Osman S Börütecene

alemlerin aslı hayaldir

Masaüstünde Daha Ferah Bir Ortam İçin Şişman Yazılımlardan Kurtulmak

30 Ocak 2007 Salı 05:16, Osman Seyit Börütecene

Bilgisayarımda kullandığım işletim sistemi, son yıllarda GNU/Linux’lar arasında en meşhur olanlarından biri: Ubuntu. Eğer Linux diye birşey olmasaydı herhalde ben de Apple kullananlar arasında olurdum.

26285101_44b41d9d34_m.jpgİngilizce bilgisayar dünyasında sevdiğim bir terim var: “bloated software”. Onbeş yirmi işlev ile işinizi görebilecek bir yazılımın yüz yüzelli işlev görecek hale getirilerek şişirilmesi anlamında kullanılıyor. Microsoft‘un Office paketi bu yazılımlardan birine örnek gösterilebilir. Ancak maalesef yeşil sahalarda görmek istemediğimiz olaylar benzeri açık kaynaklı özgür yazılım alanında da şişman yazılımlar verimliliğimizi etkiliyor. Örneğin OpenOffice paketleri de bence “bloated software” sınıfında değerlendirilebilir. Zaten son yıllarda ortaya çıkan Google Docs&Spreadsheets, Writeboard gibi yazılımlar bizlere ofis işlerimizi yapabileceğimiz yazılımların javascriptle yazılabilecek kadar basit şeyler olabileceğini gösterdi. Openoffice’in bu şişmanlığını ise Microsoft Office paketine benzeme sevdasına bağlıyorum. Oysa Abiword yazılı belge üretmek için gereken her türlü işleve sahipken sadece 5Mb civarında bir büyüklüğe sahip. Microsoft Office paketi ise bir cd’ye anca sığıyor.

Benim şahsen şikayetçi olduğum yazılımlar Nautilus ve Evolution. Gnome’nin içinde gelen iki yazılım bunlar. Nautilus bir dosya yöneticisi, Evolution ise bir mail yazılımı, Microsoft Outlook gibi. Evolution elbette Microsoft Outlook kadar kötü değil ama yine de hem hiç kullanmadığınız bir çok işlevi içeriyor, hem de Gnome’nin yapısı gereği kendisini sistemden çıkarmak biraz sorunlu olabiliyor. Sırf bu iki yazılım yüzünden artık Gnome yerine Xfce kullanıyorum. Xfce Gnome’nin bir çok özelliğine sahip ama ondan daha hafif bir masaüstü ortamı sağlıyor.

Burada salt Gnome’ye kızmamak lazım. Bence bu işin içinde Ubuntu’nun da payı var. Sonuçta bir işletim sistemi a dan z ye oluşturan ve paket prgramların seçimlerini yapanlar onlar.

Şimdi biraz pratik bilgi verelim:

Ubuntu’da standart kurulumdan daha temiz, daha formda bir sistem yaratmak için şöyle bir yol izledim. Önce sunucu kurulumu yaptım ve hiçbir grafik sistem yüklemedim. Daha sonra apt-get yoluyla Xfce yükledim. Ardından çeşit olsun diye KDE de yüklemek istedim ama onda da OpenOffice standart olarak geldiğinden “apt-get install kubuntu-desktop” yerine “apt-get install kde-core” diyerek minimal KDE kurulumu yapıp sonra ihtiyacım olan yazılımlar ayrıca yükledim.

Bu konu üzerine bir kaç yazı daha yazacağım ama biri iki yazı öncesinde söylediğim gibi iş için İstanbul dışındayım ve yazılarımı kaçamak aralıklarda yazıyorum. Fırsat bulur bulmaz devam edecdeğim.

There is a Creative Commons license attached to this image. Fotoğraflar: BM5k

Türkiye Halk Bankası (Halkbank) Niçin Satılmamalı?

30 Ocak 2007 Salı 04:31, Osman Seyit Börütecene

Halkbank Son günlerde bir iki ekonomist arkadaşım ve bir kaç Halkbank çalışanıyla Halkbank’ın satışı konusunda fikir alışverişi yapma fırsatım oldu. Aklı biraz çalışan herkes Halkbank’ın satışına karşı çıkıyor.

