seyit Börütecene

osman58.jpg
Sevgili Friedrich Camus haberdar etti. Birileri internette “ben Osman’ım” diye geziniyormuş. Bu arkadaş osmanbort@hotmail.com adresini kullanıyormuş.

Türk blog camiası çerçevesinde kullandığım tek e-mail adresim osmanborutecene@gmail.com olup başka bir şubem yoktur.

En azından kimi taklit edeceği konusunda bir zevk sahibi olduğuna inandığım ve bu yönüyle takdir ettiğim bu arkadaşı başka bir açıdan takdir etmem imkan dahilinde değil.

Kendisini görenlerin, yerini bilenlerin, bu başlık altına yorum olarak bilgi vermeleri tüm kamunun yararına olacaktır.

Herkesin kendisi olarak tezahür ettiği bir internet dilerim.

İnternet çağında meşhur olmak

6 Temmuz 2007 Cuma 01:47, Osman Seyit Börütecene

time_you.jpgHayır, İnternet Mahir’den bahsetmeyeceğim. Elimizin altında internet varken ünlü olmak kavramının nasıl da bir anda etkisinin azaldığından bahsetmek istiyorum.

Ünlü olmak, en kısa anlatımıyla sizi; tanıdığınız insan sayısından kat kat daha fazla insanın tanıyor olmasıdır. Bu tanıma kitle iletişim araçlarıyla ve adınızın ya da maharetlerinizin kulaktan kulağa duyulmasıyla gerçekleşir. Ünlü birini gördüğümüzde yanımızdaki arkadaşımızı dürterek “aaa bak kim geçiyor” deriz. Deriz çünkü o an ona rastlayana kadar kendisini sadece gazetelerde, televizyonlarda görmüşüzdür.

İşte internet çağında değişen şey burada. Ünlü olmak ciddi miktarda ünlü olan kişinin görüntüsünü dolaylı yoldan görmeyi içerir. İnsanlar sizi değil toplu biçimde resimlerinizi görüyor ya da televizyondan görüntünüzü izliyor ve sesinizi duyuyorsa sizin ünlü olma şansınız doğar. Yoksa öyle herkesin herkesi görebildiği bir ortamda ünlü olmanın anlamı kalmaz. Öylesine sadece itibar denir.

Ancak günümüzde herkesin herkesi dolaylı yoldan duyması ya da görmesi mümkün. Eskiden sadece ünlü kişilerin resimleri kitle iletişim araçlarında görünürdü. Ünlü olmayan birinin bir ekranda görünmesi sadece tesadüf eseri ve hayatı boyunca bir ya da iki kez mümkün olabilirdi. Şimdi hepimizin elinin altında bu ünlülük araçları var. Meşhur olmak kavramının bu açıdan çok yara aldığını düşünüyorum.

Bu sayede biz ölümlü insanlar birbirimize ne kadar benzediğimizi her geçen gün daha da iyi görebiliyoruz. Bloglara içini döken milyonlarca insanı okudukça herkes “demek ki bunları hissederken yalnız değilmişim” diyebiliyor. Bu durum bizi bambaşka bir dünyaya çıkartacak.

fotoğraf: David Fraíz

Nahnu balonumu patlattı

6 Temmuz 2007 Cuma 01:07, Osman Seyit Börütecene

swedish_scarf_seenya_rita.jpgDört beş hafta önce bir web projem olduğundan bahsetmiştim. Bu web projesini sessiz sedasız hayata geçirdikten bir süre sonra geçen gün Blog Kazanı’na bir yazı yazdım. Bunun eninde sonunda farkedileceğini elbette biliyordum. İpliğimi pazara çıkartan Nahnu oldu.

Benim proje hakkında bir şey değişmedi. Yayına aynen devam. Zaten bu projenin hedef kitlesi Türk blog yazarlarından oluşan bir kaç yüz kişilik internet okur-yazarı bir kitle değil. Onlar bakıp eğlenebilir elbette. Esas hedef kitle Milliyet, Hürriyet ve benzeri gazetelerin web sitelerini takip edenler.

