alemlerin aslı hayaldir
Türkiye’nin bugün siyasi anlamda içinde bulunduğu orta şiddetteki karmaşayı düşününce aklıma gelen ilk şey, acaba siyasi partiler olmasa daha mı iyi olurdu sorusu.
Düşünüyorum da temsili demokrasinin yerini “beni bu parti temsil etsin” mantığı alırken aslında bunun “beni bu futbol takımı temsil etsin”, “beni bu aşiret temsil etsin” demekten farkı yok.
Oysa gönül istiyor ki illa temsili demokrasi olacaksa ben sandık başına gittiğimde beni temsil etmesi için bir siyasi partinin başkanının sopası ne yöne bakıyorsa o yöne bakan bir elemanını değil de bağımsız ve salt beni temsil etmek amacıyla milletvekili seçilecek birine oy vereyim.
Siyasi partiler ortadan kalkarsa siyasetin, meclisin nasıl bir düzen alması gerekir? Tamamı bağımsız 550 milletvekili seçildikten sonra birinin hükümet kurması gerekiyor. Bu kişi kim olacak? Buna nasıl karar verilecek? Örneğin, milletvekili seçimi yaparken aynı zamanda başbakan da seçilebilir. Seçilen başbakan kabineyi kurmakla görevlendirilebilir.
Siyasi partilerin varolmadığı, meclisin 550 bağımsız milletvekilinden oluştuğu bir ortamda milletvekilleri aldıkları maaşın hakkını daha iyi verirler diye düşünüyorum. Böyle bir mecliste elbette gruplaşmalar olabilir. Ama bir siyasi partiye mensup olmanın getirdiği sorumluluklar ortadan kalkarsa her milletvekili artık takım tutar gibi mensubu olduğu partinin çıkarları doğrultusunda hareket etmek yerine ülke çıkarları doğrultusunda hareket etmekten çekinmeyecektir.
Böyle bir mecliste elbette yepyeni liderler doğacaktır. 550 Milletvekilinin birbirinden bağımsız düşünebilmesi ise ülkemize 550 ayrı görüşün hakim olacağı bir meclis değil, tam tersine muhteşem bir birlik ve beraberlik getirecektir.
Parti başkanlığından kaynaklanan tuhaf hiyerarşiler ortadan kalkacak, seçimler öncesi siyasi partilere ayrılan ödenekler ise tek tek dikkatle seçilmiş, elenmiş, 7000 civarında (şu andaki milletvekili adayı sayısını göz önünde bulundurarak söylüyorum) milletvekili adayına şaibeye yer vermeden dağıtılabilir.
Bence siyasi partileri tarihe gömmenin bir yolunu bulabilir, bunu becerebilirsek dünyanın yaşayan en demokratik en gerçek temsile sahip ülkesi oluruz.
Dotclear Fransızca bir blog yazılımı. WordPress’e benziyor ama işlevleri WordPress’ten daha kısıtlı. Salt blog yazmak amaçlı kullanım için fena görünmüyor. Ben kendi bilgisayarımda denedim, ufak bir bug dışında bir derdi yok.
Yalnız sorun şu ki dökümantasyonu ve forumları Fransızca. İngilizce dökümantasyonu henüz yapılmamış. İngilizce olan forumları ise çok zayıf.
WordPress kadar büyük bir komüniteye de sahip değil. WordPress’e alışık olanlara göre hiç değil çünkü WordPress’in verdiği kontrol imkanları Dotclear’da yok.
Yine de farklı blog yazılımlarını merak edenler için bir not düşeyim dedim.
Son haftalarda artan bir biçimde sözlük yazarı olarak tanıdığım kişilerin blog yazarlığına terfi ettiklerini gözlüyorum. Sözlük yazarları interneti keşfediyor.
Şimdiye kadar sözlük sitelerinde yazanların ciddi bir bölümü interneti sözlükten ve birkaç haber sitesinden ibaret sanıyorlardı. Ancak bu durumun değiştiğini görüyorum ve bu hoşuma gidiyor.
Ekşi Sözlük’le başlayan ve son bir iki yıldır sayıları yüzün üstüne çıkan sözlük siteleri aslında Türkiye’de web 2.0′ın başlangıç noktasıydı. Artık sözlükler demode olmaya başladı çünkü internet kocaman bir sözlük sitesi gibi. Sınırsız, moderasyonsuz, yazar sayısının sonsuz olduğu devasa bir sözlük sitesi.
