Osman S Börütecene

alemlerin aslı hayaldir

Kebap ağır bir yemek mi? Sana öyle geliyor olmasın?

29 Temmuz 2007 Pazar 13:27, Osman Seyit Börütecene

Diğerlerine nazaran fazla su katılmamış kültürler arasında dikkatimi çeken bir şey var. Japonlar sabah akşam suşi yiyorlar. Mardin’liler sabah akşam kebap yiyorlar. Her ikisinde de lokmalar büyük. Yemekler kendi başlarına doyurucu.

İstanbul’da ne zaman söz kebaptan açılsa aklımıza ağır bir yiyecek maddesi gelir. Adana için bu genelde doğru sayılabilir, orada kebaplar bir hayli yağlıdır ama bu durum bütün yöreler için geçerli değil.

Bizler İstanbul’da ya da başka büyük şehirlerde ya da daha doğrusu geleneksel yiyeceği kebap olmayan bölgelerde kebapçıya gittiğimizde kebap önümüze gelene kadar kebaptan başka herşeyi yeriz; çorba, salata, alabildiğine pide ve ekmek, vs.

Hal böyle olunca üstüne de kebap yediğinizde ağırlaşırsınız.

Oysa kebap geleneksel yiyeceğinizse ve binlerce yıldır yiyorsanız, hayatınızın bir parçası kebapsa, bunun önünden ve arkasından başka abuk subuk şeyler yemiyorsunuz.

Mesela kebabın kebap olduğu hiçbir şehirde kebapçılarda çorba bulunmuyor. Bunu hem Adana’da hem Mardin’de müşahade ettim. Kebap istediğinizde masaya gelen her şey tamamen kebabı tamamlayan şeyler; közlenmiş sebzeler ve özel bir iki salata.

Bu durumda masadan bir gülle haline gelmiş olarak değil de sadece doymuş olarak kalkıyorsunuz.

Bizler büyük şehirlerde etin yanında hiç bu kadar sebze yemiyoruz. Ayrıca bütün dürüm, lavaş, pide ve benzeri hamur işlerine rağmen güneydoğuda yedikleriniz sebze ve etin yanında fazla bir yer tutmuyor.

Yani suç kebapta değil, kebapçıda ve restoran müşterisinde.

Kahve Brezilya’dan Gelir

29 Temmuz 2007 Pazar 12:55, Osman Seyit Börütecene

Mardin sagasına devam.

Beni yakından tanıyanlar kahve ile bir evliliğim olduğunu bilir. En fazla üç beş gün ara veririm kahve içmeye. Sadece Türk kahvesi içerim. Eğer bulunduğum yerde Türk kahvesi yoksa filtre kahve tercih ediyorum. Mardin’de de bundan vazgeçecek değildim. Çok güzel bir kahveci buldum. Hemen aldım. Burada kahveye çekme aşamasında kakule katıyorlar. Kakule kahveye hoş bir aroma veriyor.

Kahveciyle sohbet ettik. Kahve Türkiye’ye Latin Amerika’dan gelirmiş. Bazen Brezilya, bazen Arjantin, bazen Şili.

Bunun neresi Türk kahvesi diye soracak olursanız Türk kahvesi bir pişirim biçiminin adı.

photo-0002s.jpg

Laf yiyecek içecekten açılmışken Mardin’e özel birşeyden bahsedeyim: Semburek.

photo-0001_1s.jpg

Semburek için bir tür kapalı lahmacun diyebiliriz. Gayet lezzetli.

Şimdilik böyle.

Çekim yasası sendromu

25 Temmuz 2007 Çarşamba 14:11, Osman Seyit Börütecene

“The Secret”ın yayınlanmasıyla beraber iyice ayyuka çıkan çekim yasası konusunda birçok insanın şaşırdığını, bir tür zihinsel karmaşa yaşadığını gözledim. Bu konuya kendi çapımda elimden geldiğince bir açıklık getirmek isterim.

Düşünceleriniz gerçeğe dönüşür. Buna inanmanız gerekmiyor. Nasıl böyle olabildiğini bilmeniz gerekmiyor. Geçmiş yaşamınız bunun örnekleriyle dolu. Sakınan göze çöp batar, korktuğunuz başınıza gelir, birine 40 kere deli derseniz deli olur. Herkes aylarca sadece AKP’den bahsederse AKP rekor oyla tek başına iktidara gelir. Siyasi İslam insanların konuyu çok fazla gündemde tutması ve enerjilerinin çoğunu buna harcamaları sonucu iktidara gelmiştir. Bu heyecan sürerse de iktidardan inmesi zordur.

İkili ilişkilerde sürekli aldatılma korkusuyla yaşayan ve bu nedenle aldatılma görüntüleri ile zihnini dolduran insanların bu düşünceleri gerçek olur ve aldatılırlar.

Sürekli ishal olma endişesiyle yaşayan insanlar hep ishal olurlar. Zihinlerini değiştirmedikçe ishal gerçeği de değişmez.

Bilim dünyası son yıllarda şunu konuşuyor: Düşünce olmadan evren olamaz. Evren ancak birileri onu düşündüğünde varolabiliyor. Bu insanların yaşamları için de geçerli.

Sürekli parasızlıktan ve yoksulluktan bahseden insanların düşünceleri sürekli gerçek olur.

