Osman S Börütecene

alemlerin aslı hayaldir

Adresi Akıllarda Tutulan Bir Blog Yazarı Olmak

30 Nisan 2007 Pazartesi 22:58, Osman Seyit Börütecene

Elbette web adresinden bahsediyorum.

Şu anda dünyada blog sayısı 80 milyon civarında. Bu sayı hakkında çeşitli tahminler var, ben destekli bir ortalamasını alarak 80 milyon rakamında karar kıldım. İşin içine bir iki yazı yazılıp bir kenara bırakılmış blogları da katacak olsak herhalde bu rakam yüz milyonlar seviyesinde olur ama bir anlamı yok.

Her blog yazarının gönlünde bir İnternet Mahir, bir Cem Yılmaz, bir Can Dündar yatıyor mu bilemem ama ben eminim ki neredeyse herkes blogunun onbinlerce okuru olmasını ister. Bu kadar çok rakip varken bu rakamlara ulaşmak nasıl mümkün olabilir? Her gün onbinlerin hatta yüzbinlerin ziyaret ettiği blogların büyük bölümü birden fazla kişi tarafından, yani bir ekip tarafından yazılan bloglar. Zaten bu bloglar sadece bu işi yapmak üzere kurulmuş şirketlere aitler.

Bunları işin içinden çıkarırsak gerçekten çok sayıda tekil ziyaretçi sahibi birkaç blog kalıyor geriye. Bunlardan biri Dooce.

Dooce’yi şöyle bir incelerseniz, çok ziyaretçisi olan bir blogmuş izlenimine kapılmazsınız. Blogundan elde ettiği gelir sayesinde artık çalışmayan, iş olarak sadece blog yazarı olan Heather; evli, bir çocuk annesi, eski web tasarımcısı bir kadın.

Dooce bu kadar trafiği nasıl yakalamış olabilir? Burada herhangi bir trafikten değil, reklam geliri yaratan bir trafikten bahsediyoruz. Reklam geliri üzerinden kazanç sağlayan blog sahipleri bunun ne kadar zor olduğunu bilirler. Sitenize onbinlerce kişinin gelmesi tek başına reklam geliri sahibi olmak için yeterli değildir.

Biz yine de konu başlığımızdan sapmamak için trafikten bahsedelim. Dooce’yi birkaç gün arka arkaya takip edecek olursanız sıklıkla güncellenen, sıcak, içten bir tarza sahip, dobra bir kalemin yazdıklarını okuyabilirsiniz. Elde edebileceğiniz ipuçları belki de sadece bunlarla sınırlı olacaktır. Tabii bir de Heather’ın iyi bir yazar olması ve esprili bir dil kullanıyor olması trafiği artıran nedenler arasında yerini almalı.

İkinci örneğimiz, ziyaretçilerinin yarısının kendisinden nefret ettiği, diğer yarısının da tapınırcasına sevdiği Robert Scoble. Adam bir yere link verdiğinde oraya tonla trafik sağlıyor. Robert Scoble’ın blogu tahmin ediyorum ki röportajlarını yayınladığı Scoble Show ve Podtech sitelerinden daha fazla ilgi görüyordur.

Scobleizer.com’u da birkaç gün arka arkaya takip ederseniz karşılaşacağınız üç beş şey aşağı yukarı bellidir: Sıklıkla güncellenen, sıcak, içten bir tarza sahip, dobra bir kalem.

Yine tek başına yarattığı trafikle ortalığı kasıp kavuranlardan biri de Michelle Malkin(nedenini bilmiyorum ama bu blog haftalardır Türkiye’den ulaşılamıyor). Laf aramızda kalsın ben kendisinden nefret ediyorum. Malkin’in yüksek ziyaretçi trafiği, adının geçtiği her ortamda mide bulandırmasıyla doğru orantılı. Özet olarak söylemek gerekirse Malkin; Bush iktidarını savunan, annesi onu A.B.D.’de doğurduğu için Amerikan vatandaşı olmasına rağmen Amerika’nın bu uygulamayı kaldırmasını isteyen muhafazakar, cumhuriyetçi, melez bir kadın. Vesikalık fotoğraf olarak bakılırsa bazı erkeklere çekici görünebilecek genç bir kadın olarak nitelendirilebilir ama blogunun çektiği ilgi bununla açıklanamaz.

Michelle Malkin’i bir tür blog dünyasının politik Ahmet Çakar’ı olarak nitelendirebiliriz belki. Kendisi, içinde insan hakları geçen her haberi terör yanlısı olarak değerlendiren ilginç bir düşünce yapısına sahip.

Eminim, her gün milyonlarca ziyaretçi sağlayacağını bilseniz bile bir Hıncal Uluç olmayı istemeyeceğiniz gibi bir Michelle Malkin olmayı da istemezsiniz.

(sürecek) sürdü

Dünden Yarına Tasarımda Basitlik

30 Nisan 2007 Pazartesi 22:01, Osman Seyit Börütecene

Web sitelerinin görsel tasarımı, web tasarımcısı olmak, tasarıma duyulan ihtiyaç ve benzeri kavramlar tartışma konusu olarak her zaman üst seviyelerde durdular. Ben konuyu biraz farklı bir açıdan ele almak istiyorum.

Bana öyle geliyor ki, bugün ziyaret ettiğimiz çoğu web sitesinin görsel tasarımına bundan 10 yıl sonra baktığımızda kendimizi bugün yetmişli yılların bol paça pantolonlarına bakıyor gibi hissedeceğiz.

Az önce wikipedia’da 18. yüzyıl kıyafet tasarımlarına baktım. Bu sırada bugünkü blog ve web sitesi tasarımlarında alışılmış “üstte kalın bir başlık kısmı” klişesini düşündüm. Bunu tüm dünyada hepimiz tabancalarımızın kabzasına oyma süsleme yapar gibi yapıyoruz. Amacımız, zaten birbirine çok bezneyen blog ve web sitesi tasarımları arasında bir nişan, bir farklılık göstergesi yaratmak.

