alemlerin aslı hayaldir
Güncelleme: Sitenin blogu da açılmış: http://showusthecode.wordpress.com/
Blogdaki ikinci yazıda buradaki Türkçe çevirinin linki var.
Microsoft Ceo’su Steve Ballmer bir süredir Linux çekirdeğinin Microsoft’tan kod çaldığını iddia ediyor. Bu konuda bir çok Linux üretici ve tüketicisini mahkemeye vermekle tehdit ediyor. Ancak ortada Linux yazılımlarında Microsoft kodu olduğuna dair bir delil yok. Microsoft yazılımlarının kodlarının gizli olduğu zaten ayan beyan ortada.
Şimdi konu yeni bir cepheye taşınıyor. Linux liderleri, Microsoft’tan bir talepte bulunuyorlar: “Fikir haklarınızı içeren kodları açıkça belirtin, konuyu çözüme kavuşturalım!”. Tahmin edebileceğiniz gibi Microsoft’tan bu konuda yanıt gelmiyor. Çok çok büyük bir ihtimalle Steve Ballmer, Microsoft’un yazılım hegemonyasını baltalayan Linux hakkında kamuoyunda kötü bir izlenim yaratmak üzere kaynağı belirsiz iddialarda bulunuyor. Anlaşılan o ki, Microsoft’un bütün amacı çamur atmak.
Ancak bu kez Linux dünyası her zamankinden biraz daha sert çıkmış durumda. Showusthecode.com (bize kodu göster) adresinde Steve Ballmer’a açık mektup var. Sıcağı sıcağına çevirdim, buyrun okuyun, alıntı yapın, yayın:
Linux dünyasında herkesin dikkatini çeken bir şey var, Linux’un Microsoft’un fikir haklarını ihlal ettiğini defalarca iddia ettiniz. Sadece bunu yapmakla kalmadınız aynı zamanda bir çok işletmeyi Linux için sağlayamayacağınız bir patentin ödemesini yapmaya zorluyorsunuz.
Bu web sitesi, suçlamanıza cevabımızdır. Talebimiz çok basit ve açık: Madem kendinizden bu kadar eminsiniz, kodu gösterin. Bunu yaptığınız zaman Linux geliştiricileri çekirdeğin gereken yerlerini yeniden yazarak sizin fikir haklarınızı ihlal etmekten uzak dururlar. Dava açma tehditlerine ne gerek var, bu hem Microsoft’a hem de davalılara gereksiz masraf yaratacak. Büyük bir mantıksızlık. Tüm dünya, Micorosft’la bu sorunu çözmekten mutuluk duyacaktır. Üstelik hissedarlarınıza karşı fikir haklarınızı korumak üzere bir sorumluluğunuz var.
Ayrıca, açık kaynak dünyasıyla çalışmak istediğiniz gibi bir izlenim içindeyiz. Port 25 tamamen bununla alakalı bir çalışma değil mi? İşte size fırsat. Eğer haklıysanız yüzbinlerce açık kaynak savunucusu çenesini kapayacak.
Linux topluluğu üyeleri sizin kodunuzu istemiyor. Mahkeme istemiyoruz. Açık kaynak olmayan kod istemiyoruz. Hatta özellikle Microsoft’un kodlarını hiç istemiyoruz.
Evet, talebimiz bu. Linux camiasının da desteğini istiyoruz. Richard Stallman’e, Linus Torvalds’a, Larry Page’e, Sergey Brin’e Dr. Eric Schmidt’e, Mark Shuttleworth’e, Kevin Carmony,’ye ve Matthew Szulik’e ve her Linux geliştiricisine sesleniyoruz:
Microsoft’un 1 Mayıs 2007 tarihine kadar Linux’un fikir haklarını ihlal ettiğini iddia ettiği kodları göstermesini talep ettiğinizi açıkça beyan edin.
Kaç şirket, kaç kurum, kaç topluluk üyesi blöfünü yiyecek sanıyorsun Steven?
Eğer bu tarihe kadar sorularımıza cevap vermezseniz herkes tehditlerinizin ve iddialarınızın boş ve aptalca olduğunu görecek.
İşte durum bu. Ben şahsen Microsoft’un buna tatmin edici bir yanıt verebileceğine inanmıyorum. Her geçen yıl Microsoft’un yazılım pazarından pay kapan açık kaynak dünyası ve Linux çekirdekli işletim sistemleri ile teknik açıdan baş edemeyen, haksız rekabetle kazanç sağlayan bir şirketin son çırpınışları bunlar.
Microsoft’un Türkiye’de ve dünyada bilişim teknolojisi üzerine çalışan medyayı baskı altında tutmaya çalıştığını biliyoruz. Bu yüzden bu yazıyı okuyan bir çok kişi hala Ubuntu’nun Windows Vista’dan çok daha gelişmiş bir işletim sistemi olduğunu bilmiyor. Bu yüzden bir çok kişi hala Linux çekirdekli işletim sistemlerinin Mac OS X ve Windows’dan daha iyi performans sağladığını bilmiyor. Sermaye, her zamanki gibi toplulukları aldatmak için elinden geleni ardına koymuyor. Daha geçenlerde Slashdot’da bir yazıyla karşılaştım: “Linux işletim sistemlerinde program kurulumu sorunları ne zaman çözülecek?” başlıklı bir konuydu. Hiç bir şey söylemesem bile şunu söyleyeceğim: Debian ve Debian tabanlı işletim sistemlerinde program kurmak yıllardır Windows kurmaktan daha kolay. Ubuntu’nun kurulum CD’sini bilgisayarınıza takıp açtığınızda işletim sisteminiz kurulurken internette gezebiliyorsunuz. Microsoft’un Windows Vista için ilk biz yaptık dediği onlarca özellik Linux işletim sistemlerinde yıllardır var.
Bu kampanyaya sizler de destek verin. Bu hem ticari ahlaka aykırı bir davranışı engellemek adına önemli bir konudur hem de tüketiciyi koruma adına önemli bir konudur.
Eğlenceli, okumaya değer bir matematik blogu. Özgün içerik olarak niteleyebileceğim bir blog.
WordPress İçin Nasıl Template Yapılır - 1 ‘de bazı temel bilgiler vermiştim. Şimdi işin eylem kısmına geçelim. Yapılabilecek en basit WordPress Template’i iki dosyadan oluşabilir; style.css ve index.php. Önce bu basit yapıdan başlayalım.
style.css dosyasının başına şu kısmı eklemeliyiz ki, template klasörümüzü wp-content/themes dizini altına attığımızda Presentation/Görünüm menüsü altında görünsün;
/*
Theme Name: Buraya Temamızın Adını Yazıyoruz
Theme URI: http://osman.borutecene.com/about
Description: Beni Yansıtan, Basit Bir WordPress Teması
Version: 0.1
Author: Osman S Börütecene
Author URI: http://osman.borutecene.com/
*/
Açıklamalar: theme uri: tema için yazdığımız bir blog yazısı, temaya özel bir sayfa vs. varsa onun adresi, description: tanım, version: temanızın sürüm no’su, author: sizin adınız ya da nickiniz, author uri: varsa blogunuz ya da web adresiniz.