Technorati, Digg, Flickr, Reddit, Blograzzi, Onvivo, Medya Eteği gibi siteler sayesinde bloglar ve kişisel siteler yaşayan varlıklar haline geldi. Yazılarınız daha fazla okunuyor, daha fazla eleştiriliyor. Tıpkı sözlük sitelerinde olduğu gibi ayar alıp verebiliyorsunuz.
Sözlükçülerin interneti keşfetmiş olmaları beni sevindiriyor.
Kolay değil. İnternet gibi ne olduğunu tam anlayamadığımız bir medyada şirketimiz için nasıl bir fayda sağlayabileceğimizi araştırmak gerçekten kolay değil.
Bu zorluk içerisinde şirketlerin aklında takıntılı biçimde gezen bir konu var: arama motorlarında bulunmak.
Arama motoru optimizasyonu bir hurafe türüdür. Bu hurafe konusunda en açık sözlü davranan arama motoru Google’dır. Google’ın kendi çalışma prensipleri ve arama sonuçlarını gösterme algoritmaları hakkında söyledikleri dışında bu alanda elle tutulur bir bilgi bulunmamaktadır.
Elle tutulur bir bilgi bulunmadığı gibi, internette bulabileceğiniz onbinlerce arama motoru optimizasyonu bilgisi de yanıltıcı olmakla kalmayıp aynı zamanda şirketinizin web sitesinin arama motorlarında iyi sonuçlar vermemek bir yana, bazı dizinlerden tamamen silinmesine neden olabilecek yapıdadır.
Hal böyle iken, şuna değinmekte fayda var. Arama motorlarında ilk sıralarda bulunabilmek her şirketin ihtiyacı değildir. Eğer böyle bir ihtiyaç gerçekten varsa, şu anda bu ihtiyacı karşılamanın tek yolu sürekli güncellemeden geçmektedir.
Bunun dışında şirketlerin web siteleri için arama motorlarında arandığında bulunmaktan çok daha öncelikli faydalar var. Bunlardan belki de en önemlisi müşteri iletişimini hızlandırmak ve kolaylaştırmak. Web sitesini kullanarak çağrı merkezi maliyetleri düşürülebilir. Şirketin web sitesinde hazırlanacak sıkça sorulan sorular kısmı, çağrı merkezlerinde müşterilerin telefonlarına cevap veren çalışanların da cevap verme sürelerini kısaltabilir.
Zaten bu işlevleri yerine getiremeyen bir web sitesinin arama motorlarında bulunabilmesi de müşterilerin ya da potansiyel müşterilerin ihtiyaçlarına cevap vermeyecektir.
“Google’da ilk ona girmek istiyörüz” histerisine kapılmadan önce müşterilerinizin işiniz hakkındaki bilgi ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir web sitesine sahip olmalısınız.
Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, spamci sitelerin genelde tasarımları çok kötü oluyor. Az evvel spam furyasına bir site daha katıldı. Sanırım bu da oyyla’nın açığa çıkan mail listesini kullananlardan.
Gelen mail’in başlığı “Haber”. Eğitici, öğretici şiir mesajıdır diye başlayan bir mail. Aynı listeden ise mutlaka diğerlerine de gitmiştir, bugün yarın anlarız.
Reşat kendisine söylediğim birşeyi iki yıl sonra olsa da duydu ve bir blog açtı. Artık o da blog yazarı.
Merakla ziyaret ettim, üç beş yazısına baktım, Reşat aynı Reşat. Değişmiyor. Çok doğru öncüller ile yola çıkıyor ama iki paragraf sonra işi öyle bir popülizme döküyor ki binlerce okuru kendisiyle beraber sarhoş ediyor.
Bu yazılarından birinde paranın önemine değinmiş. Ben de onun yazısına değine değine kendi fikirlerimi aktarmak istiyorum. Bugünlerde paranın anlamı benim için çok önemli. İnsanlar bundan ne anlıyor, para kavramı nereye doğru gidecek, bunlar çok çok önemli sorular.