Halkbank, Türkiye’de esnafa, küçük işletmeciye, atölyelere yardımcı olmak için kurulmuş bir devlet bankası. Amacı, küçük işletmeciyi, çiftçiyi, manavı, bakkalı, kasabı öldürmeden kredi kullandırmak. Yani sevgi ve güven üzerine kurulu müşteri ilişkilerine sahip bir banka. Üstelik batık kredileri de çok büyük oranda amacını gerçekleştirmek için kredi verdiği gerçek müşteri profiilinden değil, siyasi baskı nedeniyle vermek zorunda kaldığı kredilerden kaynaklanıyor. Yani son derece başarılı bir banka.

Halkbank bireysel bankacılıktan anlamıyor

Evet, doğru bu! Halkbank bireysel bankacılık yapamıyor, bireysel bankacılık hizmetleri ortalama kaliteyi tutturamıyor ve Halkbank bu yönde eleştiriler alıyor. Elbette bireysel bankacılıktan anlamaz, anlamayacak çünkü amacı bu değil. Bu dünya üzerindeki her ürün herkes için değildir. Mesela ben kişisel olarak iki kilo alüminyum alsam ne yapacağım? Ama alüminyum üzerine çalışan bir şirket iki kilo alüminyumu nerede kullanacağını bilir ve amacına göre kullanır.

Dediğim gibi Halk Bankası, amacı küçük işletmeciye finansman sağlamak olan bir devlet bankası. Dolayısıyla ürünleri de şirketlere yönelik. Halkbank bireysel bankacılıktan niye anlasın ki?

Halkbank satıldığında ne olacak?

Halkbank satıldığında, bu bankayla çalışan küçük işletmeciye büyük bir darbe inecek. Kredilerine geri ödemekte zorlanan hesap sahipleri şimdiye dek bankanın yüksek müsamaha seviyesi ile kredilerini geç de olsa ödeme ve ayakta durma imkanı buluyorlardı. Halk Bankası özelleştiği zaman özel sektör küçük işletmeciye aynı müsamahayı tanımayacak.

Yabancı sermayenin daha fazla arazi satın alabilmek için bankacılık sektörünü seçmesi

Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayanların Türkiye’de emlak sahibi olmalarına dair bir sınırlama söz konusu. Yabancılar emlak sahibi olabiliyorlar ama bunun bir sınırı var. Türkiye’de yabancılar, daha fazla emlak sahibi olabilmenin kanuna uygun bir yolunu keşfetmiş durumdalar: bankacılık!

Borcunu ödeyemeyecek durumda olan çiftçinin ve küçük esnafın ipotek altında arazileri var. Halk Bankası’nın yeni sahipleri bu arazilere el koyabilir, satışını gerçekleştirmek üzere harekete geçebilirler. Bu satışı kime yapacaklarını da kendileri seçebiliyorlar. Buyrun buradan yakın.

Şahsen özelleştirme karşıtı biri değilim, bir çok kamu kuruluşunun özelleştirilmesinden yanayım. Ancak özel amaçlarla kurulmuş bazı kurumların özelleştirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Mutlaka batıdan örnek alarak yaşamak zorundaysak o zaman Avrupa’yı örnek alalım ve kamu kuruluşlarının özel sektöre oranı konusunda da onları taklit edelim. Bizleri Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde daha fazla özelleştirme için zorlayan Avrupa ile aynı seviyede ve aynı sayıda kamu kuruluşuna sahip olmaya kalkarsak Türkiye’de birkaç holdingi kamulaştırmamız gerekebilir.

Fotoğraf: Philippe Simpson

En Yakın Çin: Sincan

30 Ocak 2007 Salı 03:56, Osman Seyit Börütecene

Photo-0037.jpgİş nedeniyle dün sabahtan beri Adana’dayım. Arada sağı solu gezme imkanım da oluyor. Bu kaçamaklardan birinde bir fotoğraf sergisine rastladım. Dr. Sefa Ulukan, Çin Fotoğraf Federasyonu’nun Dünyadan ve Çin’den Fotoğraf Sanatçılarının Gözüyle “Dört Mevsim Sincan” projesine davet edilmiş. “Yaz” grubunda dünyanın çeşitli ülkelerinden 30′un üzerinde fotoğrafçı ile beraber 22 günlük bir süreçte binlerce fotoğraf çıkmış ortaya.