Eğer temanızda/template’inizde CSS kullanmayacaksanız style.css dosyasına koymanız gereken minimum bilgi bunlardır. CSS ve XHTML tasarımla ilgili temel pratik bilgilere bir kaç gün önce yazdığım yazıdan ulaşabilirsiniz. Gelelim index.php sayfamıza. Şimdilik header.php, footer.php, sidebar.php, comments.php kullanmayacağımızdan herşeyi index.php içinde yapacağız.
<html>
<head>
<title><?php wp_title('’); ?><!–bu, o andaki blog yazısının başlığını verir. ayrıca blog adımızı da ekleyelim:–><?php bloginfo(’name’); ?></title>
<meta http-equiv=”content-type” content=”<?php bloginfo(’html_type’); ?>; charset=<?php bloginfo(’charset’); ?>” /><!–içerik türü ve karakter kodu–>
<meta name=”description” content=”<?php bloginfo(’description’); ?>” /><!–arama motorlarının kullandığı meta tag; tanım satırı… buraya blog seçeneklerinde girdiğiniz tanım gelir.–>
<link rel=”stylesheet” title=”tema_stil_dosyasi” href=”<?php bloginfo(’stylesheet_url’); ?>” type=”text/css” media=”all” /><!– bu satırla sayfaya wordpress template’imizin CSS dosyasının adresini vermiş oluyoruz–>
<link rel=”start” href=”<?php echo get_settings(’home’); ?>/” title=”<?php bloginfo(’name’); ?>” /><!– robotlara bu web sitesinin anasayfasını anlatıyoruz. arama motoru optimizasyonu için işe yarayabilir.–>
<link rel=”alternate” type=”application/rss+xml” title=”<?php bloginfo(’name’); ?> RSS 2.0 Feed” href=”<?php bloginfo(’rss2_url’); ?>” /><!– yine robotlara ve browser’lara RSS adresimizi veriyoruz.–>
<link rel=”alternate” type=”application/rss+xml” title=”<?php bloginfo(’name’); ?> Comments RSS 2.0 Feed” href=”<?php bloginfo(’comments_rss2_url’); ?>” />
<link rel=”pingback” href=”<?php bloginfo(’pingback_url’); ?>” />
<?php wp_get_archives(’type=monthly&format=link’); ?>
<?php wp_head(); ?><!– aylık arşivlerin linklerini sıralıyoruz. arama motoru optimizasyonu açısından süper olay–>
<body>
<div id=”header”>
<h1 id=”title”><a href=”<?php echo get_settings(’home’); ?>/” title=”<?php bloginfo(’name’); ?>”><?php bloginfo(’name’); ?></a></h1><!–Blog adı–>
<p id=”description”><?php bloginfo(’description’); ?></p><!–blog tanımı–>
<div id=”banner-nav”>
<ul id=”banner-nav-pages”>
<li><a href=”<?php echo get_settings(’home’); ?>/” title=”Home: <?php bloginfo(’name’); ?>”>Ana Sayfa</a></li>
<?php wp_list_pages(’title_li=’ ); ?><!–wordpress’in bize sunduğu sayfa listeleme fonksiyonunu kullanarak menu oluşturduk.–>
<li><a href=”<?php bloginfo(’rss2_url’); ?>” title=”Subscribe to the <?php bloginfo(’name’); ?> posts RSS feed” rel=”alternate” type=”application/rss+xml”>Feed/RSS</a></li>
</ul>
</div>
<div id=”main”>
<div id=”content”>
<?php if (have_posts()) : while (have_posts()) : the_post(); ?><!– wordpress döngüsü, the_loop burada başlıyor. eğer blogda yazı varsa bize bunları getirecek.–>
<div class=”post” id=”post-<?php the_ID(); ?>”>
<h1><a href=”<?php the_permalink() ?>” rel=”bookmark”><?php the_title(); ?></a></h1><!– yazı başlığı –>
<?php the_content(__(’(more…)’)); ?><!– yazının kendisi –>
<div class=”feedback”>
<?php wp_link_pages(); ?>
<?php comments_popup_link(__(’Yorum (0)’), __(’Yorum (1)’), __(’Yorumlar (%)’)); ?>
</div>
</div>
<?php comments_template(); // Get wp-comments.php template ?><!-- comments.php'yi çağırıyoruz. eğer bu dosya yoksa wordpress default theme'in comments.php'sini çeker alır ve onu kullanır. -->
<?php trackback_rdf(); ?><!– arama motorlarına ve diğer web robotlarına yazımızı takip edebilmeleri için RDF bilgisini bırakıyoruz –>
<?php endwhile; else: ?><!– döngü bitiyor, eğer hiç yazı yoksa; –>
<p><?php _e(’Aradığınız şey burda yok!’); ?></p>
<?php endif; ?>
<div class=”navigation”>
<div class=”alignleft”><?php next_posts_link(’« Önceki Yazılar’) ?></div>
<div class=”alignright”><?php previous_posts_link(’Sonraki Yazılar »’) ?></div>
</div><!– önceki yazı/sonraki yazı linki –>
</div>
<div id=”sidebar”>
</div>
</div>
<div class=”clearer”></div>
<div id=”footer”>
</div>
</body>
</html>
Tek sayfa WordPress template’imiz burada bitti. Bu sayfa aşağı yukarı blogspot (blogger)’daki blogların bir benzerini üretir.
WordPress ile daha karmaşık, daha detaylı template’ler yapabilmemiz için bilmemiz gereken şey WordPress’in kendisinden ibaret değil. Bu sayfada gördüğünüz yazıları getirme döngüsü, bunun nasıl işlediği, nasıl sorguya dönüştüğü bilinmesi gereken bazı temel kavramlar.
Burada kavramlara bu kadar önem vermemin sebebi, konuyu ezberden uzaklaştırmak. Mesela ben örnek olsun diye burada tam ve herşeyiyle hazır bir template de verebilirim ancak o zaman ezber başlar ve tasarımcı bunu öğrenmiş olduğu için tasarımları o template’den çok fazla uzaklaşamaz. Tıpkı WordPress Default Template’de olduğu gibi. Dikkat ederseniz yüzlerce WordPress temasının kafa (header) kısmında resim ya da resim konacak bir boşluk bulunur. İşte bu büyük ölçüde Default template’in etkisinde kalınmasından kaynaklanır. Ayrıca WordPress’in çok önemli, çok işlevsel bazı özelliklerini kullanmamak ya da bazı lüzumsuz özellikleri her tasarıma ısrarla eklemek, öğrenim sırasında ezber yolunu tercih etmekten kaynaklanır. Birşeyi öğrenmek yerine ezberlemek daha kolaydır ve daha kısa zaman alır. İnsanı sorumluluk duygusundan kısmen kurtarır. Ancak bunun karşılığında kişi elindeki bilgiyi ileri götüremez, yeni şeyler ortaya koyamaz.
