alemlerin aslı hayaldir
Küresel ısınma konusunun daha sık gündeme getirilmesi gerekiyor. Az evvel bir sabah programında balıkçıları dinledim (yok Recep Tayyip Erdoğan’ın dinlediği gibi dinlemedim). Karadeniz’de balık ağlarına tropikal balıklar takılmaya başlamış. Balıkçılar denizlerin hızlı biçimde değiştiğinden ve balıkçılığın ölmek üzere olduğundan bahsediyorlar.
O sırada aklıma şu soru takıldı. Son derece eğitimli, kültürlü bir arkadaşımla sohbet ederken ona küresel ısınma hakkında fikrini sorduğumda “ohoo biz göremeyiz o günleri” dedi bana. Demek ki bunun eğitimle kültürle değil algıyla alakası var.
Siz ne düşünüyorsunuz bilemem ama ben küresel ısınmanın getireceği sonuçların neden bu kadar yakın olduğuna ve neden bu sonuçları şu anda da hızlıca yaşıyor olduğumuza dair bir benzetme yapacağım.
Yıpranmış, temeli zayıf, üzerinde sürekli oynanan bir bina düşünün. Bina o kadar zayıflamış ki her an çökebilir. Şimdi bu binanın yıllar boyunca ağır çekimde çökmesi söz konusu değil. Bu bina bardağı taşıran son damla bardağa eklendiği anda yerle bir olacak.
Bizler küresel ısınma hakkında söylenenlerin adım adım gerçekleşeceğine dair boş bir inanç içerisindeyiz. “Canım o kadar buz kütlesi 10 yılda erir mi ahahaha” gibi bir yaklaşımla olayları takip ediyor ve böyle bir algı geliştiriyoruz. Oysa mesele dünyada birçok doğal dengenin çürük eve dönmüş olması.
Her an her şey olabilir. Ben açıkçası çok merak ediyorum bu yılın sonunda bir kış yaşayacak mıyız yaşamayacak mıyız? Sanırım yaşamayacağız.
Bugün ve bu hafta gündemi oluşturacak en önemli konulardan biri sanırım bu olacak. Genelkurmay Başkanlığı’nın web sitesinde yer alan bilgiye göre ABD’ye ait 2 adet F-16 uçağı Güneydoğu Anadolu bölgesinde Türk hava sahasını dört dakika süreyle ihlal etmiş.
Haber bugünkü Hürriyet gazetesinde de var.
Şimdi bazıları doğal olarak soruyorlar, İncirlik Üssü’nde o kadar A.B.D. hava gücü var onlar ihlale girmiyor mu diye, Genelkurmay buna da yanıt vermiş. İncirlik Üssü’ndeki A.B.D. güçleri uçuş planlarını 1 ay önceden Genelkurmay’ın yetkililerine bildiriyorlarmış. Bu nedenle Genelkurmay’ın haberdar olmadığı herhangi bir uçuş hava sahası ihlali sayılıyor.
A.B.D. li yetkililer ise ahava sahası ihlalinin 4 dakika değil 1 dakika olduğunu savunmuşlar. Olayın kazara meydana gelmiş olabileceğini, sorumluları hakkında soruşturma başlatıldığını söylemişler.
Bugün konu hakkında kim ne söyleyecek, olaylar ne yönde gelişecek merak ediyorum açıkçası.
İnternette bu aralar hem küresel ısınma haberleri hem de küresel ısınmayı reddeden yazılar aynı anda yeniden artış gösterdi.
Küresel ısınmayı reddeden yazılar genelde ısınmanın insan kaynaklı olmadığı yolunda görüş beyan ediyor. Ancak tuhaf bir çıkarımla çoğunda “madem küresel ısınma insan kaynaklı değil o zaman başımıza birşey gelmeyecek” inancı yaygın.
İnsan psikolojisinin sık başvurduğu savunma mekanizmalarından inkar burada da işliyor.
Hepimiz önümüzdeki on yirmi yıl içerisinde başımıza gelecekleri anladık ama bunu hızlıca bilinçaltımıza itiyoruz tıpkı deprem olasılığında yaptığımız gibi.