Ben sergiyi gezerken Sefa Bey de oradaydı, ayaküstü biraz lafladık. Sergi yarın kapanıyor, imkanı olanlar için gezmeye değecek bir fotoğraf sergisi.

Web Tasarımında Sıfır Beden Hastalığı

28 Ocak 2007 Pazar 18:09, Osman Seyit Börütecene

Web sitelerinde kullanılan fontların küçüklüğünden bahsediyorum; minimalist tasarımlı, gözü yormayan rahat okunan ve gezilen sitelerden değil.

2006 yılı boyunca bir çok web sitesinde ve blogda herkes monitor boyutlarının büyüdüğünden, artık 800×600 çözünürlüklü monitörleri esas almak ya da bunları da düşünerek tasarım yapmak yerine 1024×768 çözünürlüklü monitörlere göre tasarım yapmaktan bahsediyordu. Kullanılabilirilik (usability) üzerine çalışan bir kaç kişinin blogunda da webde artık fontlar da büyüdü gibi yorumlar gördüm hep.

Ama merak ediyorum şimdi o fontlar nerede? Çoğu web sitesi hala karınca duası gibi yazılarla dolu. Sanırım hayatın her alanında olduğu gibi bu alanda da sosyal psikolojiye mahkum oluyoruz. Herkes birbirinin daha büyük fontlara geçiş yapmasını bekliyor diye düşünüyorum.

Yeni Tasarım Devrede

26 Ocak 2007 Cuma 19:46, Osman Seyit Börütecene

Simplr template’ini kullanmaya başladım, ihtiyaçlarıma en iyi cevap verecek şablon buydu. Template’i tamamen Türkçe’ye çevirmeden bu değişikliği yapmak istememiştim ancak K2 beni buna zorladı :) . İkidir söylüyorum bunu, K2 Template’ini neden kullanmamanız gerektiğini anlatan bir yazı yazacağım. K2′nin birçok avantajı da var, objektif bir yaklaşımla yazıya bunları da ekleyeceğim.

Herneyse, bu kısa yazımın esas amacı Simplr’ı tamamen Türkçe’ye çevirmiş olmadan devreye soktuğum için affınıza sığınmaktı. Şu anda canlı olarak değişiklikleri yapıyorum, sanırım haftasonu herşeyi halletmiş bitirmiş olurum. İyi cumartesiler dilerim.

Sine-i Millete Dönmek

26 Ocak 2007 Cuma 06:18, Osman Seyit Börütecene

Yok siyasi bir yazı değil bu. Bu blog üzerinde şu anda dışarıdan görünmeyen bir iki ufak çalışma yapıyorum. Ancak aklıma takılan birkaç şey var ve bunu bu blogu okuyanlarla paylaşmamın en doğrusu olacağını düşündüm.

Şimdi mesele şu, İngilizce bloglarımda bir tanesi hariç konu bütünlüğüne, konu tutarlılığına dikkat ediyorum ama tabi bunların içinde Google Adsense amaçlı hazırladığım bloglar var. Yani belli bir konuda içerik ürettiğim ve hedeflenmiş reklamlara odaklandığım, yüksek bir trafikten ziyade sadece yazdığım konularla ilgilenenlerin ziyaretine ihtiyaç duyduğum bloglar.

Türkçe içerikli bloglarımda ise durum bundan farklı. Burada hem reklam geliri sağlamak gibi bir amacım yok hem de Türk toplumu içerikte biraz aşureye kaçan siteleri her alanda olduğu gibi internette de belli bir konuya odaklanmış olanlardan daha çok seviyor.

Bu nedenle de bu blogu tek bir konuyla sınırlamak istemiyorum. Aslında biraz da o yüzden blogun adını kendi adım olarak seçtim. Diğer türlü yazdığım konulara uygun bir blog ismi seçerim genelde.

Uzun lafın kısası, sizlere sorum şu; bu blogda bir gün görsel tasarım üzerine bir yazı okuyup ardından genel anksiyete bozukluğu ile ilgili klinik psikoloji konulu ve ama meslekten olmayan birinin rahatça anlayabileceği dilde birşeyler görmek sizi rahatsız eder mi?