Birden çok dosyalı WordPress sitesi örnekleri ve blog olmayan bir web sitesi hazırlarken WordPress’ten faydalanma yöntemleri bir sonraki yazıda.
Bu yazı zannediyorum 3 bölüm halinde gelişecek. Aslında ilk iki bölümü birarada yazmayı düşünüyordum ama hazırlıklarımı tamamlayamadım. Bir diğer yandan da yazıyı daha fazla geciktirmek istemedim. Bu yüzden bugün hemen başlıyorum. Bu yazı için yeni bir wordpress kurulumu yaptım. Şu anda wp.visnum.com adresinde bu kurulumu görebilirsiniz. Ben bu yazıyı yazarken o adreste henüz bir içerik yok. Eh, bundan sonraki içerikleri de zaten genelde deneysel olacak.
Wordpress için nasıl template yapıldığını anlatabilmek için evvela zihinlerimizi biraz özgürleştirelim. Hali hazırda mevcut bir çok template (şablon) wordpress’i blog amaçlı kullanmak için düzenlenmiş template’ler. Bunlardan çok çok büyük bir kısmı da yapısal olarak Classic ve Default template’ler üzerine kurulu. İçlerinde Default template’i örnek alanlar çoğunlukta. Tarihsel olarak bakarsak Wordpress’in hem Classic hem de Default template’ini, blog yazmayı dünyada meşhur hale getiren sitelerden biri olan Blogger (Blogspot)’ın temel yapısına borçluyuz. Yani başlangıçta Wordpress bir CMS (Content Management System - İçerik Yönetim Sistemi) olma hedefi taşımazken amacı Blogger ve TypePad ile rekabet edecek açık kaynaklı bir blog yazılımı hazırlamaktı. Dolayısıyla Wordpress’in bu yazılımların/platformların sağlayabildiği özellikleri sağlayabilmesi gerekiyordu.
Classic template’de yazıların tarihlerinin başlık tag’i içinde olması ve aynı gün içinde yazılan diğer yazıların tarih yerine sadece saat taşımasının sebebi budur. Classic template, Wordpress’in gerek Blogger gerekse TypePad ile rahatlıkla rekabet edebileceğini anlatan ve Wordpress’in blog olma özelliklerini taşıyan bir template olmuştur. Hatta adının Classic, yani klasik olmasının nedeni de budur diye düşünüyorum.
Default template ise WordPress’in yapabileceklerini daha da fazla gösteren, rekabeti bir adım daha ileri taşıyan bir template. Burada Blogger’da varolmayan, yapılması zor olan bir çok özelliği görebilmemiz mümkün.
Wordpress template’i yapmak demek, Wordpress’in bizlere sağladığı php fonksiyonlarını kullanarak amaca uygun bir web sitesi tasarımı hazırlamak demektir. Bu noktada, bir çok template tasarımcısının Classic ve Default template’ler arasında biryerlerde sıkışıp kaldıklarını ve kendilerini özgürleştiremediklerini düşünüyorum. Yine de, Hemingway, Simplr gibi alışılmışın dışına çıkan, farklı kullanışlılıklar sağlayan template’ler de popülerlik kazanabildiler.
WordPress, anasayfaya istek aldığı zaman bu istek herhangi bir sayfa ya da tek bir yazıyı içermiyorsa, template içinde evvela home.php dosyasını arar. Eğer home.php dosyası varsa öncelikle bunu görüntüler. WordPress’in bu özelliği kullanılarak home.php blog döngüsü dışında bir anasayfa olarak kullanılabilir. Bir template’de eğer home.php yoksa veya gelen istek anasayfayı değil de başka bir sayfa ya da yazıyı talep ediyorsa, WordPress motoru index.php dosyasını arar ve bunu görüntüler. Bunun istisnası, istenen sayfa için farklı bir template hazırlanmış olması ve bunun WordPress’e belirtilmiş olması olabilir.
Bu ve bunun gibi birkaç temel kural dışında WordPress için template hazırlamanın bilinen web sitesi tasarımı yapmaktan bir farkı yoktur. Yani web geliştirme ve tasarımına aşina olmayan birinin bir WordPress template’i hazırlaması henüz mümkün değildir.
Hal böyle iken, çoğu WordPress tasarımını geçerli XHTML ve CSS yapan da tasarımcıdır. Yani elinizin altında WordPress var diye geçerli kod yazma sorumluluğundan kurtulamazsınız.
Bir WordPress template’i sadece style.css ve index.php ya da home.php sayfalarından oluşabilir. Burada style.css’nin tek işlevi WordPress arabiriminde bu temayı seçmek üzere görünmesi olabilir. Bunun dışında sıradan bir WordPress template’i şu dosyalardan oluşur: style.css, index.php, header.php, footer.php, sidebar.php, comments.php, single.php, archive.php, page.php …
Bir sonraki yazıda bu dosyaların ne iş yaptığını tek tek yazacağım ve bir WordPress template çatısı nasıl oluşturulur, kodlamalarıyla birlikte bunu göstereceğim.
Bir süredir temel, basit web tasarımı üzerine yazdığım bir iki yazıdan ötürü Google arama sonuçlarından hatırı sayılır bir ziyaret alıyorum. Ancak maalesef söz konusu yazılar pratikte baştan sona bir web sitesi hazırlamak için yeterli değiller. Ben de, bu konudaki bilgi talebini karşılamak amacıyla bir kaç yeni yazı daha yazmaya karar verdim. Bu yazılar, “web sitesi nasıl yapılır, web sayfası nasıl yapılır, internet sitesi nasıl yapılır, basit bir web sayfası nasıl yapılır, anasayfa nasıl yapılır” gibi Google’da bu aramaları yaparak buraya gelen ziyaretçilere yardımcı olabilecek nitelikte olacak.
Güncelleme: Ceyhun Aksan da benzer bir yazı yazmış, onu da okumanızı öneririm.
Başlangıç olarak, mümkün oldukça çok kişiyi ilgilendirebilecek bir sayfa düzenini seçmek faydalı olacaktır. Örneğin baş, orta ve son kısımları olan, orta kısmı sağ veya sol tarafta bir menü için ya da benzeri linkler ve bilgiler için ayrılmış, diğer kısmı da içeriğin kendisi için ayrılmış bir tasarım olabilir:

Yukarıda gördüğünüz, sağda ya da solda bir bara sahip basit tasarım örneğini sabit genişlikte ve tarayıcı içine enine ortalanmış biçimde hazırlayacağız. Buradaki örnekte evvela son yıllarda en çok moda olan haliyle barın sağ tarafta olduğu halini yapalım.
Önce ihtiyacımız olan html ana parçalarını kodlayacağız. Bunu, bilgisayarınızda kopyala/yapıştır yöntemiyle bir notepad dosyasına sayfa.html adıyla kaydedebilirsiniz.