Bu arada, belli bir kalitenin üzerindeki web siteleri için trafik yaratabilmek ciddi bir sorun gerçekten. Bu sorunu çözebilmek için değişik çareler arıyorum. Hadi Gezdiren.com bir proje tamam. Ama bu blog öyle değil. Bu blogun bir görevi, mesajı, misyonu, nosyonu falan var. Ne yazık ki bir reklam bütçesi yok.

Google çok önemli bir trafik üretgeci (üret-geç?). Ancak Google’ın page-rank uygulaması günümüzde bilgiye erişebilmek için geliştirilmiş en iyi sistem değil. Düşünün bir uzay aracı geliştirdiğinizi ve bununla ilgili bir web sitesi hazırladığınızı. Hatta bu uzay aracının tüm planlarını, tüm teknik bilgilerini yayınladığınızı düşünün. Daha sonra buna uzay aracı yapmak isteyen birinin web’de arama yaparak ulaşabilme ihtimalini hayal etmeye çalışın. Bu kişinin ulaşabileceği en iyi yerler ufo siteleri olacaktır. Google’ı birçok açıdan çok takdir ediyorum. Hatta Google’ın, günümüz toplumlarının evriminde bir görevi olduğunu bile düşünüyorum ama bu page-rank yöntemi işe yaramıyor.

Bu durumda göreve uygun bir trafik sağlayıcı olarak kaliteli içeriğin dozunu artırmak gerekiyor. Elbette güncelleme sıklığını da artırmak gerekiyor. Bunun yolu bence takım çalışmasından geçiyor. Yeni bir takım çalışması hayalim var, iki yakın arkadaşımla onların ve benim kişisel bloglarımızda sürecek bir dizi fikir alışverişi serisi planlıyorum. Bu üçümüze de trafik sağlayacak. Detayları belki gecenin ilerleyen saatlerinde yazarım.

Nahnu benim balonu patlatırken dikkatimi çeken bir şey de şu oldu ki geçenlerde Türker de bana “ne oldu senin web projesi” diye sormuştu. Bu konuda yazdığım blog yazısının böyle akıllarda kalması beni şaşırttı. Demek ki herkesin zihnini kurcalayan bir meseleymiş kalite ve rating arasındaki ters orantı.

fotoğraf: Seenya Rita

Sır’a yöneltilen eleştiriler ve düşündürdükleri

4 Temmuz 2007 Çarşamba 15:56, Osman Seyit Börütecene

the_secret_johann_smari.jpg

Sır (The Secret) adlı kitabı okumadım. Filmini de izlemedim. Dolayısıyla az sonra yazacaklarım bu kitabı savunduğum anlamına gelmiyor. Hakkında bilgim olmayan bir şeyi savunabilmem de imkansız zaten.

Ancak bu kitap hakkında yapılan eleştirilerin çağrıştırdıklarını yazacağım.

Geçen yıl bir araştırma okumuştum. Erkekler, cinsel ilgileri kadınların cinsel organlarından başka uzuvlarına (el, ayak, saç, kaş, göz,…) yöneldiğinde ruhsal bir rahatsızlık hissediyorlarmış. O kadar ki, bu rahatsızlık eşcinsel olup olmadığını merak eden ve bu yüzden rahatsızlık duyan erkeklerle aynı seviyedeymiş.

Bu kitaba yönelik eleştirilerde de benzer bir durum gözlüyorum. Düşünce gücüne, olumlu düşünmeye, birşeyler için ümitlenmeye, başarılı olacağına dair inanca karşı büyük bir rahatsızlık, büyük bir muhalefet var.

Sanırım bilimsel düşünmek yerine bilime inanmanın bir sonucu bu. Oysa inanmak dinlerde olur. Bilim ise meraklanmayı, reddetmeyi, önüne konulmuş hazır düşünceleri hemen yememeyi gerektirir.