Birkaç gün sonra bu blog tamı tamına iki ayını doldurmuş olacak. Şu anda elimdeki verilere bakınca günlük ortalama 30-40 sürekli okur görüyorum, yani Google’dan oradan buradan yeni gelen değil de RSS ile ya da bookmark ile siteyi takip eden kişi sayısı. Böyle bir rakam okur isteklerini dikkate almak için gözümde yeterli olan sayının üzerinde.

Sorunsuz işleyen şeyler genelde sessiz olur, pek belli etmez kendini. Dolayısıyla eğer bu yazının altında fazla bir yorum ve görüş olmazsa anlayacağım ki son günlerde gösterdiğim konu farklılığı bir rahatsızlık yaratmıyor. Yok ama çok önemliyse yolda yeni bloglar olacak demektir.

Görüşlerini belirtecek olan herkese şimdiden teşekkür ederim.

Yeni Tasarım

25 Ocak 2007 Perşembe 19:55, Osman Seyit Börütecene

Bu yazıyı RSS okuyucularıyla okuyanlar başlık için kusura bakmasınlar, sitede henüz bir değişiklik yapmadım. Ama yapmak üzereyim. Yakında Scott Wallick‘in Simplr adlı temasını kullanıyor olacağım. Scott, WordPress camiasında daha ziyade Sandbox temasıyla tanınıyor.

Bir süredir tasarımda değişiklik yapmak istiyordum ama biraz daha zaman geçsin ve okurlara dair daha fazla veriye sahip olayım istedim. Simplr’ı seçmemin nedeni template (şablon) yapısının son derece ustaca olması ve CSS tasarımının da gerçek anlamda semantik olması. İlerleyen günlerde yeni tasarımla beraber bu konuya biraz daha derinlemesine değineceğim.

Bu blog için başlangıçta K2 kullanmaya karar vermiştim. Şu anda da K2 kullanıyorum, elbette style dosyasında birçok değişiklik yaptım ve görsel olarak başka bir tarz yaratmış oldum. Ancak blog büyüdükçe ve ben yeni işlevler eklemek istedikçe K2′nin şablon yapısı beni boğmaya başladı. Açıkçası CSS dosyası da yeteri kadar semantik değil ve olması gerekenden, ihtiyaçtan çok daha fazla karmaşık. Özellikle K2′yi meşhur eden sayfayı yenilemeden yazıları yenileme özelliği ve kendi sidebar widgets uygulamalarına sahip oluşları nedeniyle CSS class ve selector’ları konusunda aşure benzeri bir yapı yaratmışlar. K2, blog dünyasına (daha doğrusu WordPress dünyasına) yeni adım atan biri için çok yardımcı olabilir ama daha ötesi için yardımcı olmaktan ziyade ayak bağı oluyor.

İlerleyen günlerde daha detaylı yazmayı planladığım bir başka konu ise fontlar. Yeni bir tasarım yapmak için yeniden vmware-player kurup sanal makinada windows xp üzerinde Internet Explorer 6′ya bakmak zorunda kaldım. Font seçimi konusunda bu beni baya zorladı çünkü GNU/Linux’larda ve Mac OS X’lerde fontlar artık sorun olmaktan çıkmış durumda. Font büyüklükleriyle ilgili bir sorun yok günlük yaşamda kullandığımız fontların hepsi gayet rahat okunuyor ancak Windows’da Verdana ve Georgia’dan başka rahat okunabilir bir seçenek yok. Verdana da tabi boyutuna bağlı. Linux’da ya da Apple’da bir fontu 12, 13, 14 punto olarak kullandığınızda boyuta göre biçim eğilip bükülmüyor ama Windows’larda maalesef durum farklı. Son olarak CSS dosyasında Windows’lar için Verdana 15pixel boyutunda karar kıldım. Linux için Elbette Bitstream Vera Sans kullanıyorum, Apple için ise Helvetica.