Reşat’ın yazısında öne sürdüğü sorular şöyle:
Para hırsı ile yanıp tutuşmak, boş insan olmanın göstergesi olarak mı görülmeli? Yoksa, tam tersine, entelektüel birikimi yüksek olan insanın daha yüksek düzeyde talepleri ve standartları olacağını ve bu nedenle de daha çok paraya ihtiyaç duyacağını söylemek daha mı doğru olur?
Yazının devamında sorduğu soruları kısaca irdelemiş, söyledikleri de doğrudur ancak bugünlerde bundan daha fazla irdelenmeye ihtiyacı var bu konunun.
Para hırsı ile yanıp tutuşmak, entelektüel birikimi olmayan ve bu nedenle daha yüksek düzeyde talepleri ve standartları olamayacağını söylediği grup için boş insan olmak anlamına gelir, buna katılıyorum.
Entelektüel birikimi nedeniyle yüksek standartları olan insanlara gelince o yüksek standartları bir incelemek lazım. Mesela o yüksek standartlar daha kaliteli bir uçuş keyfi (havayollarından bahsediyorum, sulandırmayalım lütfen) yaşamak mı? Yoksa daha yüksek standartlarda meditasyon yapabilmek için gereken pahalı bir halı mı?
Kültür ürünlerinin; tiyatronun, sinemanın, kitapların pahalılığı gün gibi ortada, bunun ne savunulacak bir yanı var ne de tartışılacak doğru düzgün argümanı. Ancak eğitimin getirdiği yüksek standart beklentisi de bir o kadar ucuz ve acıklı bir konu.
Demek ki eğitimle beraber kaliteli tüketim adı altında insanların beyni yıkanıyor. Entelektüel birikimi olan bu kitle herhalde birikimini uzakdoğu felsefesi üzerine yapmamış. Belkemiği tüketmek olan batı toplumları üzerine yapmış. Bu arada batı toplumlarından bahsederken Avrupa’nın büyük bölümünü tenzih ederim çünkü Amerika’nın yanında Avrupa solda sıfır kalıyor tüketim toplumu olmak yarışında.
Yine Reşat’ın yazısından bir alıntıyla devam ediyorum.
Örneğin Avrupa’nın birçok yerinde, en ucuz pizzacılar bile İtalyanlar tarafından işletilir. Bizde ise İtalyanlar’ın yaptığı bir pizzayı yemek için 5 yıldızlı bir otele gidip, bir porsiyon yemeğe asgari ücretin yarısı kadar para ödemeniz gerekir.
Ben mesela şu dönemde şiddetle wasabiye ihtiyaç duyuyorum. Beslenme tarzımı değiştirdim ve yeni beslenme tarzımın temelinde wasabi ve soya sosu var. Wasabi Türkiye’de hem çok az yerde satılıyor, hem de çok pahalı. Yurtdışında yaşasaydım diş macunu alırcasına bir rahatlıkla Wasabi alabilecektim.
Avrupa için doğru olan bu durum Amerika için o kadar da geçerli değil. Burada açıkça görebiliriz ki Türkiye illa batıya benzemesi gerekiyorduysa Avrupa’yı örnek alması gerekirken Amerika’yı örnek almış.
Tüketim toplumuna karşı direnme fikrinin bile bir ürün olarak satıldığı (Fight Club, Matrix) yer Amerika. Avrupa değil. Avrupa’yı tehdit eden kapitalizm de Amerikan menşeyli.
Para konusunda yazılacaklar bir yazıya sığacak gibi değil ancak paraya niçin ihtiyaç duyduğumuz ve şu anda alışveriş amaçlı kullandığımız para sisteminin geleceğinin ne olacağı üzerine düşünmek zorundayız.
fotoğraf: Fernando Rossi
Özet: Maya kehanetleri ve bunların üzerine çalışan hatırı sayılır kişi ve kurumların görüşlerine göre 2011 ya da 2012 yılında bilinen dünya düzeni sona erecek. Hep beraber evrim geçireceğiz. Kozmik bilince kavuşacağız. Böylelikle sadece kendimizi, ailemizi, ülkemizi ve gezegenimizi değil; içinde yaşadığımız tüm kainatı düşünen, daha hoşgörülü, anlayışlı olacağız.