Dünya tarihinde kehanetlerin en büyük marifeti kendilerini gerçekleştirmeleridir. Batıl inançları olan insanları ele alırsanız, merdiven altından geçtiğinde başına kötü bir şey geleceğini düşünen biri nedense sıklıkla haklı çıkar.

Bir şeyi yapabilirim dersiniz veya yapamam dersiniz ama her iki durumda haklı çıkarsınız.

Çekim yasasını değerlendirmeye çalıştığım bu kısa yazıda hep olumsuz örnekler vermemin nedeni deveye diken gerekiyor olması. Nedense insanoğlu olumlu yaklaşımlara olumsuz yaklaşımlardan daha fazla şüpheyle yaklaşıyor. İnsanların hayatlarında bunu değiştirmelerinin zamanı geldi geçiyor.

Ben çekim yasasının olumlu tarafından bahsetsem ve desem ki istediğiniz arabayı hayal edin, yaşayın, heyecanını hissedin; çekim yasası size o arabayı er ya da geç verecek, bana “hadi ordan” dersiniz.

Ama size üzüntü kansere yol açıyor desem, sürekli depresyonda olduğunuzu tekrarlarsanız depresyona girersiniz desem “doğru valla” dersiniz.

Bu nedenle bu yazının başlığını “çekim yasası mucizesi”, “çekim yasası imkanları”, “çekim yasası güzelliği” gibi olumlu bir ifade yerine “çekim yasası sendromu” gibi olumsuz bir ifade olarak seçtim.

Tabii ruhların özgür iradesine inanırım. Siz istemezseniz olmaz. Böyle bir şey yoktur derseniz böyle bir şey yoktur, elbette sizin için yoktur. Bunun tek istisnası, çekim yasasının yerçekimi yasası kadar kesin olmasıdır.

Şimdi titreyecek ve kendinize geleceksiniz.

Mardin: İlk İzlenimler

25 Temmuz 2007 Çarşamba 13:56, Osman Seyit Börütecene

İşlerim nedeniyle oturup yazamadım, pazartesi gününden beri Mardin’deyim. Henüz ne kadar burada olacağım belli değil. Mardin, herkesin görmesi gereken bir yer. Tam bir ezber bozma alanı.

Buradaki çocuklar harika. İstanbul ile kıyaslarsam zeka seviyesi olarak buradaki çocuklar mükemmel. Her biri en az üç dil biliyor. Ticarete vakıflar. Hayatın gerçeklerine vakıflar. Hepsi birer yetişkin gibi.

İstanbul’da bir çocuk için yetişkin gibi dediklerinde derim ki eyvah çocuğa kim bilir neler yüklediler. Oysa burada durum öyle değil. Belli ki buranın çocuklarına sıfır yaşlarından itibaren yetişkin insan gibi davranmışlar ve onlar da öyle büyümüşler, büyüyorlar. Mardin’den bir çok deha çıkmasına şaşmamalı.

Kaldığım yer Mezopotamya Ovası’na bakıyor. Bu manzara, bir insanın çıplak gözle ne kadar uzağı görebileceğini anlamak için birebir. Çünkü dümdüz. Uzaklarda Suriye var. Geceleri ışıkları görünüyor.

Çok sıcak bir yer, çok sıcak… geldiğimden beri sıcaklık 40′ın altına inmedi ancak İstanbul’daki gibi boğucu ve yapışkan değil çünkü nem oranı çok düşük.

Mardin’de bir film çekmek isteseydim asla bir senaryo yazmazdım. Mardin her gün kendi senaryosunu yeniden yazıyor zaten. Bunlardan herhangi birini hissedip peşine düşmek yeterli.

Zaman buldukça kamerama takılanları yollarım. Şimdilik bunlarla idare etmece:

00002.jpg

00006.jpg

00008.jpg

00012.jpg

Ben buralardayken görüşmek isteyen olursa bir mail atsın. Mail adresim iletişim sayfamda. Şu anda şehir merkezindeyim. Birkaç gün daha şehir merkezinden ayrılmam söz konusu değil. Şehir merkezi dediğim yer… şu Sıla’nın evinin civarı işte!

Kurbağa “devam!” dedi

23 Temmuz 2007 Pazartesi 07:44, Osman Seyit Börütecene

Kurbağa, haşlanmakta olduğu tencereden dışarıya çıkmak istemiyor. Ben, ruhların özgür iradesine inanan biri olarak kurbağanın bu kararını saygıyla karşılıyorum.

Son yıllarda dünyayı hayranlıkla izliyorum. Dünya dönüşüyor ve BİR olmaya doğru gidiyor. Hatırlıyorum da Türkiye kadınlara seçme ve seçilme hakkı vermekte de tüm dünyaya öncülük etmişti. Şimdi Türk insanının irfanı ona doğru yolu gösteriyor ve Türkiye dünya ile BİR olmaya karar veriyor.

Dün, 20 milyon kişi tercihini Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlunun satın aldığı geminin parasını cebinden ödemek yolunda kullandı.

Dört buçuk yıldır ülkesinin irili ufaklı en önemli kurumlarını tek tek satan Türkiye, şimdi artık elinde tek bir kurum bile kalmadan herşeyini satmaya devam etmek istiyor.

Saygımız sonsuz. Eninde sonunda tek bir bayrak, tek bir dil, tek bir yönetim altında toplanacak olan dünyamıza Türkiye’nin öncülük etmesine hayranlık duyuyorum.

Bu vesileyle, dün itibariyle tüm dünyada sona ermiş olan ulus devlet kavramına da tüm kalbimle elveda diyorum.