<!DOCTYPE html PUBLIC "-//W3C//DTD XHTML 1.0 Strict//EN" "http://www.w3.org/TR/xhtml1/DTD/xhtml1-strict.dtd">
<!-- Bu satır çok önemli, bu satırın sayfanın en başında yer alması ve kendinden önce bir satır yer almaması gerekiyor. Hazırlayacağımız CSS + XHTML tasarım web standartlarına uyumlu olacağından Internet Explorer 6'da istediğimiz gibi görüntülenebilmesi için bu zavallı tarayıcıya tasarımımızın çağdaş bir tasarım olduğunu bu satır anlatacak. -->
<html>
<head>
<title>CSS ve XHTML ile Temel Sayfa Tasarımı</title><!-- Tarayıcı penceresinin başlığında görünen yazı buraya yerleştirilir -->
<meta http-equiv="content-type" content="text/html; charset=UTF-8" /><!-- Bu satır, tarayıcıya web sayfamızın karakter setini belirtiyor. Normalde karakter seti olarak UTF-8 kullanırsanız web sayfanızdaki Türkçe karakterler dünyanın her yerinde olması gerektiği gibi görünür. Ancak bu çalışmayı Windows üzerinde notepad ile yapıyorsanız şuna dikkat etmelisiniz; Windows notepad, burada da dünya standartlarına uymadığından text dökümanınızı UTF-8 olarak kaydetmez. Kaydetmesi için "Save as", ya da "başka bir adla kaydet" seçeneğinden dosya kodlaması seçip Unicode ya da UTF-8 seçeneklerinden birini seçmelisiniz ki dosyanız uluslararası standartlarda kaydolsun. Windows Vista'da bu durum değişti mi bilmiyorum ama sanmam -->
<link rel="stylesheet" title="ccs-tasarim" href="style.css" type="text/css" media="all" /><!-- Burada, CSS dosyamızın yerini belirtiyoruz. Bu satırla ilgili ayrıntılı açıklamalar yapmak için başlı başına bir yazı yazmaya değer ama şimdilik, burada dosya ismini sadece "style.css" olarak verdiğimiz için, bu html dökümanı ile aynı dizinde (klasörde) bulunması gerektiğini söylemiş olalım yeter -->
</head><!-- Web sayfamızla ilgili önemli bilgileri tarayıcıya anlatma işlemini burada bitirdik. <head> kısmı, bundan çok daha fazla işe yarar ancak burada sadece temel şeylere yer verdim. Örneğin, sitenizin favori ikonunun adresini burada belirtebilirsiniz. Sadece web robotları tarafından okunmasını istediğiniz bazı bilgileri bu kısma yerleştirebilirsiniz. -->
<body><!-- Şimdi web sayfamızın ziyaretçiler tarafından görünecek kısmına başlıyoruz -->
<div id="baslik">
<h1>Web sayfamızın ana başlığı, adı.</h1>
<p>Sayfamıza dair açıklamalar bu kısma girebilir</p>
</div>
<div id="orta_kismi_saracak_olan_div">
<div id="icerik_kismi">
<p>Burada web sayfamızın içeriği bulunacak</p>
</div>
<div id="yan_bar">
<p>Buraya yan tarafta bulunmasını istediğimiz şeyleri koyacağız. </p>
</div>
<br style="clear: both;"/> <!-- bu satırı firefox'ta bulunan bir bug (bug olup olmadığı tartışmalı bir konu, bu yazının sınırını aşar) nedeniyle koyuyoruz -->
</div>
<div id="alt_kisim">
<p>Buraya genelde "her hakkı mahfuzdur" gibi laflar yazılır.</p>
</div>
</body>
</html>
Evet, sayfa.html bitti. Şimdi CSS kısmına geçelim. Bunu da yine kopyala/yapıştır yöntemiyle bir notepad dosyasına style.css adıyla kaydedebilirsiniz. Bu iki dosyanın aynı klasörde olmasına dikkat edin.
/* CSS dosylarında yorumlar ve notlar bu işaretler arasında yazılır */
/* Aşağıda, az evvel yarattığımız html dökümanına görsel biçimi verecek olan CSS kodları var */
/* baslik, alt_kisim, orta_kismi_saracak_olan_div bölümlerinin 700px eninde olmasını ve ortalanmasını istiyoruz. ayrıca yaptığımız işi daha iyi anlayabilmek için parçaları farklı renklerde hazırlayacağız */
#baslik, #alt_kisim, #orta_kismi_saracak_olan_div {
width: 700px;
margin: auto;
}
#baslik, #alt_kisim {
background: #999;
}
/* bunlardan icerik_kisminin solda, yan_bar_kisminin ise sagda durmasini istiyoruz. icerik kisminin 500px genisliğinde, yan bar kısmının ise 200px genişliğinde olmasını istiyoruz */
#icerik_kismi {
width:500px;
float: left;
background: #666;
}
#yan_bar {
width: 200px;
float: left;
background: #333;
}
/* alt_kisim, üstte yarattığımız sola yaslama yönteminden gelen yaslanma emrini sıfırlamalı */
#alt_kisim {
clear: both;
}
Sayfamızın iskeletini tamamladık. Deneyebilirsiniz. Oluşturduğunuz sayfa kabaca aşağıdaki gibi görünüyor olmalı:
Sayfamıza dair açıklamalar bu kısma girebilir
Burada web sayfamızın içeriği bulunacak
Buraya yan tarafta bulunmasını istediğimiz şeyleri koyacağız.
Buraya genelde “her hakkı mahfuzdur” gibi laflar yazılır.
İşte kabaca böyle. Tablo kullanmadan CSS ve XHTML ile basit bir sayfa yapısı hazırladık. Webde bu alanda çok sayıda örnek var ama maalesef Türkçe içerik gerek nitelik gerekse nicelik olarak tatmin edici değil. Elbette bu döküman da tek başına ne kadar faydalı olabilir bilemiyorum ama web standartlarında, CSS ile sayfa tasarımı yapmak isteyenlere bir çıkış noktası olacaktır diye düşünüyorum. Bu konuda bir dahaki sefere tablosuz tasarımın takıntı haline getirilmemesi gerektiği, web standartlarının amacı, yetkinliği vb. konuları tartışmaya niyetliyim.
Technorati Tags: css, xhtml, tasarım, web tasarımı, örnek, web standartları, iki sütun
Özgün içerik, her yerde bulunmayan içeriktir. Basın camiasında özgün içerik şöyle tanımlanır: “Bir köpeğin bir adamı ısırması haber değilken, bir adamın bir köpeği ısırması haberdir”. Her gün, herhangi bir köpek bir insanı ısırabilir, insanlar bunu duymaya alışıktır ama bir adamın bir köpeği ısırdığını duymaya alışık değildir. Dolayısıyla özgün içerik, insanların görmeye, duymaya alıştıkları içeriğin ötesinde bir içeriktir.
