alemlerin aslı hayaldir

Az evvel Volkan’ın blogunda okudum. Mynet blog hizmeti vermeye başlamış ancak WordPress MU’yu kullanıyor ama GPL ibaresinden eser yok.

Bu zihniyeti şöyle özetleyebiliriz, bazı insanlar ve bazı kurumlar Richard Stallman‘i hippi, GPL‘i de bir çiçek böcek manifestosu zannediyor.
Oysa GPL kanuni bir mesele ve hukuki yaptırımı var.
Herkesin buna dikkat etmesi ve kanuna uygun davranması gerekir.
Günlerdir hem Goddess Artemis‘in hem de benim gözlerimize takılan bir şey var. Özellikle belli bir yaşın altındaki genç blog yazarlarının akılları aşkla biraz karışmış durumda. Ben belli bir yaşın üstündekilerin de aşkla akıllarının karıştığından eminim ama bence onların eli yazmaya gitmiyor, tek fark bu.

Bu konuyu dar bir zamana sığdırmaya çabalamak faydasız olur ama ben yine de bir şok terapi görevi görmesi açısından bazı gerçeklerin altını çizmek isterim.
Şunu unutmamak gerekir ki adına duygu dediğimiz birçok konuda olduğu gibi aşk da duygu zannedilen bir düşüncedir. Yani midenize ağrılar girmesi ya da kelebekler uçuşması aşkı bir duygu yapmaya yetmez.

Dünyanın en özel insanı olduğunu düşündüğünüz kişi hakkındaki tanımınızı düzeltin: O sizin için en özel olan insan, dünya için değil. Böyle bir şeyi neden söylüyorum? İnsanoğlu maalesef duygu ve düşüncelerinde kusursuz değildir. Acıktığımız zaman yemeğe saldırdığımız gibi değerli gördüğümüz, ihtiyaç duyduğumuz herhangi bir şeye de saldırırız. Bu saldırı sırasında yemeğin lezzeti ve görünümü - hele de birkaç kaşık yedikten ve azıcık doyduktan sonra - iyiden iyiye önem kazanmaya başlar. İşte tam bu noktada yemeğimizin dışarıdan nasıl göründüğüne önem veririz. Yiyeceğiniz şeyin dışarıdan nasıl göründüğüne önem verdiğiniz an o artık bir üründür. Aşk konusunda bu tüketim alışkanlığına kanmamalısınız.
Şu en özel olma meselesine bir ek: Birlikte olduğunuz ve ruh ikiziniz olduğunu düşündüğünüz kişi, kendisi hakkında benzer şeyler hissedebileceğiniz onbinlerce kişiden biridir. Onu tek kılan, o sırada yanınızda olması ve kanlı canlı süren birlikteliğinizdir. Bu ilişki, sizin ilişkiniz olduğu için önemlidir. Önemli olması için başka sebepler aramaya gerek yoktur.
Yine aynı nedenden ötürü sevdiğiniz kişiden ayrıldığınızda veya o sizinle birlikte olmak istemediğinde bu, dünyanın sonu gelmiş demek değildir.
Varlığınız sizden başka kimseye bağlı değil. İnsan sevdikleri yanında olmayınca kendini yarım hisseder ama bu bir duygudan ve düşünceden ibarettir. Hala hayatta ve güvende olduğunuzu ve eksik olmadığınızı unutmayın.
Gidenin arkasından üzülmemek bir erdem değildir. Sevdiğiniz biriyle ilişkinizin sona ermesi karşısında göz yaşı dökmek kadar doğal bir şey olmaz. Burada doğru olmayan şey hayatınızı bu üzüntü üzerine kurmaktır.
Aşk hakkında insanoğlunun kafasını karıştıran ve mutluluğu sorun haline getiren yaklaşımlardan biri bu konuya bir kayıp / kazanç gözlüğü ile bakmak, bu konuyu bir başarı / başarısızlık çerçevesinde değerlendirmektir. Oysa aşk, birliktelik ve benzeri konular bir süreklilik, bir süreç halinde tezahür eder. Keskin dönemeçler beklemeyin.