Bir ülkede seçmenlik hakkına sahip bütün vatandaşların yarısı kararını net bir şekilde gösterdiyse artık bunun karşısında ne hukuk durabilir, ne asker durabilir, ne bilim durabilir, ne din durabilir, hiçbir şey böyle kuvvetli bir irade karşısında barınamaz.

Türkiye kendini evrenin akışına ve dünyanın kucağına bırakma kararı almıştır. Kendisini bu kararı açısından tebrik ediyorum, kutluyorum.

Söyleyecek başkaca bir şey yoktur. Bundan sonra herkes kendi kişisel gelişiminden ve refahından mesuldur.

Başbakan Yaşar Nuri Öztürk Halka Seslendi

20 Temmuz 2007 Cuma 10:41, Osman Seyit Börütecene

HYP seçimlerden birinci parti olarak çıktığı için ve Yaşar Nuri Öztürk’ü başbakan olarak gördüğüm için şükrediyorum. Allahım sana şükürler olsun, nihayet Türkiye yıllar sonra da olsa düzgün, namuslu, başarılı bir başbakan gördü!

Ayrıca HYP’nin tek başına iktidara gelmiş olması sayesinde de Allah’a ve yüce Türk seçmenine minnettarım. Umarım gelecek seçimleri de yine HYP kazanır.

dosyagetir.jpeg

08b604b0-a650-4f7c-b892-a19bd1b141c1.jpg

Sınır (Borderline) Kişilik Bozukluğu

19 Temmuz 2007 Perşembe 23:06, Osman Seyit Börütecene

Sınır kişilik bozukluğu birçok psikiyatrist ve psikoloğa göre hastalık bile değildir. Birçok terapist kendi başlarına kalıp iç hesap yaparken iyi bir terapist olup olmadığını en son ne zaman bir sınır kişilik bozukluğu ile uğraşmaya cesaret ettiğiyle ölçer. Bazı tanımlara baktığımızda piskiyatrinin ve psikolojinin bu hastalık karşısında çaresiz kaldığını değil de, karşısında çaresiz kaldığı hastalıkları bu kategoriye soktuğunu görürüz. Bu tanımlara göre sınır kişilik bozukluğu diye bir şey yoktur. Sadece başa çıkılamayan ruhsal rahatsızlıklar ve davranış halleri vardır. Ancak resmi kabul görmüş görüşlere başvurursak sınır kişilik bozukluğunun tedavisi olmayan bir rahatsızlık, bir özellik; adı üstünde bozuk kişilik hastalığı olarak tanımlandığını söyleyebiliriz.

17225870_b61b039e09_pook_art.jpg

Bu rahatsız insanlar, kendilerini gerçekten sonsuz bir boşluk içerisinde hissettiklerini anlatıyorlar. Onlara bakarsanız tüm tuhaf hal ve davranışları (bu davranışlara birazdan değineceğim) ellerinde olmadan çaresizce sergiledikleri hal ve davranışlar.

Eğer salt dikkat çekmek için sinir krizi geçiren, sinir krizi geçirmezse kendisiyle kimsenin ilgilenmeyeceğini düşünen birini tanıyorsanız o kişi bu bozukluğu yaşıyor demektir.

İstediklerini ancak ağlayarak (ya da herhangi başka biçimde bir olay çıkartarak) elde edebilen kişiler de sınır kişilik bozukluğu hastalarıdır.

Kulaklarının biçimini beğenmeyip onları japon yapıştırıcıyla düz tutmaya çalışmak, yolda yürürken hiç tanımadığı insanların ilgisine muhtaç olup bağıra bağıra onların ilgisini çekeceği inancı içinde olduğu şeylerden bahsetmek, doğma büyüme Türkiye’de yetişip düzgün bir Türkçe öğrendiği ve başka bir dil bilmediği halde Türkçe’yi yeni öğrenmiş bir yabancı gibi konuşmak, milyonlara vaaz verirken durup durup ağlamak… bunlar hep birbirinden leziz kişilik bozukluğu işaretleri olarak kabul edilebilir.

Bir diğer yandan, bırakın psikiyatriyi ve psikolojiyi, tıbbın tüm dallarında olduğu gibi iyi niyetli her insan anlatılan hastalık belirtilerini kendinde görebilir ve şüphe içine düşebilir. İnsanlar sizden sistemli bir biçimde kaçmıyorsa, sizin yüzünüzden telefon numarasını değiştiren olmadıysa, çok büyük bir ihtimalle sınır kişilik bozukluğu hastası değilsiniz.

Bundan sonraki kısımda teknik bilgileri ustalarına bırakıp, ben kendim bu işten ne anlıyorum ondan bahsedeceğim.

Kişi, aşırı derecede ilgiye muhtaçtır. Sebebi çok çeşitli olabilir. Onu yetiştirenler; kişinin kendi başına tuvaletini yapamayacağına, ellerini kullanarak yemek yiyemeyeceğine, eline bir kitap alıp okuyamayacağına inanmış olabilirler. Kişi, kendisine bir çuval giydirilip uzun yıllar çok şık giyinen insanlar arasında dolaştırılmış olabilir. Kişi 30 yaşına gelmiş ama hala annesi ve babası tarafından akşam haberlerinden sonra daha sağlıklı büyümesi için yatıp uyuması isteniyor olabilir. Yani acayip çeşitli sebepleri olabilir bunun. Peki nasıl işliyor? Yani bu hasarları görmüş bir ruhun anlam veremediğimiz davranışları kendisine nasıl bir fayda sağlıyor?