Bu kadarla kalmıyor tabii ki. Öyle olsaydı herkes aynı fontu kullanmazdı. Webde herkese aynı görünebilecek fontların sayısı belli, bir elin parmaklarını geçmiyor. Ama font büyüklüğü ve kullanım yeri düşünülürse bu konuda neredeyse tüm dünya aynı şeyi yapıyor. Başlıklar çoğunlukla 36 piksel Georgia, metinler de genelde 12 piksel civarı serifsiz bir font.

Photomatt.net, WordPress’in yaratıcısının blogu. Onun başlık kısmına bir bakın. Ben mi çok uçuyorum hayallerimde bilemem ama bana 19. yüzyılın şekilli şemalli aşırı süslenmiş at arabası modellerini çağrıştırıyor. Konuyu saptırmamak için eklemeliyim ki o tasarımı ben beğeniyorum. Yani bu yazdığım o başlık kısmına bir kritik, bir negatif eleştiri değil. Burada işlemek istediğim konu insanoğlunun tasarım zevki ve bunun görsel ya da işlevsel alanlarla sınırlı kalmadığı gerçeği. Daha doğrusu bunun salt bir zevk meselesi olmadığı gerçeğini ele almak amacım.

Web sitelerinin, blogların tasarımlarındaki birbirine benzerlik sadece bu alana özgü değildir. Aynısını günlük gazetelerin tasarımlarında, otomobil tasarımlarında da görmek mümkün. Bu benzerlikler, alışılmışı aramanın yanısıra işlevselliğin tasarımı yönetmesinden de kaynaklanıyor.

Eğer 10 yıl öncesi ile bugünü karşılaştırmayı bir kenara bırakır da 500 yıl öncesi ile bugünü karşılaştırırsak dünden bugüne tasarımın ne kadar sadeleştiğini görürüz. 500 yıl önce üretilmiş bir at arabasının ne kadar detaylı kıvrımları olduğuna, üzerindeki küçük heykelciklere, kullanılan kumaşların desenlerine bakın; bir de bugünün ortalama bir binek otomobilinin ne kadar detaysız bir tasarıma sahip olduğuna bakın. Burada karşılaştırma yapıp biri diğerini döver diye bir sonuç çıkarmak peşinde değilim. Az evvel de dediğim gibi, sadece bu farkları hissetmek ve bu zihinsel gezintiyi yapmak hoşuma gidiyor.

Açık Kaynak Yazılımlar Pencereleri İşgal Ediyor

30 Nisan 2007 Pazartesi 10:45, Osman Seyit Börütecene

Az önce GNU/Linux ortamlarının meşhur müzik dinleme, toparlama, organize etme yazılımı Amarok’un Windows versiyonuna dair bir yazı okudum.

Evvela şaşırdım, sitem ettim. Neden Microsoft’un ekmeğine yağ sürüyoruz acaba diye düşündüm. Sonra biraz daha düşündüm, farkettim ki bu Bill’in ekmeğine yağ sürmek falan değil. Bilhakis bilgisayar kullanıcılarını açık kaynak kodlu yazılımlarla tanıştırmak, bu yazılımların Microsoft’un ve yandaşlarının iddia ettiği gibi öcü olmadıklarını göstermek.

Bunlara ihtiyacımız var çünkü bugün hala benim Ubuntu yüklü dizüstü bilgisayarımı gören ve şaşıran arkadaşlarım, tanıdıklarım var. Bilgisayarlarımda Windows işletim sisteminin bulunmaması onları şaşırtıyor, “benim hatırladığım linux böyle değildi” diyorlar. Sene 2007 olmasına rağmen herkes hala Linux deyince bir siyah ekran bekliyor. İnanılması zor ama gerçek.

Bu arada kendi dönüşümüm de geldi aklıma. 2005 yılının ortalarına kadar ben hala ana işletim sistemi olarak Windows kullanıyordum ama artık kaynak kodu kapalı olan ve ücretli yazılımlar kullanmayı bırakmıştım. Ön tanımlı tarayıcım Firefox’tu. E-posta yazılımım Thunderbird idi. Ftp için FileZilla kullanıyordum. Messenger yazılımı olarak Gaim, ofis yazılımı olarak da Openoffice kullanıyordum. Bu yazılımlar benim Windows işletim sistemini tamamen terkedip Linux’a geçişimde çok etkili oldular.

Dolayısıyla ben de birkaç dakikalık bir düşünce süreci sonrasında neden Amarok’un Windows versiyonunu yapıyorlar diye sormaktan vazgeçtim. Faydalı olduğuna inanıyorum. İnsanlara açık kaynaklı yazılımın nimetlerine alıştıracağına inanıyorum.

Halk İradesini İfade Ediyor

29 Nisan 2007 Pazar 15:35, Osman Seyit Börütecene

Mitingden az önce döndüm. Görülmeye değerdi. Ben hayatımda bu kadar çok insanı ilk kez birarada görüyorum. Mitingde duyduğum ve aklımda kalan sloganlardan bazıları şöyle:

Türkiye laiktir laik kalacak!
Çankaya yolları şeriata kapalı!
Tayyip şaşırdın sabrımızı taşırdın!
Kasımpaşa imamı kaça sattın vatanı!
Türkiye ayıldı imam bayıldı!
Aydın Doğan satılmış, medya satılmış!
Hükümet istifa!
Orduya uzanan eller kırılsın!
Tayyip baksana kaç kişiyiz saysana!
Çankaya’ya imam istemiyoruz!

Mitingde başörtülü ve türbanlı kadınlar da vardı. Ailece gelmişlerdi ve bizlerle beraber slogan attılar. Antalya’dan gelmiş bir çiftle de tanıştık. Türk halkı muazzam bir birliktelikle şeriat yanlısı siyasetçi istemediğini yüksek sesle ifade ediyordu.

Bu arada telefonla aldığımız habere göre AKP maalesef Büyükçekmece’den, Çorlu’dan ve Trakya’nın çeşitli bölgelerinden gelmekte olan vatandaşları engellemek için Büyükçekmece yolunu kapatmış. Haberle ilgili ayrıntılı bilgim maalesef yok ama iktidar partisi halkın sesini duyurmasına engel olmaya çabalayacağına bir an evvel istifa etmelidir.