Özet: Dünya binlerce yıldır karşılaşmadığı kadar karbondioksitle son 100 yıldır karşı karşıya. Bunun en çok arttığı dönem ise son yirmi otuz yıl. Bunun yarattığı sera etkisi nedeniyle dünya normalin üzerinde ısınıyor ve kutuplardaki buzullar eriyor. İyimser tahminlere göre yaklaşık 40 yıl kadar sonra dünyanın büyük bölümü çöllerle kaplı olacak. Su seviyesi yükselecek. Bugün deniz kıyısında olan birçok yer sular altında kalacak. Dünya nüfusunun büyük bir bölümü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.
Özet: Unix işletim sisteminde patent ve kaynak kodları koruma fikri ortaya çıkınca Richard Stallman ve arkadaşları özgür yazılım fikriyle bir vakıf kurdular. Ardından doksanlı yıllarda açık kaynaklı ve ücretsiz dağıtılan Linux adında bir işletim sistemi çekirdeği ortaya çıktı. Açık kaynak, ücretsiz yazılım, insanlararası bilgi ve döküman paylaşımının bugün geldiği nokta bırakın Microsoft gibi bir dünya devini, peynir ekmek gibi satış yapan porno sektörünü bile zarara uğratmış durumda.
Bir yanda doğanın insanı tehdit etmekle başlayan yolculuğu insanın korumasına muhtaç kalmak haline dönüşüyor. Bu da insanların elele vermelerini ve kararlı olmalarını gerektiriyor.
Bir diğer yandan açık kaynak yazılım, web 2.0, döküman paylaşımı, gnu, ubuntu falan derken yavaş yavaş birçok konuda insanlar insanlara karşılıksız ya da salt manevi karşılıklarla hizmet etmeye başladılar.
Tüm bunlarla uyuşan, örtüşen bir de Maya takvimimiz ve Maya kehanetlerimiz var. Bunlar da bize insanlığın kozmik bir bilince ulaşacağını ve bambaşka bir evren duyarlılığıyla yaşayacağımızı söylüyor.
Bu saydıklarımın hepsi bir bütünün parçaları. Son yirmi yıldır dünya değişiyor diye bağırıp durduk ancak son birkaç yıldır dünya her zamankinden daha da hızlı değişiyor.
Bunları yazarken zihnimde verebileceğim o kadar çok örnek var ki yazıya dökmekte zorlanıyorum.
Nestle köle iş gücü kullanıyor.
Son bir iki haftadır dikkatimi çeken bir uygulama bu. Burada örneklemek istemiyorum çünkü webin doğasına aykırı bir yaklaşım. Şu ana kadar potkal.org‘da ve volkanca‘da gördüm.
Bir link vereceğiniz zaman cümle içinde hangi kelimeleri linkleyeceğiniz arama motorlarının dikkat ettiği bir unsur. Bu nedenle bir link verirken kelimenin sadece baş harfini linklemek anlamsız olduğu gibi arama motorları açısından sakıncalı da. Size hiç zararı olmasa bile link verdiğiniz yer açısından verdiğiniz linkin değeri azalmış olur.
Bu nedenle bu furyanın çok yayılmadan sona ermesini temenni ediyorum.
Bu aralar birçok ukalanın ağzına pelesenk olmuş bir deyim bu. Onlar bu ifadeyi günümüz Türkiye’sinin siyasi gündemine halktan gelen değişik tepkileri tanımlarken kullanıyorlar.
Ben de bu ifadeyi kullanmak istiyorum. Ama benim gündemim Türkiye değil, Dünya gündemi.
Son yirmi yıldır sağda solda duyduğumuz yeni dünya düzeni diye birşey var. Bu konudan bahsedenler genelde Amerikan Doları’nın üzerinde yazan “novus ordo seclorum” un Türkçesini söyler ardından da yine Amerikan Doları’nın üzerindeki piramiti gösterip “bak bu piramitin üstündeki göz herşeyi gören göz” derler ve olay orada biter.
Herşeyi gören göz masonik bir semboldür, Amerikan Doları’nın üzerinde yer almaktadır. Ayrıca yine Amerikan Doları’nın üzerinde bir de latince “yeni dünya düzeni” yazar. Gerisi kayıp. Buradan A.B.D. nin mason olduğunu ve dünyayı güttüğünü anlamamız gerekiyor.