Özgün bir içerik yaratmak için evvela klişeleşmiş konulardan ve konu başlıklarından uzak durulmalıdır. Aşk, savaş, ihanet, intikam vb. öyküler sinema sektörü için özgün içerik yaratılabilecek konu başlıkları değildir. Konu başlığı özgün olmayabilir ama bu konu başlığı içinde yaratılabilecek içerik özgün olabilir. Örneğin insanlar sinemalarda intikam filmleri izlemeye alıştılar, bu onlar için yeni bir şey değil ama mesela bilgisayarların insanlardan intikam alması gibi bir konu bir zamanlar yeniydi ve kitlelerin ilgisini çekmişti.
Blog dünyasında ise özgün içerik rastlanması çok zor bir şey. Bunun nedenlerinden biri konu başlıklarının sınırlılığıdır. Özgün içerik yaratmak istiyorsanız; pazarlama, teknoloji, şiir, web tasarımı vb. herkesin görmekten, duymaktan bıktığı konular hakkında yazarken biraz dikkatli olmanızda fayda var. Artık ilkokul öğrencileri bile gerilla usulü pazarlama yöntemlerinden haberdar. Özellikle yabancı internet sitelerini takip edebilen İngilizce bilgisine sahip okur (bu okur bazen ben oluyorum) karşısında bu tip konuları işlerken satır satır madara olmanız işten bile değil.
Özgün içerik, temel olarak içinizden gelen içeriktir. Güncel olaylara dair bakış açınız eğer medyadan etkilenmiyorsa, olaylara farklı açılardan bakabiliyorsanız, güncel bir içerik üretebilme şansınız var demektir; çok başarılı, herkesin okumak isteyeceği bir blog sahibi olabilirsiniz. Ekşi Sözlük yazarlarından otisabi, böyle bir maharetle meşhur olmuştu. Dünyada ne varsa onlara bir adım geriden bakabiliyor ve tabuları gerçekten tabu irdelemiş olmak için değil, özgün bir bakış açısıyla yaklaşarak irdeleyebiliyordu.
Konuyu biraz daha örneklemeye çalışalım:
Web standartlarının faydaları üzerine yazmak özgün içerik değildir. Web standartlarının getirdiği yanılgılar üzerine yazmak özgün içeriktir. Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur diye yazmak özgün içerik değildir. Türk’ün bu kadar düşmanla nasıl baş edebileceğini yazmak özgün içeriktir. Eski Türk filmlerindeki mantık hatalarını yazıp buna kendi kendine gülmek özgün içerik değildir. 2007 yılının Türk filmlerini izleyip bunlarla ilgili değerlendirmeler yapmak özgün içeriktir. Microsoft’un ne kadar müşteriyi aldatma odaklı bir şirket olduğunu yazmak özgün içerik değildir. Microsoft’un araştırma ve geliştirmeye pay ayırmadığını rakamlarla aktarmak özgün içeriktir. Sezen Aksu, Can Yücel, Edip Cansever, Can Dündar, Nazım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek ve benzeri figürler üzerine ağlak ağlak yazılar yazmak özgün içerik değildir. Son yıllarda kendini göstermiş, henüz herkesin tanımadığı Türk sanatçılarını takip edip onlar hakkında değerlendirmeler yazmak özgün içeriktir.
Liste uzar gider.
Özgün içerik yaratabilmek için zihninizin özgür olması gerekir. Bir cuma akşamı herkes aleme akarken akşam 21:00′de yatıp uyuyabilmek özgür bir zihnin işidir. Herkes Bodrum, Çeşme diye sayıklarken beş yıl sonra sayıklanmaya başlayacak yerleri keşfetmek, tatilleri oralarda değerlendirmek özgür zihinlerin işidir.
Birşeyi herkes yazdığı için yazmak zorunda kalmak özgür zihinlerin işi değildir. Çıplak bir kral görünce “kral çıplak!” demek özgür zihinlerin işidir.
Özgün içeriğe giden ilk adım zihni özgürleştirmektir.
Technorati Tags: blog, özgün içerik, yazmak
Az evvel bir tv reklamı izledim. Evvela reklamı Al Gore’un An Inconventional Truth (Uygunsuz Gerçek) adlı filminin reklamı sandım. Çünkü görüntülerin bir bölümü oradan alınmıştı. Garanti Bankası çevreci bir bonus kart çıkartmış. Kazanılan bonusun bir kısmını çevreci örgütlere bağışlıyormuş. Üstelik bu bonus kartın ekstresi de e-mail yoluyla geliyormuş (kağıt için ağaç kesimini azaltıyoruz demeye getiriyor).
Garanti Bankası,
Neden çevreyi düşünüyorsan bütün hesap ekstrelerini e-mail ile yollamıyorsun? Neden reklam ajansının filmden tek kelime bile bahsetmeden filmin görüntülerini kullanmasına izin veriyorsun? Bu film Türkiye’ye girmeden evvel aklınız neredeydi?
Reklam kuşağı yalan dolan kuşağı haline geleli zaten çok zaman oldu. Mide bulandırıyor.
Technorati Tags: garanti bankası, an inconventional truth, çevre, bonus, reklam

Sosyomat‘ı seviyorum. Pilli Network‘ü daha da çok seviyorum, çok da takdir ediyorum. 2007 yılının Pilli Network açısından çok parlak, çok başarılı geçeceğinden eminim. Ancak son günlerde Sosyomat’ın bir müşteri ilişkileri hatası var.
Özetlemek gerekirse, bazı yazarlar T.C.K. nın 301. maddesine dair yorumları nedeniyle sosyomat üyeliğinden çıkarılmışlar. Bunu doğru bulmuyorum. Sosyomat’ın yazılı, belirli kuralları var. Bunlardan biri T.C. yasalarına aykırı yazılar yazmamak. Eğer bu arkadaşların Sosyomat’ta yazdıkları şeyler T.C. kanunlarına aykırı ise, o zaman sorun yok. Doğal olarak üyelikten çıkartılırlar. Ama durum öyle değil de keyfi ise, örneğin söz konusu başlıklar altında tartışma çıkıyor diye ya da üç beş diğer Sosyomat üyesi rahatsız oluyor diye böyle bir uygulamaya gidildiyse, bu ticari bir hatadır.
Dünyanın en çok ziyaret edilen iki üç sitesinden örnek verelim: Digg.com, Slashdot, Myspace. Bunlar hep sosyal iletişim siteleri (community). Özellikle Slashdot ve Digg’de siyasi tartışmalar zekice de olsa aptalca da olsa günlük içeriğin hep bir parçası olmuşlardır. Burası İsviçre değil diyenlerinizi duyar gibi oluyorum. Ama bir kere daha düşünün, burası Türkiye tamam ama bahsettiğimiz konu iş hayatı çerçevesinde bir konu. Bir sosyal iletişim sitesi olarak insanlara bu hizmeti verecekseniz belli kurallar dahilinde belli prensipler dahilinde insanları üyelikten çıkarabilirsiniz. Ama bu üyelikten çıkarma işlemi keyfiyete ya da genel manada 80 sonrası apolitize edilmiş gençliğin şimdi iş hayatına atılmış haliyse bu ticari bir karar değil, duygusal bir karardır. Sosyomat’ın sahipleri ve yöneticileri, profesyonel bir yaklaşımla paralarını idare etmeliler. Ellerindeki komüniteyi bölmemeli, ayrım yapmamalılar.