Bir diğer konu; blog sitelerinde blog yazılarının kullanım alanları. İngilizce blogumda kısa bir yazı yazdım, yazının başlığı “En kısa makale bile bir blog yazısı değildir” idi. Bunu da daha ayrıntılı olarak burada anlatacağım. Blogların ya değerli bilgileri değerini alçaltarak sunan ya da değersiz bilgileri değerini yükselterek sunan bir yapıda olduklarını düşünüyorum. Link paylaşım sitelerinin dinamikleri açısından da geçerli bu.

Şimdilik durum böyle, yarın bu blogdaki ikinci podcast’i yayınlamak istiyorum ama zaman ayıramayabilirim. Bu arada yeni tasarımın kabaca neye benzeyeceğine bakmak isterseniz İngilizce olan blogumda şu anda yayında sayılır. Tabi daha özelleştireceğim birçok şey var.

Hepimiz Hrant Dink’iz

23 Ocak 2007 Salı 01:18, Osman Seyit Börütecene

Olayın göz açıp kapayana kadar örtbas edilmesine engel olmak için toplumsal bütünlüğümüzün önemli olduğuna inanıyorum. Bu yüzden bu küçük görseli hazırladım. Resme tıklayarak Flickr’daki sayfasına gidebilir, buradan blogunuzda ya da web sitenizde kullanabilirsiniz.

WordPress 2.1 “Ella” Çıktı!

22 Ocak 2007 Pazartesi 16:26, Osman Seyit Börütecene

WordPress’in en son sürümü 2.1 “Ella” kod adıyla duyuruldu. WP 2.1, adını ünlü caz sanatçısı Ella Fitzgerald’dan alıyor. Matt, sürümü açıkladığı yazısında birçok yeni özellik saymış. Bunlardan başlıcaları;

WordPress’in son sürümünü hemen indirebilirsiniz.

Hrant Dink Suikastı ve Değişmeyen Şuur Seviyemiz

22 Ocak 2007 Pazartesi 13:51, Osman Seyit Börütecene

Hrant Dink’in insanlık dışı bir eyleme maruz kalarak hayatını kaybetmiş olması birçoğumuzu derinden yaraladı. Bir yandan da hem basına göz gezdiriyorum, hem de sağdan soldan sohbetlere kulak misafiri oluyorum. Arkadaşlarımla, tanıdıklarımla ve tanımadıklarımla da bu konuyu konuştuğum oluyor.

Saddam’ın idamı sonrası yazılan ve konuşulanlara değindiğim gibi bu konuyu da bireysel ve toplumsal bilinç (şuur) düzeyimiz hakkında birşeyler söylemek üzere çıkış noktası olarak değerlendirmek istedim.

Ülke nüfusumuzun çoğunluğu Hrant Dink’i tanımıyor ve bilmemek elbette ayıp değil. Ancak buna rağmen, insanoğlunun genel davranışlarından biri olan “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak” davranışı bu konuda da değişiklik göstermiyor. Örneğin “Ne işi varmış ki adamın zaten Türkiye’de?” diye soranlar var. Oysa Hrant Dink 1954 Malatya doğumlu, ömrünün tamamını Türkiye’de geçirmiş, Türk vatandaşı olan, askerliğini yapmış vs. biri. Yani Hrant Dink çoğunluk tarafından tanınmadığı gibi Türkiye’ye göreve gelmiş yabancı bir gazeteci olarak algılanıyor. Bu durum, insanların bilmedikleri konularda dahi mutlaka sahte de olsa bir bilgi üretmek ve bu bilgi üzerinde kendisini emniyette hissetmek biçiminde açığa çıkan bir insanlık durumu.

Bir başka şuursuzluk seviyesi ise şiddet içeren, şiddeti öven, şiddetin bir erdem olduğunu savunan şuursuzluk seviyesi. Bunun şuurla olan alakası konusunda da bir parantez açmalıyım. Burada asla “Hrant Dink’in ölümüne sebep olan kişiler şuursuzdu, bilmeden yaptılar vah vah yazık” gibi bir görüş savunmuyorum. Hrant Dink’in bilinçli, kasıtlı bir cinayete kurban gittiği çok açık. Sözünü ettiğim şuursuzluk ise bundan daha derinde bir yerlerde. Bu şuursuzluk, Hrant Dink’i halkın gözünde hakkında hiçbir şey bilinmeden düşman yapan şuursuzluk. Ayrıca anlaşmazlıkların çözümünü taraflardan birini ortadan kaldırmaya bağlayan zihniyet de aynı şuursuzluğun eseri.