Şimdilik sözlerimi şöyle noktalandırmak virgüllendirmek istiyorum: Savaşmayın sevişin arkadaşlar.

fotoğraflar: Lex in the city, morizia, passion.
Az evvel Engin Ardıç’ın bugünkü yazısını okudum.
Engin Ardıç’ın yazılarını takip etmek Brezilya dizisi izlemek gibi. Birkaç bölüm kaçırmış olmanız olayları yeniden yakalayabilmenize engel olmuyor. Adam sürekli aynı şeyleri yazıp duruyor.

Bu arada bu adamın eleştiri tarzı beni çıldırtıyor. Aslında kendisinin eleştiri tarzı dışında herhangi bir tarzı yok. Kendisi tam bir batacak yer arayan insan modeli.
Son ayların sıcak konularından olan cumhurbaşkanlığı seçimi, 367 matematiği (kuantum fiziği, sezen aksu şarkıcısı gibi) gibi konular üzerine yazdıkları; Türk blog yazarlarına yaptığı eleştirilerden farksız ama sadece tam tersi.
Şimdi ben de Engin Ardıç’ı kendi yöntemiyle eleştirmek istiyorum. Engin Ardıç bence asla iyi bir köşe yazarı değil çünkü kendisi çirkin ve göbekli. İğrenç bir göbeği var. Saçları da hep yağlıymış gibi duruyor, beşinci sınıf şampuanla yıkandığı çok belli. Ayrıca yazılarındaki kalitesizlik de kullandığı köy kalemi nedeniyle düzelecek gibi değil.
Bir de yazılarının yanına iliştirdiği o tuhaf gülümsemeli fotoğrafı da liderliğini yaptığı lümpenler (bana göre böyle yazılır) grubunu neden sürekli eleştirdiğini anlatıyor.
Kendisi hep sözünü ettiği ilkokul dördüncü sınıf olan Türk halkı eğitim seviyesini başarıyla yakalamış durumda. Kendisini buradan tebrik ediyor, bol bol lahmacun yemeye devam etmesini diliyorum.
İşte Engin Ardıç usulü Engin Ardıç taşlaması da böyle bir şey.
Şu anda Amerika’yı sallayan tek bir ticari olay var: iPhone’un satışa çıkmış olması.
Bu telefonun gerçekten cep telefonu ve el bilgisayarları piyasasında çığır açacak özellikleri var. Ancak benim gözümde iPhone’u özel kılan şeyler bunlar değil.
Benim gözümde iPhone’u özel kılan şey, bu telefonun tamamen tüketici fikri olması.

iPhone, adıyla sanıyla tamamen bir tüketici fikridir. Internet kullanıcılar forumlarda, bloglarda, çeşitli platformlarda Apple’ın aklına bir telefon yapmayı sokmuştur. Bu telefonun adını bile bu toplum koymuştur.
Apple ise yarattığı hayran kitlesini üzmeyerek böyle bir telefon yapmaya karar vermiştir.
Bunu göz önünde bulundurduğunuz zaman neden bu kadar ilgi gördüğünü anlamak hiç de zor değil. Elbette Apple’ın bu sese özenle kulak vermesinin yanısıra Apple adının hakkını verecek bir fark yaratmayı başarmış olmasının da bu ilgide payı var.

Steve Jobs ve ekibi her türlü tebriği hak ediyor.
Not: Tüm bunları yazarken Amerikan halkının tüketim sapıklığını da hesaba katmıyor değilim ama her şey için de sokaklarda yatmıyorlar.