Sosyomat’ın kar modeli reklam gelirleri üzerine mi duruyor? Eğer öyle ise, reklamverenlerin solcu profiline de ihtiyaçları var. Artık siyasi düşüncelerin taraftarları da birer tüketici profili olarak değerlendirilmekte ve reklamcılar tarafından onlar da ayriyeten hedeflenmektedir. Bu açıdan bakıldığında da söz konusu kişileri Sosyomat üyeliğinden çıkarmak, ticari bir işletme olan Sosyomat’ın çıkarları ile örtüşmez.
Sosyomat çok kalabalık, biliyorum. Ama sosyal iletişim siteleri bu kalabalık sayesinde para kazanırlar.
Technorati Tags: sosyomat, web 2.0, 301, pilli network, müşteri ilişkileri
Türkiye’de web 2.0 konulu tartışmaları gözlerken görebildiğim şey bu. İnsanlar web 2.0 konusunu tartışırken çoğunlukla Turgut Özal dönemi (20. yüzyılın son çeyreğinin devlet adamı) kavramlarıyla düşünüyorlar. Konu, 21. yüzyılın postmodern dünya şartlarında internet üzerinde kurulu bir iş modelinden gelir elde etmek yerine, İcraatın İçinden programlarıyla hatırladığımız “yap-işlet-devret” mantığı üzerine kurulu.
Bu durumu tehlikeli buluyorum. Çünkü Türkiye’de hızlı gelişip batan iş modelleri hep dünya ekonomisini kabaca yirmi yıl geriden takip etme modaları sırasında ortaya çıkmış ve kısa sürede kaybolmuştur.
Bu yüzyılda, bir şeyi sonsuza kadar sürdürme modeli değerini ne kadar yitirdiyse, “daha sonra bir büyüğüme satarım” mantığıyla yola çıkmak da bir o kadar güvenilirliğini yitirmiştir. İnanın bana, YouTube yola çıkarken “biz şimdi bu harika fikrimizi hayata geçirelim, ne de olsa bir iki yıl sonra Google bizi satın alır” diye düşünseydi heralde şimdi ne YouTube adını duymuş olurduk ne de duymuş olanlarımız onu İxir’den farklı bir biçimde hatırlama şansına sahip olurdu.
İlk çeyreğinde bulunduğumuz 21. yüzyılın ekonomisi, şartları, geride bıraktığımız 20. yüzyıla oranla anormal ölçülerde değişiklik göstermiştir. 20. yüzyılın sonlarında ve 21. yüzyılın başlarında her şeyin çok hızlandığını söylüyorduk ya, şimdi bunun da üzerine dünya ve yaşam son iki yıl öncesinden bile kat kat daha hızlı. Google, YouTube’u 1.6 Milyar dolara satın aldı ama bu geçen yıldı ve bitti. Türkiye’de de üç adet büyük satınalma oldu ama bu da geçen yıldı. Son günlerde Türkçe bloglardan bazılarında Türkiye’nin YouTube’u neden yok konulu yazılar vardı ve büyük bölümü yine yap-işlet-devret mantığı ile yazılmıştı. 2007, 2006 yılından beş-on kat daha hızlı geçecek ve çok çok daha değişik konulara sahne olacak. Örneğin Milliyet video sitesi Türkiye’nin YouTube’u oldu bile!
Bilin ki 2007 yılı, dünya çapında markaların, pazarlamanın, reklamın sertçe sorgulandığı bir yıl olacak ve yepyeni bir kapitalizm ile başbaşa olacağız. İşin bu kısmını da başka bir yazıda değerlendireceğim.
Technorati Tags: Youtube, Milliyet, 20. Yüzyıl, 21. Yüzyıl, ekonomi, kapitalizm, dünya, internet
Evvela şu; bilenler bilmeyenlere anlatsın, Pardus mükemmele yakın leziz bir işletim sistemi haline geldi. Bilmeyenlere ufak bir not: İşletim sistemi, bilgisayarınızı kullanabilmenizi sağlayan yazılımın adıdır. Örneğin Mac OS X, GNU/Linux, Debian, Ubuntu, Gentoo, Windows XP, Windows Vista birer işletim sistemidir. Pardus ta bir işletim sistemidir. Üstelik a’dan z’ye Türkiye’de Türkler tarafından hazırlanmış bir Linux dağıtımıdır.
Linux, doğum yılı olan 1991′den beri 15 yıldan fazla bir zamandır Microsoft işletim sistemlerine her alanda bir tehdit oluşturuyor. Önce web sunucusu piyasasında Microsoft’un pazar hakimiyetine engel olan Linux çekirdekli işletim sistemleri şimdilerde Ubuntu ve benzeri kolaylıkta çok kullanışlı dağıtımlarla yavaş yavaş Windows’un masaüstü hakimiyetini de tehdit ediyor.
Microsoft, iş hayatı içerisinde olan her şirket gibi Linux’a karşı önlem almak zorunda ve tabii ki bunu göz ardı etmiyor. Bir kaç yıldır Microsoft’un tüm dünyada çalışanlarına Linux el kitapları dağıttığını, bu kitapların içerisinde Linux’a dair zor soruların kamuya karşı nasıl cevaplanması gerektiğine dair birebir örnekler bulunduğunu biliyoruz.
Yine bu çerçevede, tıpkı tütün endüstrisinin ABD’de karşılaştığı kısıtlamalar sonrası yüzünü Türkiye’nin de içinde yer aldığı gelişmekte olan ülkelere çevirdiği gibi, Microsoft’un da yüzünü gelişmekte olan ülkelere çevirdiğini görüyoruz. Bill Gates’in Türkiye ziyareti de bu rota değişikliğinin bir parçası. Bu rota değişikliği çok büyük bir ihtimalle Microsoft’un geleceğe dair tahminlerinden ve planlarından kaynaklanıyor. Belli ki Microsoft, ABD ve Avrupa’da yazılım pazarına kurduğu hakimiyetin uzun ömürlü olmayacağını görüyor, gelişmekte olan ülkeleri hedefliyor.
Türkiye’de kamu kuruluşlarının özellikle masaüstü işletim sistemi yazılımları için ödediği lisans bedeli yıllık en az 150 Milyon YTL olarak tahmin ediliyor. Bu para Microsoft’un cebine gidiyor. Eğer Windows Vista’nın satın alınması söz konusu olursa bu rakam 330 Milyon YTL civarında olacak. Siz Microsoft’un yerinde olsanız ne yapardınız? Ya Türkiye tüm kamu kurum ve kuruluşlarında kendi işletim sistemini kullanmaya kalkarsa?