Türkçe’yi bilerek ve isteyerek düzgün konuşmayan birini ele alalım. O sırada bu kişi ilgi çekmek peşindedir. Peki bunun ilgi çekici bir şey olduğuna o kişi nasıl karar veriyor? Elbette bu kendisi için ilgi çekici olduğundan o böyle konuştuğunda da bunun ilgi çekici bir şey olacağını düşünüyor. Toplum, arkadaş grubu, uzun yıllarını yurtdışında geçirmiş ya da Türkçe’yi sonradan öğrenmiş yabancı birine ilgi gösterdiğinde, bizim sınır kişilik bozukluğu olan arkadaş bu ilginin kaynağını o bozuk Türkçe’nin fonetiği olarak algılıyor. Böylece kendisine estetik görünen bu durumu sergilediğinde insanları etkileyeceğini düşünüyor.

Sınır kişilik bozukluğu hastalarının gerçekle ilişkilerinin çok zayıf olduğunu gözlüyorum. Dünyanın nasıl işlediğini, yerçekimini, insanların insanlara niçin ilgi gösterdiğini anlayamıyorlar. Bunlar için özel bir çaba sarfedilmesi gerektiğini zannediyor ve bu çabanın ne olduğunu bulmaya çalışıyorlar.

Bu çaba çerçevesinde bazen sırrın insanlara kötü davranmak olduğu hissine kapılabilirler ve ilgi çekme kuramlarını bunun üzerine kurabilirler. Bu durumda size durup dururken kötü davranan arkadaşınızın aslında ne kadar ilgiye muhtaç olabileceğini hatırlamanızda fayda var. Benzer bir kuram maalesef magazin dergileri tarafından oluşturulmuştur. Kadın erkek ilişkilerinde kendini sevdirmek için karşınızdaki insana iyi davranmamanız gerektiği düşüncesi tam bir kişilik bozukluğu örneğidir. Dikkat ederseniz bu tür kuramlar karşınızdaki kişinin sizi bir kadın ya da erkek olarak beğeniyor olabileceği fikrini tamamen çöpe atar. Bunun yerine tuhaf şeyler koyar. Eğer ter kokarsam beni daha çok sever, aradığında telefonu açmazsam beni daha çok sever, sokak ortasında onu bırakıp gidersem onun sevgisini kazanabilirim gibi gerçekle hiçbir alakası olmayan düşünceler dizisi. Şunu da unutmayalım; birine böyle davranarak ilgisini çekebiliyorsanız sebebi yine kişilik bozukluğudur. Kendisine yüz vermeyen birinin peşinde koşturan ve böyle insanlara bağlanan birinin kişiliği, patlamış bir otomobil camından çok daha fazla parçaya ayrılmış demektir.

Sonsuz sayıda değişik biçimlerde saçmalayabilme olasılığı olan insanların rahatsızlıklarını bir yazıya sığdırmak pek gerçekçi bir davranış olmayacaktır. Yine de, bu konuda koruyucu hekimlik yapmak adına birşeyler eklemek istiyorum.

Kendinizi sevin. Kendinize güvenin. Arkadaşlarınızın, sevgilinizin, ailenizin sizi sadece siz olduğunuz için seviyor oldukları ihtimaline inanın. Diğer olasılıklar bundan daha düşüktür. Yürümeyen ilişkilerinizin, siz yeteri kadar telefon aramasını cevapsız bırakmadığınız için değil, kendinize olan güveniniz ve sevginiz sıfır olduğu için yürümediğini anlayın. İşler ters gittiğinde bu siz yeteri kadar saçmalamadığınız için değil, anda varolamadığınız için böyledir.

Birçok konuda olduğu gibi ben bu konuda da yine şuur kelimesinin altını çiziyor, onu kalın harflerle yazıyorum. Çünkü kişilik bozukluğu olan ya da olmaya eğilimli olan insanlardan şöyle sözler duyuyorum:

- “Sen Mehmet’i tanıyor musun? Hayır çünkü ona da siyah çok yakışıyor.”

17791296_c7de59cb8e_joan_rubio.jpg

Bu insanlar siz bir şey sormadan sebepler saymaya başlarlar. Her şey için bir sebepleri vardır ve siz daha merak etmemişken bunları ardı ardına sıralarlar. Yeteri kadar sebep bulabilirlerse istedikleri şeyin olması gerektiğini düşünürler. Yani sizin henüz duymadıkları cevabınızın sıralayacağınız sebeplere göre değişeceğini düşünürler. Ama bu genelde imkansızdır. Mesela:

- Akşam sinemaya gidelim mi? Hayır çünkü film bir sürü ödül almış.
- Yarına yetişmesi gereken çok önemli bir işim var.
- Ama senin en sevdiğin artist oynuyor hem filmden sonra kahve de içeriz, bilmemkimler de gelecek çünkü.
- Yarına yetişmesi gereken bir işim var.
- Hmmm.. O zaman nerede ve kaçta buluşalım? Hayır çünkü trafik oluyor o bakımdan.

Bu “hayır çünkü” dizelemesi sizin mezarınızı kazar. Her söylendiğinde bir santim daha toprak açılmış olur. Siz bir soru sormadan “hayır”, siz bir soru sormadan “çünkü”, ve bunlar arka arkaya…

Bu insanlar, eğer henüz limitinize gelmemişseniz derin bir merhamet hissi de uyandırabilirler.