Maalesef bunun insani bir özellik olduğunu söylerken de kuşkuluyum. Bu derece şiddet savunuculuğu ne insanlarda ne de hayvanlarda kolay kolay ortaya çıkmamalıydı. Sanki karnımız aç, soğuk kış günlerinde ülke olarak sokakta yatıyoruz ve üstüne üstlük de buna sebep olan dış mihraklar, canavarlar var. Buna da çok fazla inanmıyorum. Bunun yerine, içinde bulunduğumuz şuursuz halimizin sosyal bilimlerden, sosyolojiden, psikolojiden ve bunların pratik uygulamalarından bizden daha fazla anlayan; bu disiplinleri kullanarak toplumları nefrete sürüklemeyi amaç edinmiş ve bu amacı uğrunda yol alırken de gözü hiçbir şeyi görmeyen kişi ve kurumların faaliyette bulunduklarına inanıyorum.

Bazen görsel tasarım konularının obsesif kompülsif bozukluktan etkilendiğini düşünürüm. Birçok meslekte olduğu gibi görsel tasarımda da bazen insanlar neyi nereye yerleştireceğini bilemez. Hatta bazen halk arasında buna mükemmeliyetçilik denir ama bu ciddi bir ruhsal rahatsızlıktır ve kişi bundan kurtulabilir.

Bir işi şiddetle çözmek, taraflardan birinin diğerini imha etmesi gerekliliğine inanmak, iletişimin sonuç getirmeyeceğine inanmak, aynı obsesif kompülsif bozuklukta olduğu gibi kişinin yolda yürürken çizgilere basmak istememesi ile aynı şeymiş gibi geliyor bana. Takıntılı toplumlar, sabah uyanıp kendilerini sevdiklerine, işlerine, hobilerine vermek yerine; sevmediklerine, yapamadıklarına, beceremediklerine veriyorlar ve vurguyu hep bu yönde yapıyorlar. Aksini savunacak olursanız da size “kıllı Pollyanna” derler. Bardağın yarısının dolu olduğunu söylemek, fazla iyimser olmak vs…

Tüm bunlar kendini ve toplumu geliştirmek yerine toplumu da kendini gördüğü o aşağılarda bir yerlerde olan seviyeye çekmeye çalışmak gibi. Aşağı çekecek ki rahatlayacak. Toplumla eşit hale gelecek.

Belki bir gün toplum bu arkadaşlarla aşağılara inmek yerine onları yakalarından çekip yukarttırır.

Form Tasarımı Üzerine Önemli Bir Yazı

21 Ocak 2007 Pazar 11:59, Osman Seyit Börütecene

Mehmet Doğan form tasarımına dair kapsamlı ve zihin açıcı bir yazı yazmış Her seviyeden tasarımcıya birşeyler katabilecek okunmaya değer bir yazı.

Hakkımda Bilmediğiniz 5 Şey

21 Ocak 2007 Pazar 11:26, Osman Seyit Börütecene

Bugün ben de ebelendim. Birkaç dakika öncesine kadar zincir beni ne zaman bulacak hala paslayan yok diye üzülürken nihayet Hakkı Ceylan topu bana atmış. Dolayısıyla ben de hakkımda bilmediğiniz beş şeyi yazıyorum:

Birincisi, ben doğduğumda sol kolum yokmuş sonradan çıkmış… şaka şaka tamam yazıyorum;

Hakkımda Bilmediğiniz 5 Şey

Eh, kaçamaktan da olsa beş maddeyi atlattım sanırım. Ben de topu sevgilime, sevdiğim arkadaşlarım Mengüzar ve Culdesac‘a Cihan‘a bikelime‘ye bir de Reşat Çalışlar‘a atıyorum. Bu kadar top nerden çıktı demeyin, attım işte :)

Anksiyetenin Hayatımızdaki Rolü ve Bir Kedinin Ölümü

18 Ocak 2007 Perşembe 05:17, Osman Seyit Börütecene

Dokuz yıl kadar önce, 13 Aralık 1997 Cumartesi günü kedimizi aşıya götürdük. Kedimiz Puşu, pek veteriner sevmezdi. Veteriner seven kedi çok fazla değildir zaten ama bizimki iğneye karşı çok tepki gösteriyor ve aşırı strese giriyordu.