Fotoğraflar: Robert Scoble
Son günlerde yazamamaktan şikayetçiyim. Okurlarımın gözünde bir günlük, iki günlük durgunluk veya az yazmak bir şey ifade etmeyebilir ama benim gözümde ediyor çünkü gündem kaynıyor. Görüş belirtecek ve hakkında bilgi verecek sayısız olay var.
Böyle bir ortamda ben arzu ettiğim kadar yazamıyorum çünkü fikirler aklımda birbirini kovalarken elimdeki tüm teknolojik imkanlara rağmen bir konuyu düşünürken diğerini unutmak gibi bir huyum var.
Tıpta buna dikkat dağınıklığı diyoruz.
Ama ben çareyi buldum.
Şu anda karşımda açık duran dört adet yazı girme penceresi var. Birinde tıkandığımda ötekine yazıyorum. Böylece kaynayan bir gündeme sahip olan bu günlerde ancak bu biçimde aklımdakileri kaybetmeden yazıya dökebilmem söz konusu olabiliyor.
Elbette bu ardarda dört beş yazı girmek demek. Ama gündemi bir dikkat sorunu nedeniyle kaybedip hiçbir şey yazamamaktan iyidir.
Kesinlikle tavsiye ederim.
Bu saatte bunu kaç kişi denk gelip izleyebilir bilmiyorum (bu video sadece 5 dk. önce çekildi) ama yayınlamakta fayda var.
Zaman zaman akşam saatlerinde televizyonda siyah beyaz bir tartışma programı yayınlanıyor. Hangi kanal olduğuna dikkat edecek kadar bile bakmadım. Tek bildiğim programın siyah beyaz yayınlandığı ile konuşmacıların Ali Sirmen ve Çetin Altan pardon, Kürşat Bumin oldukları.
Programın aklımda kalmasının ise tek sebebi Kürşat Bumin’in oturuşuyla kalkışıyla, mimikleriyle, ses tonuyla, kurduğu cümlelerle, bu cümlelerdeki vurgularıyla, giyimiyle A’dan Z’ye yüzde yüz bir Çetin Altan taklidi olmasıydı.
Kürşat Bumin ve Çetin Altan örnekleri karşılaştığım ilk örnekler değil. Türk gazeteciler, şarkıcılar, ressamlar, mankenler gibi geniş bir yelpazede her meslekten birbirinin kopyası insanlar bulabilirsiniz.
Beni esas şaşırtan ise şu ki, kopyalar genelde görsel kopyalar. Keşke biraz da düşünce biçimleri kopyalansa ve bunlardan faydalanılsa, herkes kendi kapısının önünü süpürse, bütün mahalle tertemiz olur.
Fotoğraflar: Kürşat Bumin (sağ üst), Yeni Şafak Gazetesi. Çetin Altan (sağ alt).
Sıcaklar uyutmuyor.
Bize Afrika sıcağı diye yutturulan küresel ısınma etkisi insanı fiziksel olarak hakimiyeti altına aldığı gibi ruhsal olarak da sınırları zorluyor.
Anadolu’da derler(miş) ki “Ateşinin çıktığına değil, huyunun değiştiğine yanarım”. Anneler ateşlenen çocukları için söylermiş bunu.
Ben de şimdi küresel ısınma için söylüyorum ya da moda adıyla Afrika sıcakları için.
Normalde geceyarısından hemen sonra serinleyen hava şu anda daha yeni serinliyor. Bu arada meteoroloji uzmanlarının tahminlerine göre haftanın en sıcak geçecek iki gününe başlıyoruz.
Sıcakların en kuvvetli silahı tansiyonu düşürmek. Bu yüzden kaybettiğiniz suyu ve tuzu takviye etmekte fayda var. Bir lokma beyaz peynir ya da bir iki zeytin yemek ve yanında soda içmek işinizi görebilir.
Ben de uyumadan yeni güne devam edeceğim sanırım.
Bilgisiz’de bir video izledim. Daha önce de izlemiştim bu videoyu. Gerçekten insan üzülüyor cahillik karşısında. Ancak burada birşeyler eksik sanki.