Aşağıda Şişli’den Çağlayan’a yürürken cep telefonumla çektiğim yarım dakikalık kısa bir video var. Şu anda birçok tv kanalı zaten mitingi canlı olarak yayınlıyor ama ben de olay yerinden kendi objektifimle yakaladığım kısa bir görüntüyü aktarmak istedim. Ayrıca medya da kendine geldi sanırım, Tandoğan’da dersini alan tv kanalları şimdi mitingi canlı yayınlıyor. Halkın sesi herkesden daha güçlü çıktı.

Goddess Artemis de çok güzel birkaç fotoğraf çekti ve o da şu anda blog yazısını hazırlıyor. Bittiğinde bu yazıyı güncelleyip linkini vereceğim. Harika kareler var mutlaka bakın. Goddess Artemis de yazısını yayınladı.

Bugünkü Miting Hakkında

29 Nisan 2007 Pazar 09:56, Osman Seyit Börütecene

Goddes Artemis ile az sonra evden çıkacağız. Akşam saatlerine kadar blog yazısı yok yani :)

Bu arada ben önemli gördüğüm birkaç noktaya değinmek istiyorum. Gündemde bugünkü mitinge dair “darbe çığırtkanlığı” gibi sıfatlar dolaşıyor. Bunlar tamamen iktidar partisinin manipulasyonudur. Bunlar provokasyondur. Halkın demokratik yollardan fikrini beyan etmesini engelleme çalışmalarıdır.

AKP iktidarının bir cumhurbaşkanı seçmesine karşı olmak darbe taraftarı olmak değildir. Zaten bu mitingler amacına ulaşır da AKP hükümeti istifa eder veya cumhurbaşkanı seçmekten vazgeçer veya seçime gider veya hepsi birlikte… bunlar gerçekleşirse halkın dediği olur darbe falan da olmaz.

Ama biz yaşadığımız ülkeye sahip çıkmazsak, savcılarımız, mahkemelerimiz kanunlarımıza aykırı davranışların peşine kendi başlarına düşmezse o ülkede her türlü karmaşa olur. İnsanlar birbirine zarar vermesin diye darbe de olur muhtıra da olur.

Bu söylediklerimin ispatı ise şu anda iktidarda olan AKP’nin ve atalarının kurdukları bazı cümlelerde açıktır:

“kanlı mı olacak kansız mı olacak”
“demokrasi bir trendir istediğimiz yerde iner bineriz”

Şimdi bu cümlelerin karşısında durunca darbe çığırtkanı mı oluyoruz?

Daha açık konuşayım mı?

Ben bu ülkeye dindar cumhurbaşkanı seçilmesini istemiyorum. Ama Meclis Başkanı Bülent Arınç bunu duru bir Türkçe ile ifade ediyor: “Dindar bir cumhurbaşkanı seçeceğiz” diyor. Benim buna karşı çıkmaya hakkım yok mu?

Camiler kışlalarımız minareler süngümüz falan değildir. Böyle kışlayla süngüyle işimiz yok bizim. Bu mudur demokrasi?

Darbeye karşıyız diyen herkes bugün Çağlayan’a gelmeli ve fikrini ifade etmelidir, ülkesine sahip çıkmalıdır.

AKP’nin demokrasi karşıtı davranışlarına demokratik yollardan engel olmak isteyen herkes yine bugün Çağlayan’a gelmeli ve demokratik gösterisini yapmalıdır.

Kimse de oturduğu yerden darbe istemiyoruz diyemez.

Lori Harfenist ve The Resident

28 Nisan 2007 Cumartesi 19:35, Osman Seyit Börütecene

Lori Harfenist, The Resident adlı haftada bir gösterilen, yarım saatlik tv programının yapımcısı, sunucusu, editörü ve herşeyi. Program çoğunlukla Lori’nin tek başına konuştuğu videolardan ya da sokak röportajlarından oluşuyor. The Resident yayını yedi yıldır süren bir program.

Aşağıda programdan bir video izleyebilirsiniz (İngilizce)

The Resident’ın YouTube sayfası: http://www.youtube.com/theresident
Yahoo Video sayfası: http://www.video.yahoo.com/video/profile?yid=loridudek

Web 2.0′ın Avrupa Yüzü Ipernity

28 Nisan 2007 Cumartesi 19:22, Osman Seyit Börütecene

Ipernity; blog (blogspot, wordpress.com), resim (flickr, deviantart), video (youtube), arkadaşlık sitesi (sosyomat, yonja, facebook, myspace,…) gibi servislerin hepsinin yerini aynı anda tutabilecek yeni bir servis. Hem de A.B.D. değil Avrupa kaynaklı (Fransız).

Bu sitenin A.B.D. değil de Avrupa kaynaklı olduğunu vurgulamamın bir sebebi var. Web tasarımında Amerikan tarzını bir türlü sevemedim. İçim hiç ısınmadı. Benzer biçimde de KDE ve GNOME masaüstü ortamlarının tasarımlarındaki sıcaklığı, içtenliği ve görsel güzelliği asla Windows işletim sistemlerinin kullanıcı arabirimlerinde ve masaüstünde bulamadım. Amerikan tarzı görsel tasarımda çiğ bir basitlik var. Yalınlığa hizmet etmekten çok uzak bir basitlikten bahsediyorum. Çoğu kez en fazla elli altmış renk içeren bir renk paletinden alınıp özgün bir renk üretilmeden yaratılan Amerikan şirketleri logolarını düşünün mesela. Bu fark Amerika ve Avrupa arasında web tasarımına da yansıyor.

Konuya dönersek, Ipernity Youtube’un, Flickr’ın işlevselliğinin yanısıra kullanılabilirliği açısından da onlarla rahat rahat yarışır düzeyde. Sunucuları da son derece hızlı. Kullanıcı sayısı arttıkça sunucu hızı ne kadar etkilenir bunu bilemem ama şu anda performans muhteşem.

Benzer servislerden farklı olarak onlardan daha fazla işleve sahip olduğu yönler de var. Örneğin başka bir kullanıcının yayınladığı bir fotoğrafta siz de bulunuyorsanız kendinizi işaretleyebiliyorsunuz. Yani web 2.0 istiyorsanız alın size web 2.0

Bu arada ne tesadüf aynı konuyu Goddess Artemis de işlemiş. :) Ama o benden erken davranmış.