Bu konuda sayısız yayın yapıldı, yazıldı çizildi. YouTube, yukarıda anlattığım iki bilgiyi veren kısa videolarla dolu. Bir Amerikan Doları’nın sağını solunu gösterip bir de 11 Eylül görüntüsü koydunuz mu herşeyi çözüveriyorsunuz.
Esas bozulması gereken ezber de sanırım burada.
Son günlerde Türkiye’nin askeri olarak A.B.D. ile karşı karşıya gelme ihtimali doğunca herkes A.B.D. nin teknolojisinden bahsetmeye başladı. Onlar herşeyi uyduyla takip ediyor, uçan kuşu bırak sinekten bile haberleri var, oturdukları yerden her yeri nokta vuruşu ile vurabiliyorlar vs.
Şimdi bu ezberi bir bozalım. A.B.D. 2003 yılında ikinci Körfez savaşını başlattı. Sene oldu 2007. Aradan dört yıldan fazla zaman geçti. Amerikan ordusunun gelebildiği nokta ortada. Her gün onlarca Amerikan askeri ölüyor. Hem de Bağdat’ın göbeğinde. Son dört yıldır birkaç haftada bir “Felluce’yi ele geçirdik” haberlerinin çıkmasını saymıyorum bile. Bu arada Amerika’nın dünya basınına dört yıldır süren bir savaşı sürekli üç beş Irak’lının terör eylemleri olarak vermesine ne diyorsunuz? Bunu yemiyorsunuz umarım. Irak’ta savaş bitti terör başladı diye birşey yok. Irak’ta savaş bitmedi ki!
Bitmedi çünkü ateş altında piyadenin ilerleyebileceği mesafe bir saatte yüz metredir. Bunun teknolojisi falan yok. Karşı taraftan ateşin geldiği yeri imha edebilirseniz ne ala, edemezseniz ben ne yapayım o teknolojiyi?
Elbette içinde Fatih’in İstanbul kuşatmasında da kullandığı, İngiltere krallarının neredeyse her savaşta kullandığı taktikler gibi sıcak çatışma olan bir yere kendi askerlerinizi de gözden çıkararak bomba atabilir, ortamı külliyen imha etmek için gereken şiddeti yaratırsınız. Ama bu noktada benim hissiyatım A.B.D.’nin dünyanın kamu baskısını göze alamadığı değil, abartılan teknolojinin A.B.D. nin elinde olmadığı.
İnsan olana bu kadarı bile yeter ezberi bozmak için.
Geride bıraktığımız Cuma, doğum günümdü. Doğum günü kavramından pek hazzettiğim söylenemez. Daha doğrusu doğum günlerine özel şatafatlı kutlamalar yapmak taraftarı değilim. Yoksa severim doğum günümü.
Sevgilim Goddess Artemis doğum günüm için bir yazı yazdı. Buradan haberdar olan blog yazarları ve bilimum eş dost doğum günümü tebrik ettiler. Onlara en içten teşekkürlerimi iletiyorum. Sevgilime de kalbinden blogspot’tan tertemiz bir sayfayı… ehehe hayır bunu böyle yazmayacağım, ayıptır: Sevgilim teşekkür ederim.
Doğum günüme dair bir tebrik de Doctus üyelerinden aldım. Doctus camiasına da teşekkür ederim.
Bu arada hepinize feyk attım. Goddess Artemis’in söz konusu yazısının altına yazdığım ilk yorumda yirmilerimin sonuna geldiğimi beyan etmiştim ama hayatın gerçekleri ve matematik, gezegende 32. yılımı doldurduğumu söylüyor. Her neyse, bu konuyu kapatabiliriz bence.
İyi dileklerini, tebriklerini ileten herkese tekrar tekrar teşekkür ederim.
Fatih Arslan Windows kullanırken çektiği sıkıntıları anlatmış. Kendisine tüm kalbimle katılıyorum.
Sevgili Ahmet Altan,
Siz bu ülkede yaşamaktan tek bir şey bile anlamamışsınız.
Gazetem.net‘teki 7 Mayıs tarihli yazınız da bunun ispatlarından biri.