Ben Türkiye’de çoğunluğun (%99 diyebilirim); mason, anarşist, komünist, feminist, faşist, yahudi gibi kelimeleri eşanlamlı kullandığına şahidim.
Yani biri için mason desen otomatik olarak onu yahudi, dış mihrak, herhangi bir izm’in üyesi olarak algılarlar.
Video’da geçen sorulardan birini burada sorsak, Birleşik Krallık nerededir desek çoğunluk Arap Yarımadası’ndadır diye cevap verir. Hatta Arap Yarımadası diye bir yerin olduğunu ve Suudi Arabistan’ın bu yarımada üzerinde yeraldığını bilmek bile fazla.
Aynı biçimde yine Birleşik Krallığın para birimini sorsak Riyal diyen eminim çıkacaktır. Kısaca Birleşik Krallık dendiğinde Türkiye’nin büyük bölümünün Birleşik Arap Emirliği’ni anımsayacağından eminim.
Ekşi Sözlük‘te solcu yazarlara önerilen nick’ler arasında Nietsche‘yi görmüştüm ki kendisi Alman faşizminin fikir babalarındandır. Faşizm nere, solculuk nere.
Bu arada Ekşi Sözlük yazarlarının belli bir elemeden geçtiğini hatırlatırım ve oradaki 10.000 küsür yazarın bu ülkenin kaymak tabakasından olduklarına kalıbımı basarım, herşeyine iddiaya girerim. Yani yine nisbeten eğitimli insanlardan bahsediyoruz.
Derdim ülkemi aşağılamak değil, cahiliyetin evrensel olduğundan bahsediyorum.
Bu video bizi şaşırtıyor çünkü Amerikan vatandaşlarını gözümüzde büyütüyoruz. Onların bir yerden bir yere bizden daha hızlı gidebiliyor oluşu bizleri imrendiriyor. Onların dünyayı korumaya heveslenmeleri, dünyanın dört bir yanına askeri harekat yapmaları onları bizlerin gözünde baba, ağabey, paşa, komutan, lider, öğretmen, hoca seviyesine getiriyor.
Amerikalıların dünyanın en bilgili, en arif, en şaşmaz insanları olduklarını (yani insan değil robot olduklarını) peşinen kabul ediyoruz.
Bu sözlerim bazılarına naif gelebilir, o zaman bir kez daha okuyun, bir kez daha düşünün söylediklerimi. Katrina felaketi sırasında Türkiye’nin tanınmış işadamlarından biri ortalığın ne hale geldiğini görmüş, bir televizyonda kendisiyle telefon bağlantısı kuruyorlar adam diyor ki “Amerika bitmiş”. Halbuki onun gözünde canlandırdığı Amerika gerçekte yok. Dünyada hiçbir ülke Katrina felaketinden kaçınamazdı.
Amerika’nın büyük bir doğal felakete yenik düştüğünü görünce bile şaşırıyoruz.
Bunlardan bazılarını “Türkiye’yi çok özel bir yer sanmak” ve “Ezberi bozmak” başlıklı yazılarımda da ifade ettim.
Cahillik evrenseldir. Herhangi bir ülkenin tekelinde değildir. Hatta iddia edebilirim ki birkaç istisna dışında dünya ülkelerinin çoğunda bu videodaki soruların cevaplarını verebilecek kişi sayısının toplam nüfusa oranı diğer ülkelerle aynıdır.
Bu arada aklıma son bir şey daha takıldı… Acaba bu videodaki soruların cevaplarını bilmemek ayıplanacak bir şey mi? Bilmek çok mu büyük marifet?
Blogspot üzerindeki üç bloga yorum yapmaya çalıştım son 15 dakikadır ama nedenini bilmediğim bir sorundan ötürü yorum penceresi bir türlü yüklenmek bilmedi. Ben de çareyi yorum yapmak istediğim yazılara link vererek fikirlerimi blogumda yazmakta buldum.