Ama ne olursa olsun kedimizin sağlığı için çok büyük önemi olan bu aşıyı yaptırmak zorundaydık. Güç bela ikna ederek kafesine soktuğumuz Puşu’yu arabayla 3 dk. mesafede olan veterinerimize götürdük. Çığlık çığlığa miyavlayarak ortalığı birbirine kattı ama aşıyı da yaptırdık dolayısıyla kedimizin sağlığı için çok faydalı bir işi zorla da olsa gerçekleştirmiş olduk ve evimize döndük.

Eve döndükten birkaç dakika sonra Puşu yaşadığı stres nedeniyle solunum depresyonuna girdi. Apar topar veterinere geri döndük. Kalp masajı, adrenalin iğneleri vs. ama hiçbir faydası olmadı. Puşu’yu kaybettik.

Modern Avrupa tıbbı ilaçların kullanımında ve tedavilerin uygulanmasına fayda/zarar hesabına dayanır. Eğer bir ilacın faydası zararından fazlaysa bu ilaç hastaya verilir. Faydası zararını aşmıyorsa verilmez.

Biz, Puşu’nun sağlığı için her ne pahasına olursa olsun yapılması gereken basit bir aşıyı yaptırdık aklımız sıra. Ama insanlar olarak kendi streslerimize, anksiyetemize, depresyonumuza önem vermediğimiz gibi hayvanlarınkini de unutuyoruz. Bu ihmalkarlık Puşu’nun ölümüyle sonuçlandı. Acaba kendi yaşamlarımızda görmezden geldiğimiz ve önemsiz bulduğumuz, üstünü çeşitli biçimlerde örtmekle avunduğumuz streslerimiz bize nelere mal oluyor?

İnsanoğlu olarak hayatta marifet kabul ettiğimiz şeylerden biri iki ayağımızı bir pabuca sokabilmektir. Kim ki iki ayağını bir pabuca diğerlerinden daha çabuk ve daha güzel sığdırır, onun bu dünyada kazandığı zannedilir.

Oysa hastaneler genellikle anksiyete ve depresyondan kaynaklanan psikosomatik rahatsızlıklar olan baş ağrısı, deri döküntüleri, ve daha burada saymakla bitmeyecek hastalıklardan muzdarip kişilerle dolup taşmaktadır. İşin kötüsü, birer insan evladı olan doktorlarımız da psikoloji ve psikiyatri bilimlerinden ya kaçmakta ya da bunları hafife almaktalar. Dolayısıyla sizi muayene eden bir doktorun stres, anksiyete, depresyon gibi rahatsızlıkları hesaba katarak bir uzmandan konsültasyon istemesi veya sizi bu alanda başka bir uzmana sevketmesi nadir rastlanan bir profesyonellik seviyesidir.

Bana soracak olursanız (halkla ilişkiler ve pazarlama iletişimi uzmanlarının tam bu noktada içlerinden geçirdiği şey “vah vah yazık yazık ne de güzel yazmış çocuk ama keşke bence diye başlayan bir cümle kurmasaydı…” cümlesidir, bu konuya ayrı bir yazıda kesinlikle değineceğim) altı ayda bir diş doktoruna görünmenizdense bir psikoloğa görünmenizi tavsiye ederim. Sağlığınız açısından söylüyorum bunu, birkaç yıl daha uzun yaşayabilme ihtimaliniz açısından.

Bu konuda internette birçok kaynak bulabilirsiniz. Ayriyeten ben de bu konu üzerine yazmaya devam edeceğim.

Yapı Kredi ve Nazım Hikmet Markalı Ürünleri

17 Ocak 2007 Çarşamba 14:06, Osman Seyit Börütecene

Çok uzun bir başlık yazmak istemedim, aslında gönlümden geçen başlık şuydu: “Yapı Kredi Kültür Sanat Anonim Şirketi ve Bir Ticari Mal Olarak Nazım Hikmet”.