Son olarak Ipernity adresimi de vereyim ki kendime avatar olarak seçtiğim sünnetlik fotoğrafımı da görün. Ama fotoğrafın aslını yayınlamadım, pul kadar birşey göreceksiniz (fotoğrafın boyutlarını kastediyorum).

http://www.ipernity.com/home/osman

Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Türk Blog Dünyası

28 Nisan 2007 Cumartesi 18:00, Osman Seyit Börütecene

Daha çok yeni Türk blog dünyası hakkında izlenimlerimi yazdım. Hatta bitiremedim, devam edeceğimi söyledim. Bu sırada, dün gece 23:00 civarı itibariyle devletin en yüksek mertebelerinden halka kadar yayılan gerilim TSK’nın basın açıklamasıyla yeni bir noktaya taşındı. Bir çok blog yazarı TSK’nın basın açıklamasını yayınladı ama üzerine pek birşey yazıp çizmediler.

Önceki yazımda blogların habercilik yapmak hevesine kapıldıklarını ama maalesef bunu yarım bıraktıklarını da eklemiştim. Bugün bu saate kadar blogları elimden geldiğince taramaya çalıştım ancak dediğim gibi basın açıklamasının metni dışında birşey göremedim.

Basın açıklamasını ben de yayınladım. Benim de yanına çok fazla yorum eklediğim söylenemez ama yine de başlık yazarken yorum kattığıma inanıyorum.

Bugünkü durum blog yazarları için birden fazla açıdan fırsattır. Bunlardan en önemlisi, ellerindeki yayın organı olan blogları herkes ülke yönetimine katılım ve demokrasi adına fikirlerini beyan etmek üzere kullanmalıdır. İnternet, temsili demokrasinin daha az temsili ve daha çok gerçek olabilmesi için mükemmel bir fırsattır. Bloglar, bu internet altyapısı fırsatının üzerine bindirilmiş daha da büyük olanaklardır.

Daha da önemlisi, Türk blog yazarları önemli ölçüde genç bir kitleden oluşmakta ve bu genç kitlenin dinamik, taze fikirleri bu ülkenin hem şimdiki zamanı hem de geleceği açısından büyük değer taşımaktadır.

Ayrıca içinde bulunduğumuz durum bir siyasi partinin Türkiye’deki tüm demokratik araçları kullanarak demokrasiyi ortadan kaldırmaya çalışması ve dengesiz bir yasama, yürütme ve yargı gücü oluşturmaya yeltenmesi gibi kabul edilemeyecek bir tehdit unsurudur.

Büyük medya ise çok uzun zamandır bu siyasi partinin yanında yer almıştır. Bu siyasi parti, inançlarının gereğini yerine getirmektense Türkiye Cumhuriyeti’nin değerlerini değiştirmek amaçlarını her fırsatta gözümüze sokmaya çalışarak terbiyesizce ve şuursuzca bir faaliyet içinde oldu.

Buna karşı yazarak tepkide bulunmaktan ve fikirlerini ifade etmekten daha demokratik bir davranış aklıma gelmiyor (yarın mitingdeyiz o ayrı).

İkinci husus ise konu ne olursa olsun blog dünyasına mutlaka tavsiye etmek istediğim bir husus. Haberlerin çok hızlı aktığı zamanlar kaliteli yazarların kendilerini göstermeleri için çok önemli fırsatlardır. Gazeteciler yazar değildir. Yazarlar da gazeteci değildir ama blog yazarları blog kavramının doğası nedeniyle hem gazeteci hem de yazardırlar.

Dolayısıyla önemli her haber, amacınız haberi iletmek olmasa da haber hakkındaki kaliteli yorumlarınızı ve kaliteli kalemlerinizi göstermek için yeni bir fırsat demektir.

Yazarak demokrasiye katkıda bulunmak da bu ülkenin eğitimli insanlarının vatana olan borçlarının bir kısmını öder diye düşünüyorum.

Lori Earley

28 Nisan 2007 Cumartesi 17:30, Osman Seyit Börütecene

lori_earley1.jpg

Lori Earley, ilginç yağlıboya resimler yapan biri. Kadın bir ressam. İşlerinden bazı örnekler şöyle:

lori41.jpg

lori31.jpg

lori21.jpg

Web sitesinden bir görünüm:
lori1.jpg

Blog Kazanı Bildirgeç Camiasına Dert Oldu

28 Nisan 2007 Cumartesi 14:38, Osman Seyit Börütecene

Az evvel internetizm‘de okudum. Bildirgeç yazarları ve yorumcuları Nahnu‘yu Blog Kazanı‘nın reklamını yapmakla suçluyorlar.

Bu beni çok şaşırttı. Son haftalarda Hafif.org’da ve Bildirgeç’te içeriği birbirinden zayıf sitelerin ardarda verilen linklerinden fenalık geldi. Buna kimse sesini çıkartmadı ama Nahnu kendisinin de içinde bulunduğu bir oluşumun haberini verince kıyamet koptu. Üstelik az evvel dediğim gibi, Blog Kazanı son haftalarda Bildirgeç’i aşırı sayıdaki linkleriyle işgal etmiş kalitesiz bir oluşum değil. Blog Kazanı, Türk blog dünyasının çok ihtiyaç duyduğu türde sosyal bir site.

Nahnu’nun Bildirgeç kurallarına aykırı olmayan bu yazısının bu kadar tepki toplamasını insanoğlunda sık rastlanan çekememezliğe ve kıskançlığa bağlıyorum.

AKP’nin Oldu Bitti Girişimine TSK’dan Uyarı

28 Nisan 2007 Cumartesi 12:12, Osman Seyit Börütecene

Son haftalarda hepimizin gözleri önünde demokratik ve parlamenter yapıyı kendi çıkarları doğrultusunda yorumlayan AKP’ye son olarak cumhurbaşkanlığı seçimlerini de oldu bittiye getirmeye çalışınca TSK’dan sert bir uyarı geldi.