Bu yazılardan biri Selim Tuncer’in, boğaz köprülerinin yaya trafiğine açılması ile alakalı yazısı.
Kadir Topbaş böyle bir proje planlıyormuş. Selim Tuncer de doğal olarak şimdiye kadar nerdeydi bu proje, umarız en kısa zamanda hayata geçer diyor. Bunun yanına kendi hayallerini de eklemiş, okuyun bence.
Ben de Selim Tuncer’e katılıyorum. Boğaz köprüleri yaya trafiğine açılsın. Yürüyerek iki kıta arasında gidip gelebilelim. Kadir Topbaş’ın bu projesine çoğu kişi karşı çıkıyormuş. Karşı çıkanlardan bir bölümü de köprüler yaya trafiğine açıkken yaşanan intihar olaylarından bahsediyor. Bence konuyla pek ilgili değil çünkü köprülerin yaya trafiğine kapanması intihar oranlarını değiştirmedi. Kendini gerçekten öldürmek isteyen hiç kimseyi köprüyü yaya trafiğine kapatarak engelleyemezsiniz.
Selim Tuncer’in boğaz köprülerinin yaya kısmına balıkçılar, kafeler, hediyelik eşya dükkanları açılması gibi hayalleri var. Bunları işin inşaat ve statik kısmını düşünmeden anlattığını kendisi de söylüyor. Statik açıdan zararlıysa bile bence bu tür uygulamalar köprünün yaya girişi ayaklarına yapılabilir. Orada yeni bir boş zaman değerlendirme alanı kurulabilir.
Blogspot yüzünden yorum yapamadığım bir diğer yazı gaykedi’nin. Psikiyatrist Tahir M. Ceylan’dan bir alıntı yapmış.
Alıntının içinden bir cümle seçtim:
Sistemin apaçık teratoloji (kötü şeylerin bilimi) yaptığının ve çok güç kazandığının farkındayız.
Hem bu blogumda hem de HayatKısa.com‘da anlatmak istediğim bazı temel şeyleri anlatmayı isteme nedenimi bu cümle o kadar iyi açıklıyor ki gaykedi sayesinde bu cümleye rastladığıma çok sevindim.
Bugünlerde tanıdığım bütün psikiyatrist ve psikologlar Türkiye’de kendilerine yapılan başvuru sayısının arttığından bahsediyorlar. Bu durum dünya çapında da çok farklı değil. İnsanlar, toplumu hep beraber içine soktuğumuz halden bir çıkış noktası arıyor. Bu konuda usanmadan sıkılmadan birbirimize destek olmalı, dolaysız bir iletişimle birbirimizi sağaltmalıyız. Ben bu konuda blogların çok büyük bir işlev yerine getirdiğine inanıyorum.
Yorum yapamadığım bir diğer yazı da bir delinin güncesini yazan mahallenin delisinin koyu mor başlıklı yazısıydı.
Kendisi dibe vurmaktan bahsetmiş ve bu dibin derinliğini merak ediyor. Biraz “geldik mi?” havası var. Çocuk gibi (iyi birşey söyledim kötü birşey değil). Kendisine söylemek isterim ki insanın maddi manevi, yani parasal, zamansal ve sinirsel kaynaklarının bir bölümü mutlaka bu dünyanın ne menem bir yer olduğunu anlamaya çalışmakla harcanır. Bu çok doğal bir süreç ve ancak ölümle noktalanacak bir şey.
Bu nedenle, dibe vurmak halindeyken de bir yandan yaşama katılmaya devam etmekte fayda var çünkü hayatın nasıl işlediği gibi karmaşık bir sorunun analizi, sadece kendisine zaman ayırabilmeyi mümkün kılamayacak kadar uzun ve sürekli bir analiz.