Konumuz Nazım Hikmet şiirlerinin telif hakları. Haber hakkında bilgi sahibi olabileceğiniz yerler;
http://www.ntvmsnbc.com/news/397227.asp
http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=9246

Bir çok kişi aklımdan geçenleri söylemiş, saymış dökmüş zaten, bu yüzden benim de tekrarlamama lüzum yok.

Blog Furyası: Bir Blogun Rotası

17 Ocak 2007 Çarşamba 11:48, Osman Seyit Börütecene

Bu web sitesi yayına gireli iki aya yaklaşıyor. İlk blogum değil bu. Yaklaşık olarak bir yıldan fazla bir zamandır bir iki değişik konuda blog yayını yapıyorum. Diğer bloglarımı zaman içinde yeri geldikçe tanıtmayı da isterim. Ancak şimdi burada üstünde durduğum konu blog kavramı dahilinde yazılanların konu olarak ne yöne gittiği, zaman içerisinde nasıl bir çizgi takip ettiği ile ilgili.

Türkiye’de - Türkiye, dünya üzerinde en çok şairin yaşadığı ülke olsa gerek; beşikten mezara kadar herkes bir kaç büyük eser bırakıyor - blogların inanamadığım kadar büyük bir bölümü şiirlerle dolu. Geri kalan bölümü ise çoğunlukla bunalım ve karamsarlık yazılarından, hem Türk Edebiyatı’nın hem de Türkler olarak gündelik yaşamdaki iletişim biçimimizin hakim janrı olan dolaylı yollardan iletişim kurabilme çabasından ibaret. Mikroskobik boyutlarda küçüklükte bir bölümü de gerçekten okunmaya değer yazılarla dolu. Yani yüzbinlerce blog arasında yüz, bilemedin yüzelli tane. Şimdi bu durum bir kenarda dursun.

Bu adreste kendi adımla yazmaya başladım çünkü internet bir saklambaç aracı olarak kullandığımız bir oyuncak olmaktan çıkalı yıllar oldu bence. Her ne kadar çeşitli topluluk sitelerinde kimliklerimizi saklasak da, ciddi ve birikimli insanların [hadi bana ayar verin :) ] kendi isimleriyle topluma birşeyler söylemesinin ve birikimlerini güncel anlamda paylaşmasının zamanı geldi. Bu da bir yanda dursun.

Bu durumun heyecanıyla başlangıçta teknik bir kaç konu üzerinde fazla durduğuma inanıyorum. Bunlar da gayet faydalı yazılardı belki ama ben bunları normalde Jefe’nin Yorumları altında yayınlardım. Bir an bu blogun diğerinin yerini alacağını düşündüm. Ancak burası daha ziyade genel anlamda yaşama dair felsefeleri (teoriyi) ve uygulamaları (yani pratiği) aktarmak isteyeceğim bir yayın alanı. Jefe’nin Yorumları’nda dünyanın en güncel tasarım ve geliştirme konuları hakkında detaylı bilgiler vermeye devam edebilirim ama cumhurbaşkanlığı seçimleri, Freud’un gerçekten kokain kullanıp kullanmadığı (tamam tamam, en azından küçük bir atı öldürecek kadar kullanıp kullanmadığı), Mevlana ve Şems’in birlikteliklerinin boyutları, patronunuzun nasıl hakkından gelebileceğiniz, şu anda niçin büyük yanlışlar içinde olduğumuz vb. konularda yayın organımın bu adres olması daha doğru olacak diye düşünüyorum.

Gelecekte neler yazacağıma dair birşeyler söylemek yerine bunları zamanla yazıp sunmak tabii ki daha doğru ama bu yazılara dair yazıyı da durupdururken yazmıyorum. Uzun lafın kısası, özetle söylemek gerekirse bu blog, okurlarının kendi zihinleri üzerinden dünyaya açılan penceresi kıvamında bir şey olmak üzere. İşte bunun ne demek olduğu özetlenebilecek bir şey değil. Bunu, zaman adını verdiğimiz yanılsamanın dalgalanmaları arasında göreceğiz.


Fotoğraf, Thiooof’a aittir.

Merhaba!

osman

Site İçi Arama

Sayfalar

Arşiv

RSS

Site Map

Sosyal Mevzular

Standartlar