Kişiliklerinizi sevin, sevdirin. Onları bozmayın, bozdurmayın.

fotoğraflar: pook art, Joan Rubio

Empati Seviyeleri

19 Temmuz 2007 Perşembe 20:32, Osman Seyit Börütecene

Empati, duygusal zekanın bileşenlerinden biridir. Kendi duygularını anlayabildikten sonra başkalarının duygularını da anlayabilme özelliğine empati diyoruz.

Bir arkadaşımız bizi arayıp ağlaya ağlaya üzüldüğü birşeyleri anlattığında onun neler hissediyor olabileceğini gerçeğe yakın bir biçimde algılayabiliyorsak o zaman empati sahibiyiz demektir. Ya da yine bir arkadaşımız bizi arayıp kendisi için çok sevinçli olan bir haber verdiğinde onun sevincini algılayabiliyorsak yine empati sahibiyiz demektir.

Nasreddin Hoca bir gün damdan düşmüş. İnsanlar başına toplanmışlar. Hocam ne oldu, iyi misin gibi sorular sormaya başlamışlar. Hoca da hepsini etrafından dağıtmaya çalışmış, “gidin bana damdan düşmüş birini getirin” demiş.

Bundan birkaç yıl önce kendi şirketimi kurarken geçtiğim zorlu aşamalar sırasında hali vakti yerinde, o aşamaları çok çok önceden yaşamış bitirmiş bir ağabeyimle konuşurken bana hal hatır sordu. Kendisine “abi bilirsin senin de başından geçmiştir, uğraşıp duruyoruz işte” dedim. O da bana “ohooo olm ben unuttum o zamanları, 10 yıl önceydi onlar” dedi.

Olimpiyat oyunlarını ne zaman izlesem; birinci gelen, dereceye giren, rekor kıran sporcularla empati içinde olurum ve ne kadar sevindiklerini iliklerimde hissederim.

Birini üzmek istemeyen bir insanın ne hallere girdiğini gözlediğimde empati duyarım. Bunun ne demek olduğunu anlarım. Benzer biçimde biri bir diğerini üzdüğünde o üzüntünün ne demek olduğunu bilirim, neler hissettiğini, vücudunun hangi bölgelerinde etkili olduğunu hissedebilirim.

Bloglar dünyasında kişisel yazılar yazan birçok arkadaşımızın da duygularına dair yazdıklarını çoğunlukla sessizce takip ederim. İçlerinden çoğunun hislerini anlar ve onlarla empati içinde olurum.

Empati içinde olmayı beceremediğim durumlar var. Fiziksel şiddet uygulayan insanlarla empati içinde olamıyorum. Nasıl duyguların böyle bir eyleme dönüştüğünü anlayamıyorum. Nasıl düşüncelerin böyle duygulara dönüştüğünü anlayamıyorum.

Empati içinde olmayı beceremediğim başka durumlar da var ama bunlar şiddet kavramından daha ilginç çünkü fiziksel şiddet ile hiçbir zaman empati içinde olmadım. Oysa bazı konularda bundan birkaç yıl önce empati yetisine sahipken bugün aynı konularda empati yetisine sahip değilim.

Empati duygularla ilgili olduğundan, duygular da düşüncelerle ilgili olduğundan; empati yetisi ve empati yetisinin geçerli olduğu alanlar kişinin ruhsal gelişimi ile değişim gösteriyor. Elbette değişim her zaman iyi, kötü, doğru, yanlış gibi yönlerden tek birine doğru olmaz. İnsan, farklı ruh durumlarını aynı anda barındırıp bunların gelişiminin bir bileşkesi olarak empati yetisinin seviyesi zaman içinde değişiklik gösterebilir.

Yazımın başında örnekler verirken birinin başka birini üzmek konusunda hissedebileceklerinden bahsetmiştim. Burada belki de en önemli değişken birini üzüyor olma hissi değil de, kimin neye üzüleceğinin ve kendini bunun karşısında kötü hissetme derecesinin farklılığıdır.

Ben bundan 20 yıl önce elimden en sevdiğim oyuncağım alındığında üzülürdüm diyelim. Dolayısıyla o yıllarda elinden oyuncağı alınmış başka birini gördüğümde neler hissettiğini bilirdim. Empati duyardım. Şimdilerde ise elimden oyuncağım alınsa üzülmem. Hem oyuncaklarla ilgim yok pek (eskisi kadar yok en azından) hem de oyuncağın ne olduğunda dair algılarım gelişip tarifim değiştiği için üzerimdeki duygusal yükü de farklılaştı. Hal böyle olunca, 20 yıl önce benim için bir başkasının oyuncağını elinden almak duygusal bir yükün altına girmek anlamına gelip imkansız olurken; bugün aynı duygusal yük üzerimde olmadan birilerinin elinden oyuncağını alabilirim. Bunu kolaylıkla yaparım demek istemiyorum. Ama empatim azaldığı için karşımdaki insanın üzüntüsünün anlamsızlığını düşünerek bunu birilerini üzmek olarak algılamıyor olurum. Hatta belki o kişiye iyilik ettiğimi bile düşünebilirim! Evet düşünürüm.