Ben bu yazıyı yazdığım sıralarda hükümetten bu uyarı hakkında henüz bir ses çıkmadı.

Gelişmeleri merakla takip ediyorum. Ayrıca yarın Goddess Artemis‘le beraber Çağlayan Mitingi’nde olacağız ve AKP’nin yönetici kadrosundan herhangi birinin cumhurbaşkanlığına seçilmesini onaylamadığımızı demokratik haklarımızı kullanarak alenen beyan edeceğiz. Daha doğrusu Türkiye’nin laikliği elden bırakmayacağını bir kere daha ifade edecek olan milyonların içinde olacağız.

Türkiye’de başta din ve vicdan özgürlüğü olmak üzere her türlü demokratik hak ve özgürlüğü savunan herkes yarın bu mitingde görünmeli ve vatana sahip çıkmalıdır.

GÜNCELLEME: TSK’nın web sitesi yoğunluktan dolayı zaman zaman erişilemez duruma geliyor. Bu nedenle birçok blog yazarı arkadaşım gibi TSK’nın basın açıklamasını ben de buraya kopyalıyorum:

TARIH : 27 NİSAN 2007
NO : BA- 08 / 07

Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir. Uygun ortamlarda ilgili makamların, sürekli dikkatine sunulmakta olan bu faaliyetler; temel değerlerin sorgulanarak yeniden tanımlanması isteklerinden, devletimizin bağımsızlığı ile ulusumuzun birlik ve beraberliğinin simgesi olan milli bayramlarımıza alternatif kutlamalar tertip etmeye kadar değişen geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.

Bu faaliyetlere girişenler, halkımızın kutsal dini duygularını istismar etmekten çekinmemekte, devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları din kisvesi arkasına saklayarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Özellikle kadınların ve küçük çocukların bu tür faaliyetlerde ön plana çıkarılması, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne karşı yürütülen yıkıcı ve bölücü eylemlerle şaşırtıcı bir benzerlik taşımaktadır.

Bu bağlamda;

Ankara’da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları ile aynı günde Kur’an okuma yarışması tertiplenmiş, ancak duyarlı medya ve kamuoyu baskıları sonucu bu faaliyet iptal edilmiştir.

22 Nisan 2007 tarihinde Şanlıurfa’da; Mardin, Gaziantep ve Diyarbakır illerinden gelen bazı grupların da katılımı ile, o saatte yataklarında olması gereken ve yaşları ile uygun olmayan çağ dışı kıyafetler giydirilmiş küçük kız çocuklarından oluşan bir koroya ilahiler okutulmuş, bu sırada Atatürk resimleri ve Türk bayraklarının indirilmesine teşebbüs edilerek geceyi tertipleyenlerin gerçek amaç ve niyetleri açıkça ortaya konulmuştur.

Ayrıca, Ankara’nın Altındağ ilçesinde “Kutlu Doğum Şöleni” için ilçede bulunan tüm okul müdürlerine katılım emri verildiği, Denizli’de İl Müftülüğü ile bir siyasi partinin ortaklaşa düzenlediği etkinlikte ilköğretim okulu öğrencilerinin başları kapalı olarak ilahiler söylediği, Denizli’nin Tavas ilçesine bağlı Nikfer beldesinde dört cami bulunmasına rağmen, Atatürk İlköğretim Okulunda kadınlara yönelik vaaz ve dini söyleşi yapıldığı yolunda haberler de kaygıyla izlenmiştir.

Okullarda kutlanacak etkinlikler, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ilgili yönergelerinde belirtilmiştir. Ancak, bu tür kutlamaların yönerge dışı talimatlarla yerine getirildiği tespit edilmiş ve Genelkurmay Başkanlığınca yetkili kurumlar bilgilendirilmesine rağmen herhangi bir önleyici tedbir alınmadığı gözlenmiştir.

Anılan faaliyetlerin önemli bir kısmının bu tür olaylara müdahale etmesi ve engel olması gereken mülki makamların müsaadesi ile ve bilgisi dahilinde yapılmış olması meseleyi daha da vahim hale getirmektedir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Cumhuriyet karşıtı olan ve devletimizin temel niteliklerini aşındırmaktan başka amaç taşımayan bu irticai anlayış, son günlerdeki bazı gelişmeler ve söylemlerden de cesaret almakta ve faaliyetlerinin kapsamını genişletmektedir.

Bölgemizdeki gelişmeler, din ile oynamanın ve inancın siyasi bir söyleme ve amaca alet edilmesinin yol açabileceği felaketlerin ibret alınması gereken örnekleri ile doludur. Kutsal bir inancın üzerine yüklenmeye çalışılan siyasi bir söylem veya ideolojinin inancı ortadan kaldırarak, başka bir şeye dönüştüğü, ülkemizde ve ülke dışında görülebilmektedir. Malatya’da ortaya çıkan olayın bunun çarpıcı bir örneği olduğu ifade edilebilir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin çağdaş bir demokrasi olarak, huzur ve istikrar içinde yaşamasının tek şartının, devletin Anayasamızda belirlenmiş olan temel niteliklerine sahip çıkmaktan geçtiği şüphesizdir.

Bu tür davranış ve uygulamaların, Sn. Genelkurmay Başkanı’nın 12 Nisan 2007 tarihinde yaptığı basın toplantısında ifade ettiği “Cumhuriyet rejimine sözde değil özde bağlı olmak ve bunu davranışlarına yansıtmak” ilkesi ile tamamen çeliştiği ve Anayasanın temel nitelikleri ile hükümlerini ihlal ettiği açık bir gerçektir.

Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir.

Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.

Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

Dünyanın Gelişimine Engel Olan Faktörler

24 Nisan 2007 Salı 10:15, Osman Seyit Börütecene

Bazen acıyla, bazen sinirlerim zıplayarak, bazen de hatırlamamaya çalışarak yaşamama neden olan birkaç şey var. Bunlar dünyanın gelişimine köstek olan şeyler.