Burada herkesin içine düştüğü bir yanılsama var; böyle bir kitap yayınlandığında kitabın içeriği “kişinin önüne konmuş hazır düşünce” olarak kabul ediliyor. Buna otomatik karşı çıkış ise bilimsel davranış olarak kabul ediliyor.

Yanılsama şu ki, konu kitabın içeriği iken “kişinin önüne konmuş hazır düşünce” zihnin anlatılan güçlere sahip olmadığı.

Hal böyle olunca Serdar Turgut gibi düşüncenin gücünü denemek için Paris Hilton‘la beraber olduğunu hayal etmek sığlığında eleştiriler mantıklı eleştirileri gölgede bırakıyor. O zaman ben de Sır adlı kitaba yapılan eleştirilere ağzımla gülemiyorum.

fotoğraf: Johann Smari

Buda ve Sartre’ın ortak yönü

2 Temmuz 2007 Pazartesi 13:26, Osman Seyit Börütecene

Bu konuyu psikoloji konulu başka bir blogumda İngilizce olarak ele almıştım.

Buda ve Sartre’ın ortak yönü, çağdaş psikoterapiyi etkilemiş olmalarıdır. Çağdaş psikoterapide ön plana çıkan iki önemli kavramdan bahsedebiliriz: “Burada ve şimdi” ve kişinin kendinden sorumlu olması kavramları.

İyisiyle kötüsüyle, acısıyla tatlısıyla başınıza gelen her şeyden sorumlu olduğunuz gerçeği, psikoterapistlerin özümsemenizi istedikleri gerçektir. Eğer soyulduysanız bu sizin sorumluluğunuzdur. Geçtiğiniz caddenin o saatte güvenli olmadığını biliyordunuz. Yanınızda o kadar çok para taşımanın doğru bir şey olmadığını biliyordunuz.

Irvin Yalom der ki, eğer Sartre bugün hayatta olsaydı Irak’ın işgali ya da Afrika’daki açlar hakkında sorumlu olduğumuzu çünkü buna engel olmak için birşeyler yapabileceğimizi söylerdi.

Günümüz psikologları bu açıdan Sartre’dan farklı değildir. Psikoterapi hakkında yazılmış birçok kitap hatalı davranışlara sahip ebeveynler, eşler, arkadaşlar ve toplum hakkında ne kadar sorumlu olduğunuzdan bahseder.

Burada anlatılmak istenen dünyayı sizin kurtaracak oluşunuz değildir. Mesele, başınızı derde sokup sokmamanın elinizde olduğudur. Ne yaşayacağınızı ve neler deneyimleyeceğinizi siz belirlersiniz. Birçok konuda ne hissedeceğinize de siz karar verirsiniz.

Bu, işin Sartre kısmıydı. Şimdi Budizm kısmına gelelim. Çağdaş psikoterapi Budist yaklaşımdan da çok etkilenmiştir. Günlük yaşama dair sorunlara ya da geçmişten gelen sorunlardan kaynaklanan komplekslere çözüm bulmak için çalışırken kullanılan “burada ve şimdi” yöntemi belki de Budizmin ta kendisidir.

Kendinizi iyi hissetmediğiniz herhangi bir gün hem bir zen ustası hem de bir psikoterapist size stres ve anksiyetenin (huzursuzluk) içinden geçmeniz ve bunu yaşamanız gerektiğini söyleyecektir. Sıkıntılarınızı ancak onlarla yüzleşerek çözebilirsiniz. Bunun yanısıra geçmişi düşünmenizin ve gelecek için kaygılanmanızın anlamsızlığını da eklerler. Bugün, bu an, sizin için en önemli olandır.

Siz her ne kadar geçmişten gelen etkileri ve geleceğin getireceklerini düşünseniz de sorunu yaşadığınız an içinde bulunduğunuz andır ve sorunun çözümü için çaba sarfedeceğiniz zaman dilimi de şimdidir.

Bu iki kavramı incelediğimizde çağdaş psikoterapi sanki Buda ve Sartre tarafından yazılmış gibidir.