4435104_5a5db80e89_esteban_cavrico.jpg

Yani empati, çeşitli seviyelerde çeşitli yoğunluklarda yaşanan bir olgudur. 2046′yı izlediyseniz hatırlarsınız, çoğumuz “bu herif bu kıza neden bunu yaptı” diye sorduk. Bu bizim empati yetimizden çıkıp gelen bir soruydu.

Olayların, nesnelerin, kişilerin gerçekte nerede ve ne durumda olduklarına dair algımız onlara karşı nasıl davranacağımızı da, en azından empati boyutunda belirler. Dolayısıyla çevreye karşı davranışlarımız da kendi kişisel ve ruhsal (aynı şey!) gelişimimiz doğrultusunda değişiklik gösterir.

Birini öldürerek kurtuluşunu sağlayacağıma inanıyorsam onu sevenlerin kendisini kaybetmekten dolayı neden üzüldüklerine anlam veremem. Böylece öldürmek benim için bir başka insanın üzerinde yaratacağı duygusal yükü yaratmaz.

Davranışlar, davranışlarımızın sonuçları, hissedebilme kabiliyetimizle çok yakından alakalı. Neleri yapabilip (halk arasında büzük denen şey belki de sadece bundan ibarettir) neleri yapamayacağımız empati yeteneğimiz çok belirler.

Empati bizim kendi kendimizi kilit altına aldığımız bir kafes olabileceği gibi, seviyelerinde ve derinliğinde olgunlaşmak da kendimizi özgürleştirebileceğimiz bir alan olabilir.

Bu yazımı, empati duygusunu bir ip gibi kullanarak hayatlarını empati ipiyle kıskıvrak bağlayan insanlara adıyorum. Bunu aşabilirler.

Fotoğraf: Esteban Cavrico

Biraz daha “The Secret”

18 Temmuz 2007 Çarşamba 04:35, Osman Seyit Börütecene

Geçenlerde Sır’a yöneltilen eleştiriler ve düşündürdükleri başlıklı bir yazı yazdım. O sırada The Secret’ı izlememiş ya da okumamıştım. Şimdi filmi izlemiş olarak biraz daha yazmak istiyorum.

Önceki yazıda bahsettiğim eleştirilerden tekrar bahsetmeyeceğim. Bu eleştirilerin şöyle bir yönü var; kitabın ve anlattığı kavramın doğası nedeniyle, yöneltilen eleştirilerin büyük bölümü kitapta anlatılanların kanıtı halini alıyor.

Kavram gayet basit: Sahip olmak istediğin şeyleri düşünüyorsun ve evren sana cevap veriyor, isteklerin yerine geliyor. Ancak bunları yaparken pozitif duygular içerisinde olman gerekiyor. İşin içine korku, endişe, isteksizlik bulaşırsa evren buna da cevap veriyor. Bunu istek olarak kabul ediyor ve korktuğunuz başınıza geliyor.

“Sakınan göze çöp batar”, “korktuğum başıma geldi” gibi ifadelerle bu kavramı zaten dilimize yüzyıllar önce yerleştirmişiz. Kitap diyor ki, sürekli yaşamak istemediğin şeylere odaklanırsan “şunu istemiyorum, bunu istemiyorum” dersen evren buradaki istemiyorum kısmını duymak yerine şunu ve bunu kısmını duyuyor ve bunu gerçekleştirmek için çabalıyor (bir nevi Google yani).

İnsanlığın bu kavram karşısında şaşırması normal. Henüz kuantum kavramını da sindirebilmiş değiliz zaten. Son on yılın en bomba konularından olan kuantum fiziği bizlere alışılmışın dışında bir şey söylüyor; hayatlarımız başkaları tarafından kontrol edilmiyor!

Daha buna alışmamışken şimdi bir de “isteyin oluversin, ama istemeyi becerin bir zahmet” gibi bir yaklaşım insanlara biraz zor geliyor. Hatta görünen o ki sert görünüyor bu anlayış. Çünkü içinde barındırdığı fikir aynı zamanda şimdi içinde bulunduğunuz durumdan tamamen sorumlu olduğunuz ve başınıza gelen her şeyin sebebinin düşünceleriniz olduğu.

Deneyerek bir şey kaybetmeniz söz konusu değil. Olsa olsa bir şeyler kazanırsınız, en kötü ihtimalle kendinizi biraz daha tanırsınız.

Böyle fikirlerle karşılaştığınızda doğru olma ihtimaline karşı dikkatli davranmakta fayda var.

Pazarlama Hurafeleri ve Blog Yazarlığı 2

18 Temmuz 2007 Çarşamba 04:19, Osman Seyit Börütecene

Geçen sefer yazdığım yazıya gelen bir yorumda pazarın kaymağını yeme tekniğinin blog yazarlığına nasıl uyarlanabileceği ve bunun hurafe yönleri üzerine bir soru yöneltilmişti. Şimdi buna dair bir şeyler yazmaya zaman bulabildim.

Yorumu alıntılamakla başlayalım:

Skimming (pazarın kaymağını alma) konusunda ne düşündüğünüzü merak ettim ansızın. Hani farklılaştırılmış ürün/hizmet ile ciddi rakipler oluşana kadar pazarın önemli bir yüzdesini ele geçirip önemli karlar sağlama konusu.