Patent sistemi, dünyanın gelişimini engelleyen şeylerden biri. Patent, telif haklarından farklı birşey. Mesela ben bir roman yazarım, fotoğraf çekerim, program yazarım, bunların telif hakkı vardır ve bana aittir. Ama insanların vergi iadesi doldurmalarını kolaylaştıran bir yazılım geliştirip bunun patentini alabilirim. Burada patentini aldığım şey, belli kıstaslarla düzenlenmiş bir biçimde insanların vergi iadesi zarflarını doldurmalarına yarayacak yazılımdır. Yani benim oraya yazdığım a kodu b kodu değildir. Bu ne demek? Ben bu yazılımı yaptıktan sonra başkası böyle bir yazılım yapamaz demek. Örneğin bir otomotiv firması bir otomobilin belli bir yöne dönerken o yine birden fazla ışıkla sinyal vermesinin patentini alabilir. Bir keresinde Pepsi ya da Coca-Cola, hangisi hatırlamıyorum, kırmızı rengi patentlemeye çalışmışlardı ama sonuç alamadılar tabi.

Ancak maalesef günümüzde kırmızı rengin patentini almaya yakın saçmalıkta patent çalışmaları yapılıyor. Bu dünyanın gelişmesine engel olmakla kalmadığı gibi AIDS gibi hastalıkları tedavi eden ilaçların yayılmasını da engelliyor. Patent ücretini ödeyemeyen ülkeler ilacı kendileri geliştiremiyorlar. Çünkü benzer metodlarla AIDS hastalığını tedavi eden bir ilaç yapamazsın, bunu yapmak patentle korunuyor.

Dünyanın gelişimine engel olan bir başka faktör de uluslararası dev şirketler. Bu şirketler kendi hissedarlarının çıkarları doğrultusunda dünyada birçok hükümete, meclise milletvekili yerleştiriyorlar. Hükümetlerin kurulmasına ön ayak oluyor, hükümetlerin yıkılmasına karar veriyorlar. Bu arada olan bir çok gelişmekte olan ülkenin halkına, ekonomisine, sosyal seviyesine oluyor.

Bu şirketler birçok ülkenin kaderini tayin ettikleri gibi küresel ısınma ve benzeri önemli konularda medyaları kontrol ederek bu konulardaki haberlerin nasıl ve ne sıklıkta yayınlacağına da karar veriyorlar. Haberler bu şirketlerin çıkarları doğrultusunda yayına sürülüyor. Burada konu küresel ısınma olduğu için bu artık dünyanın gelişmesine engel olmak değil dünyanın sonunun gelmesine seyirci olmak anlamına geliyor.

Dünyanın gelişimine engel olan bazı ekonomik kurallar ve ticaret alışkanlıkları var. Mesela bir ürünün ömrü sona ermeden yenisini piyasaya sürmemek gibi. Lüks tüketim ürünlerinde bu konuda bir sorun yok ama tıpta, eğitimde, iletişimde bu tip ürün bekletmeler dünyaya o kadar zaman kaybettiriyor ki bu sayede kazanılan paraya lanet edesi gelir insanın.

Dünya tüm bunlara ne kadar dayanır bilmiyorum. Büyük şirketlerin manipule ettikleri medyalarda bile küresel ısınma hakkında 22. yüzyılın dünyanın sonu olacağına dair haberler var. bu manipulasyondan uzak durmaya çalışan ve seslerini duyurabilen bilim adamları ise dünyanın bundan sadece 20 yıl sonra bambaşka bir yer haline geleceğini üzülerek anlatıyorlar.

Türk Blog Dünyası Gözlemlerim

24 Nisan 2007 Salı 02:39, Osman Seyit Börütecene

Haftasonu Mert Ulaş‘ın kurduğu Türk Blog Yazarları grubunda bulunan 196 blogun RSS feed’ine üye oldum. Yazılar RSS okuyucuma düştükçe hepsini tek tek okuyorum. Yeterli bir süre inceledikten sonra sanırım birçoğunun aboneliğini de sürdüreceğim.

Bunun dışında blogcu.com ve bulabildiğim benzer yerlerdeki blogları da uzun zamandır inceliyorum.

Bu noktadan sonra yazacaklarım; blog benim hobim, keyif için yazıyorum, kaç ziyaretçim olduğuyla ilgilenmiyorum, hele de blogumdan para kazanmaya hiç niyetim yok diyenleri ilgilendirmiyor. Onlar canları ne isterse yazar, çizer. Kimse kimsenin interneti, bilgisayarı nasıl kullandığına karışamaz, karışmasın, karışmamalı.

Bunu da söyledikten sonra rahat rahat eleştirilerime geçebilirim sanırım.

İlk aklıma gelen şey, bazı blogların sanki haber ajansıymış gibi davranması. Burada belli ilgi alanlarındaki haberleri takip edip bunları bloglarında yayınlayan ve yorum ekleyen, farklı kaynaklar belirten yazarlardan ve bloglarından bahsetmiyorum. Onu yapmak faydalı ve internete artı değer katacak birşey. Benim eleştirdiğim, kendini haber ajansı zannetmek ya da kendine haber ajansı süsü vermek ve bu yolla bir haber blogu yaratmak.

Hata bunun neresinde? Şurasında; eğer bu bloglar gerçekten bir haber ajansı ya da haber sitesi sıklığında belli haberleri sürekli olarak yayınlıyor olsalardı herhangi bir eleştiride bulunmazdım. Ancak gördüğüm kadarıyla bahsettiğim bu blogların bir rating kaygısı var. Yani haber yayınlıyor olmalarının sebebi çoğunluğun ilgisini yakalamak, gazetecilik oynamak, bu da burada bulunsun vatandaş faydalansın diyerek sanki kimse haberi kaynağından okuyamazmış gibi bir tavırla herşeyi bloguna istiflemek.

Bu tür bloglarda iki dezavantaj görüyorum, bunlardan biri okurların haber gördükleri bloglarda devamını beklemeleri ve gelmeyince de bu okurların ortadan kaybolması. İkincisi, başka yerlerden sürekli haber alıntılayan blogların kaynak gösterilsin ya da gösterilmesin çifte içerik nedeniyle Google arama motorunda olabileceğinden daha düşük sıralarda çıkması.