Nasıl göründüğüne dair bir örnek

2 Temmuz 2007 Pazartesi 11:46, Osman Seyit Börütecene

Arkadaşlar, link verme biçimlerinizin kağıt üzerinde ya da html kabul etmeyen bir uygulamada nasıl göründüğüne dair bir örnek:

Daha önce yine buradan ve şuradan duyurduğumuz Live Earth organizasyonu ve kendisinin iptali haberlerinden sonra şimdi küçük bir umut doğmuş gibi görünüyor. Dünya sahnesinde ne kadar madara olduğumuzu görmek için Google’da (tr uzantılı olanı değil) bir arama yapayım dedim. Haliyle “cancel” haberleri ortalığı kasıp kavuracaktı. Aslında beklediğim de oldu. 7-8 başlık iptal haberleri ile doluyken şu aramanın son sırasında şu yazıya ulaştım.

Artık siz nasıl istiyorsanız öyle yapın.

37 Aziz

2 Temmuz 2007 Pazartesi 10:11, Osman Seyit Börütecene

14 yıl önce bugün Sivas Katliamı’nda hayatını kaybeden vatandaşlarımızı saygıyla anıyorum. Seçimlere yaklaştığımız şu günlerde, bu cinayeti işleyen ve daha sonra ölüm cezasına çarptırılan ama idam cezasının kalkması nedeniyle cezaları müebbet hapse çevrilen mahkumların avukatlığını Refahyol iktidarının Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın üstlendiğini hatırlatırım. Şu anda iktidarda olan AKP’nin nasıl zihniyette varlıklardan oluştuğuna bir örnek de Sİvas Katliamı’nda görülmüştür.

Bu olayda yaşamlarını kaybeden ve nazarımda aziz mertebesine yükselmiş insanların isimleri ve yaşları aşağıdadır. Türk milletinin başı sağolsun.

Muhibe Akarsu - 35 yaşında, Muhlis Akarsu’nun eşi
Muhlis Akarsu - 45 yaşında, sanatçı
Gülender Aka - 25 yaşında
Metin Altıok - 52 yaşında, şair, yazar
Ahmet Alan - 22 yaşında
Mehmet Atay - 25 yaşında, gazeteci
Sehergül Ateş - 30 yaşında
Behçet Aysan - 44 yaşında, şair
Erdal Ayrancı - 35 yaşında
Asım Bezirci - 66 yaşında araştırmacı, yazar
Belkıs Çakır- 18 yaşında
Serpil Canik - 19 yaşında
Muammer Çiçek - 26 yaşında, aktör
Nesimi Çimen - 67 yaşında, şair, sanatçı üç telli curanın son ustası
Carina Cuanna - 23 yaşında, Hollandalı gazeteci
Serkan Doğan - 19 yaşında
Hasret Gültekin - 22 yaşında şair, sanatçı, şelpe tekniğinin önderi
Ozan Türkyılmaz -20 yaşında,araştırmacı tarihci ve düşünür (Hasret Gültekin’in öğrencisi)
Murat Güneş Murat Gündüz - 22 yaşında
Gülsüm Karababa - yaşında
Uğur Kaynar - 37 yaşında, şair
Asaf Koçak - 35 yaşında, karikatürist
Koray Kaya - 12 yaşında
Menekşe Kaya - 17 yaşında
Handan Metin - 20 yaşında
Sait Metin - 23 yaşında
Huriye Özkan - 22 yaşında
Yeşim Özkan - 20 yaşında
Ahmet Öztürk - 21 yaşında
Ahmet Özyurt - 21 yaşında
Nurcan Şahin - 18 yaşında
Özlem Şahin - 17 yaşında
Asuman Sivri - 16 yaşında
Yasemin Sivri - 19 yaşında
Edibe Sulari - 40 yaşında, sanatçı
İnci Türk - 22 yaşında
Kenan Yılmaz - 21 yaşında

Merhaba!

osman

Site İçi Arama

Sayfalar

Arşiv

RSS

Site Map

Sosyal Mevzular

Standartlar