Sanırım Microsoft’u bu kazancı garantiye alabilme çalışmalarında en çok zorlayacak şeylerden biri de bu. GNU/Linux ve Pardus, Microsoft’un son işletim sistemi olan Windows Vista bile bir çok açıdan Pardus’un kalitesine erişebilecek düzeyde değil.
Pardus’tan önce Linux’a dair Türkçe kaynaklar çok sınırlıydı. Her ne kadar neredeyse tüm Linux dağıtımları Türkçe dil desteği taşıyor olsa da, bir işletim sisteminin kişinin kendi dilinde olması ve üreticilerinin de kendi ülkesinde olması, o kişinin en azından bu yazılımdan daha kolay haberdar olmasını ve denemesini sağlıyor.
Tüm bunları gözönünde bulundurursak Microsoft Türkiye’nin Pardus’a engel olabilmesi çok zor görünüyor. Çok çok kaba bir hesapla ilerleyen yıllarda masaüstü İşletim Sistemi piyasasında Microsoft, Türkiye’de yılda ortalama yarım milyar dolar daha az para kazanacak. Bu hesaplara daha ofis paketini eklemiş değiliz sayın seyirciler. Pardus’un Microsoft Office paketinin yaptığı herşeyi yapabilen bir ofis paketi de var.
Pardus’la kişisel anlamda bir türlü ilgilenememiştim ve kendimi ayıplıyordum. Şimdi bu konuda yazma fırsatı da buldum, mutluyum. Geç de olsa: Hoşgeldin Pardus, iyi şanslar Microsoft!
WordPress’te kod örnekleri vermek için Performancing For Firefox eklentisini kullanabilirsiniz. Deneyenler bilir ki, WordPress’in içinden kod örneği yazmak biraz zordur. WordPress, siz yazınızı bitirip yayınladığınızda yazıyı veritabanına atmadan evvel bir çok kod işaretini silip atar. Güvenlik açısından harika, ancak kod örnekleri vermek istediğinizde <pre></pre> taglerini kullanmanız bile işe yaramaz. Performancing For Firefox eklentisi, bugüne kadar rastladığım en gelişmiş blog yazma aracı. Hem kod örneklerini yazarken kendisi bunu gerekli kodlama ile yazıyor, hem de blog içerisinde kendi bilgisayarınızdan kullandığınız resimleri ayrı bir yükleme işlemine gerek kalmadan hemen oracıkta gereken yere yüklüyor. Lezzetli bir blog yazısı yazmak için işinizi bu kadar kolaylaştıran bir başka eklenti / yazılım şimdiye dek görmedim.
Technorati Tags: PFF, Performancing, Firefox, WordPress, Performancing For Firefox, writing code
Son zamanlarda gördüğüm en şık en yaratıcı kısa film… Türk yapımı. Muhteşem bir çalışma, paylaşmadan geçemezdim. Videoyu görüntüleyemiyorsanız linki burada: http://www.youtube.com/watch?v=t7n9DpVIPt0
Geçenlerde Vestel’in tv reklamlarına bakarken aklıma geldi, benim bir notebook fabrikam olsaydı, deneyeceğim şey Linux çekirdekli bir işletim sistemi hazırlayarak ürettiğim bilgisayarlara bunları yükleyerek satmak olurdu. Tıpkı Apple’ın yaptığı gibi. Apple’da bilgisayar üretiyor ve sonra içine işletim sistemi ve çok kullanışlı programlar kurarak nihai tüketiciye satıyor. Alan memnun satan memnun. Çeşitli çevresel cihazların sürücü dosyalarına dair bir sorun yok, kopya yazılım kullanıldı kullanılmadı derdi yok, sistem linux tabanlı olacağından çalıştı çalışmadı, onu tanıdı bunu tanımadı derdi yok. Bunun gerçekten sağlam bir müşteri memnuniyeti yaratacağına ve satışları patlatacağına, mükemmel bir marka vaadi ve sadık müşteriler yaratacağına karar verdim. Keşke elimde yeterli sermaye olsaydı. O zaman bunu burada bir blogda yazıyor olmak yerine hemen iş planlarımı yazmaya başlardım.
Apple’ın bilgisayar endüstrisindeki başarısı yazılımla donanımı ustalıkla biraraya getirmesinden, kullanılabilir bilgisayarlar ve çevre birimleri üretmesinden ve kullanıcıyı bilgisayarıyla boğuşmaktan kurtarmasından kaynaklanıyor. Dikkat edin, Apple kullanıcıları genelde teknolojiden çok anlamak zorunda olmayan kullanıcılardır. Doğru olan da budur diye düşünüyorum.
Şimdi plan şöyle, kendi hazırladığımız bilgisayarlarımızın üzerine yine kendi hazırladığımız linux sürümümüzü kuruyoruz. Ardından bir çok linux dağıtımında yapıldığı gibi kullanıcının ihtiyacı olan bir çok programı üşenmeden ve çekinmeden bu kuruluma ekliyoruz; ofis araçları, multimedya sunum hazırlama araçları, multimedya (dvd, vcd, mp3, ogg, falan filan) izleme araçları…
Bu işi tam olarak hakkıyla becerebilmek için kullanılabilirlikten anlayan, yazılımdan anlayan, görsel tasarımdan anlayan ve bir de müşteri (kullanıcı) doğasından anlayan birilerine ihtiyacımız var. Bu arkadaşları toparladıktan sonra Linux’un hala eksik kalmış bir kaç önemli yazılım unsuruna bakacağız. Bunlara bakarken, eksikleri tespit ederken Apple’ın yazılımlarını inceleyeceğiz ve bunlardan ders alacağız. GNU/Linux dağıtımlarında günlük ofis işlerini halletmek, multimedya izlemek/dinlemek gibi konularda artık eksik gedik bir şey kalmadı. En azından Windows işletim sistemi ailesinden daha ileride olduğunu rahatlıkla söylemek mümkün. Bu yüzden bugün Linux çekirdekli işletim sistemleri artık Mac OS X ile rekabet etmelidir. Bu rekabeti denerken de salt yazılım başarısı değil, genel resim ele alınmalı ve mutlu mesut bir müşteri deneyimi yaratılmalıdır.
Ben kendi bilgisayarımda bu deneyimi iyi kötü yakaladığıma inanıyorum. Ama Apple yine de bastırıyor. Son reklam kampanyalarıyla, Adobe yazılımlarının hala Linux üzerinde çalışmıyorken Apple üzerinde çalışabilmesiyle vs. Apple’ın nefesini hep ensemde hissediyorum. Yine de kendi notebook’umda yaptığım düzenlemeler (Ubuntu, KDE, Xfce, Gimp, Inkscape, XaraXL, Audacity) ihtiyacımı karşılıyor. Web tasarımı, seslendirme, video editleme, illüstrasyon, eğitim vs. gibi işler gören bir makinadan bahsediyorum.