Bir başka dikkatimi çeken şey ise sonu gelmeyen Türkçe hataları ve kelimelerin tuhaf yazım biçimleri, mesela aynı kelime içinde büyük harf küçük harf karışık yazmak gibi. İnanın bunun hiçbir özelliği, karizması falan yok. Okunurluğunuzu zedeliyor sadece, hepsi o kadar.

Eleştirmek istediğim bir başka nokta, buna çok sık rastlamadım ama bu yazıyı okuyan olursa bir faydası dokunur, stok resim satan yerlerin sitelerinden alınmış ve üzerinde o sitenin logosu bulunan resimler. Bunun internete belki zararı yoktur ama blog sahibine çok zararı var çünkü bu sitelerin çoğunun artık Türkiye temsilcileri var ve blog sahiplerine telif hakları davası açıyorlar.

Son olarak (şimdilik) değinmek istediğim nokta yabancı web sitelerinden ve bloglardan alıntı içerikler. Bunlara o kadar sık rastlıyorum ki artık her görüşümde gülmeye başladım. İşin ilginci, bunu yapan çok tanınmış üç beş web ve teknoloji içerikli blog ve içeriği yabancı sitelerden görüp kendi bloglarında işleme biçimleri hep aynı. Bir de bu bloglar bunu maalesef Türkçe içerik için de yapıyorlar. Burada alıntıladıkları şey içerikten ziyade fikir. Bu yüzden de nisbeten daha az tanınan Türkçe blogun ya da yabancı dil engeli nedeniyle erişilmez olan yabancı sitenin ya da blogun farkedilmesi ihtimali bir hayli düşük. Ama tabi gören göz görüyor (sizlere ağzımla gülmüyorum, haberiniz olsun). Buraya da bir not düşeyim, yanlış anlaşılma olmasın; bu konudan ilk kez bahsediyorum. Daha evvel yazdığım bir iki örnek buna dahil değil.

Şimdilik izlenimlerim bunlar, bu konuya tekrar zaman ayırmak için elimden geleni yapacağım. Özellikle beğendiğim bazı blogları ayrıntılı olarak anlatmak isterim.

Tanrı’yla Başbaşa Kalmak

24 Nisan 2007 Salı 02:12, Osman Seyit Börütecene

Din bugünlerde birden fazla olayla günlük hayatımıza konu oluyor. Türkiye’de siyasi islamın en büyük ve en güçlü temsilcisi olan AKP, Türkiye’nin cumhurbaşkanını seçecek. Son genel seçimlerden önceki gazete haberlerine, tv haberlerinin kayıtlarına bakarak bu partinin nasıl dini duyguları sömüre sömüre iktidara geldiğini herkes görebilir. “Şeriat’ı getireceğiz” ifadesini şaka ya da dil sürçmesi olarak sayılamayacak sıklıkta telaffuz etmiş olan Recep Tayyip Erdoğan ya cumhurbaşkanlığına aday olacak ya da bir aday gösterecek ve AKP de o adaya oy verecek. AKP’li milletvekilleri bunu kendi ağızlarıyla her fırsatta söylüyorlar. Dinin gündemimizi işgal etme biçimlerinden biri bu; cumhurbaşkanlığı seçimi.

Geçen hafta işlenen Malatya cinayeti sonrası din, gündemimizi bir başka tartışmayla daha işgal etti. Gerek geleneksel medyada (tv, gazete, radyo, bilimum yazılı basın) gerekse internette, bloglarda insanlar mürted kavramını tartışmaya başladılar. Mürted, din değiştirmiş; islamdan ayrılıp başka bir dine mensup olmuş kişi demek. Kuran’da yer almıyor ancak hadislerde mürtedlerin öldürülmesi emrediliyormuş. Buradan yola çıkarak Malatya cinayeti kurbanlarından Uğur Yüksel’in öldürülmesini buna bağlayıp haklı bulan azımsanmayacak sayıda kişi var. Neredeyse hiçbiri, söz konusu hadislerde domuz bağından ya da gırtlak kesmekten bahsedilip bahsedilmediği konusunu açmıyor. Ya da dinin kutsal kitabı neden yeterli değil sorusunu soran yok pek.

Hepimizin genel bir din anlayışı var. Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı AKP tehdidini saymazsak çoğumuzun zihninde din iyi çağrışımlarla, güzel duygularla barınır. Herhangi bir dinin vahşeti emretmesi her gün güneşin doğudan doğması kadar doğal karşılanmamalı.

İnsanoğlu, toplum, o kadar şuursuzdur ki bazen bazı konuları tartışmaya, anlatmaya hiç değmez. Kişisel bazda birkaç kişi sizi dinler, söylemek istediklerinizi anlar, kabul eder ya da etmez o ayrı bir konu. Ama toplumla uğraşmaya değmez.

Toplum, eline geçirdiği hiçbir kavramı olduğu haliyle bırakmaz, değiştirir, dönüştürür, çıkarlarına uygun hale getirir. Ya da kendisini hangi durumda daha iyi hissediyorsa gerçeği o duruma doğru büker.

Din de bükülen gerçeklerden biridir. Ben bugüne kadar inmiş hiçbir kutsal kitaba bağlı olarak yaşayan bir dini toplum görmedim. Bu kitapların değişip değişmediğini bir yana bıraktım, diyelim ki hiçbiri zerre değişikliğe uğramadı. Yine de insanoğlu din kitaplarının gösterdiği yolda yaşamak yerine kendi yolunu icad edip ona uyacaktı zaten. Tıpkı bugün olduğu gibi.

Bu nedenle; din, dini duygular, ibadet, toplu hale geldiği zaman kantarın topuzu kaçıyor ve insanlar inandıkları ya da inandıklarını söyledikleri ya da inandıklarını zannettiğimiz bir yaratıcının tavsiyelerine kulak vermek yerine kendi ilkelerini, emirlerini, modalarını devreye sokuyorlar.