Birileri çıkıp dese ki küresel ısınma bilincimizi artıracak, bizleri biraraya getirecek, barış içinde birbirimizin değerini anlayacağız, belki küresel ısınmayı engelleyebiliriz bile, o zaman diyeceğim ki ah ne güzel ama öyle de değil.
Bu kadar.
Bu videoya az önce Technorati’de rastladım, izlemeye değer bir çalışma olmuş:
22 Temmuz 2007 seçimlerinde hangi partiye oy vereceğime karar verdim. Oyumu Yaşar Nuri Öztürk’ün partisine vereceğim. Aşağıdaki videoları izlemenizi tavsiye ederim.
Aslında çalışmalarını daha bitirmedim ama bu konuda birşeyler yazmak için sabırsızlanıyorum. Web projesi dediysem öyle çok uzun boylu birşey beklemeyin. Türkiye’de en çok rağbet gören siteleri gözlüyorum ve ben de benzer bir çalışma yapmak istiyorum.
Bu projeyi bir blog olarak gerçekleştireceğim. Elimde bunun için belirlediğim bir domain var hali hazırda.
Yasalara uygun olmak şartıyla piyasada gördüğüm rezillikleri uygulamayı düşünüyorum. Elimden geldiğince alçalmaya çalışacağım. İçerikte sınır tanımayıp “günün güzeli”, “günün yakışıklısı”, “haftanın rüküşü” gibi kategoriler yaratmakla beraber “Hitler hala yaşıyor olabilir mi?” başlıklı konuları baş tacı edeceğim.
Bu operasyonum boyunca metinleri kendim yazacağım. Geri kalan her türlü tasarım, geliştirme, vb. işleri de kendim halledeceğim. Görsel güzelliğe pek önem vermiyorum.
Önümüzdeki günlerde “halk” için webde medya nasıl yapılır, en fazla ne kadar ilgi çekilebilir, dahası ben ne kadar rezilleşebilirim bunları göreceğiz.
Son aylarda internet dünyasında en çok ilgimi çeken şeylerden biri “life-hack” anabaşlığı altında toplanabilecek site ve blogların çok sayıda ziyaretçi tarafından beğenilerek izlenmesi. “Life-hack” kavramı kabaca bahsetmek gerekirse kişinin yaşamını mümkün olabilecek en iyi ya da en kaliteli biçimde değerlendirme çabası olarak açıklanabilir. Güzel.
Bu blogların konuları genelde insanların en çok işine yarayacak yazılımlar, teknolojik gelişmeler, zaman kazandıracak ürünler üzerine kurulu. Bu da çok güzel, gayet faydalı.
Aklımı kurcalayan nokta ise şu ki, teknolojinin bize kazandırdığı artı zamanı nasıl değerlendiriyoruz? Bu zaman bize ne sağlıyor? Eğer bunca teknolojinin bize kazandırdığı zamanı sevdiklerimize ayırabiliyorsak, bacaklarımızı uzatıp dinlenebiliyorsak, hoşumuza giden ve ruhumuzu besleyen şeylerle meşgul olarak değerlendirebiliyorsak, o zaman inanıyorum ki gerçekten erdemli bir davranış içinde yaşıyoruz.
Ama eğer teknolojinin bize kazandırdığı artı zamanı o teknolojiyi daha fazla kullanıp daha fazla üretmek, artı değer yaratmak ve bir türlü hayrını görmeye zaman ayıramayacağımız kazançlar elde etmek için harcıyorsak orada durmamız gerek.
Bu durum aklıma Matrix adlı filmden bir sahne getirdi; Neo’yu merkeze alıyorlar, sorgulama sırasında Neo telefon etme hakkını kullanmak istiyor. Ajan Smith de ona diyor ki, “eğer konuşamıyorsan telefon ne işine yarar?” (”What good is a phone call if you are unable to speak?”, burada speak’i alabildiğine uzatıyoruz ajan Smith’e benzemek için).