Bir başka açıdan bakacak olursak da şunu eklemekte fayda var, hayatı ve dünyayı daha da iyi algılayabilme sürecinde kişinin kendisine zaman ayırıp ayırmadığını ölçmesi lazım. Bazen yaşam karmaşık bir tablo çizerek dikkati kendine çekmeye çalışır. İşte bu noktalarda ben bu numarayı yemem diyerek “kendini ve dünyayı anlamaya çalışmak” yerine dünyaya pek yüz vermeyip yaşamaya devam etmek lazım. Hoş enteldantel de zaten o yazıya bu mealde bir yorum yazmış ama benden biraz daha kısa ve iyi anlatmış.
Özetlemek gerekirse; sevgili mahallenin delisi, çoğu boş, inan bana.
Bu daha ne kadar sürecek diye sorduğun şeyin içinde bir de “ben acaba aklımı bunlara yorarken neleri düşünmemeye çalışıyorum” sorusunu sorarsan dip, yüzey ve daha çeşitli seviyeler, hepsi senin olacak.
İşte böyle, blogspot’un yorum penceresinin bir anlık sürçmesi bir yazıya mâl oldu.
Bu sesi geç de olsa keşfettiğime seviniyorum.
Adıma sigara da varmış, daha yeni öğrenmiş olmak da benim ayıbım olsa gerek, 1875 yılında üretmeye başlamışlar çünkü.

Link verme sanatı başlıklı bir yazımda bu konudan daha önce de bahsetmiştim ama tekrarlamakta fayda var. Yine de o yazıyı da okumanızı tavsiye derim çünkü orada yazdıklarımı burada tekrar etmeyeceğim.
Arama motorlarına ait robotların sayfalarımızı gezerken dikkat ettikleri şeylerden biri de nerelere link verdiğimiz ve link verdiğimiz yerdeki içeriğin ne hakkında olduğudur. Hatta bu içeriklerin ne hakkında olduğu robotlara bizim yazımızın ne hakkında olduğuna dair de ipucu verir.
Hal böyle olunca siz “Ahmet’in blogunda seçimlerle ilgili bir yazı okudum” cümlesinde Ahmet kelimesini link metni olarak kullanırsanız robotlar link verdiğiniz yazının Ahmet hakkında olduğunu, sizin yazınızın da az biraz Ahmet’e değinen bir yazı olduğunu anlarlar. Eğer Ahmet kelimesi yerine blog kelimesini link haline getirirseniz de aynı şeyler blog hakkında olmak biçiminde değerlendirilir.
Bu durumda siz yüzlerce blog yazısı boyunca link metinlerinizi “şuradan ulaşabilirsiniz” diye yazarak şuradan kelimesine bağlarsanız (bunun örnekleri başlıkta da yazdığım gibi; şuradan, buradan, şuraya, buraya) bir müddet sonra robotlar doğal olarak sitenizin büyük ölçüde bu kelimelerle ilgili bir site olduğuna karar verebilirler. Sonra siz de “Oha, Google benim için şöyle böyle diyor” der, üzülürsünüz.
Bloglarımızın, anlamsız sınıflandırlamalara mahkum olmasındansa üzerine yazdığımız konularla aranıp bulunabilmesini istiyorsak linklerimizi güzelce verelim, verdirelim.
Son yıllarda gittikçe artan bir hayretle finans sektörünü izliyorum. Çok tuhaf uygulamalar var. Birkaç aydır televizyonda gözüme batan bir reklam var mesela. Arkadaşlar bir site ve alışveriş merkezi içinde yer satmaya çalışıyorlar. Bunu yaparken de satışı kolaylaştırmak için banka kredisi imkanı sunuyorlar.
Ne kadar olduğunu bilmiyorum ama az buz para değil, işlek olduğu iddia edilen bir site içinde mağaza satın alıyorsun. Kredi imkanları ise muhteşem. Krediyi bugün alıp geri ödemesine bir yıl sonra başlıyorsun.