Türkiye’yi o kadar anlamamışsınız ki, o bahsettiğiniz ayakkabılarını kapıda çıkarıp başörtüsüz gezmeyenlerle kız lisesiyle Robert Kolej yelpazesinde eğitim görmüş olanların aynı hane halkı içinden çıktığı bir ülkede yaşadığınızın ayırdında değilsiniz.
Türkiye’de birçok evlilik ailelerinin biri o taraftan biri bu taraftan olan çiftler arasında yapılır. Tabi o tarafla bu taraf sizin tabirleriniz.
Cumhuriyetin başından beri hor görüldüğünü söylediğiniz o taraf cumhuriyetin başından beri ülke yönetiminin en önemli görevlerinde yer almış, kendi danslarını yapmış, kendi sinemalarını izlemiş (sizin gözünüzden kaçmış olan edebiyat ve sinema) ve kendi kültüründe yetişmiştir.
Bu o taraf bu taraf meselesini burada kesmek istiyorum çünkü bu sizin jargonunuz. Bana göre o taraf bu taraf yok, en azından sizin anlattığınız biçimde yok, belki de anlatmayı beceremiyorsunuz.
Ayakkabılarını kapıda çıkarıp başörtüsüz gezmeyenler topluluğunun bu ülkedeki rakı tüketicilerinin yarısından fazlasını oluşturduğunu görmeyen gözleriniz, aynı topluluğun cumhuriyetin kurulmasıyla beraber sermaye sahibi olma şansını yakaladığını da görmemiş.
Yazınızın geri kalanında hüküm süren mantık da bu verdiğim örnekler çerçevesinde devam ediyor.
Siz, bu yazdıklarınızla 80 kuşağından daha apolitik, Recep Tayyip Erdoğan’dan daha AKP’li bir yerde duruyorsunuz.
Bugün AKP’nin siyasi islam (ayakkabıları kapıda çıkaran, başörtüsüz gezmeyenden anladığınız kısım; allah bilir Türkiye’nin yüzde 99′unu da müslüman olarak bellemişsiniz, sanki iktidar partisi kulağınıza üflemiş) taraftarı olarak kendisine oy vermiş olan tabanının gerçekte seçim barajını bile aşamayacak bir çoğunlukta olduğunu da gözleriniz görmüyor.
Türkiye’nin üniter yapısını, karmaşıklığını, kozmopolitliğini, kültürel farklılıklarının nasıl içiçe yaşanır durumda olduğunu algılayacak kadar önem vermiyorsunuz konuya.
Ahmet Bey,
Bir ülkenin profilini çizmek, süpermarketlerde kitap satmak gibi birşey değil. Lütfen kendi bildiğiniz işlerle ilgilenin.
Saygılar, sevgiler.
Kapitalist sistemin bize öğrettiği bir ayrım var. Bazı ürünler gerçek, diğerleri sahte. Örneğin üzerinde belli bir markanın adının bulunduğu ve bedel olarak hakettiğinden fazla para ödenerek alınan gömlekler gerçek, geriye kalanlar ise sanki gömlek değil.
Pazarlama ve reklam endüstrisinin bize öğrettiği bu ayrım cebimizdeki üç kuruşu paylaşabilmek için. Başka hiçbir şey için değil.
Sistem bu amaçla psikolojik bir rahatsızlık olan takıntı bozukluğunu kullanıyor. Diğer türlü iki gömlekten birinin gerçek diğerinin sahte olduğunu söylemek imkan dahilinde olamaz.
Bu konunun maalesef ürünlerde kalite aramakla bir ilgisi yok. Keşke öyle olsaydı. O zaman kalite ile övünürdük.
Birçok marka, sloganında bu yüzden “gerçek” kelimesini barındırır. İngilizcede benzer anlamlara gelen “authentic” gibi laflar da görürüz.
Markalar çoğunlukla açıkça yalan söylemektedirler. Bir ürün belli bir işlevi görüyor, belli bir kaliteyi sunuyorsa o ürün o üründür. Yani gerçektir, sahte falan değildir. Üzerinde Nike yazan bir eşofman da bir eşofmandır, üzerinde Mahmut yazan bir eşofman da eşofmandır.