Gerçekten değerlendirmeyi bilmediğimiz bir artı zaman ne işimize yarıyor? Daha iyi bir yaşam mı sağlıyor yoksa kendimizi biraz daha yıpratabilmemiz için her geçen gün artan bir fırsatlar silsilesi mi sunuyor bize?
Ertuğrul Özkök bugünkü yazısında özet olarak 1 Mart 2003′te A.B.D. ordusu saflarına katılmadığımız için bugün terör olaylarının tırmandığını söylüyor.
Yazısını “ben demiştim” havasıyla süslemiş.
Şimdi 2003′e geri dönelim ve konu neydi bakalım. Amerika Türkiye’den asker istedi. Türkiye de bunu kabul etmedi ve asker yollamadı. Amerika ise bunun karşılığında Kuzey Irak’ta hakimiyetini artırdı ve Türkiye’yi cezalandırma yoluna gitti.
Ertuğrul Özkök de kısaca diyor ki (bana bakmayın yukarıda linkin verdim yazıyı kendiniz okuyun) asker yollamadık şimdi sınır ötesi operasyondan bahsediyoruz. O gün asker yollasaydık şimdi buna gerek kalmayacaktı.
Bu nasıl bir akıl yürütmektir anlamak mümkün değil. Türkiye bir ülkedir. Bu ülkenin devleti kendi adına kararlar verir. Ortamın nabzına bakar, çıkarlarını tartar ve kararlarını verir. Bir ülkenin çıkarları ise içinde bulunulan duruma göre değişir. 2003 yılında Türkiye uluslararası güce askeri katılımda bulunmak istemedi, şimdi ise ülkenin güneyindeki terör örgütü varlığına karşı müdahalede bulunmak üzere oraya askeri operasyon yapmaya hazırlanıyor. Yani Türkiye çıkarlarına göre hareket ediyor. Bunda rahatsız olacak ve eleştirilecek birşey yok.
Sevgili Ertuğrul Özkök, evet hayat zor. Politika ve uluslararası ilişkiler, hele de işin içinde şiddet varsa daha da zor. Ama kimse size hayatın kolay olacağını da söylemedi zaten.
“Bugün tezkereyi kabul edip orada var olamazsak, yarın çok daha zor şartlar altında oraya girmek zorunda kalacağız.”
Ertuğrul Özkök’ün o günlerdeki tezi buydu, ve şimdi köşesinde ben bunu demiştim diyor. Sanki oraya bir tren gidiyordu ve biz o treni kaçırdık.
Sevgili Ertuğrul Özkök, bilin ki Türkiye’nin kendi trenleri de vardır ve lazım olduğunda bu trenlere binerek gerek gördüğü yerlere gider. Bu nedenle bu durumu yeniden gözden geçirmenizde fayda var.
Eğitim seviyesi belli bir düzeyin üzerinde olan dünyalılar olarak son elli yılımızı sürekli biçimde değişimden bahsederek geçirdik. İş hayatında değişimler, piyasada değişimler, teknolojik gelişmelerin etkisiyle değişimler, kültürel değişimler, küreselleşme, vb. kavramlarla birbirimize sürekli dünyanın nasıl da değişim içerisinde olduğunu anlatıp durduk.
Ancak hiçbir zaman 90′lı yıllarda başlayan değişim kadar köklü bir değişim yaşamadık ve bunun o kadar içindeyiz ki ayırdına varmakta zorlanıyoruz.
Çevreme şöyle bir bakıyorum da, değişim söylemleri yirmi yıl geriden geliyor. “Know-how” satma modası ile çalkalanan seksenli yıllar dünyasının yerinde yeller esiyor ama yine de fikir üretmek ve satmak heyecanından vazgeçemedik.
Gerçekten güncel olan şey artık birşeyi nasıl yaptığınızı saklamaktan ve bunu parayla satmaktan geçmiyor. Günümüzde gerçek artı değer yaratan ve satabildiğiniz şey bir kişiye ya da kuruma ayırdığınız zaman ve emek.
Internetle beraber fikir üretimi açık büfe haline geldi. Bundan yaklaşık beş-on yıl kadar öncesinde yapılan hesaplarda bile seksenlerde yüzbinlerce dolarla ifade edilen fikir satışı değerleri günümüzde yirmibin doların altına inmiş durumda.