Pazarın kaymağından faydalanmak pek de hurafeden sayılmaz, akıllıca ve işe yarar bir tekniktir. Ekonomik açıdan bakacak olursak tam bir toplumsal gerizekalılık örneği olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz çünkü sen hem ekonominin temel kuralı olarak kaynakların sınırlılığını göstereceksin hem de krem fiyatlandırması (’cream pricing’ denir buna ancak Türkçe karşılığı olan ekonomi terimi nedir bilmediğim için böyle yazdım) gibi eşitsizlik üzerine kurulu bir teknik önereceksin. İyi olan her şey doğru değildir. Tabii buradaki iyi, pazarın kremini yiyen ve bu krem karşılığında pazarın geri kalanına hava atma deneyimini satın alan kitle için iyi. Gerisi için ziyanlıktan başka bir şey değil. Aslında görünürde bir iyilik bu. Krem üzerinden çalışana hayır gelmez bence; alırken de, satarken de.

Konuyu blog yazarlığına uyarlamak gerekirse burada nisbeten ekonomiden farklı olarak kaynakların sınırlı olmadığından bahsedebiliriz. Blog bir zihin işidir. Zihnin ucu bucağı yoktur. Hosting hizmeti satın almak, bant genişliği falan desen o da geçerli değil çünkü pazarın kaymak tabakasına hitap etmeyi hedefliyorsan Türkiye için 40.000 kişi falan demek bu en fazla.

Bu sayıyı esas müşteri olan reklamveren değil de ziyaretçi sayısı olarak verdim, nedeni basit: Blogun hizmetinden birebir faydalananlar ziyaretçiler ve ekonomik anlamda gerçek müşteri olacak reklamverenlerin kaymak tabakasından gelmesi, ziyaretçilerin kaymak tabakasından gelmesine bağlı.

Bunu başarabilmek için de konuları iyi seçmek, tabiri caizse CNBCe ayarında bir yayın yapmak lazım.

Sonuç olarak derim ki pazarın kaymağını yemek tekniği blog yazarlığı açısından bir hurafe değildir. Sadece ekonomik açıdan tuhaftır. Onu da yazının başında belirttim zaten. “Caiz midir hocam?” diye soracak olan varsa, caizdir. Alan ve satan memnundur.

AKP’nin içi göründü…

14 Temmuz 2007 Cumartesi 19:30, Osman Seyit Börütecene

Videoda bir senkronizasyon sorunu var ama hayatın gerçeklerini değiştirmiyor.

AKP’li bakanlar kendilerini padişah sanıyor

14 Temmuz 2007 Cumartesi 17:52, Osman Seyit Börütecene

Bugün gündeme düşen bomba haber şöyle; AKP’li bakanlardan Recep Akdağ bir vatandaşa elini uzatıyor, vatandaş tokalaşmayı reddedince bakan ortalığı birbirine katıyor. Sonuç: Vatandaş Durmuş Şahin hapiste!

Bakan da “ben kişisel hakkımı kullandım” gibi zavallı bir açıklama yapmış olay hakkında… Yahu bu AKP iktidardaki parti değil mi? Bu memleket cumhuriyet ve demokrasi ile idare edilmiyor mu? Biz bu yöneticilerin tohumuna para mı saydık ki tokalaşmaya mecbur olalım.

Bir bu eksikti be!

Sen Zen’i bil Zen seni

13 Temmuz 2007 Cuma 06:17, Osman Seyit Börütecene

52212007_3c6cb27e76_adrian_whelan.jpg

Dün akşam Gaykedi ve Nakhar balkonumuza misafir oldular, şen şakrak sohbetleştik. Bize bir kitap hediye ettiler: Zen’in Eti, Zen’in Kemiği. Bu kitap çeşitli Zen öykülerinden oluşuyor. Paul Reps derlemiş, Nevzat Erkmen çevirmiş. Lafı uzatmadan hemen konuya dalmak amacıyla kitaptaki ilk öyküyü aktarmak istiyorum:

Çay Fincanı

Meiji döneminde (1868-1912) Japon Usta Nan-in, Zen incelemeleri yapmaya gelen bir üniversite profesörünü karşılar.

Nan-in, konuğuna çay sunar. Profesörün fincanını doldurur, ama durmaz. Çayı fincana döker de döker.

Konuk profesör taşan çaylara bakadurmaktadır. Bir süre sonra, kendini tutamayıp, boşalır: “Taştı! Artık almaz ki!”

“Bu fincan gibi” der Nan-in, “sen de kendi düşüncelerin, kurgularınla dolusun. Önce fincanını boşaltmazsan, sana Zen’i nasıl gösterebilirim ki?”

Bu blogu sürekli takip edenler ara sıra şuurdan dem vurduğumu ve insanlığın büyük bölümünün şuursuzluğundan şikayet ettiğimi bilirler. Zen söz konusu olunca da şuur konusunda yine heyecanlanıyorum. Bu bağlamda, Zen’den ve şuurdan biraz bahsetmek istedim.

Zen’in kökü Budizm. Bu nedenle kendi anladığım haliyle Budist felsefeden bahsedeceğim.

Buda’nın söyledikleri içinde en çok ön plana çıkan, en çok anlaşılması gereken, en çok yanlış yorumlanan üç beş önemli ana unsur şöyledir: Kişinin içinde yaşadığı an, olabilecek en önemli zaman dilimidir. Bunun bir saniye öncesinin ya da bir saniye sonrasının bir ehemmiyeti yoktur. Kişinin o anda varolmasından daha önemli hiç bir şey yoktur. Varolmaktan daha önemli ve temel bir şey olmadığından da kişinin ihtiyaçları aslında minimumdadır. Bunun farkına varan insanın ihtiyaç duyduğunu sandığı şeyler azalır ve kişi kendini daha az engellenmiş hisseder.