Sormak istiyorum nereden geliyor bu değirmenin suyu? İnşaat yapmanın masraflarıyla helva yapmanın masrafları aynı değil. Çocuk bile bilir ki bir site ve alışveriş merkezi yapıyorsan astronomik rakamlarla oynuyorsun demektir.
Bu durumda bu rahatlık nereden geliyor? Hangi banka bir emlak satışında ödemeyi bir yıl sonra başlattıracak kadar sermaye sahibi? Eğer bunun yükünü inşaat şirketi karşılıyorsa nasıl karşılıyor?
Bu arada rakamlar inşaat sektörü kadar şişkin olmasa da kişisel kredilerde (tüketici kredileri) benzer bir açılım tüm bankalara yayıldı. Kredi alıyorsun ve geri ödemesine aylar sonra başlıyorsun. Bunu kim finanse ediyor? Aradaki açığı kim kapatıyor?
Ben burada büyük bir tehlike görüyorum. Türkiye’de enflasyon tek haneye indiğinden beri enflasyon muhasebesi üzerinden para kazanan kurumlar tek tek ortadan kaybolmaya başladı. Bunlar arasında nisbeten daha sabırlı olanlar ise bankalar. Enflasyonun tek haneye inmesinden sonra bir de kredi kartlarında tüketiciyi koruma kanunu da çıkınca bankalar parayı nereden kazanacaklarını şaşırmaya başladılar.
Mesela bugünlerde yer gök tüketici kredisi reklamlarıyla dolu. İstisnasız hepsinde zorunlu sigorta vardır eminim. Bütün bu kredi meselesi o zorunlu sigortayı satmak için bile yapılıyor olabilir.
Bu bir bataklık. A.B.D. bu bataklığa çoktan batmış durumda. A.B.D. genelinde hane başına tüketici kredisi ve kredi kartı borcu toplamı ortalaması 7000 dolar civarında.
Seksenli yılların sonlarına doğru, Turgut Özal Türkiye’nin ekonomisini iyice bozduğu zamanlarda gazeteler çarşaf çarşaf her doğan çocuğun ne kadar borçla doğduğunu yazıyordu. Şu anda aynısını Amerikan basını yapıyor.
Son yüzyılda dünya iklimine nasıl zarar verdiysek şu andaki bankacılık sistemi ile ekonomiye de öyle zarar veriyoruz. Tıpkı küresel ısınmada olduğu gibi, ekonomik sistemimizin de çuvallamaya başladığını ya farketmiyor ya da görmezden geliyoruz. Gelecek on yılda gelişen bankacılık sektörünün tüm dünyada nasıl bir anda yıkıldığına hep birlikte şahit olacağız.
Az evvel böyle bir gerginlik yaşadım. Orta yaşlı (3 yaşında) Toshiba M30 Pro bir dizüstü bilgisayarım var. Son 48 saattir fan çalıştığında abuk subuk sesler çıkarıyor. Çareyi açıp kurcalamakta buldum.
Hazır açmışken de elektrik süpürgesi ile (hassas bir aleti açmış olmanın gerilimi yetmedi demek ki) temizlik yaptım. Bu arada fana ulaşamadım. Daha doğrusu sadece üçte birine erişebildim. Bilgisayarı normal masa üstü bilgisayar kasası gibi açabilsem altından girip üstünden çıkmak suretiyle fanın derdini çözüp sesten kurtaracağım. Ama olmadı.
En azından sağlam bir temizlik yapmış oldum.
Bu arada fanın sesini %90 azaltabildim ama bilgisayarı kapadıktan sonra. Bunu da klasik Türk usulü kullanarak yaptım. Fanın bulunduğu bölgeye alttan hafif hafif parmak darbeleriyle vurarak olası bir takılmayı çözmeye çalıştım. Birkaç denemeden sonra sesi çok büyük ölçüde azaltmayı başardım.
Elbette kalıcı bir çözüm değil, bakalım neler olacak ilerleyen günlerde…