Eğer tüm bunlar size Japonca gibi görünüyorsa (ve Japonca bilmiyorsanız), son yıllarda gittikçe daha çok duyduğumuz “Çin ürünlerinin pazar hakimiyeti”, “Amerikan dolarının tüm dünyada düşüş yaşamış olması ve yükselmiyor olması, büyük ihtimalle de asla eskisi kadar yükselmeyeceği” gibi iki popüler konuyu hatırlamaya çalışabilirsiniz.
Bu derece yüksek bir hızla değişen dünyanın nabzını tutmak hem kolay hem zor.
Şimdiye kadar hiç dikkatinizi çekti mi bilemem ama beni çok şaşırtan şeylerden biri olmuştur hayatta; bazen bazı işleri daha yavaş yaparak daha hızlı sonuca ulaştığım zamanları bilirim.
Örneğin, biryerlere yürüyerek yetişmek durumunda olduğum zamanlarda aceleci bir tempo içinde değilsem aynı mesafeyi daha kısa sürede katederim ya da bana öyle oluyormuş gibi gelir.
Aynı şeyi kitap ya da herhangi başka bir yazılı döküman okurken de gözlemledim. Aceleyle okumaya çalıştığım birçok şeyi okumak daha uzun zaman alıyor. Sakin bir okumayla ise herşey daha anlamlı ve daha hızlı.
Sanırım bunun bedenimizdeki huzursuzluk salgılarıyla çok ilgisi var.
Hayatımızda belli bir oranda kaygı taşımamızın bizler için faydası büyük. Hayatta kalmamızı sağlayan, reflekslerimizi ayakta tutan birşeydir bir miktar kaygılanmak. Kendimizi hızla giden bir aracın önüne atmamızı engelleyen ya da kızgın bir maddeye dokunduğumuzda elimizi hızlıca çekmemizi sağlayan şey reflekslerimiz ve yaşattığımız makul miktardaki kaygı seviyemizdir.
Benzer biçimde, okulda, işyerinde, sosyal yaşamda sorumluluklarımızı sürdürmeyi sağlayan da bu reflekslerimiz ve kaygılarımız.
Ancak insan bedeni ve zihni maalesef mükemmel değil. Nasıl ki şeker hastalığında vücut aldığı şekeri iyi değerlendiremez ve sorun yaşarsa zihnimiz de bazen ihtiyacının üzerinde kaygı üretir ve bizleri yanlışlara sürükler.
Sorumluluk hissi zaman içerisinde sizi iş yapmaktan, görevlerinizi yerine getirmekten alıkoyan bir hal alabilir. Bu durumda büyük bir sorumlulukla hayatınızı bir kısır döngü içine sokarsınız. Aceleyle yaptığınız işler gecikir. Bütün dikkatinizi verdiğiniz işlerden bir fayda göremez, birşey üretemezsiniz. Böyle zamanlarda bir müddet durmak gerekir.
Hayatın bunaltıcı dönemlerinde bir müddet durmak çok korkutucu ve daha da kaygılandırıcı gelebilir insana. Düşünün, yetişmesi gereken birçok şey varken siz iki gün ara veriyorsunuz herşeye ve dinleniyorsunuz. Çok ürkütücü.
Aslında öyle değil, son derece mantıklı çünkü iki gün olmasa bile (kendine yarım saat bile zaman ayırmayan insanlar var ve kendince çok haklı sebepleri var hepsinin) bir gün hatta yarım gün durup dinlenmek size içinde bulunduğunuz savaşı kazandırabilir. Ama eğer sonuç vermeyen dolambaçlı yollar ve yöntemler, kendi kendinize yarattığınız girdaplar içinden çıkmak için debelenmeyi sürdürürseniz şahane bir bataklık deneyimi yaşayabilir, hayatta kalırsanız torunlarınıza anlatabilirsiniz.
Derin bağlantı her ne kadar esrarengiz ve ürkünç görünse de aslında çok sevimli bir internet ve web terimidir. “Deep linking” dediğimiz, bir web sitesinin anasayfasına değil de bahsettiğiniz konunun ilgili sayfasına link vermek anlamına gelen İngilizce tabirin türkçeleştirilmiş halidir.