Söz ne zaman Uzak Doğu felsefelerine, dinlerine gelse herkesin gözlerinin önüne yaşamaktan vazgeçmiş insanlar sürüsü gelir. Tibet, manastır, rahip, çile, çekirge, sensei gibi kelimeler kişinin zihninde dolaşır. Bazısı karşısına çıkan herkesi dövebilecek bir güce ve tekniğe sahip olmayı hayal eder. Bazısı ise bunca insanın nasıl yıllarca günde bir tas çorbayla yaşadığına hayret eder, dünyanın dört bir yanından o manastırlara akın eden ve orada sade bir yaşam sürdürmek peşinde olanları enayi olarak etiketleyiverir.

50806869_7d7c647c45_adrian.jpg

Elbette bu hayallerde günümüz dünyasının - daha doğrusu özellike 20. yüzyılın - etkisi büyüktür. Endüstriyel çağ bizleri tüketime alıştırdığı gibi, sadece materyal olarak değil, manevi olarak da gereğinden fazla tüketmeyeni ayıplamak ve dışlamak üzere programlandık. Bu nedenle de tüketim toplumu kendisine bir irade yalanı uydurmuştur. Bu yalana göre sigarayı bırakmak için irade gerekir, fazla yememek için irade gerekir, alışveriş yapmamak için irade gerekir, falan filan. Bu yalan başımıza örülürken de irade kelimesinin içi boşaltılmış, normalde istek ve kararlılık anlamına gelen irade kelimesi; çok zor bir şeyin üstesinden gelmek anlamında kullanılmaya başlamıştır.

Bu yanlış anlamıyla irade tamamen bir yanılsamadan ibarettir. Bu yanılsama çerçevesinde irade kelimesinin önüne “güçlü” sıfatı da eklenmiştir (iradesi güçlü, güçlü bir irade). Bu anlamda bir irade şimdiye kadar dünyaya gelmiş hiç kimsede görülmemiştir arkadaşlar.

İnsanlar başarıya istek, arzu, kararlılıkla ulaşırlar. İnsanların kendilerini disiplin altına almaya çalışmaları büyük bir yanılsamadan ibarettir ve şimdiye kadar bir kez dahi bu yöntemle başarıya ulaşıldığı görülmemiştir. İnsanoğlu her zaman ne yapmak istiyorsa ve ne işine geliyorsa bunu yapmayı sürdürmüş, bundan ötürü suçluluk duymuş ama iki saniye sonra kendine gelmiş ve işine geleni yapmaya devam etmiştir.

Günümüzde kapitalist sistemin bu hale gelmesinin sebebi de bu anlattığım nedenlerle hepimizin suçu, hepimizin eseridir.

Budizm, sizlere iradenin gerçek anlamını farketmenizi öğütlüyor. “Zorla güzellik olmaz, hiç olmadı ki” diyor.

Elbette burada yazdıklarım binlerce yıldır gelişen bir felsefenin herhalde milyonda biri falan olabilir bir anlatım olarak. Bugünlerde elimden geldiğince bu konuyu gündemde tutmak istiyorum.

fotoğraflar: Adrian Whelan

Parmaksal Sanatlar

13 Temmuz 2007 Cuma 05:34, Osman Seyit Börütecene

Biz burada 22 Temmuz seçimleriyle bir heyecan yakalamaya çalışaduralım, kendini görsel sanatlara verenler insanı gülümsetmenin bir başka yolunu daha bulmuşlar:

12635053_9942157f35_yuri.jpg

18410510_152bcc14c7_yuri.jpg

12765559_b653ae13ed_yuri.jpg

57653519_b2bdfe9c5e_withawe.jpg

Olayların Flickr’daki grup sayfası: http://www.flickr.com/groups/fingers/pool/

İlk üç fotonun sahibinin Flickr sayfası: http://www.flickr.com/photos/bayat/

Dördüncü ve son fotonun Flickr sayfası: http://www.flickr.com/photos/67132559@N00/57653519/

Yılların Goddess Artemis’i oldu sana Gaddesu Arutemisu!

13 Temmuz 2007 Cuma 05:07, Osman Seyit Börütecene

shodo_lesson_anyram.jpg

Benim hatun blog dünyasına benden daha fazla hakim olmaya başladı. Bundan sadece birkaç ay öncesine kadar bloglar üzerine birkaç blogu takip etmek, ara sıra yazılanlara bakmak, ben kendi bloguma yazı yazmaya çalışırken beni lafa tutmak dışında bir şey yapmazken şimdi ikinci blogunu açmış vaziyette.

Kendisini buradan tebrik ediyorum. Sevgilimin yeni bloğu Megami Sama’s Blog, belli bir konu üzerine özelleşmiş, Türkçe içeriğe katkıda bulunacak bir blog.

Goddess Artemis, iki yıldan fazla bir zamandır Japonca öğreniyor ve dolayısıyla bir hayli yol katetmiş durumda. Kendisi bu blogda Japonca bilgisini paylaşacak.

Türkiye’de eksikliği hissedilen konuya özel bloglar arasına bir katkı da kendisinden geldiği için mutluyum. Takipçisi olacağım!

caneda99.jpg

fotolar: anyram, caneda99

Merhaba!

osman

Site İçi Arama

Sayfalar

Arşiv

RSS

Site Map

Sosyal Mevzular

Standartlar