Biri diğerinden daha kaliteli olabilir ama siz hiç son birkaç on yılın reklamlarında kaliteyi ön plana çıkararak kendini öven bir marka gördünüz mü?
Zamanla bir ürünün daha dayanıklı olduğunu iddia etmenin de modası geçti. Bunun nedeni de tüketici hakları mahkemeleri, reklam ve pazarlama sektörünün iyi niyeti değil.
Aynı tarlada yetişen iki domates düşünün. Nasıl biri gerçek biri sahte olabilir? Ya da nasıl olur da biri domatesken diğeri domates olmaz?
Elbette şimdiye kadar kullandığım her üründe kalitesini açık arayla takdir ettiğim ürünler oldu. Bu ürünlere baktığımda ise bunların hiç “kendi adlarını bağırmadıklarını” (elbette bu da bir reklamcılık) görüyorum.
Bu yazıda sahte kelimesini biraz çok kullandım diye aklınıza sahte markalar gelmesin. Bahsettiğim onlar değil. Ama dilerseniz onlar da bu kategoride yerlerini alabilirler. Yanlış da olmaz.
Bu arada biz zavallı insanlar birbirimize tüketim üzerinden değer vermeye çalıştığımız halde eninde sonunda beğendiklerimiz satın aldıklarımız olmuyor. Karizma adını verdiğimiz kavram bunlarla ölçülmüyor, hala ölçülmüyor. Zaten hiçbir zaman da ölçülmeyecek.
Birini seveceğimiz zaman (kolumuza takıp başkalarına göstermeye karar vereceğimiz zaman demedim) üstündekine başındakine bakmıyoruz (gözlerimiz oralara gitmiyor bile), o kişinin bize hissettirdiklerine bakıyoruz.
Özet: Marka kavramı zihnimize bir gerçeklik derecesi aşılamak için kullanılıyor. Yolda yürürken yerde gördüğümüz iki taştan biri gerçek, diğeri değil gibi bir noktaya geliyoruz.
Bu yıl gündemde olan konulardan biri başta blog yazarlığı olmak üzere genel olarak internette gezerken ve internete birşeyler katarken anonim / isimsiz kalabilme hakkı.
Dünya çapında teknolojisinin, ekonomisinin gelişmişliğine gelişmemişliğine bakmadan birçok baskıcı devletten söz etmek mümkün. Bunun getirdiği korkuyla insanlar internette yazarken anonim kalmak istiyorlar.
Anonim kalma isteğinin bir başka nedeni de binlerce yıldır var olan toplum baskısı korkusu. Ben işin bu kısmıyla biraz daha ilgileniyorum.
İnternette anonim kalma isteğini anlıyor ve haklı buluyorum. Ancak bunun sebeplerinden biri olan toplum baskısı korkusu beni üzüyor. Biz dünya üzerinde yaşayan toplumlar olarak nasıl birbirimizi bu denli korkutur hale geldik ki, ortak bir platforma yapacağımız katkılar sırasında tanınmaktan korkuyoruz?
Ben bunu açıkça acıklı buluyorum.
Şimdi bu yazıyı okuyanlar arasından baskıcı devlet yönetimlerinden bahsederek yorum yapanlar olacak bu yüzden tekrar edeyim: baskıcı devlet yönetimleri altında yaşayan insanların anonim kalma isteği ve hakları ile bir alıp veremediğim yok.
Anonim kalmak isteyenlerin anafikri anonim kalmanın bir özgürlük sağlaması. Oysa bana öyle geliyor ki fikirlerini ismini saklayarak beyan etmek zorunluluğu hissetmek özgürlük değil, tutsaklıktır. Sanki evden çıkmak için annenden babandan izin alamamışsın da gizlice çıkıyorsun gibi.
Bu bağlamda anonim kalma hakkının uzun vadede baskıcı devlet yönetimlerine ve baskıcı toplumlara ancak destek olabileceğini düşünüyorum. Anonim olarak fikir beyan etme alışkanlığının yaygınlaşması içine kapanık toplumlar yaratmanın başka bir yolu.
Bunun yerine insanların anonim kalmayı arzu etmek zorunda olmayacakları, kendilerini bu derece bir baskı altında hissetmeyecekleri toplumlar oluşturmak için çaba göstermeliyiz.