Ülkemizde yaygın olarak gözlediğim bir konu derin bağlantıların eksikliğidir. Derin devlet edebiyatımızın zenginliği derecesinde fakiriz bu konuda.
En son bir banka reklamında gözlemiştim bunu. Ülkemizin büyük web sitelerinden birine verilmiş bir banner reklamda, gerçekten çok ilgi çekici bir bankacılık ürünü anlatılıyordu. Ben de hemen daha fazla bilgi edinebilmek için bu banner’a tıkladım. Ancak maalesef banner bankanın web sitesinin anasayfasına linklenmişti. Anasayfada da maalesef ilgili ürüne dair hiç bir bilgi ya da o bilgiye götüren herhangi bir link yoktu. Bu reklam kampanyasının bütçesi kabaca 30.000 YTL ile 60.000 YTL arasındadır diye tahmin ediyorum çünkü Türkiye’nin dört bir yanında kolayca görülebilen bir banner’dı. Bu bütçenin tamamının çöpe gittiğini rahatça söyleyebiliriz. Bir tarafta internet, bir tarafta ürünü satın almaya hazır meraklı ve ilgili müşteri, bir yanda da derin bağlantı eksikliği yüzünden ateşe atılmış cayır cayır yanan yüzlerce 100 YTL hayal edin.
Derin bağlantılar kurmuyorsanız banner’larınız ve daha birçok çabanız boşa gidebilir.
Microsoft’un artık iyice gemi azıya alıp tüketiciye açıkça kötü davranmaya başladığı şu günlerde, artık standart, gündelik masaüstü işleriniz için ofislerinizde her alanda kullanabileceğiniz yüzlerce işletim sistemi var. Bu işletim sistemlerinden %99′u Linux çekirdekli. Bunların içinde Ubuntu özellikle son iki yıldır en popüler olanlarından. İnternet üzerinden bilgisayarınıza indirip bir CD’ye basarak ve bilgisayarınızı bu CD ile açarak deneyebilirsiniz. Bu işletim sisteminde güdelik ofis ihtiyaçlarınızı karşılayacak herşeyi bulacaksınız. Ubuntu, lisansı ücretsiz olarak dağıtılan açık kaynaklı bir işletim sistemi.
İnternet üzerinde GNU/Linux ve Ubuntu’ya dair aklınıza gelebilecek her dilde o kadar çok kaynak var ki burada detaya girmeyi gerek görmüyorum.
Başlıkta bir yazım hatası yok. Tam yerine geldiniz. Bu benim pazarlama sektörüne verdiğim yeni isim. Bir Türk olarak aklıma en çok gelmesi gereken yerde geldi.
Yaklaşık onsekiz yaşımdan beri pazarlama sektörünün türlü alt dallarında çalıştım. Yani kabaca 13 yıldır (uğursuz sayı?) pazarlama sektörünün kah yakından kah uzaktan mensubuyum. Dolayısıyla pazarlama alanındaki sektörel yayınları da takip ederim.
Hem bu sektörel yayınlarda hem de sektördeki kurumların kendilerini müşterilere ve potansiyel müşterilere anlattıkları belgelerde yoğunlukla bir azarlama seziyorum. Azarlama sektöründe son yılların lideri pazar araştırmacılarından çıkıyor genelde. Kendilerine hak vermemek elde değil, pazar araştırması yapmadan reklam kampanyası düzenleyen şirketler milyonlarca dolar kaybediyor her yıl (kampanya başına).
Ama bugün değinmek istediğim yer bu değil tam olarak. Ben daha ziyade buradan yola çıkarak iş hayatındaki genel sinir ağlarını değerlendirmek istiyorum.
Servis sektörü son 30 yıldır dünya tarihinde her zamankinden daha büyük bir gelişme ve ilerleme kaydetti. Bilgisayarların devreye girmesi ve tüketici bilgilerine dair daha hızlı ve daha keskin hesapların yapılabilmesi birçok şirketi geçen yüzyılın başında olsalar rüyalarında bile göremeyecekleri kazançlara götürdü.