Tanrı’ya inanan, ona ibadet etme ihtiyacı hisseden, onun tavsiyeleri doğrultusunda yaşamak isteyen birçok kişi bugün yalnızdır ve Tanrı’yla başbaşadır. Bir yandan doğrusu da budur zaten diyebiliriz. Ama aklı başında her insan, her gönül isterdi ki herhangi bir dini savunmakta olan herhangi bir insan birkaç kişinin kıskıvrak bağlanarak işkence sonrası öldürülmesini de akla olmasa bile dine uydurmaya kalkmasın.

Haberleri yeteri kadar takip etmeyenlere not düşeyim; bu cinayetin kurbanlarına burada telaffuz etmek istemediğim, çoğu dinde yasak olan birçok eziyet de yapılmış. Bahsettiğim bu çoğu din içinde İslam da var.

Kim ne derse dersin, dünyanın her geçen yıl daha tuhaf bir hal aldığı bu dönemde, derdi soygunculuk, şiddet, bölücülük, kibir vs. olmayan inanç sahibi insanlar Tanrı’yla başbaşa kalmıştır. Çevrelerinde dini inançlarını paylaşacak veya topluca ibadet edebilecekleri pek kimse yoktur.

Buna da şükür diyelim, Tanrı’yla başbaşa olmak şikayet edilecek birşey olmasa gerek.

Ekmek Aslanın Ağzında Edebiyatı

21 Nisan 2007 Cumartesi 19:11, Osman Seyit Börütecene

Pazarlama iletişimi sektörüne yaklaşımım belli.

Az evvel bir arkadaşımla nette sohbet ettik. Bana akıl almaz birşey anlattı.

Profilo Alışveriş Merkezi’nde Dedeman Oteller Zinciri’nin de sahibi olan Dedeman bir anket uygulaması yapıyor. Anketten birkaç gün sonra arkadaşıma “tatil kazandınız” diyerek telefonla kendilerini üç kez arayıp “sıcak ve soğuk spesiyallerden” oluşan açık büfelerine ve kokteyllerine davet ediyorlar. Arkadaşım da Dedeman’daki bu açık büfe ve kokteyle katılıyor.

Açık büfe üç beş bayat kuru pastadan ve yarım yamalak hazırlanmış hazır kahveden oluşuyor. Toplantının amacı ise 28.000 Amerikan Doları değerindeki devre mülk satışı. Devre Mülk tanıtımı yapıyorlar ve kazanılmış tatil bilgilerini vermek için iki saatlik tanıtımı dinleme şartı koşuyorlar hatta bunun için imza alıyorlar.

Tanıttıkları devre mülkü satmak için iki saat boyunca ısrarda bulunuyorlar. 10 kere hayır cevabını aldıktan ve toplantıyı bitirdikten sonra kazanılmış tatil hakkında bilgi içerdiğini söyledikleri bir kağıt veriyorlar. Dört günlük beş yıldızlı tatil olarak tanıttıkları şey bungalowlarda 50 Amerikan Doları yiyecek satın alma şartı ile üç günlük konaklama hakkı.

Birkaç ay önce cep telefonuma Akbank’tan bir mesaj geldi: “Kredi kartı başvurunuzu tamamlamamız için kimliğinizle birlikte size yakın bir Akbank şubesine gelmenizi rica ederiz”. Ama ben kredi kartı başvurusu yapmadım ki?

Finansbank’a olan kredi kartı borcumla ilgili tüketici hakları kanunlarına göre bir anlaşma yaptım ve ödemeye başladım. Ancak bir yandan da artık hiçbir bankaya güvenmediğimden ve hiçbirinin tarzından hazzetmediğimden Finansbank’a borç tespiti davası açtım. Birkaç hafta sonra Finansbank’tan aradılar ve “borç tespit davası açmışsınız size şu kadar (yüklü bir miktar) indirim yapalım, davadan vazgeçin” dediler. Ben de kendilerine güvenmem için bana iyi bir sebep söylemelerini bile istemeden tekliflerini geri çevirdim.

Geçen hafta Microsoft Amerika’da yine bir dava kaybetti. Dava tüketici hakları mahkemesindeydi. Konu, Microsoft’un Vista işletim sistemini çalıştıramayacak, sadece en düşük versiyonunu çalıştıracak bilgisayarlara “Vista Capable” yani “Vista Uyumlu” etiketi koydurması idi. Microsoft, Vista Uyumlu bilgisayar tanımını yeniden yapmak zorunda kaldı.

Yine birkaç ay önce Boyner Mağazacılık grubundan cep telefonumdan aradılar. Yeni bir hizmet başlattıklarını ve bu konuda bilgilendirmek istediklerini söylediler. Hizmetler ise her gün kullandığımız birçok kredi kartının zaten verdiği ama çoğumuzun bilmediği hizmetlerden biraz daha fazlası. Bedelini tam olarak hatırlamıyorum şu anda, aklımda 17YTL olarak kalmış, daha fazla da olabilir, ayda 17YTL otomatik olarak kredi kartınızdan çekiliyor ve siz bu hizmetlerden yararlanmak hakkına kavuşuyorsunuz. İstemediğimi belirttiğimde telefondaki genç, şuh kadın sesi bana “ama Osman Bey, ayda 17YTL sizin bütçenizi zedeler mi ki?” diye sordu. O zaman bir kurumla değil bir dilenciyle karşı karşıya olduğumu anladım. Yani koskoca Boyner bana neredeyse “ama osman bey olsa verirdiniz di mi?” diyecek. Hanımefendiye konunun bütçemle alakası olmadığını kibarca ifade ettim. Çok yalvardı ama pozitif bir yanıt alamadı.

Örnekleri o kadar çoğaltabilirim ki bir daha gelip benim blogumu okumak istemezsiniz, bıkarsınız. Pazarlama iletişimi uzmanları ne kadar yaygara kopartırsa kopartsın, Türkiye’nin en saygın, en itibar gören kurumlarının hali budur arkadaşlar. Ancak belirtmek isterim ki bu ülkemize özgü değil, dünyaya özgü bir durum. İşte bu yüzden, tamamen benzer sebeplerden George Bush, Kyoto Protokolunu imzalamak istemiyor.

Bu sistemin yürümediğini anlamak zorundayız.

Merhaba!

osman

Site İçi Arama

Sayfalar

Arşiv

RSS

Site Map

Sosyal Mevzular

Standartlar