Windows işletim sistemlerini bu büyük resmin içinden tamamen çıkarmamın sebebi Windows Vista’yla bile hala Ubuntu’nun kurulum ve kullanım kolaylığına erişememiş olması. Bundan sonra da Microsoft’un Linux masaüstü ortamıyla rekabet edebilecek bir işletim sistemi ve yazılım paketleri düzeneği kurabileceğine ihtimal vermiyorum. En azından 20 Milyar Dolar harcayarak ürettiklerini söyledikleri, 2007 yılında piyasaya çıkmış son işletim sistemlerinde bile kurulum aşamasında ya da bilgisayarı kurtarma aşamasında kulanılabilecek bir live cd üret(e)mediler. Çünkü yaygın kanının aksine Windows’ların donanım tanıma becerisi Linux’lardan çok çok daha düşük. Apple için böyle bir ihtimal pek geçerli değil. Apple hem donanınımın büyük bir bölümünü kendisi sağlıyor hem de hedef kitlesinin kullandığı çevresel donanımları çok iyi takip ederek yazılım desteğini üşenmeden sunuyor. Microsoft’un ise ibrikçibaşı misali attığımız her adım için para isteyen bir pazarlama ve satış sistemi var.
Dolayısıyla Linux’un esas rekabet alanı Mac OS X’tir. Böyle düşünmemin bir başka sebebi ise şu; Windows kullanıcıları genelde kullandıkları bilgisayarın işletim sisteminin Windows olduğunun bile farkında değiller. Özellikle Microsoft’un çok başarılı bir pazarlama ile neredeyse her bilgisayarın yanında zorla işletim sistemi satması, müşterinin yazılım cehaletini bu şekilde kendi lehine çevirmesi bunun en büyük sebebi. Windows kullanıcıları işletim sistemi kavramından uzaklar, onlar Microsoft’u daha ziyade ofis yazılımları ile tanıyorlar. Bu yüzden de karşımızda bir şirketin satın alma müdürü oturmuyorsa onlara yatırımlarının geri dönüş oranlarından vs. den bahsetmek ve bunu algılatmak zor. Ayrıca Windows kullanıcısı bilgisayarı ile yapabileceklerinin kısıtlı olmasına o kadar alışmış durumda ki, bilgisayarındaki yazılımlara dair daha özgür bir kullanıma ihtiyaç duyabileceğini bile düşünmüyor.
İşte böyleyken böyle. Linux’un niçin rekabet için planlarına Windows’u değil de Apple’ı katması gerektiği ile ilgili bir kaç fikrim daha var ama onları başka bir yazıya saklıyorum.
Son yıllarda beni geren mevzulardan biri, tüm dünyada yaşandığını gözlediğim pazarlama uzmanı olma trendi. Elbette Türkiye’de yaşayan bir Türk vatandaş olarak beni bu tür konularda en çok kendi ülkem ilgilendiriyor. Bu yazıyla ilintili olarak bir süre önce yazdığım Pazarlama Uzmanı Olma Mecburiyeti başlıklı yazıyı okumanızı öneririm.
Yirmili yaşlarında ya da otuzlarının başında olan yüzlerce insan görüyorum çevremde, internette. Hepsi pazarlama ve iletişim uzmanı. Hepsi bir malın nasıl satılması gerektiğini en iyi bilenler. Yine de ülkemiz bu gençlerden pratik bir fayda görmüyor. Bu genç arkadaşlar da piyasaya küsüp, piyasanın fiili durumunu beğenmeyip gerçekte nasıl bir piyasa olması gerektiği üzerine yazılar döşeniyorlar.
Evet, pazarlama konulu bloglardan bahsediyorum. Google’a ait olan blogspot’un arama bölümünde pazarlama kelimesini arattığınızda çıkan sonuçları incelerseniz, bu gençlerin kendilerine nasıl yazık ettiklerini görürsünüz.
Arama sonuçlarında pazarlama ile ilgili çıkan ilk beş sonuç içerisinde telif haklarına tabi olan ve hatta üzerinde eşşek kadar copyright ibaresi bulunan fotoları kullanabilen kişilerin blogları var. Bu şu anlama geliyor; “Pazarlamadan, pazarlamada yenilikten, yeni dünya düzeninden falan bahsediyorum ama telif haklarından haberim yok. Bu sayede internette sağdan soldan bulduğum görselleri blogumda kullanma hakkı görüyorum kendimde.”
Bu az buz bir gösterge değil. Bir diğer yandan söz konusu bloglar ağırlıklı biçimde teori üzerinde duruyorlar. İş hayatı gibi pratiğin ve gerçekliğin önde gideni bir alan için çok tehlikeli buluyorum bunu. Teoriye ağırlıklı yer vermeyen bloglarda ise genelde yazarların yurtdışından beğendikleri reklam ve pazarlama örneklerini sunup “Türkiye’de de işte bunlardan yapmamız lazım” eğilimli bir durum gözleniyor. Sonra aynı kişiler kendilerinden taklit iş isteyen müşterilerinden dem vurup şikayet ediyorlar.
Bu genç insanların önemli bir bölümünün gerek ülkemizde gerekse yurtdışında reklam, pazarlama, halkla ilişkiler, iletişim danışmanlığı alanlarında iş yapan uzman büyüklerden etkilendikleri de apaçık ortada. İncelediğim bir çok blogda kişilerin esas hedeflerinin reklam pazarlama ve satış alanında kendilerini yetiştirmek ve bir uzman haline gelmek yerine bir Ali Saydam, bir Ali Atıf Bir olmayı hedeflediklerini görüyorum. Oysa bu kişiler pazarlama dünyasının Fatih Terim’i ya da Mustafa Denizli’si değil Erman Toroğlu’su ve Şansal Büyüka’sıdır. Eğer pazarlama dünyasının Fatih Terim’i ya da Mustafa Denizli’si olmayı hedefleyen birkaç kişiye rastlasaydım sanırım bu yazıyı hiç yazmazdım bile.
Herşeyden evvel çağı yakalamalı. Bahsettiğim blogların yazarları olan arkadaşlar tıpkı ağabeyleri gibi mor inek çağında takılıp kalmış durumdalar. Oysa pazarlama tanrısının elçisi Seth Godin kendisine 2005 yılında inen bir vahiy ile bütün resmi yeni baştan çizdi. Bir çok alanda olduğu gibi pazarlama hakkında da beyin fırtınaları yapmanın yararlı bir faaliyet olduğu gerçeğini bir yana bırakmadan, insanoğlunun bazen takıntılı düşüncelerini iş yaşamına yansıttığını ve belli noktalarda takılıp kaldığını, ilerleyemediğini unutmamak lazım. Yani bu konuya pazarlama obsesyonu olarak bakmak yerine genel anlamda takıntılı düşünceler gözüyle bakmak gerekir. O zaman hem neden bu kadar çok sayıda birbirine benzemek için yarışan pazarlama blogu olduğunu anlarız hem de bunun bir hastalık olduğunu kabul ederek iyileştirme yollarını hep birlikte arayabiliriz.