Ancak tüm bunlar yaşanırken şirket kültürü açısından kurumlar arasındaki uçurumlar da büyüdükçe büyüdü. Ağır sanayi için yarı mamül üreten çok çok büyük kurumların kültürel olarak geride kaldıklarına hep beraber şahit olduk. Tabi daha ziyade büyük holdingler kapsamında olmayan yarı mamül üreticilerinden bahsediyorum burada. Büyük holdingler ne kadar cahil olurlarsa olsunlar kaybedecekleri o kadar çok şey var ki reklam, tanıtım ve pazarlama sektörünün onları azarlamasına gerek dahi kalmadan paşa paşa, kuzu gibi yapmaları gereken birçok şeyi yapıyorlar; daha çok tüketici ve müşteri kazanmak adına olmasa bile eldekileri kaybetmemek adına.
Konuyu fazla dağıtmadan yine iş hayatındaki sinir ağlarına ve azarlama sektörünün nasıl oluştuğuna bakalım. Çok büyük sermaye sahibi, çok ciddi miktarda cirolara sahip olan ve bir o kadar da cahil olan şirketler pazarlama sektörünün birbirinden lezzetli meyvelerini yemek için reklam ajanslarına, halkla ilişkiler şirketlerine, interaktif ajanslara, pazarlama danışmanlığı, iletişim danışmanlığı servisi veren şirketlere başvuruyorlar. Bu başvurular sonrası bir dizi toplantı vuku buluyor. Bu toplantılar sırasında pazarlama sektörünün dili birçok cahil dev şirket için bir yabancı dilden daha yabancı olduğundan şirket yöneticilerinin ve sahiplerinin içine korku ve şüphe salıyor konuşulanlar.
Bir sonraki aşama, herşeye mümkün olduğu kadar temkinli yaklaşmak. Bu aşamada birçok şirket üzerine hep düşündüğüm bir Çin atasözünü hatırlatırcasına pazarlama faaliyetlerini askıya alıyor, bir sonraki çeyreğe erteliyor, bir dahaki yılın bütçesi içerisine koyuyor falan filan. Meşhur Çin atasözünü de yazalım: “En iyi savunma, o an orada olmamaktır”.
Daha sonra bu şirketlerden bazıları kendilerini eğitiyorlar ve gerçekten başarılı pazarlama kurumlarıyla işbirliği yaparak başarılı pazarlama faaliyetlerine imza atıyorlar. Bazıları ise “Biz sorduk yüz dolara yapıyorlar” felsefesini benimseyerek ne uzayan ne kısalan bir yapıda yaşamlarını sürdürüyorlar. Bu şirketler zaten kendileri gibi cahil bir iş ağı içerisinde yer aldıklarından kültürlerini farklılaştırma ihtiyaçları da yok. Alan memnun satan memnun. Büyüme istekleri ya da ihtiyaçları yok, küçülmüyorlar da genellikle, onların yaptığı işleri herkes yapmak istemiyor çünkü.
Bu sırada pazarlama sektöründe çalışan kurumlar da sinirleri gerilmiş bir biçimde entelektüel manifestolar, “nasıl yapılır” dökümanları gibi şeyler üretiyorlar. Toplantı emekleri boşa gitmiş, yaptıkları onca hazırlık, masraf, vs. bir anda yok olmuş. İşte tam bu anda yeni bir sektör doğuyor bu kurumların küllerinden: Azarlama Sektörü.
Azarlama sektörü, pazarlama sektörünün evde kalmış, öldükten sonra diğer tarafa gitmemiş hayalet hali aslında. Dikkat ederseniz azarlama sektöründe çalışan kurumlar daha ziyade laf üreten kurumlar oluyor. Yaratıcılık ve artı değer katma hevesi sönmüş, yerini didaktik ve dünyayı kurtaracak mesih tadında bir tavır almış.
Siz siz olun, elf iken orc’lara dönüşmeden evvel bu anlattıklarımı ikiden fazla kez düşünün.

